18.07.2026

afferin bana

Bugün hafta sonu olduğu için bitpazarı açıktı ve geçen şurada yazdığım (https://hayaterkegi.blogspot.com/2026/07/kirazn-tad-ve-yasl-cplak-musluman.html) ölü teyzenin ayakkabılarını alıp pazar gittim. Bi kaç tezgah gezip, kitap olan tezgah sahiplerine elimdeki ayakkabıları gösterip karşılığında 3-5 kitap vermelerini rica ettim. Kabul etmediler. Gezinmeye devam ettim ve sonra birini ikna edip, Jack London, Victor Hugo'nun 2 kitabına 5 ayakkabı verip aldım eve döndüm. 
Öğleden sonra sıkılıp tekrar pazar gittim ve pazarlıkla, tanesi 8 liradan 10 tane kitap alıp döndüm. Kitap biriktirme huyum çıktı bu ara. Okuduğum da yok. Daha doğrusu ipad'den okuyorum. Ama basılı kitapları da ucuz ve aradıklarımdan olunca alıyorum. Sanırım bi kaç ay sonra dijital oruç yapacğaım. O zaman okumaya başlarım. Çünkü çok birikti. Sanırım 200 tane falan oldu.
Dijital oruç yapmayı düşünüp dururken, bi yandan da para var diye gidip 50 ekran tv aldım. Evet sırf param var diye. Garip biriyim galiba. Ya da salak.
Herkes benim gibi salak bence. Sırf para var diye yaptığımız saçmalıklar toplamıyız. Günün sonunda da oturup "parasız kaldım, kimse beni sevmiyor" diye ağlıyoruz. Oysa varlıkları, oldukları zaman iyi yönetmeyi öğrenmeliyiz.
Tamam, artık uzun süre bir şey almayacağım. Kendime söz veriyorum.

Hayatımda hâlâ kimse yok. Bazen bi andan yalnız, derin içsel bi yalnızlık yaşıyorum ve çok garip hissediyorum o an. Biri olsun diye uğraşmayı da bıraktım. Zaten nasıl bulacağımı da blmiyorum. Bi kaç deneme atışı yaptım ama kızlarla uzun zamandır ilgilenmeyince, nasıl ilerleyeceğimi tam çözemedim. Ama sanki, kadınları ayartmak erkeklere nazaran daha zor gibi. Ya da başka bi durum.
Belki de kadınlardan biri beni ayartmalı. Tıpkı otto filminde olduğu gibi. O film çok güzeldi. İzlendin mi sevgili okuyucu?

Geçen gün eski binadan, bu eve taşınırken çift kişilik yatağımı taşımak için üvey annesiyle bana yardım eden kızı gördüm. 20'li yaşlarda. Çok huzurlu bi yüzü var. Onu gördüğümde acaba ayartsam mı diye aklımdan geçiyor, ama abisi aklıma gelince duruyorum. 
Üstelik aramızdaki yaş konusu da var tabii.
ama o gün çift kişilik koca yatağı sırtlanıp taşıdığımı gördüğünde, üvey annesiyle yatağın diğer uçlarından tutmuş, bina girişine kadar getirmişlerdi ve bu beni çok garip şekilde bi huzurlu mutluluk duygusuna boğmuştu. Çok güzel bi gündü.
Onlar bırakıp gittiklerinde ise, bi kaç gündür bende misafir olan eskiden bacanağım olan çocukluk arkadaşım gelip yatağı bi anda alıp içeri taşımıştı.
O gün değişik bi gündü. 

Şimdi ezan okunuyor. Akşam ezanı.
Namaz kılmaya iyice alıştım ve fark ettimki namaz kılmak, beni eski yaşamımı sürdürmekten alıkoyuyor. Örneğin osbir çekesim geliyor ama osbir sonrası boy abdesti almak falan zor geliyor. Çünkü namaz kılacağım için mutlaka boy abdesti almam gerekiyor. Eskiden namaz kılmadığım için günlerce abdestsiz gezebiliyordum ama şimdi namaza başlayınca, en fazla 2 saat abdestsiz gezebiliyorum :) 
Hele bi de boy abdesti almak çok zor geliyor. 
Duş ile uğraşmamak içinde, mecburen osbir çekmekten vaz geçiyorum. Böyle böyle derkeni, osbiri bırakmış oldum zaten.
Bazen gece rüyamda boşaldığımda da sabah namazına zorla kalkıyorum. Hiç kalkasım gelmiyor ama kendimi "allahım günümü güzelleştir, bugün bana güzel şeyler yaşat" diyerek motive edip, bi anda kendimi yataktan atıp duşa giriyorum. Sonrasında...
üff bu konuyu derli toplu yazamıyorum.

