24.03.2023

suspus

 Yazı şurda başlamıştı: 2016'nın son aşıkı

...Biri, önceki cümlede "ağırdan satılmak" falan dedi ama nerdeee?  kendini ağırdan satmak kim, ben kimdim? Ben; yediği türlü bokları temize çekmek için uydurulan "kendin olmak"ı abartmış o yüzsüzün ta kendisiydim. Bu yöntemler, kendini kandırmak için kurtuluşu dışarda arayan piçlerde yalnız işe yarardı. Ben de değil.  Çünkü ben; duyguları tanımlanamayan ucubeydim ve işte bak, kendim olmayı seçerek değil, kendimi bile dinlemediğim için gidiyordum. Böyle anlarda ve zamanlarda sözüm kendime geçmezdi. Asla sözümü dinlemezdim. 

Piç yazar diye beklemiştim ama yazmıyor, etmiyordu. Gezecek pasaj da kalmamışken ona doğru, yani Dünyamın Merkezi'ne doğru yürümeye başladım. Zaten ben yürümesem bile oraya çekilecektim. Ayaklarım da kontrolümden çoktan çıkmış beni ona kavuşturmaya yemin etmişcesine düşünmeden hızlı hızlı adımlanıyorlardı ve bak işte gelmiş kapısını çalıyordum;
-knock knock knock" kapıyı sırıtkan tebessümüyle açtı
-gel, hoş geldin. bende çıkıyordum
-çıkmana gerek kalmadı
-çıkalım çıkalım. evde kalınca kuduruyoruz
-ben değil, sen kuduruyorsun
-ahaha bu ne şimdi
-çoğul konuştun :) 
-onu anladık. dur kafamı sikme
-götünü sikemiyorum, bari kafanı sikeyim
-bu esprileri sevmediğimi söylemiştim
-ya üff hemen de bozulma. ee hadi sen giyin, ben çişimi yapayım, çıkarız" dedim ve tuvalete girip suyu açtım. Piçin etkisi altına girmemek elimde değildi ve etkisinden kurtulmak için osbir çekiyordum. Kapıyı açıp baksa rezil olacaktım ama yapacak bir şey de yoktu. Neyseki onunla seviştiğimizi düşünmeye kendimi vermiştimki, çok da uğraşmama gerek kalmadı.
Her zamanki gibi erken boşaldığım için, erken toparlandım, çişimi yapmışım gibi sakince çıktım ve o hâlâ hazırlanmamıştı.
-ee giyinmemişsin
-çıkarız ya acelen ne
-acele değil de, işte ben hemen çıkarız sandım da 
-gel buraya gel
-nereye :)
-gel öpeyim bi tane" dediğinde, az kalsın canımı verecektim ama çok şükürki, az önce osbir çektiğim için sakindim ve bu yüzden yanağımı uzatıp öpmesini bekledim. Öpmedi. Dönüp yüzüne baktım fakat suratındaki ifadeden bir şey anlamadım ve ortalığa sinmiş olan gizli gerginliği yok etmek için uzanıp yanağından öperken "bayramın kutlu olsun" deyip işi şaklabanlığa vurarak da geçiştirmek istedim.
Öpüşümle beraber ne yapacağını şaşırmış halde bi an duraladı ve sonra altta kalmamak için sımsıkı sarılıp sağ yanağımdan uzunca öptü. Açıkçası o anın bitmesini hiç istemedim. Kendimi yüzyıllardır bu öpücüğü bekleyen Kurbağa Prens gibi huzurla dolmuş halde, kollarının beni sarışından memnun olduğumu belli edercesine hafifçe kıpırdadım ve yarım bağlı kollarımla sarabildiğim kadarıyla onu sardım. Hayret, yatak dışında ve siklerimiz inikken sarılmıştık. sarılabiliyorduk.
Üstelik bu haldeyken aradan bi kaç saniye daha geçmişti ama siklerimiz de hâlâ tık yoktu. Yani en azından bende bi kıpırtı yoktu... 

Kokumu içine çekmeye mi çalışıyordu ne yapıyordu anlamadım ama bi ara sanki ağzını burnunu saçlarımın arasında gezindirdiğini hissettim ve kendimi daha bi ona bırakmışım gibi derin derin nefes alıp verdim. Meğer huzurun başkenti falan denilen gizli şehir bacaklarının değil, kollarının arasındaymış ve bu şehre ilk defa giriş yapmış bi yabancı gibi, hangi tarafa gideceğimi bilmeden sokağın başında ona dayanmış halde öylece bekliyorduk.
Bu halimiz biraz daha uzasın ama her saniyemiz bir asra dönüşsün diye dua edecektimki, uyanır gibi bi anda hareketlenip benden ayrılarak çarçabuk giyinmeye başladı. nooluyoruz amına koduğumun dengesizi noluyorsun?

