aşk adı altında beni sevecek herhangi birini ararken cinsellik tarafından ele geçirilen o sert yıllarımın sonunda anladığım kadarıyla; al ver ilişkisini gözetmediğin müddetçe kadın veya erkek fark etmeksizin hiç kimse tarafından sevilmeyeceksin.
"bi ihtimal belki beni sever" diye düşünerek, sevilmek için sevgili adı altında kendini siktirdiğin o hayatının aşkı sandığın gizli götveren tarafından da sevilmeyeceksin. çünkü sen alışverişte değilsin. sadece veriştesin ve almaya alıştırdığının normali "sadece almaktır". yanisi canım; kendin zaten bilmiyordun ama ona da alışverişte olduğunu unutturdun ve sayende gerçeklikle bağı koptu. o artık sadece al'maya alışmış bi götveren oldu. seni, somut olmayan bir şey karşılığında siktiğinin, ona kendini siktirmenin, yani senden aldığının değerinden habersizleşti kaldı. o artık bunu, onun en doğal hakkı olduğuna inandırmıştır. buna sen inandırmışsındır. sen inandırdın.
hep gözetmelisin bu al-ver'i. görünmez bi tartıyla gezmeli, iyice ölçüp biçmeli ve sonuç olarak, elindekinin değerinden fazlasına göz koyarak, el atarak ilişki kurmalısın ve asla, daha azına razı olmamalı, tamamen zararda olduğun o en kötü anında sadece dengeyi sağlamalısın.
böyle yapmazsan eğer, böyle yaşamazsan eğer hiç sevilmeyeceksin.
hiç sevilmeyeceksin.
hiç sevilmeyeceksin.
bu al ver ilişkisini kurmayı ise daha en başında ailedeyken öğrenmelisin. öğrenmelisinki; aldığından fazlasını eve getirmiyorsan, sen ailedeki değersiz olansın. gözden ilk çıkarılacak olan sensin.
eğer al-ver'i öğrenmezsen ve öyle davranmazsan, annen tarafından bile ve benimki erken öldüğü için al ver ilişkimiz nasıl olurdu bilemeyeceğim ama belki baban tarafındanda hiç sevilmeyeceksin.
kardeşler zaten al veri hep gözetler ve çoğunlukla al'maya odaklıdırlar. kardeşliğin verdiği o rahatlıkla hep almaya odaklanmış olarak kan bağı ilişkinizi güçlü tutarak kanının son damlasına kadar senden hep alacaklar, hep alacaklar, hep alacaklar.
sen öğrenmemiş olabilirsin ve doğrusunu şimdi söylemek gerekirse; öğrenmediğin için suçlusun. tek suçlu sensin. çünkü al-ver'i öğrenmedin. bu yüzden sakın ola unutma sen hep vereceklisin. hep vereceksin. çünkü elinden tutulduğu gibi çekiştirilerek getirilip ortasına terkedildiğin dünya denilen bu pazar yerinde, bi alışverişte olduğunu bi öğrenemedin gitti amınakoyim.
burada her şeyin satılık olduğunu bilmiyorsun. öğrenmiyorsun.
her şeyin belirlenmiş bi değerinin olduğunu, o değerin bi rakam olduğunu bilmiyorsun. öğrenmek için çabalamıyorsun ve anlamıyorsun. anlamak istemiyorsun ve anlama-mak için çabalıyorsun. çaban, anlamamak üzerine kurulu. çünkü sen bi zavallısın.
oysa anlamalısın. tüm ilişkilerde verebileceğinden daha fazlasını vaat ederek ilişkinizi sürdürmüyorsan kimse seni sevmeyecek.
çünkü herkes alışverişte ve kendi ellerindekinin, senin elindekinin daha değerli olduğuna dair kesin inançları var. onlara, ellerindekinden daha değerlisini vermeli, ya da vaat etmelisin.
tek gerçek bu; al ver, al ver, al ver.
hayat işte bundan başkası değil. hayat, bi ticaretten ibaret.
Bu basit gerçeği anlamak 40 yılımı aldı.
yani 40 yılda anca bi arpa boyu yol alabildim. çok şükür, nihayet al'dım.
28.06.2026
alışveriş ve sikiş
24.06.2026
başlıksızlık
24 haziran 2026 saat: 07:25
Sabah erken uyandığım için, genelde bi belgesel veya o anki ilgi alanıma giren bir şeyler izlerim. İnstagram reels kaydırmak bana göre değil.
Green Book'u açmış ona göz atarken, bi yandan da bacak aramı kaşıyordum ve 8-9 aydır kesmediğim sakallaşmış taşşak kıllarımın arasında bir tanesinin pes edip beyaza büründüğünü fark ettim.
Evet, artık götümdeki kılların da beyaza döndüğünün göstergesinden başka bir şey değil bu. Yani gerçekten yaşlandım, yaşlanıyorum.
Yaşlanmak, beni korkutan veya ondan kaçtığım bir şey değil. Tam aksine sırası gelmiş olağan bi durum. Farkındayım ve farkında olarak yaşlanıyorum. Hem zaten her şeyi zamanında olması gereken, yaşamam gereken şekilde yaşamışken neden korku yaratsınki. İyiki zaman geçiyor ve götümüzdeki kıllar kadayıfa dönüyor.
Diş macununu daha az kullanmaya başladım. Sadece fırçalamak yeterliymiş aslında. Zaten dişlerimizin temiz olmasını sağlayan şey bi kalıp sabunu onlara sürtüp durmak değil, düzenli olarak dişleri fırçalamakmış. Oysa reklamlarla farklı bi algı yaratmışlar. Hepimiz bi kalıp sabun sayesinde dişlerimizi temizlediğimizi sanıp durmuşuz. Yazık, ne çok aptal var dünyada.
24 haziran 2026 saat: 22:55
az önce eski ev sahibime şu mesajı attım:
daha ilk başta senle konuştuğumuzda, evi tutarken, apartman aidatı dahil 11.000 demiştin diye kabul etmiştim. ama kira zamanı gelince, inkâr ettin ve bende unutkan olduğum için ısrar edemedim. ama şimdi çıkarken "musluk değiştirmedin, bu eski musluk" falan deyip durdun ve ben unutkanlığımdan dolayı o an gün bir şey diyememiştim ama sonra eve gelip yazışmamalarımızı karıştırınca whatsapp yazışmamızı görünce hatırladımki, aslında musluğu değiştirmişim. sana da ekran görüntüsü attım zaten. ve böylece anladımki; aslında sen bana aidat konusunda da yalan söylemişsin. yani önce kiraya dahil, 11.000 demiştin. sonra inkâr edip, değil dedik demiştin. bende unutkan olduğum için ısrar edememiştim. ama şimdi bu son musluk yalanınla da anlıyorumki sen yalancı, dolandırıcı, sözünde durmayan, ilk dediğini sonra inkâr edenin kendisisin. annene de söyledim; toplamda 4700 liramı iç ettin. hakkım haram olsun. boğazında kalsın
24 haziran 2026 saat: 22:58
yeni evimin, yeni mutfağında oturmuş bu satırları yazıyorum. bi kaç sivrisinek içeri girmenin bi yolunu bulmuş. az önce tadıma baktılar ve kolum durmadan kaşınıyor. evin karşısındaki parktan çoluk çocuk sesleri geliyor. bunlar çocuk seslerinin sokakları doldurabildiği son demler.
Artık insanlardan kimse üremek istemiyor. Üremek isteyenler ise hep kısır mısır. Hayat koca bi şakadan ibaret. Komik ama burnundan soluyarak gülünebilen espriler bunlar.
20.06.2026
mayıs ve haziran hasadı
bunu 16 mayıs 11:40'da yazmışım ama 20 haziran 10:01'de eklemeler yaparak paylaşıyorum.
ve hiçbir şey yazmamışım. Daha doğrusu zaten az kullanmaya başladım burayı.
eskisi gibi aslında şu an boş boş bir şeyler yapmaya çalışıyorum. bakalım ne olacak.
trendeyim ve bayram için memlekete, aileden arta kalanlara doğru gidiyorum.
tam da benimle bir bağları kalmadığını açıkça söyledikleri bu zamanlarda, benim bi bağ kurmaya çalıştığım şu anın çakışması garip.
ve açıkçası, onların şimdi söylediklerinin tersine ben her zaman bi bağımız var sanıp onlardan uzak durmaya çalışırdım. çok garip.
yani tüm o zamanlarım boyunca olmayan şeyin var olduğunu düşünüp durmuşum ve bu olmayan şeyin varlık düşüncesi beni ölesiye korkutup onlardan kaçmaya zorlarken, şimdi olması için çabalıyor olmamam durumu çok çok trajikomik garip.
çünkü ben hep kaçmışım ve durmadan kaçmışım. oysa şimdi geldiğimiz duruma bak; meğer zaten bi bağımız yokmuş. olmayan şeyle beni korkutup beni kendilerinden ve kendimden sürekli kaçırırlarken hayat ne kadarda özgür ve aynı zamanda kafa karıştırıcıydı.
şimdi olması gerekmesine rağmen tüm olmayışları görüp bağ kurmaya çalışıyorum. garip.
tüm bunları topladığım zaman anlıyorumki aslında ben kaçmıyordum. sadece hakkım olan sevgiyi almadığım için, vermediklerini anlasınlar diye kaçıyordum ve aslında bu durumum, içten içe onları cezalandırma arzumdan geliyordu. madem bana sevgi duymuyor ve aramızda bi sevgi bağı kurmadınız o zaman ben sizinle bağımı keseyimde görün gününüzü diyerek kendimce onları cezalandırıyordum.
fakat şimdi anlıyorumki; aslında kendi kendime ölçüp biçmelerimden vardığım sonuçlarla bir şeyler yapmaya çalışıyordum ve onların sikinde değildi tüm bu ölçüp biçmelerimin sonundaki kaçışlarım.
ara ara dönüp geldiğimde ufaktan ufaktan anlamadım değil anladım. anladım aynı amdan doğduğum insanlar için bi bok olmadığımı. ama kabullenmek, kendimin çabasını boş ve tüm kibrimi haksız çıkarmak olurdu. kıyamadım o içimdeki gizli narsist yanıma. zaten bi hiç olduğumu ve hatta herhangi biri için bi hiç bile olamadığımı kendime nasıl itiraf edebilirdimki. edemezdim, etmedim. kendime bunu yapamazdım. narsistik yanımı, küçük dünyamdaki anlam arayışlarıyla süsledim ve yola devam ettim.
hem ne yani, ben ben ben, biricik ve muhteşem ben, doğduğu anda buraya kazıkla çakılıymış gibi yaşayıp giden şu kimseler için bi hiç bile değil miydim?
olmazdı. olamazdı, bir şey olmalıydım. bi küçük bağ. örümcek ağının tek ipliği kadar bile olsa yeterliydi. ama o bile olmadı.
gidip gördüğüm, tanıştığım sevdiğimi sandığım, hayatımdan gelip geçen o yolcular için mutlaka bir şeyler olmalıydım diye düşündüm ve koyverdim kendimi. olmadı. kimse için bir şey olmadan, olamadan yıllar su gibi akıp gitti.
dönüp geldiğim bu yerde, en azından sizin için bir şeyler olmalıydım, ama ŞOK dışından bir şey olamadım.
ama nasıl olurdu, ben sizin için bir şey olduğumu sanırdım, sanıyordum. olmalıydım.
siz buraya çakılı halde yaşayan zavallılar için nasıl bi hiç bile olmuyordumki.
işte anlamıştım ve aslında şimdi yine tüm bunların toplamında alıyorumki, bu son durumla yaşadığım, ortaya çıkıp duran şimdiki kızgınlığım onlara değil, kendimeydi. yanlış anlamış olduğumaydı. her şeyi yanlış anlayıp yanlış yaptığımaydı. yanlış kere yanlışlarla geçen ömrümeydi.
hep yanlış yapıp durmalarımaydı.
kendimden başkasına olmayan bu kızgınlıklarımın kendime olduğunu anlamış olduğum için şimdilerde memnunum. memnunum ve zaten yapacak bir şey yok. yok yok yok.
ne güzel. aslında tüm o yıllar boyunca içte içe kendime kızıp durmuşum ve şimdilerde de bu yüzden kimseye nefret duyamıyorum. bu tek kazancım olsa gerek. nefret duymadan yaşayabiliyor olmak.
ama bi yandan da ufak bi "keşke nefret edebilseydim" düşüncesi de beni ara ara yoklamıyor değil.
nefret demişken; uzun zaman bu nefret konusu üzerine de düşünmüşümdür.
neden birilerinden, bir şeylerden nefret etmiyordum diye düşünürdüm.
hayatımda olanlar, gelip geçenler ve ara ara gelip gidenler tarafından bu kadar kenara itilmişliğime rağmen neden nefret etmiyordum?
"nefret etmeliyim" diye düşünüyordum ve olmuyordu. nefret edemiyordum.
kendimi zorlamama rağmen nefret edemiyordum. olmuyordu. sonra edemediğim için de kendimi "hayat böyle zaten" deyip geçiştirerek kandırıp sustuyordum.
şimdi anlıyorum neden nefret etmediğimi, edemediğimi. çünkü onlara veya birilerine kızgın değildim.
kendime kızgınken birilerinden neden nefret edecektim ki, edemezdim ve işte bunu anlayamıyordum.
şimdi anladım çok şükür. kendime kızgınlığım da kalmadı. zaten her şey anlayıncaya kadar ya.
anlayınca bitiyor. iyi kötü fark etmiyor, onu en ufak parçalarına kadar ayırınca anlıyorsun ne bok olduğunu ve anlayınca, yüklediğin o ilk anlamlardan geriye bir şey kalmıyor.
çünkü bütünü başka anlamalara gelen parçalara ayırdığında, bütünün kendisi o ilk anlamdan ve onu oluşturan anlamlardan uzak düşüyor. en ufak bi ilgisi kalmıyor.
sırf bu yüzden parçalamak lazım her şeyi. yok edercesine. başlangıcına dair hiçbir bağı kalmayıncaya kadar...


