Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

23 Mart 2019

Yaşlanırken yazmak üzerine

Artık yaşlanıyorum.
Bu cümle sadece yaşlandığımı düşündüğüm veya yaşlanmak istediğim için kurduğum cümlelerden biri değil. Fiziksel olarak görünürleşmeye başlayan yaşlılığımdan dolayı, onu yazıya döküp kendi tarihimi tutmak için kurduğum bir cümle.

(İnsanın kendi tarihini tutması, başına gelen  en güzel olaylardan biri olsa gerek.
Tabii bunun farkında olanlar için. Şimdi bu cümleyi yazarken, aynı zamanda içimde düşünüyordum da; aslında kendi tarihini tutmak zaten farkında olunduğu için gerçekleşen bir durum.
Farkında olmak, ya da kendi farkına varmak ise bazı insanlar için çok sonra gerçekleşen bir durum. Umarım benim geç farkındalığımın aksine, siz kendinizi daha erken fark ederek yaşamaya başlar veya başlamışsınızdır.
Bu konu çok uzuyor, yine yaşlılığa döneceğim, aksi takdirde yaşlılık konumdan iyice uzaklaşacağım.)

İnsanın kendi yaşlılığına şahit olması da ayrı bir güzellikmiş. Bunun farkında olmuş olmak ise sanırım daha değerli olsa gerek. Ya da kendim için öyle. Diğer insanların kendi yaşlılıklarına şahit olması, onlarda nasıl bir his yaratıyor ve ne hissediyorlar bilmiyorum ama benimki için konuşacak olursam; üzerimde olumlu bir etki yarattığını ve bu etkinin de gittikçe artmaya devam ettiğini söyleyebilirim.
(Tabi beni yakından tanımayanlar için dışardan bakıldığında hâlâ; en fazla 24, bilemedin 25 yaşında görünüyorum. Yani genç görünürlülüğüm konusunda değişen bir şey yok. Hatta çevremdekiler de hâlâ 34 yaşına bastığıma inanamıyorlar ve bunu sık sık dile getiriyorlar.
Bir kaç arkadaş, bu yaşlanmayan ve hatta eski fotoğraflarla karşılaştırıldığında şimdi daha genç duran bedenim için bana Benjamin Button adını taktı. Bir kaçı da, sürekli değiştirdiğim saç sakalım(gerçi üşengeçlikten uzattığım sakalımı yeni bir imaj için bıraktığımı sanıyorlar ama lakin durum öyle değil.) giyimin (ki sadece aynı elbiseleri giyinip duruyorum, ama saç sakalın uzun veya kısa olması onların da farklı olduklarını sandırıyor olsa gerek.) üzerimde sırıtmaması bir yana, tam aksine, üzerime cuk diye oturması yüzünden Binbir Surat adını taktılar.
Oysa ben aynıyım, sadece etrafımdaki tepkilerin farkında olduğum için yerine ve an'ına göre, o tepkilere karşılık olarak daha olgun veya yerine göre mütevazice-şımarıkça-çocukça-ukalaca-kibirli veya gururluca davranmaya, hareketlerime sadece onların anlam katabilecekleri gibi davranmaya başlıyorum o kadar.
Şimdi tüm bu parantez içindeki cümleleri yazarken aklıma şu fikir geldi; belki de "insanın içinden geldiği gibi davranması" adında bir şey yoktur. İnsan, farkında olmadan, diğer insanın deney faresidir. Ve bilirsiniz ki; deneylerin yukarıdan bakanına göre açık olan da şudur; en küçük dış etken bile aslında denek'i etkiliyordur. Çünkü denek olmak bunu gerektirir. Denek etkilenenden başka bir şey değildir.
Özetle "hepimiz, birbirimizin denek faresiyiz" deyip, parantezden önceki cümlenin devamına geçiyorum.)

Örneğin geçen ay sakalımdaki beyazları saymaya karar verdiğimde sakalımı kesmiştim ve bu yüzden sayamamıştım. Ama bu akşam sakalımdaki beyazları saymak aklıma gelip de ayna karşısında yüzümü inceleyip, çenemdeki beyazları saydığımda, beyaz sayısının 16 tane olduğunu görüp tebessüm etmekten kendimi alamadım.

Sadece sakalım değil tabi. Şakaklarımdaki beyazlarda artmaya başladı ve bi kaç yıla kadar beyaz sayısı iyice çoğaldığı zaman; şimdikine oranla daha yakışıklı, biraz da karizmatik birine dönüşeceğimi düşünüyorum. Umarım yanılmıyorumdur. Yanılmam.
Yanılırsam da yapabileceğim bir şey yok. Sonuçta olanı ve olacağı engellemek, ot ve etle beslenenin imkânı dahilinde değil, sadece kabulündedir. Bunun dışında yapabileceği bir şey yok. Yapabildiğini sandıkları ise, onu görünüş olarak duygusuz birine dönüştürmekten başka bir şey değil. Duygusuz görünene acıyarak bakmamak ise, karşısındakilerin elinde olan bir şey değil.

Şimdi başa dönerek, toparlayacak olursam; yaşlanıyorum ve yaşlanıyor olduğumu biliyor olmak, yaşlandığımı hissetmek, farkında olmak çok güzel. Çünkü beni daha sakin ve daha kendine dönük birine dönüştürmeye başladı. Üstelik kalan hayatımı; boş boş, amaçsız, dalından kopup rüzgârın kucağına kendini teslim edip, sokak sokak gezinerek yaşamamak üzere çırpınmaya da başlattı beni. Değerli bir şeyler yapmam gerektiği hissiyle dolup taştım. Sanki ölümümden sonra adım bilinmese bile (ki bilinmesini tercih ederim. ama öldükten sonra adımın bilinmesinin bi önemi olduğunu da düşünmüyorum) milyonlarca insanın hayatını kolaylaştıracak, onları farkımda olmadan mutlu edecek, mutlu, huzurlu ve iyi yaşamalarını sağlayacak bir şeyler yapmam gerek gibi hissediyorum.
Zaten bu tür hedefler için yaşamıyorsak, neden hırpalıyoruzki kendimizi. Yaşama amacımız diğer insanların hayatını kolaylaştırmak üzere değilse, neden yaşıyor, yaşlanıyoruzki.

Yaşlanmak, yaşlandığımı görmek, bunu tarihime kaydetmek, bana bunları düşündürttü ve yazdım.
Yazmak ne güzel şey.


10 Mart 2019

kötünün anlamı ve iyi-kötü olmanın tercih edilebilmesi üzerine

Hatırladığım kadarıyla kötülüğün varlığını bilmeme rağmen, ona hiç inanmadım. 
Günlük konuşmalarımda "kötü" diye bir kelimeyi nadiren de olsa kullanıyordum, ama kelimenin içeriğinin ne olduğu hakkında hiç düşünmedim ve sadece o anki konuşmalar arasında, cümleyi tamamlamak için kullanılan bir kelimeymiş gibi benimle beraber yaşayıp bu yaşıma kadar geldi.
Yani bu yıla kadar; kötü'nün aslında ne demek olduğunu, kelimenin tam olarak neden kullanıldığını, ne zaman ne için kullanılması gerektiğini veya kelimenin taşıdığı anlam üzerine hiç düşünmemiştim. Düşünmedim çünkü bendeki anlamı sadece olumsuzluk barındırmasından ibaretti. Yani "tü kaka" gibi bir şeydi.

Şimdilerde, sürekli daha fazla yeni insanla tanıştığım için, davranışlarını gözlemledikten sonra üzerine biraz düşündüğümde anlıyorum ki kötü kelimesi bende; derinlikten uzak, üstünkörü ve hatta belki iyiye yakın ama sadece iyi olmayan anlamıyla vardı.
Yani onu, gerçek anlamıyla "kötü"yü tanımlamak için değil, sadece iyi olmayana karşılık kullanmam gereken bir kelimeye olan ihtiyaçtan dolayı kullanıyordum. Tabii bu yaşıma kadar da kullanmaya devam ettim.

Şimdi tekrar dönüp geriye bakıyorum da, aslında çoğu zaman kelimeyi "sadece olumsuzluk barındıran anlamı"yla bile kullanmamaya çalışmışım ve hatta kullanmaktan kaçınmışım. Çünkü inanılan biçimiyle var olduğunu bilmiyor, bilmediğim için varlığına ikna olmamıştım ve bu yüzden, varlığını red etmenin bir şekli olarak, kötüyü kendi anlam dünyamın dışarıya yansımasında kullanmıyordum.
Yani özünde, farkında olmadan, kötü kelimesini, gerçek anlamıyla kullanmayarak yok sayıyor, yok saydığımı onu kullanmayarak gündelik hayatımda da kendime gösteriyordum.

Gerçek anlam demişken, sanırım kelimenin bendeki anlamını biraz daha açmam lazım:
Kötü kelimesini, anlam olarak daha çok "estetik olmayan, hoş olmayan, güzel olmayan, güzel durmayan" olarak kullanıyordum.
Hani bir yemeği yersiniz ve beğenip beğenmediğinize dair fikriniz sorulduğunda "kötü olmuş" dersiniz ya, ben de kelimeyi sadece bu tür anlamlara geldiği, geleceği zaman kullanıyordum.
Ve işte hâlâ nedendir bilmem, "kötü"nün insanlar için kullanılabileceği fikrine sahip değildim. Sahip olamamıştım.

Bana göre insanlar kötü olamazdı. Kötü insanlar yoktu. Bunun yerine; sadece farklı düşünceler, birbirini anlamamış olmak vardı. Bu yüzden olsa gerek, sıradan bir konuşmada bile biri için "kötü" tanımlaması yapılıp fikrim sorulduğunda "buna inanmıyorum. ben herkesin için de sadece iyilik olduğuna inanıyorum" diye yanıt veriyordum.
Kurduğum cümleyle alakalı olarak hatırlıyorum da, 2013 yılında yine bu tarz bir muhabbetin döndüğü kalabalık arkadaş grubunda, bahsedilen kişi hakkında fikrim sorulduğu zaman "ben herkesin için de sadece iyilik olduğuna inanıyorum" diye yanıt verdiğim anda ortamdakilerin hepsi bi anda OFFFFFFFF''lamışlardı.
Tabii o an neden böyle offffladıklarını anlamamıştım. Hatta davranışlarını biraz garip bulmuştum. Çünkü gerçekten düşüncem böyleydi ve herkesin "kötü"lük kavramına benim gibi inandığını, onun hakkında benim gibi düşündüklerini sanıyordum.
Ofladıklarında ise, böyle düşünen-inanan insanların tepkisini tuhaf bulmuştum.
Tuhaf bulmamın nedeni ise; güya kendimce onların da kötü kelimesi hakkında benim gibi düşündüklerine inanmamdan kaynaklı olarak, düşüncenin aksine bir tepki vermiş olmalarıyla ortaya çıkan mantıksız tutarsızlıklarıydı.

O davranışlarına şimdi aradan 6 yıl geçmiş olunca anlam verebiliyordum.  Bunu anlamlandırma başarımı ise; bu yıl, artık insanların özel hayatlarına daha fazla girip, onların başkaları hakkındaki fikirlerini birinci ağızdan, yani kendilerinden duymamla, başkalarının başına gelmesini istedikleri olumsuz durumların oluşmasını sağlayacak koşulları direkt onların yapmakta olduklarını direkt kendim, yani birinci gözden görmemle ve yine başkaları hakkında kötü konuşulmasını sağlamak için, yalandan ibaret olan o çirkin konuşmaları yapıp, yayılmasını da yine kendilerinin sağladıklarını birinci kaynaktan, yani kendim şahit olmamla kazandım.
Bu iyi bir şey mi bilmiyorum ama artık kötü kelimesinin anlamını biliyorum ve evet, kötülük var, kötü insanlar var.

Sahi bu yaşıma kadar kötülükten nasıl haberdar olamadım, nerdeydim, nerde doğdum büyüdüm, ne yaptım. uzayda mıydım, ordan mı geldim?

şimdi bu yaşa gelmişken, artık kötünün ve kötülüğünün varlığına inanıyorum.
evet onlar var.  onlara inanıyor ve çok şükür gerçek anlamlarından da haberdarım.
ama şunu da yeni öğrenmiş ve anlamış olarak biliyorum; kötülük tercih edilebilir bir şey. ve tercih edildiği için olsa gerek; bazı insanlar kötü olmayı tercih eder, sonrasında kötü olurlar.

Şimdi önceki inanışımın aksine; artık inanıyorum ki sadece iyi olarak yaratılmadık. Bunun aksine renksiz, berrak saf olarak yaratıldık. Zaten öteki türlü inanmak (yani iyi olarak yaratılmış olmak); allah'ın bize haksızlık etmiş olduğu düşüncesini akla getirir ki, bu da; tüm tercihler bize bırakılmışken, allah'ın bizi iyi veya kötü diye ayrı ayrı yaratması söz konusu olamaz. ve hatta kötü olamk da bir tercihken, allahın bizi iyi olarak yaratması; imkânsız. çünkü iyi olarak yaratılmak, kötülere haksızlık olur.

allah bizi iyi veya kötü olarak yaratarak haksızlık etmektense, bunun yerine önümüze "iyiyi" ve "kötüyü" birlikte eşit şekilde koyarak tercihi bize bıraktı. böylece isteyen istediğini alabilirdi.
yani kötü veya iyi biri olmak basit bir tercihten başka bir şey değil. üstelik ben daha önce sadece iyiliğe inanırken, yani iyiliğin bir tercih olduğunu değil yaradılış gereği iyi olduğumuzu düşünürken, şu son 2 yılda yaşadığım şahitliklerimin eşiti olarak; kötülüğün var olduğuna inandım ve bu yüzden iyiliğin de yaradılış gereği değil, aslında tercih gereği var olduğuna inanmaya başladım. bunun sonrasında biliyorum ki; ben iyi olmayı, tercih etmiştim ve bu yüzden kötüyü-kötülüğü red etmiştim.
çünkü aynı şekilde kötülük de vardı ve insanlar kötü olmayı da tercih edebilirlerdi. zaten bu yüzden kötü oluyorlardı.

şimdi sonuç olarak; kötülük var ve orada öylece duruyor.
iyilik de var ve o da, orada onunla beraber öylece durup tercih edilmeyi bekliyor. insanlar yaşadıklarının sonucu olarak ikisinden birini tercih edip, hayatlarına geçiriyorlar. bu tercihlerinin sonucunda da iyi veya kötü oluyorlar.
umarım sizler iyiyi tercih edenlerdensinizdir.


3 Mart 2019

Kopya Çeken Masum Köylü

Eğer bi kaza bela olmazsa veya geçen ayki final haftasında kopyadan yakalandığım zaman açılan soruşturmam, dönem uzatma cezası olarak sonuçlanmazsa, burdaki okul maceram 4 ay sonra  bitmiş olacak.
Yani uzun gereksiz lafın kısası; son aylarımı yaşıyorum.
Böyle deyince, ölüm döşeğinde biri gibi konuşmuş oldum ama onca geçen zamanıma rağmen henüz kelime dağarcığım çok fazla gelişmediği için kuracak başka cümle aklıma gelmedi ve işte bu yüzden olsa gerek, gördüğünüz gibi (ya da okuduğunuz gibi); aynı kelimeleri yan yana getirerek cümle kurmaya devam edip duruyorum.
Zaten bütün dillerdeki kelimelerin dibini sıyırdığımızda gördüğümüz gibi; aslında hepsi birbirinin aynısı, sadece yerleri farklı. Hepsi birbirinin aynısı, sadece kuruldukları zamanlar farklı.

ve dinleyen ile anlatanın ruh hallerinden dolayı yüklendikleri anlamlar farklı olsa bile, bi yerden sonra yine birbirinin tekrarından öteye geçmemiş oluyorlar.
ve siz değersizler topluluğu da bilirsiniz ki tekrarlar tekerlemelere dönüşür. bense tekerlemeleri hep boş bir ağız çalışması olarak görmüşümdür.
yani tekerlemeler, anlamsız ve sadece zaman harcanmak için söylenen kelime topluluklarıdır.
Zaten tüm bu yazmalar ve diğer her şey falan filan, ölünceye kadar oyalanmak için yaptıklarımızdan başka ne ki? oysa ölüm var ama umursamıyormuş gibi yaşamaya devam edip gidiyoruz.

Şimdi tüm bu laf kalabalığını geçip kopya olayıma gelirsem (ki burayı başka bir şey yazmak için açmıştım ama işte olay kopya çekmem ve yakalanmam sonrasında başlayan soruşturmayı anlatmama dönüşecek); evet kopya kağıdı hazırladım ve sınav esnasında o küçük kağıt parçasını kendi sınav kağıdımın altına bıraktıktan 3-5 dakika sonra da yakalandım.

Olay tüm basitliğiyle bu kadar, ama öncesi ve sonrasındakileri anlatınca basitlik örtüsünden kurtulup, tüm o yaratılış hikâyeleri gibi bir efsaneye dönüşüyor.
Şimdi tüm bu girişleri yapmışken hazırsanız başlıyorum:
Bütün derslerime olduğu gibi İcra Hukuku'nun tüm derslerine de girmiştim ve zaten notlarımı da düzenli tutuyordum. Bildiğiniz gibi, ders notlarını sadece kendim için değil, sınav haftasında almak isteyenlere de satmak için düzenli tutuyordum. Yani biraz kendim için olan mecburiyetten, başkalarına sağlayacağım imkân sonrasında bana dönecek olan yarar için de not tutuyordum. (off tüm bu sadece tek bir şeyi anlatmak için uzadıkça uzayan kelimeler topluluğu beni yoruyor. son zamanlarda yazmaktan zevk almamaya da başladım. ama inatla yazmak da istiyorum. acaba benim sorunum ne?)

Tahmin ettiğiniz gibi notlarımı ders esnasında hocaların anlatımına göre biraz karışık tutmuş oluyordum ama sınav haftasında temize geçip, düzenli hâle getirdikten sonra belli bir ücret karşılığında isteyenlere veriyordum.
Doğrusu şu son sınavlarda pek para kazanamadım ama yine de bir kişiye bile olsa satarak, para kazandığımı söylemeliyim. En azından Türkiye'ye dönüş için gereken bilet paramı ve burda ıvır zıvır almak için gereken harçlığım çıkıyordu.
Tabii konu bu değil. Konu benim bu derste kopya çekme teşebbüsü aşamasında yakalanmış olmamdı. O yüzden şimdi tüm bu fakirliğin ortaya çıkardığı girişimci ruhun işi olan notlarımı paraya çevirme uğraşını geçiyorum:

O gün ders notlarımı hazırlarken fark ettim ki, aslında 19 kişilik sınıfta benden başka hiç kimse ders çalışmıyordu. Hatta sadece bu sınavlar için yalnız değil, genel olarak çalışmıyorlardı. Ama yine de derslerini tek tük eksik vererek geçmiş oluyorlardı. Ortalamaları düşük de olsa veya bir kaç dersten kalmış olsalar bile, sonuç olarak bir çok derslerini geçmiş olmaları onlara yeterdi.
Çünkü onlar sorumsuz genç topluluğa ait, kafaları henüz basmayan sıradan insanlardı ve bununla yetiniyorlardı.

Bununla yetinmeleri onlara acımama neden oluyordu ve bu acımam, onların hiç çalışmadan düşük ortalamalarla bile olsa geçiyor olmalarını görmemi engelliyordu. Çünkü hiç çalışmıyorlardı ve ben onlara nazaran köpek gibi çalışıyordum.
Hatta köpek gibi çalışmama rağmen, bi kaçı benimle aynı notları alıyordu. Alanlar vardı ve üstelik 2-3 kişinin ortalaması benimkinden de iyiydi.

İşte tüm bu düşünce hengamesinin içinde fark ettim ki; tüm derslere girmek, hocaların ağzından çıkanları, ayet gibi tek tek not almak, ders sonrasında köpek gibi çalışmak, sınav haftasında uykusuz geceler geçirmek falan filan başlı başına yeten-yetecek bir şey değildi ve işte görünen köyün kılavuz istememesi gibi; tüm bunlar yetmiyordu, yetmeyecekti.
Ahlaksızlık her tarafı ele geçirmişken-her tarafımı sarmışken, ahlaklı kalmaya devam etmek aptalcaydı. Bu yüzden ahlaksızlar gibi cesaretimi toplayıp, zaten içimde olan çalışma azmiyle birleştirmeli ve en azından şartları bir tık daha eşitlemeliydim.
Gerçi ahlaksızlık karşısında şartlar hiçbir zaman eşitlenmezdi ama yine de olsundu. Madem şartlar ahlakı alt ettirmeye yönelik olarak ilerliyordu, o zaman kendi payıma düşen ahlaklı olmayı, ahlaksız olmanın altından çekip çıkarmalıydım.
Çünkü çalışmadan geçen insanlar varken ve hatta bir çoğu hocalara yakalanmışken, hocalar da sadece görmemiş gibi yapıp, gülüp geçmişken bu bana yapılan kocaman bir haksızlıktı.
Bense tüm çırpınmalarıma karşılık hakkımla anca bu kadar ilerleyebiliyordum ve onlar sadece kopya çekerek bana yetişebiliyorlardı. Belki benim de tüm çabalarımı sadece bir seferlik kenara bırakıp, bu sınav için onları taklit etmem, aramızdaki adaleti sağlamış olacaktı.
Ama şunu da merak ediyorumdum; adaleti, ahlaksızlığa karşı ahlaksızlık yaparak sağlayabilir miydim?

O sabah da, yani sınav sabahı da tüm bunları ve daha fazlasını düşündüm ve bu düşünceler kafamda yerini aldığında kendimi koy verdim.
Sınav öncesi son defa notlarıma baktığım esnada bu konu üzerine tekrar düşününce, net olarak kopya çekmeye karar verdim ve bu yüzden bi kağıt parçasını çıkarıp, üzerine küçük küçük not almaya başladım.

Ben böyle kendimden geçmiş bi şekilde kopya kağıdı hazırlamaya odaklanmışken, sınıftan bir kaç kişi gelip ne yaptığımı sordu,  onlara "hepiniz kopya çekiyorsunuz ve hiç çalışmadan ortalamanız benimkiyle aynı. sizin aksinize ben o kadar çalışıyorum, derslerden derslere koşturuyorum, ama yine de aldığım notlar bence pek iyi değil. en azından bu sınavda sizin gibi kopya çekerek, İcra Hukuku'nu A düşürücem. Hem zaten derslerdeki sözlü sorulardan da gelecek 10-15 puanım var. kendi bildiklerimi yazıp, kopya da çekersem, kesin A düşer.  böylece yıl sonunda daha iyi bi ortalama yaparım" diye verdim veriştirdim.

Sadece o sırada değil, bu anın sonrasında, yani sınava 1 saat kaldığında karşılaştığım bir kaç kişi daha kopya kağıdını elimde gördüklerinde "bu sefer ben de sizin gibi kopya çekicem" diye karşılık verdim ve hepsi "abi sen yapma, sen kopya çekemezsin. senin ihtiyacın yok. yapma abi yakalanırsın. başka bir şey olur, çekme sen" diye karşılık verdiler.
Ama tüm karşılıklarına rağmen gözümü artık nasıl karartıysam ve hatta onları nasıl kıskandıysam ve bunu; onlarla aramızda yaratılmış olan bi haksızlığı ortadan kaldırmak olarak gördüysem "e siz çekiyorsunuz, benimle aynı puanları alıyorsunuz. hocalarda bi kaç kişiyi görmelerine rağmen pek bi şey demiyorlar. ben niye bu kadar kasayım ki" diye  cevap verip, kopya çekeceğimi iyice netleştirdim.

Sınav saati geldiğinde, sınavın olacağı sınıfa doluştuk ve hocaların gösterdiği yere oturup, kağıtların dağıtılmasını beklemeye koyulduk. O sırada heyecanım artmaya, nefes alış verişim hızlanmaya başlamıştı bile. Ellerimi koyacak yer bulamıyor, sürekli etrafa bakınıp duruyordum.  Bu sırada sınav kağıtları dağıtıldı ve sorulara baktığımda, aklımda hiçbir şey kalmadığını, cevapların ise yalnız kopya kağıdında olduğunu düşünmeye başladım. Bu yüzden cebimden kağıdı çıkarıp, sınav kağıdının altına koydum ve sakinleşmek için derin derin nefes alıp verdim.
ama dakikalar geçmesine rağmen sakinleşemedim.

Büyüyen heyecanım, titreyen ellerim, pörtleyen gözlerimle bi türlü sınava odaklanamadım ve aklımdaki ufak tefek bilgi kırıntıları da dahil her şeyi de unuttum.
Bi ara sınav kağıdını kaldırıp, kopya kağıdına bakmaya çalıştığımda ise heyecandan okuyamadığımı fark ettim.
Bu sırada kendi içimde de ahlaki çatışmalar, haksızlık ve adaletsizlik üzerine bitmek bilmez bir tartışma başlamıştı ve stresimden dolayı, içimdeki benleri susturamıyordum da.
Bir kaç dakika sonra içlerinden birinin sesi daha da yükseldi ve diğer sustuğunda; kendimce yaptığımın yanlışlığı üzerine düşünmeye başladım.
Şimdi biraz daha sakinleşmiştim ve bu yüzden kağıda artık bakmayacağımı netleştirdim. Netleştirmişken de, sınav kâğıdındaki soruları okuyup aklımdaki bilgi kırıntılarıyla cevaplamaya karar verdim.
Ama önümdeki bir kaç sorunun cevabını biliyor olmama, diğer ikisinin ise yarısını bildiğimden emin olmama rağmen saçma sapan şeyler yazmaya başladım.
Şu an tam olarak hatırlamıyorum ama galiba,  sorulardan birazcık ilgiliydiler  o kadar. Hepsinin ise kısacık kısacık bilgilerini yazabiliyordum. Kopya kağıdında ise sanırım bir çoğunun cevapları vardı ve işte iç hesaplaşmam da yine başlamıştı.

İç hesaplaşmam yine başladığında kendimi durdurup "sınavın böyle olmayacağını en iyisinin sınavdan çıkmam gerektiğini" telkinimi kendi kendime yapıp, 5 dakika sonra da kağıdımın sağ alt köşesine tükenmez kalemle "hocam kusura bakmayın. bir şey hatırlamıyorum. her şeyi karıştırdım" diye yazdım.
Cümlemi tamamlamıştım ve işte tam bu esnada derin bir nefes alıp, kopya kağıdını da bi yerime sokup ayağa kalkarak "hocam aklıma bir şey gelmiyor, büte kalmak istiyorum" diyeceğim sırada hocanın başımda bitip sınav kağıdımı işaret ederek "kağıdını kaldır bakayım" demesi bir oldu.