Konuşmadan giyindi, çıt çıkarmadan çıktık.
Az önce aniden büründüğü sessizliği sokaktada devam ediyordu ve benim için sanki İstiklal'in kalabalığı bile ortadan kaybolmuş gibiydi. 
Bi kaç haftadır tanıdığım benden 3 yaş genç olan bu adamın dengesizliklerine alışmıştım ama bu hali ilkti ve ne yapacağımı kestiremeden, bilmeden yürüyüş hızımızı onun ayarlamasına izin vermiş olarak ara sokaklara geçerek amaçsızca yürümeye devam ediyorduk. bi kaç sokak daha geçmiştikki, içimden "eeeehh sikerim böyle aşkın ızdırabını" deyip sessizliği "gel cihangire gidip çay içelim" diyerek bozdum, karşılık olarak pısırıkça "olur" diyerek beni şaşırttı.
Gittik oturduk. Çaylar geldi. İçerken, bir şey desin diye höpürdettim tık etmedi, aptal aptal konular açmaya yeltendim hepsini daha en başından kapattı. Sessizce oturmaya devam ettik. Lan amınakoduğumun salağı, bi anda bağır çağır, bir şey söyle yap, et, ne bu sebepsiz ani durgunluğun. Yok ama çıt yok. Bi şey mi yaptım acaba diye düşündüm ama ondan gizli osbir çekmiş olmak dışında kırdığım bi pot da yoktu, ki zaten pot'umdan da haberi yoktu. 
Bi kaç muhabbet açma denememi de savuşturunca, onu dengesizliğiyle baş başa bırakmaya karar verdim ve bu yüzden onun gibi sessizliğe gömüldüm. İkinci çayları, garsonumsu davranarak çay parasından fazla bahşiş koparmaya çalışan kahvenin sahibinden kaş göz işaretiyle istedik. Çaylar geldi, kalabalığın aksine sessiz sakinliğimizi devam ettirerek içmeye başladık.
Az sonra çayım bittiğinde, onunki yarılanmıştı ve sanki farkında değilmişim gibi kalkıp çay paralarını verip "artık kalkalım" dedim ve onun beni izleyen sert bakışlarını üstümden çekmesini söyler gibi, onun bana bakması gibi dik dik ona bakmaya başladım. Ne yapmaya çalıştığımı anlamış olacakki, bakışlarını başka yöne çevirdi ve çayın dibini kafaya dikip kalktı. Bi kaç yıl önce oturduğum eski evimin olduğu sokağa doğru yürümeye başladım ve o da peşimden geldi. Şaşırmıştım.
-3 yıl önce burda oturuyordum. şu aşağı sokakta.
-iyi güzel" dedi. Durdum "dilersen meydana yürüyelim orda ayrılırız. sen yorgunsun, bende eski arkadaşları bi göreyim" dedim 
-olur" dediğinde meydana doğru yürüdük ve vardığımızda "kendine iyi bak, görüşürüz" dediğim gibi cevap vermesine fırsat vermeden elimi uzattığımda o da bilinçsizce uzattı, sıkıp ayrıldım.

Karşındakinin seni hiçbir zaman sevmeyeceğini anlayıp kabullendiğin andaki o isimsiz duygu, yani her gün milyonlarca platonik aşık tarafından yeniden yeniden yeniden yaşanılarak keşfedilen ve platonikler dışında hiç kimsenin yaşamadığı için ne olduğunu bilmediği ve bu yüzden henüz taşaklı veya taşaksız çevreler tarafından adlandırılmamış olan o isimsiz his, tıpkı canlı bir gülün koparılıp tuğla kadar kalın bi kitap arasında kurutulunca güzel bir anıya dönüşeceğine olan inanç gibi saçma, ama gülün sapına kadar gerçek olan o duygu.
İşte şimdi ona teslimim.
Offf! bu bi kaç gün yüzümden ve gözümden eksik olmayacak olan donukluk offf!
Offf hoşlandığın kişi tarafından sevilmeyeceğini defalarca deneyimlemek offf!

Devamı gelir..

devamı gelir demişim ama unutmuşum galiba. fotoğrafları 25 kasım 2025 'de ekledim. Sonraki görüşmelerimizde çekmiştim bu fotoğrafları, bi kaç defa sinema, tiyatro, kanyon vs gezip durmuştuk.





23.03.2023

Bi öyle, bi böyle

  Şurda başlamıştı: 2016 AŞK SEZONUM


..dışarı çıktığımda ortalık, hayata burada tutunmaya karar vermişlerin bahtının rengine, sıcaklık ise yaşamaktan vazgeçen bedenlerin soğukluğundaydı. Havanın ürperten karanlık serinliği içinde ilerlerken, belediyenin gözünü 2 kuruş karşılığında kapattığı o 2 gecede alelacele dikilen kaçak yapılara göz atmaya devam ederek duvarlardaki sloganvari şeylere bakıyordum.
Kim olduğu tamamen önemsiz ve öldüğü andaysa siluet olarak kahramanlaştırılacak mahalle sakinlerinin, açıkça ve açık olduğu kadar da acımasızca ölüme çağrıldığının saklanmadığı bu sahte cesaret verme amaçlı sloganvari şeyler, bana bir köpeğin, diğer köpekleri uzak tutmak için kendi alanını belirlemesi amacıyla işemesinden farksız geliyordu.
Birinde ALLAH'lı cümleler, birinde TEK YOL DEVRİM'den ibaret yumruklu eller, diğerinde AŞK ÖRGÜTLENMEKTİR gibisinden çiçekli böcekli kalabalık kelimeler, aylar yıldızlar, üç hilaller, 6 oklar, 5 başaklar ve daha neler neler olan bahçe duvarları, sokak kapıları, çöp kutuları, konteynırları ve işenmeye uygun diğer yerler.
Sloganların yazıldığı boyaların rengi çoğunlukla aynıydı. Biraz tipografi bilgisi olan veya o çevrenin kaybedenlerinden biri olsaydım, hiç çekinmeden yazıların aynı kişi tarafından yazıldığını söyleyebilirdim ama boğazıma dolmuş olan balgam beni, burnumdan nefes alıp vermeye mecbur bıraktığından dolayı yazılara detaylı bakmamı önlüyordu ve bir kaç çöp öbeğini daha geçtikten sonra dayanamayıp ciğerlerimin tam kapasitesini kullanacak kadar oksijeni burnumdan çekip tüm gücümle HÖĞĞĞĞKKKK diye tükürüp yürümeye devam ederken, şimdi de "şu bi kaç saatlik günlerin toplamında yediğim boku düşünüp ne yaptığım, nasıl biri olduğum" üzerine düşünmeye başlamıştım.
Yani daha geçen hafta göt sikerken, aradan 3-5 gün geçmeden göt vermiştim, bugünse fındık kırıyordum.
nooooluyor lan bana, ne bu yanar dönerlik.
 
