7.05.2021

Evden Kaçmak

---Evden ilk kaçış:
Henüz 7-8 yaşındayım. Nasıl olduysa, neden kapıldıysam sevilmediğimi düşünmeye başlamış ve bu yüzden evden kaçmaya karar verdiğim için şehirlerarası yola çıkıp yürümeye başlamıştım. Güya bi yerlere gidecek, başka yerlere ulaşacaktım. Öğleye kadar yürümüş, yürümüş, yürümüş ve evden çok çok uzaklaşmıştım. Ama çocuk aklımla uzaklaştığımı düşünsemde, aslında en fazla 6-7km kadar yürümüştüm. Dönüp arkama, evimizin olduğu dağın yamacına baktığımda çook uzak gelmişti bana. İyice uzaklaşmıştım ve hem acıktığım, hem susadığım için de ağlayasım gelmişti. Yürümeye devam edip, gözyaşlarımı sile sile ağlayarak ilerlerken karşılaştığım pis bir lağım birikintisindeki suyu görünce kana kana içip susuzluğumu gidermiştim. Ama karnım hâlâ açtı. yoldan geçenlerin, benim pis suyu içişime bakıp söylenmeleri de eklenince, evden kaçma işinin böyle olmayacağını anlamış ve tekrar gerisin geriye eve dönmüştüm.
Eve geldiğimde hiç kimsenin evden kaçtığımdan haberi olmamıştı. Onlara göre her zamanki gibi sokaklarda bi yerlerde vakit geçirmiştim ve işte evdeydim.

----Evden ikinci kaçış:
15 yaşındayım. 3-4 yıldır abim ve yengemle yaşıyordum ve onlarda bana kötü davranıyorlardı.
Yengem her şeye söylendiği için, söylenmeleriyle yüz göz olmamak adına yemeği bile doya doya değilde, daha çok sofra kurulduğu için yiyor, yengemden ise gizli gizli sürekli bir şeyler atıştırarak doymayı tercih ediyordum.
Yengemle durumlarımız böyleyken, abimle de pek iyi sayılmazdı, çünkü her sinirlendiğinde veya ona göre yanlış bir şeyler yaptığımda elini kaldırmaktan geri kalmıyordu. "okul okuyup ne yapacaksın ki" diyerek de okul okumama izin vermemişti. İzin vermediği o ilk gün sokaklarda boş boş gezmiş, neden okutmadığını anlamaya çalışmıştım. Ama anlamadım. Hâlâ da anlamış değilim.
Sonuç olarak ise o yaşta, tüm yaşadıklarıma dayanamadığımdan, abimin cebindeki parayı alıp evden kaçtım.
Bir haftalık gezinme esnasında, o aralar hizbullahçıların en kudurgun zamanları olduğu ve o aralar abimden sürekli zekât adı altında haraç istedikleri ve abimde parayı çok sevdiğinden vermediği için, benim kaybolmamla beraber hizbullahçılar tarafından kaçırılıp öldürüldüğüm söylentileri çıkmış ve yaşadığımız şehrin dere tepelerinde, polisler ve akrabalarımızca cesedim aranmaya, cesedim bulunamadığı için ise el-fatihalar okunmaya başlanmıştı. Çünkü hizbullah adam kaçırıp öldürüyor, öldürdüklerinin cesedi ise çoğunlukla bulunmuyordu. Bu yüzden ölümüm kabullenilip, fatihalar okunuyor, henüz 15 yaşında olduğum için günahsız bir şekilde öldüğümden, kesinlikle cennete gittiğim söyleniyordu. Oysa ben o yaşta bir kaç kişiyle sevişmiş, birbirimizin sikini yalayıp "hiç de porno filmlerdeki gibi değil" konuşmalarını yapmıştık. İlk yalama deneyimlerimi geçip, benim kaçışımla gelişen arama-tarama aşamalarını nasıl öğrendiğime gelirsek; tüm bunları bir hafta sonra eve döndüğümde, konu komşudan ve yengemin sürekli bana hakaret etmeleri esnasındaki "senin fatihanı da okuduk zaten, ölsende kurtulsak" deyişlerinden öğrenmiştim.

Evden kaçmaya en fazla 1 hafta dayanabilmiş, bu süre boyunca komşu şehirde sokaklarda gezmiş, sınav zamanı olduğu için sınava geldiğimi söyleyerek bir otelde 3-4 gün kalmayı başarmış, geri kalan günlerde ise parklarda vs yatmış, o dönemin mantar gibi biten mekânlarından olan internet cafelerde sabahlarcasına oyalanmış, evden kaçan biri olduğumu kimseye çaktırmamıştım.
Hatta yerli biri olduğumu göstermek için kendime bir kaykay bile almıştım. Ama kaykay yük olmaya başladığında kargo ile eve göndermiştim. Bende zaten kaçış maceramı bir hafta sonra eve dönerek sonlandırmıştım.
Aldığım Kaykay ise aradan 20 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ evde duruyor ve oğlum bazen alıp kullanıyor.