İş yerinde dışlanıyorum.
Ofisteki iki orospuyla konuşmayı tamamen bitirdim. Biriyle sadece günaydın ve iyi akşamlar diyoruz ama diğeriyle bunlarda yok. Kaltak, sürekli benden otlanıyordu, bir de geldiği günden bu yana sürekli çaktırmadan ufak ufak laf sokuyordu. Bende bi gün emin olunca, soktuğu lafları çıkarıp bi anda payladım. Benden özür dileyinceye kadar ve ben seninle iletişim kurmadıkça sakın benimle konuşma deyip, konuyu da tartışmaya kapadım.
Gitmişler, sekreteri de bana karşı doldurmuşlar. Baktım geçen gün bana atarlanmaya çalışıyor, iplemedim. Kaldı öyle. Bi kaç kez karşılaştık, amı var diye selam vereceğimi sandığı bi bakışla gözlerimin içine bakmaya başladı ama gözlerimi devirdim :)))) ve umursamadığımı yeterince belli edecek şekilde devam ettim yoluma.
Ama biliyorum, aslında biraz daha geçinmeye dair uğraşlarım olmalı. Herkes böyle atarlı giderli tepkiler iyi değil. Herkesi karşıma almam hoş değil. Bunu komiser olan kuzenim önceki yaz söylemişti. Ailemle olan tartışmalardan birinde, olay biraz büyümüştü ve bende herkes duysun diye çok uğraştığım için, o da duymuştu. Kuzenimle yaptığımız spontan konuşmalardan birinde konu açılınca bana "aslında iyi yapmıyorsun. herkesi karşına alma. yanında da tutacağın birileri olsun" demişti. 
Fazla politik ve açıkçası biraz da iki yüzlüce bulduğum bu taktik bana göre değil ama hayat böyle gidiyor. Örneğin çalıştığım yerde toplam 8 kişiyiz ama pek muhabbetimiz yok. biri ufak bi laf soksa, anında karşılık verdim, biri ters baksa anında düzelt kendini lan dedim dedim dedim derken işte böylece herkesi karşıma almış oldum. Geçen baktım hep beraber yemeğe gitmişler, başka bi günde bi arkadaşıma kahve içmeye gitmişler çat kaptı. O arkadaşım da politik biri olduğu için bozuntuya vermemiş, kabul etmiş oturtmuş kahve söylemiş, tatlılar falan yemişler ve çıkarlarkende ofisin kapısına kadar eşlik ederek yollamış bunları. 

Herkes politik davranıyor. Çünkü herkes, yarın işimiz düşebilir ilişkisi kuruyor. Bense işim düşerse, ilgili kişi işimi yapmak zorunda kafasında olduğum için hala sikimin dikine ilişkiler kurmaya ve sürdürmeye devam ediyorum.
Bunun bana kaybettiren bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ilişkilerimi kazanmak kaybetmek, ilerde lazım olur ccepte tutayım düşüncesi üzerinden bi hayat yaşamıyorum. Sadece günü yaşıyorum. Günün getirdiklerini yaşamak bana yetiyor. Beni huzurlu yapan, kendimle yetinmemi sağlayan şey bu huyum olsa gerek. Yani biri o an hak ediyorsa "siktir git, ananın amına kadar yolun var" deme rahatlığım beni, yatağa girdiğimde hemen uyutuyor. Herkes gibi  yastığa başımı koyduğumda "şuna şunu demeliydim, buna bunu deseydim, ona şöyle cevap verseydim" balonları altında ezim ezim ezilmiyorum. Bu iyi bir şey. İnşa ettiğim karakterimle, gurur duyuyorum. Afferin bana.