"Son günlerde ne yaptığım hakkında içime dalmışken" az ilerde, belli saatlerde ortaya çıkan tipleri görüp kendime geldim. Yani göt vermişim almışım, am sikmişim yalamışım ne fark ederdi. Şimdi bunların zamanı değildiki. Hem bunlar kafa rahat ve hayatında bi sorun yokken düşünülecek şeylerdi. Şimdiki öncelik; burdan kaportayı çizdirmeden çıkmaktı. Bedeninle hangi bokları yediğinin, ne yaptığının falan önemi bundan sonraki meseleydi.
Onlara aramızdaki mesafe kapanmaya yakın hafif yavaşlamış halde tırsa tırsa yürümeye başladım. Sikinin Boyu Uzun Olan Kısa Adam olmanın en güzel yanlarından biri, herkesin sizi basite alıp sataşmaya bile gerek duymamasıdır. Sataşsalardı ne yapacağımı bilmiyordum ama herhalde şu an boyumdan büyük sikimin bi işe yaramayacağı çok açıktı ve güzel bi dayak yiyeceğimden iyice emin olduğum ilk anda sallayabildiğim kadar yumruk sallayıp bunların yanıma kâr kalması için elimden geleni yapardım. Çünkü ben hep böyle yaparım. Yani gücüm kadar mücadele eder, onu tüketinceye kadar da yenilgiyi kabul etmem. Tükendiğimde de kabul etmem ya neyse şimdi durduk yerde dayak yemenin hiç sırası değildi. Bu yüzden gerçek içtenliğimle, Allahıma beni uzun sikli, kısa boylu yarattığı için teşekkür ederek yürümeye devam edip ilerledikçe rahatladım ve bir sonraki sokakta, yaktığı ufak ateşin başında ısınma numarası yapan bi kaç adamın yanında geçerken, beni süzmeye başladıklarını farkettiğim ilk anda aciz bi zavallı yer cücesi olduğumu belli etmek istercesine öksürmeye başladım. İşin güzel yanı şuydu ki, 3 saniye sonra öksürüğüm gerçeğe dönüşüp durmak bilmedi ve ben iyice acınacak hale geldiğimde, bana açıkça bakıp ne yapabileceklerini düşünürlerken öksürüğümü durdurabildiğim ilk anda yürümeye devam edip z sonra Çağlayan Adliye Sarayı'nın önünde bittim ve durup modern dünyanın dayattığı "ADALET'İN BİLE SARAY'DA ARANMASI GEREKTİĞİ" düşüncesine gülümsedim. (bu cümle oldu mu emin değilim ama devam edeyim)
Adaletsizliğin demir soğukluğu kadar gerçek ve somut haliyle sokaklarda, adaleti sağlamalarını beklediklerimizin ise hiç utanmadan adını SARAY koydukları sımsıcak binalardaki deri koltuklarda oturuyor olması çok garipti. Hâlâ garip. Hakkımızı aramak ve almak için bir sarayda oturanlara ihtiyaç duyulması ve bunun da gerçekleşmesi için kapısından girdikten sonra karşımıza çıkan herkese para ödemek zorunda kalmamız komik değilse daha ne olsun. Bence tüm insanlık olarak garip bir şeyin içine attık kendimizi ve bu garipliğin tartışmasız derecede tuhaflığına rağmen, bunun üzerine düşünmüyoruz bile.

Adalet sağlanması için inşa edilen sarayın karşısındaki fakir durağından metrobüse binip ordan aktarma yaparak geldiğim evime girdiğim anda rahatladım ve bi bok böceğinin yuvasının bokla çevrili olmasına karşın neden orda öylece huzurlu bi şekilde yaşadığını anladım. Burası bana ait sıçışlarla zar zor inşa ettiğim yuvamdı ve rahatlama nedenim de bundan başkası değildi.
Kapıyı kitledim, çırılçıplak kalıncaya kadar soyunduktan sonra tüm ilkelliğimle içerde gezindim, mutfak tezgahının üzerindeki bulaşıkları toparladım, etraftaki çamaşırları makinesine attım, threesome kahve için ocağa biraz su koydum, perdeyi kenara çekip kendi varoş mahallemin siluetini izlemeye daldım.
Sessizlik sinir bozucuydu ve bu yüzden kalkıp arka fonda gürültü yapsın diye televizyonu açtım, gidip kahvemi kupaya doldurup içmeye başladım, dolaptan atıştırmalık bir şeyler yedim, az önceki devam eden ilkelliğimle yatağa uzanıp uyuya kalmış olarak ertesi gün öğleden sonra uyandım.