----Evden üçüncü kaçış
Yaş olmuş 18, köpek gibi çalışmama rağmen hâlâ açık açık dayak, gizliden gizliye yemek yiyorum. Dayağı açıktan, yemeği gizliden yemeye alışmıştım ama 18 yaşında olmama rağmen hâlâ arkadaş edinmeme izin verilmiyordu. Eğer olurda dükkanı akşam ezanından sonra kapatıp eve gelirsem tüm ev ahalisinin önünde bol fırça ve sağanak yağmurlu tükürüğe tutuluyordum.
Tüm bunların sonucunda bir gün dayanamadım yediğim dayağın verdiği haklılığın ağır etkisiyle yeğenlerimi göstererek "onların bile arkadaşları var, 'arkadaşıma gidiyorum, arkadaşımdan geliyorum, arkadaşımla oynadık' diyorlar. Benim hiç arkadaşım yok" diye ağlamamı devam ettirdim. Hazır konuyu açmışken "eğer yeteri kadar ağlarsam, belki bundan sonra arkadaş edinmeme izin verirlerdi" diye düşünmüş, ağlamamı da kendimi zorlayarak biraz daha devam ettirmiştim. Ama rol yapamayan biri olduğum için, yüreklerine dokunacağını düşündüğüm zırıltım, sert güzel bir tokatla sonlandırılmıştı. Mecburen sustum, her zamanki gibi gittim yüzümü yıkadım, gelip hazırlanmış olan sofraya oturup azıcık yemeğimi yedim.

Bu olayın üzerinden bir kaç ay geçtikten sonraki günlerden birinde, abimden iki defa dayak yemiştim ve üçüncü dayağım esnasında yengem dükkana geldiğinde ona "ben ne yaptım size, niye bana kötü davranıyorsunuz. bugün iki defa dövdü beni." diyerek zırıldayıp durdum. Bu sefer rol yaparak devam ettirmedim, gerçekten hem canım yandığı, hemde sevilmediğimden emin olduğum için en içten halimle ağlıyordum.
Yengem ağlamamamı söyleyip "bir şey olmaz, abindir" dediğinde, ben daha da içten bir şekilde ağlamaya devam ettim ama kimse iplemedi. Biraz daha ağladıktan sonra, abimin tükürükleri eşliğinde gidip yüzümü yıkadım geldim. Soğuk su beni kendime getirmişti. Kaçma fikri kafamda canlanmış, ilk fırsatı kollamamı öğütlüyordu.
Yediğim dayaklar yanıma kâr kalmış olarak, gün geçip gitti, ben yanağımın sızlayışını, gözyaşlarımın ve sümüğümün tadını unuttum, gün bitti akşam oldu.
Ertesi günde köpek gibi çalışıp, yorgun argın bi şekilde biraz erken bi saatte eve geldiğimde, evde kimse yoktu. Bende kafamda dönen kaçma fikrini hayata geçirmeye karar verip, yengemin elbiselerinin arasına sakladığı paraları alıp evden kaçtım.
18 yaşında birinin evden ayrılmasının bu kadar kolay olacağını hiç bilmiyordum. O güne kadar 18 yaşına geldiğiminde farkında değildim.
İlk olarak Diyarbakır'a gittim, orda bi kaç gün oyalandıktan sonra farklı bir ile geçtim, ordan başka bir yere derken, en son alakasız bi şekilde kendimi Ankara'ya buldum ve sonra nasıl ve neden olduysa bi şekilde İstanbul'a gidiverdim.
Üstelik ne yapacağım, nasıl yapacağım konusunda da bi fikrim yoktu. Öylesine kaça kaça ve sokaklarda tırsa tırsa gezerken, insanların bakışlarından veya birinin beni takip ettiğinden korktuğum ilk anda başka bi şehre geçiyordum. İstanbul'a da böyle gelmiştim galiba ve o dönem araba yıkama servisinde çalışan tanıdıklarımın yanına yerleşivermiştim.

Yeni gelmiş olmanın verdiği heyecanla sabah erken saatlerde, servisin arka tarafındaki yataktan kalktığım gibi kendimi dışarı atıyor, akşama kadar yakın çevrelerde kendimce gezip, gece olup iyice karanlık çöküp artık tırsmaya başlayıncaysa, araba yıkama servisinin arka tarafındaki yataklar kısmına gidip uyuyordum.

Bu "tanıdıklarım" dediğim insanlar, 3 kardeşlerdi ve köyden uzak akraba sayılırdık.
Biriyle (yaşıtım olanla)henüz 15-16 yaşındayken, birbirimizin sikini yalardık. Ama buraya geldiğimde öyle bir şey yapmadık, çünkü aradan hem 2-3 yıl gibi bir zaman dilimi geçmiş, hem mekânlar değişmiş, hem de ben evden kaçan biri olduğum için onlarda mecburi kalıyordum. Bu yüzden ekstra heyecana girmeye gerek yoktu. 
Zaten bi kaç gün sonra yükselen gizli stresden dolayı olsa gerek dayanamadım ve gezine gezine farkında olmadan Taksim'e gelmiş, neresi olduğunu bilmeden İstiklal'de gezinmiş ve "bu kalabalıkta yaşanır" diyerek o çevrede takılmaya başlamıştım.