16.07.2026

Ankara Günlüğü

Geçen aylarda sırtımı kaşırken, benden habersiz yanardağ'a dönmüş bi sivilceyi patlatmış oldum ve akan o yarı kanlı irinler tişörtüme bulaşmasın diye de elim uzanabildiği kadar bu işe devam edip temizledim. Ama tabiki göremediğim için kendimce temizleyebildiğim kadarını temizleyip öylece bıraktım. Sonraki haftalarda, hayatımda sırtımı kaşıyacak kimse olmadığı için duvarlara sürtünerek kaşınmaktan yorulduğumda elimle kendimi kaşırken, o yanardağı tekrar faaliyete geçirmiş oldum. Evet, cehennem çukuruna atılan günahkârları boğan o irinli lavlar yine fışkırıyordu, yine temizlemeye çalıştım falan ve bu olay sonraki haftada tekrarlandı.
Sonraki haftalarda da bunu bi kaç kez daha yaşayınca, pes edip Ankara'nın muhteşem hastanelerinden birindeki cildiye doktorundan randevu alıp gittim. Doktor sırtımı açıp, yanındaki ergen doktor adaylarına gösterip "buna küçük müdahale yapmamız lazım" falan diye başlayıp beni kobaylaştırmış olarak, çocuklara bir şeyler anlattı, sonrasında koridordaki odalardan birini tarif ederek yeni bir randevu almamı salık verdi. Teşekkür edip çıktım, tüm hastaneyi gezdikten sonra odayı buldum ve bankonun diğer tarafındaki kadının birine derdimi anlatmaya çalışırken ondan bi anda azar yemeye başladım. Beni dinlemeden bir şeyler söylüyor, yüksek sesle ağzını kahve köpürten mini blender gibi hareket ettirdiğinden çıkan tükürüklerini de umursamıyordu. Anlaşamayacağımızı anlayınca durup cümlelerini bitirmesini bekledim. Hareket etmediğimi ve bi trene bakar gibi ona baktığımı fark edince sustu, bende o anda "biliyor musun, çok çirkinsin ve bu sadece fiziksel değil" dediğim an şok geçirip kalakaldı. Bi kaç snaiye sonra beni iyice anlayınca ise eli ayağı birbirine girdi, ardından bağırmaya başlayarak bir şeyler söyledi ve ben o anda, her şeyi siktir edip bankodan uzaklaşıyordumki çirkin sağlık çalışanı rap diye, yanındaki butonlardan birine bastı. Etraf bi anda cümbüş yerine döndü. Bende dönüp koridor boyunca kalabalıklara karışarak uzaklaşıp bi kaç köşe döndüm. Köşelerden birinde açılan asansörden iki güvenlik görevlisi koşarak çıktı ve yanımdan geçerken "yaaa öff yine biriyle tartışmıştır. off bunlardaaa" diye devam edip giden bi konuşmayı sürdürüyorlardı.  
siktir ettim randevuyu falan, sivilcem ufak bi yaraya dönüşüp sırtımda yerleşik hayat geçti. İçi dolu dolu, bazen kaşırken farkedebiliyorum.

Yukarıdaki satırları öğlen yazmıştım. Şu an bakınca, nereye varmak istediğimi bilmeden öylece okuyup geçtim. Büyük ihtimalle bi yerlere bağlayacaktım ama nereye acaba :))) ve şimdi saat 21:32