Evet, yakalanmış oldum.
Hocaya, tükenmez kalemle sınav kağıdıma yazdığım notu bile gösterememiştim ve işte ben kendim sınavdan çıkacakken, o önce davranıp beni köşeye kıstırmıştı.
Hiçbir şey demeden kağıdımı verdim ve öylece olduğum yerde kalakaldım.
Sınıf hepsi şok oldu, sınavda olan diğer tanıdık gözetmen hoca bile bana üzüntüyle bakıyordu. Nefes alıp verdiğimi bile bilmiyor bi halde öylece oturmaya devam ederken 10 dakika geçmişti ki, kopyamı yakalayan hoca bana "çıkabilirsin" dedi ve ben, savaş alanında aldığı derin bir kılıç yarası yüzünden sürünen bi asker gibi sınıftan çıktım.

Ben çıktıktan sonra da, Hoca'nın bizzat kendisi gidip Hukuk Fakültesi Dekanı'na beni şikayet edip hakkımda tutanak tutturmuştu. Dekan'la fakültede sürekli karşılaştığımız için bazen gidip muhabbet ettiğimden dolayı tanışıyorduk ve onu sınavdan sonraki ilk 1 saatteki karşılaşmamızda bana kaşlarını çatıp ters ters baktı. Böylece soruşturmam da başlamış oldu.

Sınıftakiler ise beni görüp sürekli "biz sana demiştik çekme" diye söylenip durdular ve bi kaçı yakalandığım için çok mutlu olduklarını yüzlerinden silemediler. Bende onların mutluluğu boğazlarında kalsın diye, soruşturma yok dedim ve öylece kaldılar.
Sonrasındaki bi kaç gün içinde ise yine sorduklarında "soruşturmam var" dedim ve iyice şaşkaloza döndüler. Bunun üzerine de "kopya soruşturmasında ilerlemeye karar vermişler" diye söylenip durdum.
Doğrusu ise zaten buydu. Çünkü hakkımda soruşturma başlamıştı ve sonuçlanması için savunmamı bile istemişlerdi ve işte benim de oturup, bir savunma yazmam gerekiyordu.

İyi de bir savunma nasıl yazılırdı ki?
Bu konuda hiçbir bilgim yoktu. Bu yüzden saatlerce interneti alt üst ettim ama sonuç olarak bir şey bulamadım. Ya da ben stressten dolayı bulamıyordum.

Sonra oturup herkesi suçlayan bir savunma yazmamın daha iyi olacağını düşünerek bir şeyler karaladım ve son anda bunu savunma olarak vermekten vaz geçtim.
Çünkü savunmam da, beni kopya çekme teşebbüsünde bulunmaya iten sebepleri; okul yönetiminin genel eğitim tutumundan, hocaların kalitesizliğine, öğrencilerin tüm sınavlarda kopya çekmelerinden, hiç ders kitabı bile almadan geçiyor olmalarına kadar bir çok şeyi yazmıştım.
Sonuç olarak ise "eğer biri kopya soruşturması geçirecekse o ben olmamalıydım" cümlesine bağlamıştım.
Gerçekten de benim dışımda herhangi biri bile kopya soruşturması geçirebilirdi ama ben asla olmamalıydım. Çünkü ben sadece hayata karşı duruşumu boş verip, gereksiz et, kemik ve kan yığınından ibaret olan çocuklara özenen, salak ve kıskanç biri olduğum için soruşturulmalıydım. Bunun dışındaki tüm soruşturmalar gereksiz ve haksızcaydı.
Evet durum böyleydi. Olayı tüm doğrularıyla dile getirmeliydim ama doğruları kim takıyor ki?
Hiç kimse.
Doğruların da dile getirilmeye ihtiyacı var, ama her zaman her yerde değil. Sadece akıllıca ve doğru bi şekilde dile getirilmeliydiler. Öteki türlü, dile getirilen doğrular sadece kızgınlık cümleleri olarak algılanırlardı ve bu da en fazla gülünç olmaktan öteye geçmezdi.
Yani hem şimdi elimde bi delil olmadan, kendim dışındaki herkesi suçlamam, ne işe yarayacaktı ki? Ha belki benim kesin olarak okuldan atılmamı sağlardı ama yüzmüş yüzmüş kuyruğuna kadar gelmişken, okuldan atılmak benim için daha mı iyi olacaktı?

Hayır. Kötü olacaktı. Bu yüzden şu an içinde olduğum sistemdekiler gibi davranmalı, elimde kesin bir delil olmadan kimseyi suçlamamalıydım. Zaten şu an bunun eğitimini almıyor muydum? Bu işi öğrenmek için burda değil miydim?
Evet sakinleşmeli ve tüm saçmalıklarımı sadece kendime saklamalıydım.
Sakladım.

Bir kaç gün sonra hocalardan birine, başımdan geçenleri detaylı bi şekilde anlatıp ne yapmam gerektiğine dair danıştım ve o da bana nasıl bir savunma yazmam gerektiği hakkında uzun bir konuşma yaptı.
Söylediğine göre savunmamda olayı iyice dramatize etmeli, dolaylı yollardan bile olsa ailemle olan ilişkim, hayatımı nasıl kazandığım, maddi durumum ve diğer her şeyi acınacak bir şekilde belirtmeliydim. Aksi takdirde, hem uzaklaştırılabilir, hem para cezası alabilirdim ve tüm bunların üstüne bir de bedenimin aksine tertemiz olan sicilim de kirlenmiş olacaktı.

İşte bunu göze alamazdım. Çünkü modern dünyayı tüm pisliğiyle kabullendim ve bu yüzden kirli olan hayatıma rağmen, sicilimi kirletmeyecektim. Herkes gibi kötü bir hayat yaşamış sicilini temiz tutmayı başarmış olarak yoluma devam edecektim. Bu yüzden aşağıda okuyacağınız savunmam ortaya çıktı:

"Xxxxxx Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü’nün xxxxx sayılı soruşturma emrine istinaden savunmamdır:
xxx Ocak 2019 tarihinde yapılan İcra Hukuku Bilgisi sınavından iki gün önce yaşadığım maddi sıkıntıdan dolayı, ailemle olan tartışmalarımız büyüdü ve bunun sonucunda da, 6 yıldır zaten ayrı olduğumuz, ama mahkemenin bi türlü bizi resmi olarak da ayırmadığı eşim, oğlumla olan iletişimimi de tamamen kesti. Bu yaşanan can sıkıcı kişisel olaylardan dolayı çok fazla gerildim ve diğer derslerimde de yaptığım gibi tüm derslerine girip, her dersinde de not aldığım, Xxxx Hoca’nın İcra Hukuku Bilgisi sınavına çalışırken dikkatimi toparlayamadım ve son umut olarak o gece de sabaha kadar kütüphanede ders çalışmama rağmen, konular bi türlü kafama girmedi. Bunun üzerine sınav saatine kadar da çabalamaya devam ettim ama bi türlü anlayamadığımı kabullenip, utanç verici bir şekilde kağıda not alıp Hocamızın sınavına öyle girdim. 
Ama sınav esnasında yaptığım yanlışlığın farkına varıp, sınav kağıdımın sol alt kısmına çaresizliğimden dolayı tükenmez kalemle “hocam kusura bakmayın, bir şey hatırlamıyorum. her şeyi karıştırdım” diye yazdım. Kağıdımı vermek için kalkıp, yazdığım notu gösterip “bütlere kalmak istiyorum” diyeceğim sırada Xxx Hocam gelip “kağıdını kaldır” dedi ve ben kağıdımı kaldırdığım anda da, bu utanç verici olay yaşandı. 

Ailesinin engellemelerinden dolayı, ancak 18 yıl sonra okula dönebilmiş biri olarak ve tüm okul hayatım boyunca da ilk ve son kez yaptığım bu davranış çok yanlış, çok çirkindi. Ne olursa olsun, hiçbir şekilde yapmamam gereken bu durumu yapıp yaşattığım için Xxxxxx Hocam’dan, tüm hocalarımdan,  Adalet Meslek Yüksek Okulu’ndan, Fakülte’mden ve Üniversitem’den özür diler, beni affetmenizi arz ederim."

Savunmamı verdim ve bakalım bir ay sonra çıkacak olan karar ne olacak.
Umarım resmiyette bir şey olmaz, kayıtlara bir şey geçmez ve bu işten para cezası da ödemeyerek tamamen sıyrılırım. Çünkü tüm dünya resmi kayıtlarınızla ilgileniyor ve orda bi leke olmasını şimdilik istemiyorum.
En azından bir salak olduğumun resmi kayıtlara geçmesini istemiyorum. Sadece ben ve sizler salak olduğumu bilin yeter.
Dua edin de bir şey çıkmasın.
si yu leydır.