Bi kaç günlük parklarda yatıp kalkma olaylarımdan sonra, burda bi yerlere yerleşeyim diyerek yatacak daha sağlam bi yer aramaya başlamıştım. Çünkü paralar suyunu çekmeye başlamıştı ve ben kalacak yer olarak parklardan başka bir yerle beraber bir iş de bulmalıydım. Bu yüzden etrafa yapıştırılmış kiralık oda ilanlarından birini aradım ve olumlu bir konuşmadan sonra verilen adrese gittim.
Her halinden, hareketinden, konuşmasından, tiklerinden, geviş getirir gibi konuşmasından, gözlerini kocaman açarak etrafa bakışından üçkağıtçı olduğu belli olan Tuncay'la tanıştık, gidecek başak yerim olmadığı için mecburen anlaştık, ilk ayın oda kirasını peşin olarak verip orda kalmaya başladım ve bir dahada, araba yıkama servisine gitmedim. Evde ben, Tuncay, Tuncay'ın Kardeşi Ali ve Fatih adında biri daha kalıyorduk.

Evde kalmaya başlamamın üzerinden bir kaç gün geçmiştiki, Fatih iyi biri olduğumu söyleyip, gel sana iş bulalım diyerek beni aldı, beraber İstiklal'deki iş ilanlarına başvurmaya başladık. Ama köyden yeni şehre inen biri olduğum için beğenilmiyordum ve bana açıkça beğenilmediğim söylenilmiyor bunun yerine "ararız, bakarız vs" gibi şeyler söyleniyordu. En sonunda İstiklal'in girişindeki McDonalds'da başvurduk ve onlarda hemen gelip başlamamı söylediler. Ertesi gün gidip işe başladım ve 1aylık çalışmadan sonra işten çıkıp, yine istiklal'deki pasajlardan birindeki çay ocağında ÇAYCI olarak işe başladım. McDonals sigortamı yapmıştı ama maaş olarak oda kiramı anca karşılıyordu. Bende param olmadığı için, mecburen daha iyi para veren bir iş bakmış, çaycılık olmasına bakmadan işe girip, akşama kadar koştura koştura çalışmaya başlamıştım.

2 ay sonra, ev arkadaşlarımın paramı çalmaları yüzünden atışmıştık, ama onlarında çaldığına dair elimde yeteri kadar kanıt olmadığı için hepsine lanet okuyarak yanlarından ayrılmış, pasajın sokağında takı satan tezgahın sahibi olan Adanalı Abla'ya durumu anlatmamla, daha uygun fiyata onlarda kalmaya başlamıştım. Aradan şimdi 18 yıl geçmiş olmasına rağmen, hâlâ tanışıklığımız devam eder ve ben dönem dönem gidip günlerce onlarda kaldığım olur.
Çay ocağında ise 7-8 ay gibi bir süre çalışmış ve sonra ailemle arada bi telefonla konuşmanın verdiği güvenle, 2 numaralı abimin "artık dön" demesine uyarak memlekete dönmüştüm.
Döndüğümde ise, başkasıyla beraber kurulmuş olan ortaklı toptan dükkanında köpek gibi çalışmaya başlamış ve aileyiz diyerek maaş gibi şeylerde almamıştım, almak aklıma gelmemiş, istemeyi ise zaten ayıp bulmuştum.

----Evden dördüncü kaçışım:
Günler geçip çalışma yılımın dolmasına yakın bir zaman diliminde ise abim başka bir iş kurmuş, 3-4 eleman işe almış, kardeşimle beraber oraya geçmişlerdi ama bana kimse bir şey dememişti. Bana garip gelmişti. Aklım durumu tuhaf bulmuş ve kendi kendime oturup bir durum değerlendirmesi yapmıştım. Küçük aklımın değerlendirmeleri sonucu olarak "şimdiye kadar ailemin işi diyerek çalışıyordum, ama artık ailemin işi değil. niye başkasının yanında çalışayım ki? üstelik ailemin kurduğu işe de başka elemanlar alındı, ben niye çalıştırılmıyorum  ve hatta ben biye başkasının işinde çalıştırılıyorum ki. Ben o kadar değersiz, o kadar işe yaramaz biri miyim? bu yapılan haksızlık. eğer illaki başkasının yanında çalışacaksam, gider uzak bi yerde çalışırım" diye kendi kendime atarlanmış, ertesi gün ise işi devrettiğimiz adamların şöföründen 100 TL borç alıp, kimseye bir şey demeden İstanbul bileti alıp tekrar İstanbul'a dönmüştüm.

Bu sefer daha öncesinden İstanbul deneyimim olduğu için artık yabancısı sayılmazdım. Hemen Adanalı Abla'ya gidip onlarda kalmaya başladım, bi kaç gün sonra Mor Kedi Cafe adlı bir gay cafe'de garson olarak iş buldum ve aylar hızla akmaya başladı.
Cafe'nin sahibi şişko bi lezbiyendi ve daha sonra beni parasını çaldığımı iddia ederek, diğer elemanların benim asla öyle bir şey yapmayacağımı söylemelerine rağmen işten attırmıştı. Para çalmadığım için, işten çıkarmak istemesinin gerekçesi olarak bi yalan bulmak zorunda olan ŞİŞKO Lezbiyeni çok da kafaya takmadım ve kafamdan da sildim. (Neyse bunu geçeyim ve kaldığım yere döneyim.)

Adanalı Abla'da kalmıyordum ama sık sık görüşüyor, hatta bazen gidip onlarda kalıyordum. Kalıcı olarak ise cafedeki garsonlardan birinin evinde ücretsiz kalmaya başladım ve zaten o dönem askerliğim de yaklaştığı için o da bunu sorun etmedi.
Ama nedense ondan kaldığımda iyi anlaşsak da, hep huzursuz ve rahatsızdım. Çünkü bu garson cafe'ye gelen veya internetten tanıştığı veya o dönem bizim beraber takıldığımız TekYön'de tanıştığı yaşlılarla bi şekilde anlaşıyor ve para karşılığı birlikte oluyordu. Yani hem para karşılığı götünü siktiriyordu, hemde beni de yavaş yavaş böyle şeylere sürüklemeye çalışıyor gibi hissetmiştim. Çünkü para aldığını saklamıyor ve "insan sevdiği, zevk aldığı işi yapmalı" minvalinde söylemleriyle de kahkahalarını sürekli patlatıp duruyordu.
Doğrusu göt onundu, ne yapacağı sadece onu ilgilendirirdi ve bende bu yüzden bu konuya takılmıyordum. Hem gidecek bir yerim yoktu, hem param yoktu, hemde şimdi başkasının götünü nasıl ve neden siktirdiği nedenleri yüzünden ortalığı karıştırmaya gerek yoktu.
Ayrıca insan olarak iyi biriydi, bana zararı dokunmazdı. Varsın götünü satmaya devam etsindi, ama bana da aşılamaya çalışması biraz rahatsızlık vermiyor da değildi.
Acaba ne yapmalıydım, ne yapacaktım derken askerlik durumlarım geldi çattı ve zaten paramda bitti. Hatta yol param bile kalmamıştı.

Gitmeme 2-3 gün kala, internetten tanıştığım benden 10 yaş büyük biriyle seviştik ve sevişme öncesinde bir kaç saat sohbet ettiğimiz için, askere gideceğim dahil nerdeyse götümün içindeki kıla kadar her şeyimi anlatmıştım. Tabii oda baya dertli çıkmıştı. Her bişeyimizi anlatıp durmuştuk birbirimize.
Sevişme sonrası, yataktan çıkmış giyiniyordum ki, adam bana yol paramın 3-4 katı kadar para uzattığında gözlerim doldu.
Gözlerimin dolmasıyla, adamın "yattık diye vermiyorum, içimden geliyor diye veriyorum. ihtiyacın olmasa vermezdim. hadi al. için rahat olsun" demesi bir oldu. bir kaç süslü cümle, bir kaç edebi söz topluluğu daha sarf edip, parayı uzatmaya devam edince bende giyinmiştim ve parayı alıp cebime attığım gibi adamın evinden çıktım.
Zaten bir kaç gün sonrada askere gittim ve her şeyi unuttum.

Ben askerdeyken ise 2.numaralı abimin işi devredip, yinede çalışmamı istediği iş yerinin ise benimle beraber çalışmamı istedikleri şöför tarafından, şimdinin parasıyla 300BİN tl gibi bir meblağda dolandırıldığı olayını, Babamın ölümüyle izne gittiğimde öğrendim.
Bunu öğrendiğimde bi rahatlık-ferahlık, işi bırakıp kaçmış olmakla bi yanlış yapmamış olma özgüveni geldi banaki anlatamam. Çünkü eğer bende o işte o şöförle çalışmaya devam etseydim, dolandırılma olayı benimde üzerime de yapışacaktı, geçmişi sürekli evden kaçan biri olarak temizlememde zor olacaktı.
Neyseki ben işin devredilmesinin hemen ertesi günü çekip gitmiştim ve kimse bana bir şey diyemiyordu.
Ama tabiki 2 yıl sonra, 2numaralı abim "şöför sana 100 TL vermiş" demekten geri kalmamıştı. Neyseki sadece 100 TL'lik hırsızlık yapmıştım. Geri kalan binlerce liradan ise sorumlu değildim.
Ya birde kafamın dikine gitmeyip, uslu bi çocuk gibi çalışmaya devam etseydim neler olacaktı?
Çok şükür durum bununla kapanmış, bende kaçışlarımı zaten askerlikle taçlandırarak sonlandırmıştım.
Zaten askere gitmeyip ne yapacaktım ki? Sokaklarda para karşılığı götümü siktirmeye başlayacak olmaktan ölesiye korktuğum o günlerde, askerlik bana sıcak bir yuva oldu. Hemde sımsıcak.
Üstelik yemeğim, yatacak yerim vs gibi şeylerim de dert değildi.

Evet, parasız sevişiyordum ama sırf sevişmiş olmak için sevişsem bile, sırf birbirimizi beğendiğimiz, sırf birbirimizden hoşlandığımız için sevişiyorduk. Üstelik bu bizi kötü hissettirmiyor, ne yaptığımızı biliyorduk. Bazen kafamız karışıyor, sevşme sonrasındaki günlerde birbirimizden köşe bucak kaçtığımız oluyordu ama bi kaç gün sonra yine sevişerek olayı kendimiz için normalleştiriyorduk.