Uyandığımda, aklımda dün tanıştığım Çirkin Olduğu İçin Kimsenin Onunla İlgilenmediği ve Tüm İlgilenilmeyenlerin Yaptığı Gibi Sevgiye Olan Açlığını Karşısına İlk Çıkanın Önüne Yatarak Karşıladığı Öğretmen vardı ve ona tüm doğal insani yanımın verdiği acıma duygumla "günün nasıl geçiyor" mesajı attım. Kaltak mavi tık atıp bıraktı ve ben de mesajı, numarasını ve dün ondayken çektiğim sanatsal tüm fotoğraflarımızı silip hayatıma devam etmeye karar verdim.

Karnım aç olduğu için makarna yapıp yedim. Televizyonda bi bok yoktu biraz bakınıp kapadım.. Kitaplıktaki kitaplara dadandım ama bugün pek tatsızlardı. Camdaki sinek bokları iyice sertleşmişlerdi, çamaşır ve bulaşık makinesi yıkanmak için bekleyenlerle doluydu. Sevilmeye olan açlıkla yanıp tutuşan dünden beri çıplak bedenimi kanepeye uzandırmış öylece tavana bakıyordum ve tam da bu anda Nemrut "selam, naber" diye yazdı. Evet, o yazmıştı ve ben bi şok yöntemiyle dondurulmuş yoluk tavuk gibi öylece kalakaldım.
Piççç ne yapıyorsun sen ya, niye azcık yerine gelmiş olan dengemi bozdunki şimdi. 2 gündür ona sarmamıştım diye yazmadıysa bende ben değilim. Ama olsun, ben ben değilken bile aslında kendim olmaktan başka bir şey olamayanın ta kendisiyim ve şoku atmaya karar verince ruhumu toplayıp;

-iyilik çok şükür. senden
-iyi bende
-hayret dün gelmedin
:)
-mailden sonra geleceğini düşünmüştüm
-:)))) sen gelme dedin.
-ee bugün ne yapıyorsun
-biraz iş yoğunluğu var yaw, ona bakıyorum
-yarın
-yarına kadar değil ya, bugün akşama yakın biter
-bu tarafa gelirsen haber et
-tamam
-görüşürüz
-görüşürüz" dedim ve bu konuşmamız sıradan bi şekilde başlayıp bitmiş olsa bile, şu an içimde yüzyıllardır uyumakta olan bi yanardağın yeryüzüne kavuşması sonrasındaki o büyük coşkusuyla önüne çıkan her şeyi yakıp yok ettiği sevinç patlaması vardı.
Kafayı yememek elde değildi ve bu yüzden hemen, onunla olan öpüşmeli sahnelerimizi göz önüme getirerek osbir çekip sakinleştim.

Bir saat bile sürmeyen sakinleşmem bittiğinde bana para kazandırarak dilenmemi önleyen, karşıma çıkanlara ve Allah'a bile kafa tutmamı sağlayan işime bakıp yapılması gerekenleri yaptım, sonrasında evi toparladım, bu arada makinelerdeki şeylerin hepsi yıkandı, bir şeyler atıştırdım ve hâlâ çıplak olan kısa bedenime uygun tişört ve pantolonu giyip, sırt çantasıyla birlikte kendimi kapıya attım.
Dışarı çıktığımda, içimde Nemrut'la olan az önceki mesajlaşmadan kaynaklı caddeler ve sokaklar boyu koşma sevinci vardı ama karnını doyurmak için durmadan çırpınıp duran bu varoş mahalleye DÜN AKŞAM FINDIK KIRIP, ŞİMDİ Bİ İHTİMAL MUZ YEMEYE KOŞAN Bİ GÖTVERENİN SEVİNCİ fazla gelirdi diye düşünerek kendimi tuttum.  

Az sonra bindiğim otobüsün en arkasına doğru ilerleyip kendimi, hayatımın bi şeyi olmasını canı gönülden istediğime götürmesi için boş koltuklardan birine bıraktım.
Bu saatlerde mahallemizden Taksim'e giden az olurdu diye otobüs benim sevincimden yoksun olduğunu yüzlerinden tek tek okuduğum bi kaç kişiyle yalnız ilerliyordu ve duraklar boyu süren inen-binen eşitliğinin gözetilmesine dikkat ediliyormuşcasına yol almaya devam eden otobüsün camından dışarıya bakıp, kendim ve şu anki hevesim üzerine düşündüm. 
Nemrut'a büyük bir hevesle gidiyordum ama biliyordumki o beni büyük bi hevesle beklemiyordu. Ben, sadece kendi dünyamda yaşayan ve karşımdakini, onun inadına inadına severek, sevmeye devam ederek değiştirebileceğime olan o kuru yanılgıya kapılmış ıslah olmaz bir obsesifromantiktim.

Taksim'e geldiğimde, Nemrut'a henüz gelmemişim gibi yaparak "işim bitti. bi saat kadar sonra o tarafta olurum" diye yazdım ve onun yazacağı mesajı hemen görmemek için telefonu uçuş moduna alıp kapadım. 
Etrafta, kafamın içinde o varken gezinip durdum ve bir saat kadar sonra telefonu açıp baktım ama mesaj yazmamıştı ve işte yalanımla beraber yere çakılmıştım. Kırılan gururumu alıp starbucks'lardan birine oturup işe baktım ama yine yazmadı. Ordan kalkıp İstiklal boyunca dizilen tüm pasajları gezerek oyalandım, piç hâlâ bir şey yazmıyordu.
Kalkıp evine mi gitsem acaba? 
Hayır, olmaz. Kendimi bi seferlik de olsa ağırdan satayım. Belki alır.

DEVAMI: https://hayaterkegi.blogspot.com/2023/03/suspus.html

20.03.2023

bu bu bu bu nedir bu

Yazının başını okumak için tıkla: 2016 AŞK SEZONU

...bilmiyordum işte. İnsan nasıl severdi, nasıl sevilirdi?
en savunmasız ilk çağlarımdaki tartışmasız hakkım olan o masum sevgiden bile haberdar edilmeden büyütülmüş halde içine itildiğim ergenliğim sırasında okuduğum şiirler ve kitaplarda amacın okuyanı kıskandırmak için uzun uzun detaylandırılarak anlatıldığı algısı veren, her yerde bas bas bağırdığı için dinlemek zorunda kaldığım şarkılardan duyduğum, karşısına oturtulduğum televizyonda gördüğüm bi kaç dakikalık uzun bakışmaları, elleri dokundurup kaçırmaları izleyerek varlığından haberdar olduğum, büyüdükçe adını koymaya çalıştığım, osbir çekmeyi öğrendikten sonraki aralardan birinde sanki adı değişen ve bu yüzden de kafamı hepten karıştıran bu şey neydi? 
Keşke bu şeyin, kendisinden habersiz benim gibiler için bi şekli şemali, severken yapılacaklar- sevilirken yapılmayacaklar gibisinden listeleri, sevgiye ve sevmeye nasıl başlanacak ve bitişi nasıl olacak gibisinden herkesçe kabul edilmiş mutlak doğru kuralları olsaydı da en azından göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmiş olan çocukluk döneminin hemen ardından içinde debelenirken kendimi bulduğum ergenliğimde beni biraz rahatlatsaydı. Ama şekli şemali de yoktu, yapılacaklar veya yapılmayacaklar listeside.
Bu ammına koduğumun sevgi denilen en basit, en temel ihtiyacımız olan şeyi bile, sanki doğduğumda kör olmam yetmezmiş gibi, üstüne birde zifiri karanlıktaki kalabalığın içine terk edilmiştim ve buna rağmen kendi kendime haberdar olduğum BU ŞEY'i el yordamıyla aradım durdum. Bu sırada elime geçen, eline geçtiğim her şeyi ve kesi sorgusuz sualsiz sevip durdum ama gördünüz işte olmadı, olmuyor.

Ben artık çok karşılıksız saf sevgiyle sevdiğim için benden kaçanların koşarken söyledikleri o "arkadaş olarak sevmek" olayındanda yoruldum ve çok bıktım. biliyorumki, bana en iyi arkadaş benden başkası değil. çok iyi arkadaşlık ediyorum kendime. bu yüzden de artık kalabalığın içinden siktiğim biri çıksın ve "gel buraya orospuçocuğu gel! al, sana bırakıyorum kendimi. sende bana bırak kendini de, olsun bitsin artık" desin istiyorum ama kimse demiyor. Madem kimse demiyor, tam burda durup soluklanayım...

Bu düşünceler arasında kendimi uykuya teslim ettim ve sabah uyandığımda normal bi bok gibi geçen zamanlarımdaki günlere dönüş yapmışcasına yaşamaya başladım. O gece uyumadan önce kafamla beraber düşünerek aldığım karar, sonraki günlerde de gerçekten işe yaradı ve Nemrut aklıma geldiğindeyse bi şekilde zihnimden uzaklaştırmayı becerdim. Çok zorlandığımda ise onu kafamdan silmek için bi kaç kişiyle yakınlaşmanın iyi geleceğini düşünerek harekete geçtim, kurbanlarımı ince eledim sık dokuyarak seçtim ama açıkçası yalnız kaldığımızada yakınlaşamadım. Hatta yakınlaşmaya çalıştığımın daha ilk saniyelerinde sanki midem bulanır gibi olmuştu.
Bi kaç deneme daha sonrasında yine aynı mide bulantısına kapıldığımda, artık kimseyle yakınlaşma olaylarına girmeyeyim diye, evde çok kalmamaya ve o ara yapmakta olduğum işi "uzaktan çalışma şartı"yla almış olmama rağmen şirket ofisine gidip orda çalışmaya, adım gibi gereksiz olduğuna emin olduğum toplantılara katılmaya, kapitalist ortamın havasını iyice soluduğumdaysa eften püften sikindirik raporlar hazırlayıp işyerindekilere sunumlar yapmaya başladım. Eminim o ara çalıştığım şirket beni çok çok çalışkan sanmıştır.
oysa durum hiç de böyle değildi ve tokatlanarak sikilip sokağa atılmış bir göt acısı çektiğim için çok çalıştığımı kim bilecekti ki?..

"Kendini işe vererek oyalanma" durumu bi kaç günlüğüne de olsa gerçekten işe yaradı, fakat günlerden birinde ayaklarımın beni alıp yine İstiklal Caddesi'ne getirdiğini fark ettiğimde anında olduğum yerde çakılmışcasına durdum. Aklım son anda uyanarak bedenimi Galatasaray Lisesi'nin ordan döndürüp Taksim'e çıkarmasa, eminim kollarım ellerimle bi olup kapısını çalacak, açılan kapının ardından "kahven var mı" demekten geri kalmayacaktım. Çok şükür bunu da atlatmıştım ve içimden "madem bu taraflara geldim, biraz etrafı gezineyim" deyip yanmaya başlayan sokak lambalarını izleye izleye meydanda turlarken sarhoşun birinin bi anda önümde düşmesiyle koluna yapıştım ve benimle beraber yanımızdan geçen kadının biri de diğer koluna yapışıvermişti.
Adamı bi torba patates gibi yolun ortasından çekip, sakin bi kenara bırakmaya çalışırken kadınla da konuşmaya başlamış ve yaklaşık bi dakika içinde de yarı sürükler vaziyette getirmiş İsmet İnönü'nün ayaklarının dibine sermiştik.
Adam bir şeyler geveler gibi olduğunda "işimiz bitti" dercesine birbirimize baktık ve ben o esnada içimden "ulan dünya gözüyle canlı kanlı bi amcık görmeyeli 3-4 yıl oldu. acaba hâlâ kadınlara ateş edebiliyor muyum?" diye düşünürken dalıp gittiğimin bilmem kaçıncı saniyesinde, kadın dik dik gözlerime bakarak "çok piç birine benziyorsun" dedi ve ben yarı gülümser, yarı sırıtır hâlde;
-çok değil yav az piçim
-bence çok piçsin
-öyle diyorsan öyle olsun. zaten bu ara kim ne derse kabul ediyorum. fark etmez, çok piç olduğumu da kabul edeyim. 
-hımmmm ilginç
-ne yani "piç değilim" deyip tartışmayı uzatacağımı mı sanıyorsun?
-yani evet, biraz öyle olmalı aslında. 
-iyi hadi uzatalım; yanılıyorsun hiç de piç değilim. çok uslu, efendi mi efendi biriyimdir.
-ahahaha hiç numara yapamıyorsun.
-çok mu belli oluyor ya
-ehh çok belli olmuyor ama ben artık insan kurdu sayılırım
-kurda benzemiyorsun.
-espri yapmayı bilmiyorsun.
-ya evet. numara yapmaya çalıştığımda bir şey yapamıyorum. doğal olduğum zaman güzel yapıyorum her şeyi
-mesela ne yapıyorsun
-mesela ne istersen
-akşam için bi planın var mı
-yok ya, ne planı? ben plansız doğmuşum.
-dilersen bana gidip bi plan yapalım
-burda yapalım, sana gidip planı hayata geçirelim
-olur.
-ama para vermem
-bende vermem" dedi "ahahahaha" diye aynı anda katıla katıla tüm içtenliğimizle güldük ve yarım saat sonrada, Çağlayan Adliyesi'nin arkasındaki varoş mahallelerden birinde olan evine gittik.
-Otur istersen. çişim geliyor, dışarda yapamıyorum. sabahtan tutuyorum. gelicem" deyip kapılardan birini açıp girdi.
O tuvalet dediği yere girdiğinde bende 2+1 ufak mutfaklı, küçük balkonlu evine aceleyle göz attım; Duvarlarda anı niyetine asılmış bi kaç ergenkenki fotoğrafları, sağda solda eften püften şeyler yüzünden verilmiş bi kaç plaket, aptalları daha çok çalıştırmak için uydurulmuş madalyamsı kurdelalı bi şeyler, etrafta gezinen siyah bi kedi ve sıçtığı kumluğu, ev ilk yapılırken boyanmış olmakla ödüllendirilmiş soluk duvarlar, yer yer is izleri, bekâr hayat göstergesi olan yemek artıkları ve ekmek kırıntılarıyla kaplı masa, yine masa üzerinde tıka basa izmarit dolu 2 kültabağı, masa etrafında kedi çizikleriyle dolu suni deri kaplı bi kaç sandalye, köşede bir çekyat, karşı duvara monteli koca tv, pencere kenarında düzensiz sulandıkları için yaprakları solmaya başlamış saksıda bi kaç çiçek, yerde ise çekyatın rengine yakın olduğu belli ama kirlendiği için "beni çöpen atın" diye bağıran uzun ucuz bi halı vardı. Benim etrafa göz atmam bittiğinde o da tuvaletten çıktı ve;
-girmek istersen buyur
-yok ya, erkeklerin sıvı boşaltım kanalları dışarıya doğru olduğu için kadınlara oranla çişlerini daha uzun süre tutabiliyorlar
-aaa bunu bilmiyordum. böyle bir şey mi var?
-yoktu. şimdi uydurdum ama uydurduğum anda bana da mantıklı geldi.
-demiştim "çok piçsin" diye
-evet, malı gözünden tanıyorsun" dedim ve konuşma aldı başını gitti.
Evine yakın olan ilkokullardan birinde öğretmenmiş, aslında hiç böyle biri değilmiş ama bu ara fazla gerginmiş ve enerjisini atmaya çok ihtiyacı varmış falan. hem onca bacak kadar arsız piçle uğraşmak onu çok yoruyormuş. kendini bildi bileli çocukları seviyormuş ama aileleri bu çocukları çok şımarttığı için laf dinleyen yokmuş ve bu da sinirlerini hoplatıyormuş
-bilmem. benim bi tane tek var. ona da annesi bakıyor
-aa evli misin.
-eskiden kadının biriyle evliydik ve beraber yaşıyorduk. 2013'de oğlumu son defa alıp gittiğinde, önceki gitmelerim gibi yapmaktan vazgeçip peşinden gitmedim ve bizim olay askıda öylece kaldı. yani resmi olarak boşanmadık ve devlet kağıtlarına göre hâlâ evliyim. ya sen?
-sence bu ev, evli bi kadının evi gibi mi duruyor?
-hayır yani evlilik falan, sevgili durumları bunun gibi bir şey yok mu veya ne oldu
-yok ya. o bahsettiklerin bana göre değil. bi kaç deneme yaptım, arada hâlâ oluyor ama ıhhhh hepsi reklam arasına alınmış kısa festival filmleri gibi kalıyor. açıkçası artık kimseden beklentim de yok
-çirkin olduğun için mi?" sorusu kontrolsüzce bi anda ağzımdan çıkıverdi ve o bunu çoktaaan kabullenmiş olarak;
-dürüst olmana sevindim. güzel olmadığımı bende kabulleneli çok oldu. durum böyle olunca en azından arada bazen özgürce seks yapıp, yarrak ihtiyacımı gideriyorum.
-boşuna dememişler "dünya kadar malın olacağına, fındık kadar amın olsun" diye :)
-ahahaha orası öyle ama işte her şeye rağmen insan biri yanında olsun istiyor beee. bazen "acaba gerçekten sadece çirkinliğimden dolayı mı yalnızım, kimse girmiyor hayatıma, girende 5 dakka sonra arkasına bakmadan kaçıp gidiyor" diye düşünmüyor değilim ama okulda bir sürü güzel kadın var onlarda hep yalnızlar ve üstelik hayatlarına gelip geçici kimseyi de almıyorlar, alamıyorlar
-yani bende çok anlamadım bu ilişkileri falan. bu durumlar karışık. güzellik, yakışıklılık falanla da bitmiyor, zenginlik fakirlikle de alakalı değil. bi şey var ama anlamadım. bulursam söylerim
-diyosun
-dedim bile. boş ver sende, sıkma canını. ben yeterince sıktım da ne oldu.
-yakışıklı çocuksun
-hee yakışıklıyım.
- ama boyun kısa. allahtan boyun kısa yoksa bu boyla böyleysen ohooooo boyun da olsa ortalığı ateşe verirdin. 
-ahaha yok ya, ben hep duygusal kısımda takılıyorum. yani seks falan güzel, bazen sadece seks aradığım da oluyor ama içinde sevgi olmayan seksler beni bi garipleştiriyor. kendimden iğreniyorum
-ee biz şimdi nasıl yapcaz
-bir şey yapmak zorunda değiliz. tanıştık, hesapsız kitapsız muhabbet ediyoruz. bu bile yeter bana. benim için birini samimiyetiyle, içtenliğiyle tanımak seksten bile daha zevkli.
-hayır ben yapmak istiyorum. hadi hadi hadii çok konuşma
-eminsin değil mi
-niye geldin o zaman
-ya tamam bende yapmak istiyorum. zaten kaç yıldır kadınlarla olmadım. hem makine çalışıyor mu denemiş oluruz :) 
-bir şey sorucam ama benim gibi sende açık ol; gay misin?
-valla ne olduğumu bende bilmiyorum artık
-gaysin gey
-bilmem. yani sonuçta uzun zamandır kadınlarla olmadım. öyle çok canımın çektiği de olmadı açıkçası. sadece bi kaç yakınlaşma denemesi yaptım ama çok yapmacık davrandıkları için flörtleşmeyi kesiyorum
-bir çok erkek böyle. ama bilmediğiniz şey şu ki; biz güzel veya çirkin farketmeksizin tüm kadınlar böyleyiz. yani nazı mazı severiz. yoksa başka nasıl ve niye çekelim sizi
-ya doğrudur da, ben sevmiyorum ve sanırım biraz da bu yüzden erkeklerle olmayı tercih ediyorum.
-nasıl yani
-ya işte kadınlar çok naz tuz ediyorlar, sikilmek isteseler bile bunu "orospu damgası" yememek için söylemiyorlar falan bir sürü formalite olaylarınız var. ama erkek erkeğe yakınlaşmalarda böyle şeyler yok. herkes ne istiyorsa açıkça söyler ve olay ilerleyecekse ilerler, ilerlemeyecekse ilerlemez olduğu yerde durur. gerçi benimkileri ben çok karıştırıyorum ama benim erkek-erkeğe olaylarım bile kaba taslak yinede böyle ilerliyor.
-seninki niye karışıyor
-ya ben duygusal bi bağ oluşacağını hissetmeyeceksem kimseyle yakınlaşmıyorum, yakınlaşınca da duygusal muygusal ne varsa üstlerine bocalayıp sıçıp batırıyorum.
-hımm
-yani öyle işte
-şimdi biz bir şey yapamayacak mıyız?
-yaparız ya. dedim ya 3-4 yıldır kadınlarla olmadım ve "yapabilir miyim"i görmek istiyorum.
-deneme tahtası mıyım
-eğer kalkış gerçekleşirse, uçuştan memnun ayrılma garantisi var
-iyi peki. bakalım ne kadar mahirsin." dedi ve kenardaki çekmeceden ufak bi poşet ot çıkardı, usul usul sigara kağıdına sardı, yakıp içerken;
-hadi yanıma otur. şu meret olmadan bi şey yapamıyorum." oturdum ve yorgun ela gözlerine, hayatımız gibi dağınık saçlarına bakıp, yaşından çok önce çökmüş havasına dalıp ikimizi düşünmeye başlayacakken, yüzüme cigarasının dumanını üfleyerek beni uyandırdı.
-al sende çek bi kaç fırt
-sağ ol
-al al daha iyi yaparız
-hııhh ben bisküvi çocuğuyum. alkol bile almıyorum ki bunu içeyim
-bu alkol gibi değil, daha zararsız
-doğrudur belki ama ben bi bok yiyeceğim zaman kafamın yerinde olmasını önemsiyorum. ve bide  o boku nasıl yediğimin farkında olarak yemek istiyorum
-üff amma abarttın ha. başka şeylerle karıştırıyorsun. cigara uçurmaz, seni yumuşatır. 
-doğrudur ama yine de olmaz.
-iyi tamam, ben içceyim rahatsız olmazsın değil mi?
-yok be, koku almadığım için olmam.
-he tamam. sana piç miç dedim ama hiç öyle değilsin. 
-bilmemki. piçsem piçimdir ama bence çok efendi bi adamım. kimse olduğum halimdeki değerimi bilmiyor. tanıştığım, hayatıma giren herkes beni şu anki halimden uzağa götürme, başkalaştırma derdinde.
-boş ver sen kendin ol. kimse için bir şey olmaya değmez" dedi cigarasını kanardaki küllükte söndürdü ve biz girdik birbirimize.

Bi kaç öpücük, biraz oramıza buramıza dokunma, gereksiz birbirimizi pohpohlama çabası eşliğinde kondom ortaya çıktı ve birleştiğimizin bilmem kaçıncı saniyesinde boşalıp, yaşından çok önce yer çekimine yenik düşmüş olan memelerinin arasına yığılıp kaldım. 
-bu kadar mıydı?
-evet.
-ee hani kocaman bi şey bu. nasıl bu kadar kısa sürüyor
-sürenin başlangıç ve bitiş toplamını belirleyen şey, yarrağın büyük veya küçük olmasıyla alakalı değil.
-ne peki?
-bilmiyorum valla. yıllardır önümde duruyor ama bende tam olarak çözemedim bunun olayını 
-olmaz böyle olmaz. hadi kalk bir şeyler atıştıralım tekrar yapalım" dedi, bende gülerek fazla mayalandığı için leğenden taşan ekşi hamura dönüşmüş memelerini iyice aralayıp tam ortasından öptükten sonra başımı kaldırıp "tamam" dedim, acıyarak güldü bana.

Yarım saat sonra ikinci defayı deniyorduk ve az önceki belirsiz heyecanımdanda bi şey kalmamıştı. Artık sertleşmek de sorun değildi ve o, gözlerimin içine "bu sefer kesinlikle memnun edeceksin beni" dercesine bakarak bir şeyler söylüyordu. Anladığım kadarıyla, FAKBADİ olarak takılan rahat heteroseksüellerin seks esnasında birbirlerini gaza getirmek için kullandığı yöntemlerden birini uygulamaya çalışıyordu. 
Biraz komik bulup tebessüm ederek gözlerimi kapadım ve memelerini avuçlayarak işime devam ettim. Bu sefer bencede gerçekten iyi gibiydim. Ben bile kendime şaşırdım. Az sonra "artık boşalıcam" dediğimde "tamam" dedi ve çok geçmeden boşaldığımda hemen çıkıp tuvalete girdim, işeyip çıktım ve o;
-bu sefer iyiydi. 
-ehh işte
-zevk almadın değil mi
-zevk değil de, işte dedim ya karşımdakine duygusal bir şey hissedemeyince, onunla seks yapmak işkence gibi oluyor. 
-bence duygusallığa çok takma
-haklısında, ben bu mereti herkesle, her önüme çıkanla yapamıyorum hatta yapmak da istemiyorum. zaten bence sadece, gerçekten sevgi beslediğimiz birileriyle yapınca tam olarak zevk alıyoruz. öteki türlüsü ise gereksiz yükten başkası değil.
Ben bu cümleleri kurarken, o bi cigara daha sarmış tüttürmeye başlamıştı. Biraz laflayıp kaçmanın sırası gelmişti ve giyinmeye başladım, o da anlamış olacakki sessizce izlemeye devam etti. Giyinişim bittiğinde uzanıp ona sarıldım ve "tamam belki güzel değilsin ama iyi bi kadınsın, sırf bu yüzden bile olsa iyi bak kendine" dedim ve o da bana sımsıkı sarılarak ayağa kalktı, biraz öpüşüp koklaştık ve çıktım. 
Tamam işte, ateş etmiştim, silah çalışıyordu. Demekki götümü siktirdim diye ibne oldum adlı şehir efsaneleri koca bi yalandı. Sik denilen bu yılan, gördüğü her deliğe girmek için yaratılmıştı ve ufak bi kıvılcam ya da bi anlık elektriklenme bile onu ayağa kaldırıp kobraya dönüştürmeye yeterdi.

          Devamı: Bİ öyle Bi böyle tıkla, hd izle, hemen izle, izlesene