08 Eylül 2026

işçiler patronlar, harabeler, arkadaşlar ve 3 haftalık izin

Kars'a gidip Ani Harabeleri'ni gördüm ve yapacak bir şey kalmayınca, dönmeye karar verdim. Şimdi trenle Erzurum'a gidiyorum. Ondan sonra ne yapacağım hakkında bi fikrim yok. Belki bi iki günlüğüne şehri gezip sonra memlekete giderim. Belki Antalya taraflarına akarım. 3 haftalık izin aldım ve bunu plansız ama içime bi düzen kurmuş olarak değerlendirmek istiyorum. 

Şu an trenin yemekli vagonunda oturmuş, bu satırları yazıyorum. Vagonda benim dışında 6 müşteri daha var. Kağıt bardaklarla sunulan çaylarını yudumluyorlar. Çaprazımda oturan kel ama yaşından çok erken gelip bedenini ele geçiren yaşlılığa teslim olmak dışında yapacak bi şeyi olmayan orta yaşlardaki adam, çayının yanında çizi ve çubuk kraker de almış. Çizileri çaya bandırıp yiyişinden, hayatını bi boka yaramadan geçtiğini düşündürtüyor. Çubuk krakerleri yemek yerine, 3'erli 4'erli tıkındı. 
Tren şu an Süngütaşı Tren Durağı'ndan geçiyor. Önümdeki masada oturan 40'lı yaşlardaki mantolu kadınlar, cep telefonlarıyla rüzgârın yer yer sivri, yer yer sağını solunu alarak balkon gibi şekillendirdiği kayaları videoya çekip, birbirlerine gösteriyorlar. Bu daha çok, telefonlarının olmasından dolayı, yapmak zorunda olduklarını düşünerek yaptıkları bir meşgaleden ibaret. Yoksa amaçlarının, yeni anılar biriktirmek olduğunu sanmıyorum. Yazık, bi kaç inçlik ekranlarla herkes içerik üreticisine döndü, kimsenin hayvan yetiştirmek, mısır patates veya tütün ekip biçerek gerçek bir üreticiye dönmekle alakası kalmadı. Ama sorsan, geçim çok zor. Ay sonunu zor getiriyorlardır. Eve et girmiyor, market poşetini doldurmak imkânsız falannnnnn
Bu maddi geçimsizlikten şikayet etme durumu sadece buralarda geçerli değil. ModernLEŞmiş büyük şehirlerde bunun farklı bi varyasyonu var. Şöyleki; sabahın ilk ışıklarında antilop avına çıkan afrikalılar gibi ağır makyaj yaparak sokağa adım atan kadınlar, o güne özel kıyafetleriyle kalabalıklara karışıp akşama kadar avm avm gezip akşamda evine yorgun argın dönüyorlar. Afrikalı avcıdan tek farkı elinde antilop yerine alışveriş poşetleri bulunmakta. Kredi kartları patlamış, ihtiyacı olmayan ne varsa almıştır. 

Çaprazımdaki kel adam aldıklarını tıkındı ve tüm suratsızlığıyla kalkıp gitti. Onun iki arkasında 27 yaşında olduğunu tahmin ettiğim ve hafif bi gay havası aldığım saçlarının yarısı dökülmüş, 3 haftalık sakalı, beyaz kablolu kulaklığıyla bir şeyler dinleyip arada bi telefonun ekranına dokunan asık suratlı gençten bi adam var. Arada gözgöze geliyor ve aynı hızda kaçırıyoruz bakma organlarımızı. Sanki organlarımızı kaçırmasak, uzun uzun baksak birbirimize, kalkıp vagonların geçiş noktalarındaki boşlukta sürtünmeye kalkışırız korkusu hakim havamıza. Ya da ben şu an böyle kurguluyorum. İçim çok fesat. 
Şu ibnelikten kurtulmak kolay değil. Onca yıl, tüm enerjinle erkek peşinde koşup şimdi bi anda bırakmak kolay olmazdı zaten. Ama bende inatçıyım. Alışkanlıkların beni ele geçirme

Yanımda cam fincan taşıdığım için az önce aldığım demli çay bitti. Şu herkesin elinde, geleceği aydınlatan meşale gibi taşıdığı kâğıt bardaklara alışamadım gitti. Mecbur kalmadıkça kullanmıyorum. Kendimi de mecbur bırakmıyorum. Sonuçta çay-kahve içme mecburiyetimiz yok. 1 saat, 2 saat içmezsek ölmüyoruz. 

kulaklığımda şu an PenabeatTRP - Yalan-(feat LARA) çalıyor. 
Şarkıyı dehşet güzel buluyorum. 

Tren kendisine çizilen yolda ilerliyor. Ray ray rayyy
Sürülmüş tarlalar, kurumuş topraklar. Başıboşmuşlar gibi otlanan inekler, danalar, keçiler koyun koyuna. Tarlalarda bi o yana, bi bu yana yana yana gezinen traktörlerden anladığım kadarıyla seneye hazırlıklar, içinde olduğumuz bu Eylül'den başlamış. Gerçek üreticilerin bu emekleri çok bereketli olsun inşallah. Seneye am barları dolsun taşsın, mallarını koyacak yer bulamasınlar inşallah. Ektikleri 1, 1000 olsun. 
kulağımda Funda Arar var. "Yak Gel Ne Varsa" diyor. 

Geçen yıl, eski bacanağım ve çocukluk arkadaşım W'ye 2 tam 1 yarım altın vermiştim. Memlekette züccaciye dükkanı var. Maaşımdan biriktirip aldığım altınları kenarda tutmak yerine, en azından ticaret yaptığı için onun işine yarayacağını düşünmüştüm ve bu yüzden benden istediğinde vermiştim. O günden bu yana ses seda yok. Geçen yıldan bu yana bi kaç sefer de tl olarak borç para vermiş ve yine almıştım ama bu altınlar konusunu o açıncaya kadar istememeye karar verdiğim için sessiz kaldım geldim bugüne. 
Fakat dün, Kars'ı gezinirken çektiğim fotoğraflardan bi kaçını whatsapp hikâyeme attıktan sonra bana "10bin tl'n var mı" yazdı, bende "yok" yazdım ve yanıt olarak "niye" sorusu ve ardından kahkaha efektli emoji attı. Hava da kalmasın diye :) gülücük emojisi attım, yanıt olarak "bütün hayallerim suya düştü" diye yazdı, bende "as, kurusunlar" diye yazdım, bana "hava kapalı, biraz zor kurur" dedi, bende karşılık olarak "hayrlısı" yazınca muhabbetimiz öylece kapanmış oldu.
Şimdi memlekete gitmeyi düşünüyorken, o açıncaya kadar-verinceye kadar istemeyi düşünmüyordum ama bu sessizliği canımı sıktı. Bu yüzden gittiğimde istemeyi düşünüyorum.
İstediğimde büyük ihtimalle bana "ihtiyacın mı var, ne yapacaksın" sorularını soracak ama fazla ileri gitmemesi için "yoo ihtiyacım yok, param biraz da bende kalsın" demeyi düşünüyoum. Hem aramızda bi sınır olduğunu, hemde aslında bu konuda fazlasıyla beklemiş olduğumu hatırlatmış olurum. Bakalım kazasız belasız atlatacakmıyım bu durumu.
Sonunda onu kaybetmekte var, ama olsun, bu yüzden kaybedersem, ederini öğrenmiş olurum.

Geçen ay karşı ofiste, büyük bi çalışma vardı ve orası ustalarla dolmuştu. Şurada konuya değinmiştim: https://hayaterkegi.blogspot.com/2026/08/escinsellige-dogru-itilmek-mi.html  
Ustalarla, işçilerle kaynaşmıştık ve bu yüzden onlar sürekli çay kahve su vs götürüp getiriyorum. Bu getir götürler  arasında, fırsatını bulsalar beni sikeceklerini anlamış olsamda, kendim kalmaya devam etmiştim. 2-3 hafta süren işleri sonrası gittiler ve geçen hafta patronları gelip benimle hal hatır muhabbeti yaptıktan sonra onlara su, çay vs getirip götürdüğüm için bana içtenlikle teşekkür edip bi anda elime para olduğu anlaşılan dürülmüş kağıt sıkıştırdı. önce bi geri vermeye çalışarak "abi ne yapıyorsun. lütfen böyle bi şey yok, ben herhangi bi beklentiyle yapmadım. zaten çayım kahvem var, elime yapışmazdı. ne olmuş yani getirdim götürdüm" diye kekeledim, fakat adam ısrarla elimi sıkıp "hakkındır, çok iyiliğin dokundu" dedi. Bi yandan da çok ama çok şaşırmıştım çünkü beklemiyordum. 1 dakika kadar süren bu mevzu sonrası "tamam, eyvallah teşekkür ederim" deyip almış oldum ve aldığım gibi de açıp 200 dolar olduğunu görünce "alamam abi çok az bu" dedim ve adamla bastık kahkahayı. Neyseki soğuk şakalardan analayan, seven ve anladığı gibi de kaldıran biriymişki karşılıklı kahkahalar atarak rahatlamıştım.
Tüm bu gelişen olay sonrası, demem o ki; işçiler, onlara olan merhametimden dolayı getir götür yaptığım çay-kahve faslı arasında beni sikmek istediler ama patronları benim işçilerine saygı duyup büyük bi emek, işimmiş gibi özveri gösterdiğimi takdir etmek için ufak bi ücret verdi.
Çoğu işçi neden işçi ve neden hep işçi kalacak şimdi daha iyi anlıyorum. 
Ve bazı patronlar neden patronluğu hak ediyorlar, bunu da yaşadığım örnekle anlamış bulunuyorum.

charlie chaplin gay değil

05 Eylül 2026

ama sen onu gel anlat kalbe

    "kendimi, rüzgâra teslim olmuş bir çöp poşeti gibi oradan oraya savurduğum yıllar boyunca, amacım ve kaçtığım şey neydi" diye düşünüyorum. tabiki net bi cevap yok. "belki boş bi özgüven" ise, şiddetli bi olasılık..

    peki sevilmek için girdiğim yataklar, bitmek bilmeyen kalıcı sevme arzumu, en azından o anlık bile olsa dindirmek için sarıldığım beş para etmez çıplak bedenler ve küçük bir iltifat için katlandığım kocaman küçümsenmelerin toplamında elime geçen bugün ne oldu?
hiç ve bazen de çokça pişmanlık.

    hayatımı, çoğunlukla farkımda olarak yaşamış olmaya özen göstersemde, şimdi dönüp geriye bakıyorumda, gerçekleşmesini arzuladığım gerçekleşmeyecek beklentilerle tükettiğim bi ömür yaşamışım gibi hissediyorum. oysa beklentisiz bi hayat yaşamaya yemin etmiş gibi dikkatliydim de ama bak ne oldu? 
anlıyorumki, beklentisiz bi hayat yok. yarına yetişmek için her hâlükârda bi beklentiye kapılıyorsun, beklentiye sokuyorlar seni. giriyorsun o beklentiye usulca. hiçbir bok olmayacağını bile bile ve bi ihtimal yanıldığını umarak.
çünkü yarının daha güzel olacağı umudu varken, bu hep böyledir, böyle olur.
hiçbir zaman gerçekleşmeyecek beklentilerin ardından sike sike kabulleniyorsun beklentisiz yaşaman gerektiğini. beraberinde getirdiği şiddetli yalnızlığına rağmen, beklentisizliğin verdiği özgürlük hiçbir şeyde yok. yaşarken verdiği o huzurun tadı bambaşka ve kendine özel. büyük harflerle sürekli tekrarlamak gerek; beklentisizlik, seni özgür kılar.
allah'tan başkasına olan tüm beklentileri sıfırla. çünkü seni yarı yolda bırakacaklar. 
bu yüzden siktir et herkesi. sana bi şey veren, verecek olan insan, seni en kısa zamanda senden esir alacaktır. özgürlüğün için; esir olma ve sakın kimseyi de esir de alma kendine. siktir et esir olmayı ve esir almayı.

    çiftimi bulmak için yırtındığım yıllar boyunca yemediğim bok, girmediğim yatak kalmadı. ama bak, buna rağmen bugün yalnızım.
şimdi yapayalnızım ama allah'ın "her şeyi çift yarattım" sözünden dolayı, çiftim olmadığına da inanmıyorum bi türlü. daha doğrusu inanamıyorum. allah çift yarattım diyor :) mutlaka çiftim vardır. imanım bundan başkasına değil.
hem  belki de, şu bilmem kaç milyon metrekarelik dünyada, belki çiftimde benim gibi çiftini, yani beni ararken yataktan yatağa girmekten yorgun düşmüş ve kalkıp arayacak takatini toplamaya çalışıyordur şimdilerde. doğrusunu kim bilebilir ki; allah'tan başka?
belki o da benim gibi "hayatımın aşkını arıyorum" diye diye orospuya dönmüştür. 

    orospuya dönmüşlüğüme değil de, yıllar boyunca çiftimi yanlış bi cinsiyette aramış olduğuma hayıflanıyorum şimdilerde. belki kendi cinsimden birilerini ayartmanın rahatlık ile kolaycılığına kapılmasam ve emek sarf ederek, özenerek ve ısrarla sabrederek karşı cinsimden birilerini peşinden koşsaydım, ya da hayatımdakinin tüm cahilliğine, bencilliğine, kumarbazlığına rağmen ona dört elle yapışsaydım, bugün çiftim olmuş olacaktı. ama nazından, oyunundan, tuzundan bıkıp çiftleşmenin en kolay olanına kaçtım ve işte şimdi, yani günün sonunda ise elimde osbirden yorgun düşümüş sikimden başka bir şey kalmadı. 
ki osbir çekmeyi bile bıraktım. osbirsiz geçen günler, haftalar, aylar, yıllar var artık hayatımda. ımmmm missss gibi tertemizim.

    kulaklığımda "teoman-istanbul'da sonbahar"ı söylüyor. şarkıda "her zaman kolay değil, sevmeden sevişmek" diyor. amınakoduğumun çocuğu, sen gel bi de onu bana sor. nasılda kolaydı; sevmeden sevişmek ve seviştikçe seveceğine inanmak. hiç sevilmeyecek olanı inatla sevmeye çalışmak. ah bi bilsen nasıl kolaydı. kolay gelirdi.
ama sormaz bana. soramaz. öyle bi imkânı yok teoman'ın.
zaten, neredeyse ücretsiz seks işçisine dönüşmüş birinin, sevmesinin ne kadar kolay olduğunu teoman nerden bilecek. bilmezki. asla bilemezki. 
şimdi de papatya şarkısını açtım. diyorki "oh papatya, yüzümün haline bak, seninle kim kalacak ışıklar kapanınca, benden çok uzaktaaaaa" sözler güzel ama müzikleri hep ondan bundan arak.
göt herif kimsenin bilmediği yabancı şarkıları alıp, bi kaç güzel duvar yazısındaki cümlelerle karıştırıp şarkı sözü yazmış ve beklentiyle yaşayan kalabalıklara satarak paraya dönüştürmüş. 
tüm bu üçkâğıtçılığına rağmen, nasihat gibi geliyor kulağa teoman şarkısı.

    dün 18:00'de başladığım tren yolculuğum bitmedi. sanırım 2-3 saat kadar önce sivas'tan geçtik. Kars, Anakara'ya çok uzakmış. varmak 26 saat sürüyor trenle. Dün geceden bu yana onlarca dağ, ova, orman, kimsesiz kaldığı için viraneye dönmüş köy ve oto yollarla çevrelenmiş şehir geçtik. kuş uçmaz kervan geçmez yer yok ama yine de sakinlerinin terk ettiği dağ başlarındaki tek tük evler, insanı derin düşüncelere daldırmıyor değil. ne vardı yani gelip bu dağ başında 2 katlı bi ev yaptınız. neydi amacınız. çok mu sıkıldınız modern şehrin çok kibar vahşi kalabalıklarından?
ne oldu şimdi yani gelerek ve evlerin halinden belli oluyor neyi başardınız tekrar geldiğiniz yere dönerek. 
ardınızda bıraktığınız bahçe duvarları, tel çitler, kurumaya yüz tutmuş meyve ağaçları, komşu köyün  mezarlığındaki ölülerinize kim gelip fatiha okuyacak? 
unutulacak herkes. unutacaksınız gömdüklerinizi. biliyorum, öyle olacak. babam derdi; düğünde, cenaze de 3 gün sürer. sonra hayat yine eskisi gibi devam eder.
babam mı söylerdi pek emin değilim aslında. ama onun ağzına yakıştırdım. çok yakışırdı aslında. büyük ihtimalle o söylemedi. bana böyle şeyler söyleyecek kadar vakit geçirmedik çünkü. 

    dereler, dağların yamacına yaptıkları kıvrımlı yollardan, çalı çırpı eşliğinde usul usul yol alıyor. toprak rengine dönmüş suyun tüm pisliğine rağmen hiç durmadan yol almaya devam etmesi ilham verici. 

sikimi kaldıran zeynep bastık şarkısımüzik listem de dönmeye devam ediyor. az önce aleyna tilki, barış manço vardı, şimdi ise kulağımda Zeynep Bastık "mutlu ya da mutsuz boşver, hayat böyle geçer gider" deyip, ekliyor
"sor gecelerden sor,
sor gündüzlerden sor.
sor kime istersen sor, öğrenemezsin." ben onun bu sor'larını yazıncaya kadar diğer şarkısına geçti.
şimdi de "ayyy ayyy ayyyyy ayyyyyy yanıyorum, ayyy ayyy ayyyy ayyyyy çok fenaaaaaah" diyor ve sikimi kaldırıyor. 
ah bu şarklıların gözü kör olsun.