Şimdi düşünüyorum da; aslında askerliğin, biseksüelliğimi normalleştirmemde çok katkısı olmuş. Hemde çok fazla. Üstelik erkekleri beğendiğimi kimseden de saklamıyordum ve bu konuda cırtlak olmasamda, aslında gayet gay hayatımı da yaşamaktan geri kalmıyordum.
Şimdi dönüp bakınca, güzel bir askerlik hayatım olmuş. 
Daha önce yazdığım askerlik anılarım için alttaki başlıklı linklere sevgiyle, aşkla tıklayın :)

(bu arada evden kaçışlarımla başlayıp, gay asker hikayeleri ile bitirmek de garip oldu :))))) 
İşte o hikayelerden bi kaçı:

Hepimiz Orospuyuz! Tek Farkımız Bahanelerimiz:  http://hayaterkegi.blogspot.com/2010/10/hepimiz-orospuyuz-tek-farkmz.html 

Her İbne Asker Doğar: http://hayaterkegi.blogspot.com/2010/10/her-ibne-asker-dogar.html

Et ve Tırnak: http://hayaterkegi.blogspot.com/2011/06/onunla-etle-trnak-gibiydik-yada-nasl.html

Sikilmek Ciddi Bir İştir: http://hayaterkegi.blogspot.com/2016/05/sikilmek-ciddi-bir-istir.html

Her asker ipne doğar: http://hayaterkegi.blogspot.com/2011/12/her-asker-ipne-dogar.html

3.05.2021

Borcunuz sadece 30.000 TL! Ödemeyi nasıl yapacaksınız?

Kendimi borçlu hissettiğim günlerin bu kadar çabuk geçeceğini düşünmediğim aile evinden herkese selam. Oysa hastane sürecimde yaptıkları büyük iyilik karşısında, kendimi borçlu hissediyor olma halim bir ömür sürecek ve ben yıllardır onlardan uzakta bir yaşam kurmama rağmen, bir kaçının gelip bilinçsizce can vermek için çırpınan bedenime sahip çıkmalarından dolayı, eve dönüşümden sonra neyi nasıl yapacağımı, nasıl davranacağımı tam bilmeden, nerde nasıl davranacağımı kestirmeden burada ezile büzüle yaşamaya devam edip sonsuza kadar da böyle gideceğini sanıyordum.
Fakat diğer şeyler gibi, her şeyin insanın düşündüğü gibi gitmediğini unuttuğumu da unutmuş olduğumu unutmuşum. 
Çok şükür ki, gelişimin daha beşinci gününde unuttuklarımı yaşayarak tekrar hatırladım ve durumun öyle olmayacağını, asla ama asla olamayacağını, bunun bana uyan bir davranış şekli olmadığı ortaya çıktı, bende çok geçmeden herkese göstermek zorunda kaldım.
Üstelik öyle sakin sakin değil, gayet çok ama çok yüksek sesli olarak, hatta sanki daha 3 hafta öncesine kadar can çekişen ben değilmişim gibi şimdi sinirden bağırıp çağırarak, daha geçen ay sesi bile çıkmadığı için konuşamayan ben değilmişim gibi lafını, sözünü hiç esirgemeden rap rap rap evdekilerle tartışarak.
Oysa tartışma konularımız da çetrefilli değil, tam aksine önemsiz ve hatta üzerine konuşulmasına gerek olmayan konulardı. Ama işte olan olmuştu ve ben borçlu olduğum hissinden kurtulmuş olarak çoktan açmış ağzımı, yummuştum gözümü.
Şimdi herkes hayretle bakıyordu bana. Ben yine her zamanki gibi sürprizlerle doluydum ve herkesi şaşırtmıştım.  

Şaşırtma/tartışma konularımızdan biri alt komşunun, gece yarılarına kadar bitmeyen yüksek sesle tv izlemeleri, çocuklarının gece yarısına kadar koştura koştura çıkardıkları ve bitmek bilmeyen gürültüleri yüzündendi.
Gece yarılarına kadar devam eden çocuk gürültüsüne, tv sesine ancak bir hafta dayanabilmiş ve en sonunda gecenin 1'inde kapılarını çalıp sessiz olmalarını rica etmiştim. 
Tabii adam yüzsüz çıkıp "gürültü çıkarmıyoruz yav, çocuklar da yeni geldi zaten" deyince bende "1 haftadır burdayım ve açıkçası gürültünüz hiç eksik olmuyor. bizimkiler rahatsızlıklarını komşuluk hakkı için söylemezler ama siz yine de televizyonunuzu da sadece kendiniz duyacağınız kadar açmaya özen gösterin lütfen" diye karşılık verip "iyi geceler" dileyerek eve döndüm. 

Benim bu artistiliğim ise ertesi gün, ablamların konuyu 2numaralı abime aktarmalarıyla patlak verdi ve o da bana bir sürü süslü yalan, anlamsız laf ebeliği, boş bir nutukla devam edip arada "20 yıldır burda oturuyorum ve hiçbir zaman alt kattan rahatız olmadım" diye söylediğinde, bende karşılık olarak "yalan söylüyorsun, 20 yıldır sen burda oturmuyorsun, ablamlar oturuyor ve onlarında duvardan tek farkı nefes alıp veriyor olmaları. komşuluk hakkı, ayıp vs diyerek asla da rahatsızlıklarını dile getirmezler." dedim. 
Benim böyle dememle onun bir anda "zaten derdinin bu olduğunu biliyorum" demesi bir oldu.
Bu cümlesini anlamadığım için bir kaç gündür ne dediği hakkında düşünüyordum ve aklıma bir şey gelmeyince, abime gecenin bi yarısını bunu yazıp attım.
Biliyorum cevap vermeyecek, ama en azından; ona, bu cümlesiyle ne demek istediğini sorarak içimi rahatlattım. 