Laptop ekranından film izlemekten sıkıldım. Bu yüzden akşama doğru tv almak için, gidip bi kaç elektronik market gezdim geldim. Öyle ahım şahım özellikli bi tv almak yerine, salt ekran görevi gören bi tv almaya karar verdim. Seçenekler o kadar çoktuki, bi aptal kutusuna bu kadar özellik eklemeleri, kitleleri evde tutmaktan başka bir şey değil diye düşündüm. Herkes evde otursun, olan biteni ekrandan izlesin ve sıkılınca kanal değiştirsin veya yeni bi film açsın. Milyonlarca hatta milyarlarca içeriğin üretilmesinin başka anlamı yok. Şeytanileşmiş devletler, kitleleri uyutmak için çok çalışmışlar. Çalışıyorlar ve hep çalışacaklar. geçmişte de böyle olmuş. Hatta ilk yönetimler oluşmaya başladığından bu yana. Teeee amınakoduğumun tutankamunun zamanından önce bile hep aynı sistem var. Kitleleri oyala, istediğini yap. Seni düşünmelerini engelle, sorgulamalarını önle. Bunu yapmanın tek yolu ise onları meşgul tutmaktan geçiyor. Tutankamun zamanlarında tv yoktu ama milyonlarca insan bi şekilde meşgul tutulmalıydı. Bu yüzden piramitleri yaptırmaya başladılar. Zavallı kabalalıklar iki bardak bira, bi avuç mısır, yarım ekmek için gün boyunca çalıştılar, çalıştılar, çalıştırıldılar. Çalışmasalar aç kalacaklardı ve tek iş veren devletleriyken, çalışmak zorundaydılar da. Çünkü günlük gıdaları için çalışmazlarsa hem aç kalacak, hemde boyunları vurulacaktı. Mecburen çalıştılar ve o piramitleri yaptılar. Bizde onları izlemeye gidiyoruz.
Neyse ne diyordum. Tv almak falan. Siktir et ya çok özellikli olmasını. Sadece ekran olsa yeterli. Nasılsa kenarda duran bi laptop daha var, onu bağlar, film izlerim.
dün After Life dizisine başladım. İğrenç ingiliz soğukluğunda çekilmiş ama yinede sevdim. Öyle uçan kaçan bi dizi değil. Fazla durağan ama kötü hissettirmiyor. Sanırım yaşlanınca, ya da 10 yıl sonra falan psikolog olunca, dizideki psikolog gibi olacağım. Evet sevdim o tiplemeyi, sanki benim psikolog halimi canlandırmışlar gibi. Aşırı net ve her şeyi çok olması gerektiği gibi süssüz bi şekilde rap diye söylüyor, konuşuyor. Büyüyünce psikolog olacağım.
İnsanlara, anlat bakalım demeyi sevmiyorum zaten. Terapiye gelenlere de "sus amınakoduğumun salağı, hep konuşuyorsun, bi dinlemeyi öğren. senin sorunun kendini bi bok sanmaktan başkası değil. ama kabullen, bi bok değilsin. çoğumuz bi bok değiliz. sadece kendimizi bi bok sanıyoruz" cümlelerimi şimdiden hazırladım. Bence gerçekleri olduğu gibi duymaya ihtiyacımız var. süslenmeden, direkt ve tüm çıplaklığıyla olduğu gibi.

Bugün evin camlarından kırık olanları yaptırdım. 
Camcı 60 yaşında dinç bi adamdı ve gençliğindeki çapkınlığını hala devam ettiriyor. Bana bi kaç kez yürüdü ama anlamıyormuş gibi yaparak hiç çaktırmadım. Cam değiştirmeye gittiği evlerdeki kadınların onu nasıl ayarttığını falan anlattı. Bunu anlatma nedeni tabiki beni azdırmaktı. Ama çok ilgilenmedim ve soru da sormayınca işini yapmaya odaklanarak sustu. İşi bittiğinde "gel bi tur atalım, seni yine bırakırım eve" diye ısrar edince bindim arabasına, gidip bi turladık. Bi kaç kez vitesi tutarken, bana uzun uzun dokundu ama hapşırık tutmuş gibi geri çekildim. Turlayıp döndük. Beni eve bıraktı, parasını verdim gitti.
Bu kadınlarla olan hikaye anlatımıyla karşındakini azdırma işini, ergenliğimizde yapardık. 60 yaşında da yapılıyor mu? O zamanlar, karşındakinin nabzını ölçmek için anlatırdın da anlatırdın ve en sonunda da "oğlum kazık gibi oldum" gibi bir cümle kurup, pantolonunun üzerinden kendi sikini avuçlardın. Sonra karşındaki de bunu yapardı ve çok geçmeden de "ohaaa" lafları eşliğinde yavaş yavaş fermuarlarımızı açıp, güya birbirimizden saklamaya çalışarak okşardık falan ama aslında 3-5 dakika sonra, birbirimizinkine uzanmak istediğimizi belli eder, sonrasında da birbirmize osbir çektirirdik. Bu her defasında öyle olurdu. İlerleyen zamanlarda ise sakso denemeleri falan yapardık. Sadece bu kadarla kalırdı. Çünkü adımız ibneye çıksın ve öyle kalsın istemezdik.
Kimse istemez adının ibneye çıkmasını, hele o ergenlik zamanlarında hiç hiç istemez. Çünkü o yaşlardaki tüm o denemeler falan cinselliğin bilinmezliğiyle kaplıydı ve masum denilebilecek kadar sıradan bi olaydan ibaretti. Hala da öyle düşünürüm. Fakat bunu kime anlatacaksınki? Hele bir de 35 yaşında erişebileceği içeriklere daha 15 yaşında erişip, okudukça okuyup sonrasında da bunlar sayesinde farkında olmadan siyasallaştırılan bi cinsellik tuzağına düşmüş o ergen kafalıya nasıl anlatacaksın.
Zaten kimse inanmaz, cinselliğin bir siyasal silah olarak kullanıldığına. Kimse inanılmaz, bir tetik olduğuna. Herkesin zihni ele geçirilmişken ve sorgulama yeteneği elinden alınmışken kalkıp "sen aslında ibne değilsin, ibnelik yok. sadece eğleniyorsun. bi keşiftesin. bunu siyasallaştırmana gerek yok. her an çekilecek bi silahın tetiği haline gelmene gerek yok" dediğinde, seni xxxfobik olarak etiketleyerek susturmaya çalışırlar. Siktir et hepsini, bir şeyfobik ol gitsin amk

Dün yerde bulduğum temiz iki sarı papatyalı tokayı, apartmandaki 5-6 yaşlarındaki komşu kızlara "size hediye ediyorum" söyleyerek verdim. Yepyeni oldukları için, onlara özel aldığımı düşünerek çok ama çok sevindiler. Hatta sevinçlerine, şaşırdım. Çünkü bi çöp karşılığında bu kadar mutlu olunabileceğini düşünmemiştim. Şimdi ise o sevinçleri aklıma gelince bende sevindim :))) Bugün dışarı çıkarken kıslardan birini gördüm, sarı papatya toka saçındaydı. Çok güzel sarı sarı duruyordu, kahverengi saçlarının arasında.


13.07.2026

Kirazın Tadı ve Yaşlı Çıplak Müslüman Niyazi Kes Amk

Otobüse bindim. Havaların sıcak olması ve kibarlığımla el ele vermiş ince düşünceli karakterimden dolayı, otobüsün girişini ve orta yolu kapatmama düşüncesiyle en arkalara doğru yol alıp, orada da motora dayanmaktan geri kalmadım. Duraklar boyu emcüklediğim ılık kahvemle, elimdeki ipad'den okumaya çalıştığım Niyazi Berkes'in Asya Mektupları'ndan bi bok anlamaya çalışıyordum. Ama yok, bi bok anlaşılmıyor. Okudukça gördümki, meğer Niyazi'nin içinde bir islamofobik varmış. Adam her iki satırından birinde mutlaka "müslümanlar üçkağıtçı, müslümanlar yobaz, dünyayı kötü yapan müslümanlar, müslümanlar dünyayı kan gölüne çevirecek" minvalinde saçmalıyordu. Ama inadım inat, götüm iki kanattı ve ben okumaya devam ediyordum. Havanın sıcaklığı, kitabın sıkıcılığı, Niyazi'nin orospuçocukluğu derken eve kendimi zor atmıştım ve işte çıplaktım. Eve geldiğimde üstüm başım ter içindeydi ve bu yüzden soyunup öyle kalmıştım.