Tabii konuşmamızdaki tek önemli nokta bu değildi. Karşılıklı yüksek sesli tartışmada bir kaç sefer "git başka yerde yaşa" cümlesini de sarf etmeden duramadı. Her sarf edişinde kalkıp diğer odaya gitmeye kalkışarak güya elbiselerimi toplayacaktım ama 3numaralı abim gelip benim "şimdilik sinirli olduğumu, yaptığımın doğru olmadığını, aslında ailecek çok duygusal olduğumuz için bu tepkilerimin de duygusallığımdan kaynaklandığını, bu hareketlerimin tartışmalarımın, alt komşuya tepki göstermemin normal olduğunu belirttiği cümlelerle beni durdurdu.
Durdurmasa, gerçektende valize dolduracağım giysilerle güya çekip gidecektim. Ama çekip gitmedim ve bana siktir çeken 2numaralı abime, gece yarısı "5-6 sefer git başka yerde yaşa demenden hoşlanmadım" diye yazdım.

Tabii şunlarıda yazmadan edemedim;
-Her zaman yük olduğumu söyledin ve zaten bunun farkındayım. Bu süreçte ise elimde olmadan yük olmama rağmen, yine de olabildiğince yük olmamaya gayret ediyorum. Şimdiye kadar yüklendiğin sorumluluk ve yaptıkların için allah senden razı olsun. Ama bana sürekli bunu söyleyip yüzüme çarpıp durman, borçlu olduğumu hissettirmen hoşuma gitmiyor.
-Kendim dışındaki insanlarla iletişimin hakkında bir şey söylemeye hakkım yok, ama benimle kurduğun iletişimdeki konuşmamız esnasında hoşuma gitmeyen cümlelerini sana açıkça ifade etmeme rağmen, lafı evirip alakasız bir konuya çevirmen, o an hemen başka bir yerinden tutup yanlış olduğunu söylemen hoşuma gitmiyor.
-Özünde kötülüğümü istediğine, hakkımda kötü düşündüğüne inanmıyorum ama bana kötü davranman, kötü sözler söylemeni de anlamıyorum. Çelişkili davranman hoşuma gitmiyor.
-Başkalarına değil ama bana net olmaman hoşuma gitmiyor.
-GİT BAŞKA YERDE YAŞA demenden ise rahatsızlığım bitecek gibi değil. Buraya gerçek anlamda sırf annemle vakit geçirmek için geldim. Buna bir süre izin verirsen sevinirim. Ama benim gitmemi beklemene gerek yok, gerçekten ne zaman gitmemi istersen söylemen yeterli.
Şimdiye kadar yaptıklarınız için allah sizden razı olsun.

İşte tüm bunları gece yarısı kaçan uykum sırasında yazdım ve içim rahatlamış şekilde uykuya bıraktım kendimi.
Ve gerçekten de bi kaç gündür ne zaman dönüp dönmeyeceğim, ne yapacağım üzerine düşünüyorum. Çünkü kendimi borçlu hissederek yaşamak bana göre değil ve zaten 2numaralı Abim'de bir kaç sefer bunu yüzüme çarparak, yaptıklarının karşılığını almış oldu bile. O böyle söylediğinde bi yandan sinir olsam da, bir yandan da rahatladım. Hatta artık ona borcum olduğunu bile düşünmüyorum ve daha bi rahatlamış gibiyimde.
Zaten ona göre ben "minnetsiz yaşıyormuşum" ve üstelik bunu bana daha ben hastanedeyken söylemişti. Şimdi aklıma gelince, evet, benim için doğru bir tespitte bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ben kimseye minnet duymuyorum, kimseye kendimi borçlu hissetmeden yaşıyorum ve yaşayacağım da. Tek minnet duyduğum ise allah'tan başkası değil ve olmayacak da.
ve şundan eminimki, beni tam olarak özgür kılan şey bu anlayışla yaşamaktan başkası değil. Böyle yaşamak, bu anlayışla hayata devam ediyor olmak, tüm ilişkilerimde-iletişimimde bu anlayışla hareket etmek bana huzur veriyor, rahat davranmamı sağlıyor.

Diğer tartışmamız ise oğlum'un çok arsız davranması yüzündendi. Çocuk anne-baba ayrı büyüdüğü için, herkesin onu şımartmasına alışmış ve konuşmaları çok fazla emir kipliydi. Herkesi hizmetçisi gibi gördüğü bir bakış açısıyla iletişim kuruyor, konuşuyor ve yaklaşıyordu. Bu konuda bir kaç sefer tatlı tatlı uyardım ama tatlı dilin yılanı bile deliğinden çıkardığı zamanları çoktan geçmiş olduğumuzu görünce baya baya kızdım.
Konu bu olunca, abime göre çocuğa kötü davranıyormuşum ve oğlum bunu hak etmiyormuş.
O anda bir şeyler daha geveledi falan ama gecenin bi yarısı bu konu kafama takılınca, ona mesaj atıp "oğluma nasıl davranmam veya nasıl davrandığım konusunda bir şey söylemen hoşuma gitmedi" diye yazıp rahatladım. Çünkü oğluma nasıl davranacağım, davrandığım, konuştuğum konusunda kimsenin müdahale etmeye hakkı yok ve bir seferlik bile olsa izin vermeyeceğim. Herkesin sınırını bilmesi gerek, yoksa sonrası daha zor oluyor. İyisi mi baştan belirtmek.

Bir diğer konu ise bana bir kaç sefer "artık kendine bakman lazım, kendine bakmayı bilmen lazım, senin kendine bakmayı öğrenmen lazım" laflarıydı. Bunun üzerine tartışmadık ama yine de kafama takıldı. Ona göre ben sanırım sorumluluğumu onun üzerine bırakmış biriyim ve bu yüzden daha büyük bir yüke dönüşmemden korkuyor.
Fakat özellikle yük olmamaya dikkat eden biri olduğum için bu konuda içim rahat.

İşte durumlar böyle ve bu lafların toplamında, içimdeki borçludan kurtulmuş bulunmaktayım. Kimseye borçlu değilim ve borçlu olarak yaşayacak da değilim. 
Bu ve diğer konuları anneme anlattım ve en sonunda da "sende benimle İstanbul'a gel, benimle yaşa" dedim, O da karşılık olarak "o ne derse desin boş ver, sen benim yanımdasın, hep yanımda kalacaksın. burda beraber yaşayacağız. İstanbul falan olmaz" dedi. 
Bense sanırım biraz daha kalıp sonrasındaysa İstanbul'a dönmeye karar vermiş gibiyim.
Ama bi yandan da "acaba burda kalıp, yıllardır birbirimize karşı içimizde biriktirdiklerimizi ve tüm bunların sonundaki deneyimleri yaşayıp, hep beraber rahatlasak daha iyi olmaz mı?" diye de düşünmüyor değilim.
Çünkü ben yıllarca ailemden kimseyi, sırf aileyiz diye kırmamak için, iyiliğimi istediklerini düşünerek bana attıkları ok ve sapladıkları hançer yaralarını kendi kendime iyileştirip durdum. Zehirli sözlere karşılık hep sustum ve artık dayanamayacak olduğumda ise konuşmaktan ve kendimden ve onlardan kaçtım da kaçtım. Üstelik her karşılaşmamızda bir çarpışma meydana geldiği için arkamı döndüğüm gibi uzaklaştım. Söylenenleri unuttum, yapılanları yapılmamış kabul edip sessizce ortadan yok oldum.
Şimdi ise tam tersini düşünüyorum, düşünmeye başladım. Artık ölüme bu kadar yaklaşmış ve belkide tam kıyıdan dönmüşken diyorum ki; ne olacaksa olsun, kimsenin içinde bir şey kalmasın ve kimse içine atmasın. Artık ne bok olacaksa olsun.

Tüm bunların içinde, beni üzen tek şey ise; aniden ortaya çıkan hastalığımın sonucunda yaptıklatı yardımların karşılığı olarak beni köleleştireceklerini sanmaları, onlara el açmış vaziyette yaşamaya devam edeceğimi düşünerek yaklaşmaları, konuşmaları, davranmaları. Oysa ben hiçbir şekilde köleliği kabul edecek biri değilim. Hiçbir şekilde çıkarım için yalanı, doğruya tercih edecek biri değilim. Bunu bilmiyor oluşları, bunu fark etmemiş olmaları, beni tanımamış olmaları beni üzüyor. 2.numaralı abimin, kişiliğimin kâr zarar hesapları karşılığında eğilip bükülecek kadar zayıf olduğunu düşünmesi, düşünerek bana yaklaşması beni üzüyor, fakat yapacak bir şey yok. Burda kalıp, yaptıkları iyiliklerin aslında iyilik olmadığını yüzüne demirden bir tokatın can yakması gibi çarparak göstereceğim. Böylece o da, benim aslında çıkarlarımla hareket etmeyen, etmeyecek biri olmadığımı öğrenmiş olacak. 
Ama yine de biraz sabırlı olup, ikinci raundda harcayacağı cümlelere kadar bekleyeceğim. Çünkü belki de aslında o da kızgınlıkla hareket etmiş ve o anda söylemek istemediği ama söylediği cümleler sarf etmiştir diye düşünüyorum. Belki yanılmışımdır diye düşünüyorum.

Her neyse lafı uzatıp durmanın, boş boş gevelemenin de anlamı yok. 
Borçlu olmadığımı hissederek rahat rahat yaşadığım günlere geçmiş olduğum için, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyorum. İçim rahatlamış olduğu için anneme sürekli sarılıp onu çok sevdiğimi söylüyorum, o da bana sarılıp "bende seni seviyorum, senin hasta olduğunu söylediklerinde günlerce ağladım, gelmek istedim ama beni getirmediler. fakat çok şükür bak şimdi burdasın ve çok iyisin" diyor.
-Ablamlara "size çok yük oluyor muyum?" diye sorduğumda "ne yükü, bir şey yapmıyorsun ki, öylece evde oturuyoruz zaten" diye karşılık veriyorlar. Haklılar da. Öylece evde oturup sadece yaptıkları yemekleri yiyorum.

2.05.2021

Akıllı Aptal

Artık bir şey yazamayacağımı düşünmeye başladım. Zaten yazdıklarımda bi boka yaramıyordu ama en azından, ara sıra kendi kendime terapi yapıyormuşum gibi hissettiğim için yazdıkça yazasım geliyordu. Yazdıkça rahatlıyordum ve içimdeki bazı karanlık yerlere ışık tutarak kendimi daha iyi görebildiğimi, neyi; ne zaman, neden yaptığımı, biraz daha anlamaya başladığımı düşünüyordum.

Sadece yazmak konusunda değil, konuşmak ve sosyalleşmek konularında da artık daha pasif bir döneme girdim. Ne kimseyle konuşasım var, ne de bir yerlerde birileriyle vakit geçiresim. Bunlardan geri kalmak istediğim için de, olabildiğince yalnız kalmaya, etrafımda birileri varken ise olabildiğince az konuşmaya çalışıyorum. Hatta karşımdakiler konuşmaya çabaladığında kafamın içinde "neden boş boş konuşmaya çalışıyorsunki" baloncukları eksik olmuyor. Bu yüzden de sohbet açma sorularına karşılık "evet, hayır, bilmiyorum" adlı tek kelimelik cevaplar vererek, sohbetin kökünü kurutuyorum.

Hem tüm bu sosyalleşme çabalarımızın anlamı ne ki? Neden sosyalleşmek zorundaymışız gibi davranıyor, yaşıyoruz? Neden yalnız kalamıyoruz, neden illaki birilerinin etrafında veya birileri etrafımızda olmak zorundaki?
Yoksa kendimize tahammül edemiyor muyuz? Kendimizle hiç barışık değil miyiz?
Eğer durum böyleyse, sanırım ben kendimle barışmış durumdayım ve kendime tahammülüm en yüksek seviyelerinde bulunmakta.
Çünkü sadece kendimle olmak, sadece kendi başıma kalmak, kimseyle hiç muhatap olmadan kendi kendime vakit geçirmek istiyorum. 

Sebep her neyse bilmiyorum ama farkında olmadan şu karara vardığımı henüz yeni fark ettim; 
-günlük konuşmalarımızın çoğu boş ve sadece sırf konuşmuş olmaktan ibaret.
Bense galiba, artık sırf konuşmuş olmaktan uzaklara düşmüş gibiyim.
Sırf konuşmuş olmak için konuşmak istemediğime karar vermiş gibiyim. Verdim bile.
İyisi mi, bundan sonraki konuşma-malarımı, şimdiye kadarki konuşmalarıma sayalım. Çünkü şu yaşıma kadar çok konuştum, hep konuştum, hiç susmamacasına hatta bir kaç ömre yetecek kadar durmadan konuştum ama bi bok olmadı. Bundan sonra biraz da konuşmayayım, belki çokça susarak ve hiç sosyalleşmeyerek kendime iyilik yapmış olurum. Diğer insanlara da.

Sadece çevremdekilerle değil, genel olarak insanlarla arama çok büyük, çok uzun, çoook çok uzak, aşılması zahmetli ve zor mesafeler koymam gerektiği fikrine de kapılmış durumdayım.
Benimle öyle herkes, her an, her istediğinde hemencecik istediği dille iletişime geçemesin istiyorum. Hatta benimle değil de, genel olarak birbiriyle iletişime geçmesin istiyorum. Çünkü çok boş ve gereksiz muhabbetler dönüyor ve açıkçası bundan sonraki ömrümü boş boş muhabbetlere, ilişkilere harcamak istemiyorum.
Yani; konuşacaksak önemli bir şeyler konuşalım, ciddi bir şeyler olsun, sırf yalnızlığını ve yalnızlığımı sona erdirmek için kimseyle iletişimde olmak istemiyorum. bunlar yerine zamanımın tümünü artık sadece kendime veya gerçekten önemli bir konuya ayırmak, kendimle vakit geçirmek üzerine kurgulamış, planlamış olarak yaşamanın mantıklı geldiği dönemdeyim ve bir süre sadece böyle yaşamaya odaklanacağım.

Zaten sürekli sosyalleşmek, sosyal olmak zorunda da değiliz. İlla sosyal olmak, konuşmak veya beraber bir şeyler yapmak zorunda değiliz ve sanki bir zorunluluk içindeymişiz gibi davranarak aptal aptal konular açıp durmanın anlamı yok. Özetle; her sosyalleşme çabasını aptalca bulduğum bir döneme girdim. Kendim dışımda herkesi aptal olarak etiketleyebilirim. Çok emin değilim ama galiba etiketlemeye de başlamış olabilirim. Yani bu ara herkes aptal, ben akıllı.

Ne diyeceğimi, ne düşündüğümü de tam anlatamadım, anlatabildiğime inanmıyorum, yazamadım ama özetle sakin bir döneme geçiş yaptım, yapıyorum ve uzun bir süre o sakinlikte kalmaya kararlıyım.