İlk bi kaç dakika çıplak olduğumu anlamadım. Bi ara açık bıraktığım pencereden gelen sokağın curcunası sonrası tüm müslümanlığımla "millete ayıp olmasın" diye düşünerek tül perdeyi çektim. Malum ağaçların arasından biri görebilirdi. Gerçi ev giriş katta olmasına rağmen yüksek ama yinede ne olur ne olmazdı. Kimseyi maymun götüm ve fil burnu sikimle yüzgöz etme hakkına sahip değildim. 
Perdeyi çekince, soyunmuşum gibi rahatladım ve çıplak olduğumu yine unuttum. 
Mutfağa girip bir şeyler hazırladım, bi bardak süt ısıttım, laptopla beraber masaya koydum hepsini ve yemeğe başlarken, Kirazın Tadı filmini açıp, zıkkımlanırken izlemeye başladım.
Az önce yemeği bitirdiğimde, çıplak olduğumu fark ettim. Çıplaktım ve bu çıplaklığım, eskisi gibi kendi kendimi şehvetlendiren bi çıplaklık değildi. Çıplaklığımdan şehvet duymuyordum. Şehvetlendirmiyordu çıplaklık beni. Saçlarımdan uzun bacak aramdaki kılların içinde sallanan etli sikim, ufak taşşaklarım falan hepsi şimdilerde elim kolum gibi sıradan uzuvlarım olmuşlar. Hiç farkında değilim. Ya da farkında olarak böyle hissetmek için uğraşa uğraşa, yeni normalim bu olmuş. çok da iyi ve güzel olmuş.
Bu arada yaşlılığımın kalıcı göstergelerinden biriyle daha karşılaşıyorum bacak aramda; kıllardan biri beyazlamış. Sabah traş olurken de, bıyıklarımdaki tellerden ikisinin beyazlamış olduğunu fark etmiştim ve cımbızla almamak içim kendimi zor tutmuştum. evet tuttum. canım yanmasın diye :) tatlı canım. yaşlandıkça canım tatlanıyor galiba :))

Filmi izlerken, başroldeki Homayoun Ershadi'nin o dingin yüzü, öldükten sonra üzerine toprak atacak birini ararkenki gerçekçiliği insanın içindeki tüm fırtınaları dindiriyor ve akla "sahi ben tek mi ölücem, kim gömecek beni. beni kim gömecek amk" diyesi geliyor. geldiği içinde, dedim.
Yıllar önce, yıllar sonrayı gördüğüm için yalnız kalmamak amacıyla evlenmiştim ama zamanla artan ve arttıkça da beni esir alan erkek düşkünlüğüm, kadın sevgisinden mahrum beş para etmez birlikteliğimin baskısıyla ayrıldım. Belki erkek düşkünlüğü değil, gerçekten bi erkekle yaşamalıyım adlı yalana sımsıkı yapışıp, sapıma kadar inanarak erkek peşinde koşmama rağmen yüzlercesinden de bi bok olmadı ve işte bak yine yalnızım. Şimdilerde güncellenmiş aile durumumu da göz önüne alınca, hayatı hep bu yalnızlığımla yaşayacak olursam; kim gömecek beni. hiç kimse.
Geçen hafta alt sokakta, eskiden uzman doktor olan bi teyze öldü. Kaç gün sonra fark etmişler de öyle götürüp gömmüşler. Benim haberim, hafta sonu mahallede turlarken akrabalarından en uzak olanının gelip eşyalarını çöpe atması sonrası oldu. Çöpün yanında yığılmış torbalar, torbalar, torbalarca kıyafet, ayakkabı, eşya vs vs
Mahalleliden yaşlıca olan yüzsüz kadınlar, yani yaşarken cesede dönmüşler ve Azrail'le randevusu kesinleşenler eşyaların içinden işe yarar şeyleri yanlarında getirdikleri poşetlere koyuyorlardı.  Onları böyle görünce, bende rahat rahat girip karıştırmaya başladım, giyilmemiş patikler, kırlent örtüleri, 35 numara çift çift deri ayakkabılar neler neler vardı ya offff
Kadının uzman doktor olduğunu, kırdığım valizlerden birindeki belgelerin arasından çıkan kaşesinden okudum. Gülten XXX Uzman vs yazıyordu. Attım cebime. 
Koyu yeşil yarı boyumda nostaljik bi valizi de vardı. İçine çift çift botlarını doldurdum. Biraz daha karıştırıp, valizle kenara çekildim. Diğer teyzeler, çiftehasları, yorganları, havluları, örtüleri paylaşıyorlardı. O ara Ölü Uzman Doktor'un akrabası, kucağı dolu yeni torbalarla gelince "biliyorum ayıp olacak ama içerde kitap varsa, siz çöpe atmadan ben gelip alsam olur mu" dedim, genco hafif şaşkınlıkla "abi inan yok, zaten bitti. sabahtan beri atıyordum. sen anca yetişmişsin" dedi. 

İşte ölünce böyle olacak.
Köpek gibi çalışıp kazandığımız o beş paralarla aldığımız ve almamıza rağmen ise giymeye kıyamadığımız o son moda ayakkabılar, botlar, süslü etekler, cicili bicili kıyafetler biz ölünce işte böyle çöpü boylayacak. 


İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *