7.03.2023

Gölgelerin Gücü Adına

Yazı şurda başlamıştı: HATIRLIYORUM 2016 YILINDA AŞIK OLMUŞTUM aşağıda devam ediyor;

...önceki yazıda, sanki göt siktirmek kolay bir şeymiş gibi yazdım ama açıkçası hiçte öyle değil. Hele benim gibi yıllardır önüne geleni "belki de hayatımın aşkı budur. onu sikmemi istiyor işte. açık açık söylüyor. ne güzel dürüst bi şekilde açıkça söylüyor. bu dürüstlüğü sikmezsem kaçar ve biz onunla aşk alfabesinin ilk harfini bile yaşayamayız" diyerek kendini, karşısındakiyle yaşanan nerdeyse ilk buluşmada sikmeye ikna ettikten hemen sonraki ilk fırsatta siken, ama sıra göt vermeye gelince "amınakoduğumun piçi sikip kenara atar, bi daha da yüzüme bakmaz" diyen biri için hiç kolay değil.
Yani "hayatımın aşklarıyla" genelde dışarda buluşup tanışsamda, sonuçta karşımdakinin elektriğine kapıldığımın 3üncü dakikasında kalkıp onun evine gitmemek veya alıp evime götürmemek hiç zor değildi. Dışarda buluşmak sadece taksi parası ve bi-iki fazla akbil basımına neden olur o kadar. Sonuç ise aynıdır. Zaten şimdiye kadarki "belkide hayatımın aşkı budur" diye siktiklerimden sadece biri bile gerçekten hayatımın aşkı olsaydı, ben şu an onu arama yolculuğu esnasında götümü siktiriyor olur muydum? pehhh.
Değillerdi işte. Hiçbiri, hayatımın aşkı değildi ve ben sırf bu yüzden bu sefer taktik değiştirmiş "belkide hayatımın aşkını göt sikerek değil, götümü siktirerek bulacaktım" adlı bi fikir kırıntısının peşinden soyunup yatağa girmiştim.

Yatak faslı çok zorluydu. Boyu ve kilosuyla benden bi kaç adım büyük olmasına rağmen, tüm ciddiyetimi takınmış şekilde karşı koyarak üstüme çıkmak istediği her defasında onu altıma alıp, sımsıkı tuttuktan sonra içten bi şekilde muzipçe ve zorla öptüğümde fena şekilde sinirleniyor ve bu anlarda, nerdeyse bana bedensel olarak kalıcı bir zarar vermek istediğini saklama gereği duymadığı hareketlerle elinden gelenin en iyisini yaparak beni korkutup ona boyun eğmemi istiyordu. Doğrusu bu davranışları sikimde değildi ve onun gibilerini iyi tanırdım.
Büyük ihtimalle bununda karşısına her zaman "yat" dediğinde yatan, "kalk" dediğinde kalkan köpekinsanlar çıkmış veya o kendisi özellikle böylelerini tercih etmişti. Ee tabii birde 17cm'lik eğik büğük bi et parçasının üzerine oturup onu içine alırken, ona ve tüm benliğine de sahip olduğunu düşünen çakma sultanlar ve yarrak için anında şekilden şekle girmeye hazır, kendini çoktaaaan kaybetmiş bedeni olan ruhsuz zayıf karakterler varken, insancıl seksten kim uzaklaşmazdı ki? Ben?
Evet ben uzaklaşmadım ve bu yüzden, buluşmalarımı çoğunlukla dışarıda sosyal alanlarda veya kalabalık mekânlarda yaptım. Bu alan ve mekânlardaki buluşmalarda bile insanlar elini götüme veya uyluğuma atmaktan geri kalmadı, sikimi 3 saniyeliğine bile olsa görmek için saatlerce dil dökercesine muhabbet açıp kudurtarak pisuvara götürenlerin sayısı da az değil. Yalvaranları da es geçmemek lazım.
İşte o, tüm bu karakterleri ve diğerlerini çoktan anlamıştı. Etrafta, yaşıyor görünmesine rağmen aslında ölmüşcesine yaşayan binler, ruhunun olmadığından habersiz onbinler, sorunlarıyla boğuşmaktan yorulduğu için kendini ilk karşısına çıkan kişiye siktirerek yorgunluk atan yüzbinlerce insan varken, o da kendi dürtülerinin ne olduğunu anlamaya, kendini tanımaya, iç dünyasının gerçekliğini keşfetmeye and içmiş olarak aralarından bi kaçını alıp deneyerek yaşamaya çalışıyordu. 

İlerleyen saatlerde hem kavga edip, hem sevişip hem de konuşmaya devam ettikçe onun bastırmaktan vazgeçip ortalığa saldığı melekşeytan yönünden emin oldum. O, insan olan ama insanlığını 5 dakikalık sikilme karşılığında kenara atan zayıf karakterlerin üzerinde kendine yeni bir benlik inşa ediyordu ve buna bağımlı hale gelmişti. Şimdi benim ona karşı koymamdan dolayı bana sinir olması ve zarar verebileceğini saklamadan açıkça belli etmesi hep bu yüzdendi. Şu an ise ikimizde biraz yorulmuş ve tavana bakarak konuşuyorduk;
-çok inatçısın
-ahahaha ya bi siktirgit 
-düzgün konuş
-tamam
-işte böyle uysal ol" dedi ve cümlesini tamamladığı anda, ben aniden bakışlarımı tavandan çekip dönerek onu yanağından sımsıkı öpüp gülümsedim. O ise öpücüğüm esnasında bana dönmüştü ve yanağındaki belirsiz nemimi silerken, üstünlük kurma haklılığı kazandığı bu fırsatı bana kızmak için kullanmaya hazırlanmışcasına kaşlarını çatmış şekilde söylenmeye başlayacakken, yüzümdeki içten gülümsememle karşılaştığı için bir şey diyecekken susup, sonrasında ise;
-tuhaf birisin.
-sen sanki çok normalsin.
-bi sus. her şeye de cevap verme.
-tamam.
-söz dinliyorsun ama şu bi kaç saattir illallah ettirdin.
-allah'a inanıyor muydun?
-ne alaka şimdi?
-illallah kelimesinde allah var. farkında değilsin ama bu ve benzeri kelimeleri çok kullanıyorsun. büyük ihtimalle ailen çok inançlı bi müslümanlık yaşıyor ama sen onları sırf müslüman oldukları için beğenmiyor ve inançlı bi ailede doğduğun için de, inançsızlık yerine kendi kendine inşa etmeye çalıştığın haberdar olduğun tüm dinlerden biraz biraz aldığın yarıminançlı bi yolda yürüyerek yönünü bulmaya çalışıyorsun. gay'liğinden ise utanıyorsun. bu utancın yüzünden de onlardan çok uzak bi yaşam kurup sürdürme telaşındasın. erkek dövüp, ayaklarını yalattıktan sonra sikmeye 
-üff  sus yeter lan dengesiz
-üffleme konuşuyoruz.
-iyi konuş
-geldiğimden beri de "erkek köle arıyorum, sözümden çıkmayacak falan" dedin de dedin durdun. bunlardan da şunu anlıyorum; sizin ailede kadınların sözü geçiyor olsa gerek. ya da sen kadınların ağırlıkta olduğu bi ailede büyüdün. tek erkek çocuk da olabilirsin. çevrende amca dayı vs gibi rollerde kimse yok. Gay olduğun için, bu erkek düşmanlığı ve doğal erkek hayatına olan uzaklığın, erkekleri döverek ve iyice aşağıladıktan sonra sikme hevesinle tamamlanıyor. 
-kalk git. siktir ol git artık" dedi ve ben onun aşırı gergin ses tonuyla çektiği bu siktir'den dolayı hafif korkmuş bi şekilde, cevap vermeyip yataktan sakince çıkıp sağa sola attığımız giysilerimi aramaya başladım.
İçerisi ne zaman böyle dağıldı. Biz hafif güreşir gibiydik ama bu kadar da dağıtmamıştık. İyiki ortalıkta fazla eşya yok. Hah tamam pantolonu buldum. İççamaşırı giymediğim için zaten aramaya gerek yok, ayakkabılar kapının önünde, çoraplar masanın üzerinde, peki ya tişört?
Pantolonu bacaklarıma geçirip, çorapları giydikten sonra odanın loş ışığı altında tişörtü aradım, bulamayınca "ışığı açayım, tişörtü mü bulamadım" dedim ve cevap vermesine fırsat olmadan ışığı açtım. Gözlerine ışık tutulmuş tavşan gibi sinirli halde battaniyeyi üstüne çekti ve o esnada tişörtümü yatağın diğer ucunda görünce alıp üstüme geçirdim. Etrafa saçılmış bi kaç lira değerindeki bozuk paralarımı da toplayıp cebime attığımda işim bitmişti. O da bu esnada yataktan çıkıp pantolonunu giyiniyordu. Yüzüme kaçamak bakışlar attığını fark ettiğim için bakışlarından birini yakalamaya çalışıyordum ve yakaladığım ilk anda;
-bi kahve daha yapsana. çok güzeldi.
-sana git dedim. artık git. numaramı da sil. 
Ses tonu, mimikleri, odada bir şey arar gibi yapıp boş boş salınışı fazla ciddiydi. Cevap vermeye gerek yoktu. Sağa sola bana ait bir şey var mı, kalmış mı diye yalandan tekrar bakındım ama yoktu, keşke olsaydı.
Kendimden emin bi şekilde kapıyı açtım, ayakkabılarımı giydim ve ondan öc almak, tüm sinirimi boşaltmak için tam kapayı hızla çekecekken geldi, anlamış gibi sakince kapıyı tutup "gel öpeyim" dedi ve o anda içimdeki, tıka basa dolu havaifişek deposu tutuştu. Havaifişekler kontrolsüz bi şekilde sağa sola patlayıp diğerlerini de ateşlerlerken ben onun her iki yanağından da, kendim olarak ıslak ıslak öptüm. Islak öpücüklerime ses çıkarmayıp, bir de dudağının kenarında (saklamaya çalıştığı gizli sevinç gülücüğünden dolayı) ortaya çıkan minik gamzesinden yüz alarak cesaretle;
-boş ver. gitmiyim yav" dedim ama o hemen dış kapıyı dank diye suratıma kapadı. Bende üstelemeyip merdivenlerden indim, mecburen İstiklal'in kadrolu kalabalığına karıştım.

Devamı çok alakasız oldu, yazma hırsıma yenik düştüm. Okumak istersen tıkla

4.03.2023

kendini aramak için çıkış noktasına bakmalısın

Bu yazı şurdan devam ediyor: yıl 2016'ydı ve ben aşık gibi bir şeydim

..kadın resimli kahve altlığını benim önüme bırakması, bana "benim onun gözünde ne olarak, nasıl olarak, hangi rolü yükleneceğim-yüklenmem gerektiği veya olmam gerektiğinin" işareti olduğunun göstergesiydi. 
"Hımm salak, çok çok çok fazla şekilci. Duygularından arınmış ve büyük ihtimalle hayatı "hissettikten sonra emin olup yaşamak" konusunda hiç bilgisi yok. Sevgi de nedir bilmiyor olabilir ve bu yüzden duygulardan tamamen uzak, dokunduğu ve görünen kesinliklerle, müphemsiz yaşamaya odaklı. 'anı yaşamak' saçmalıklarına da inanmıyor. dolayısıyla 'zamanın ne getireceği, kendisine ne katacağı, onu veya biriyle beraber geçirilecek andan sonra karşılıklı olarak kişileri nasıl şekillendireceği' gibi şeylerden de çok uzak" cümlelerini içimden kendi kendime kurmaya başlamıştım bile.
Eğer ona karşı tespit etmekte olduğum bu düşüncelerimde yanılmıyorsam, bu bakış açısı yüzünden, zaten herkese eşit derecede zor olan siktiğimin yaşam denilen hayat karmaşasını o, kendisi için daha da zor kılmak için elinden geleni yapıyordur. Fakat şu an yapabileceğim bir şey yoktu ve kahveye uzandım.
(Tüm bunları kafamdan uydurmadım ama şu an yazarken bi kısmını uydurduğumu belirtmeliyim. Çünkü altlığı önüme bırakırken abartılı şekilde özen göstermişti. Üstelik kahveleri bırakmadan önce bi an, hangi altlığı benim önüme bıraktığından emin olmak istermiş gibi duraksamıştı. Bu da demektiki dominant bi şekilde dominant olmayı ve kalmayı seçiyordu. seçecekti.)

Doğrusu o beni istediği gibi görsün veya bana istediği anlamları yükleyerek yaklaşsındı. Bu durum sikimin ucunda bile değildi ve bu yüzden kendimi, onunla yaşanacak anların bize neler getireceğine çoktaaaaan bırakmıştım ve işte onun anlata anlata bitiremediği siktiğimin kahvesinin ilk yudumu, çişe dönüşmek üzere mide borumu ıslata ıslata yavaşça aşağı inmekteydi.
Şimdi sırada; kahveye methiyeler dizmek, çok güzel olmuş vs vs deyip dünyanın en güzel kahvesi için teşekkür edip durmak vardı ama bu amınakoduğumun şeyi sıradan bi kahveydi. 
10 saattir yaparken kafamı sikeceğine, bunun yerine 3'ü1Arada yapıp yanıma veya karşıma otursaydı da artık sıra bize gelseydi. Yani bakışmaya, karşılıklı göz göze geldiğimiz anlardaki o elektriklenme esnasında kendiliğinden oluşan hafif utangaç gülüşmeye, konuşmak için konudan konuya atlamaya sıra gelseydi. Ama işte sıra gelmemişti ve siktiğimin kahvesiyle uğraşmış, önüme bırakırkende methiyeler dizmemi bekliyordu.
İlk yudumdan sonra yüzüme kitlendiğinde, gelmiş geçmiş ve bir daha dünyaya gelmeyecek o en iyi GURME edamı takınıp;
-ımmmm güzel. 
-ney hahahaha
-çok güzel. (deyip bir yudum daha aldım ve) ilk defa böyle özenli bi kahve içiyorum. gerçekten güzel
-hahaha güzel ne ya. kokusunu tarif et, tadını falan söyle (sırası gelmişti)
-ya ben doğuştan hiç koku almadım. o yüzden koku tarifi ve bu konuda yorum yapamam
-nasıl ya. böyle bir şey mi var
-var var. ablam da koku almıyor.
-ohaa doğru söylüyorsun değil mi? beni kandırmıyorsun yani
-ahaha neden yalan söyleyeyim. koku almadığımı söyleyerek kandırınca elime ne geçecekki.
-ilk defa duydum
-doğrudur. zaten koku hakkında ne zaman konu açılsa ve ben koku duyum olmadığını kime söylesem şaşırıyorlar.
-allah alla. ilginç geldi. ee hayatını da zorlaştırıyordur
-yoo zorlaştırmıyor. çünkü kendimi bildim bileli koku almıyorum. bunun bi adı da vardı ama unuttum. 
-eğer doğru söylüyorsan, bu çok büyük bi eksiklik bence. (garip nidalar çıkardı bu kısımda. ve daha da uzattı. ama şimdi o boş şeyler aklımda değil. çok önemsizlerdi zaten)
-senin için doğrudur bu durum. ama ben doğuştan koku körü olduğum için eksikliğini yaşamıyorum. bilmediğim ve var olmayan bir şeyin eksikliği olmaz. olmadı bende.
-doktor'a falan gitmelisin.
-gittim
-ne dedi?
-bi kaç kontrol falan olmuştum ve doktor, bunun doğuştan gelen bi durum olduğu için hayatımda bi eksiklik yaratmadığını ve bundan dolayı da normal olduğunu söylemişti.
-yani doğru. ama yine de zor. ilk defa duydum. bir şey yapılamaz mı
-yok. zaten bu sonradan edinilecek bi durum, duyu değil. dediğim gibi; doğduğumdan bu yana var olmayan bir şey olduğu için, hayatımı da etkilemiyor.
-nasıl etkilemiyor ya. insan kokusuz yaşayamaz
-işte ben 31 senedir yaşıyorum
-hahaha
bu muhabbet çok uzayıp gitmişti ve ben bu arada kahveyi fondiplemiştim bile. içerken fincanı bi kaç defa bilerek masaya koymuştum diye, o da bu arada kalkıp masayı silip durmuştu. Temizlik takıntısı garipti.

Saatler ilerlediğinde konudan konuya atlamıştık ve şimdi bile çenemin ağrıdığını hatırlıyorum. O gün sanki, Allah'ın yarattığı ve yaratacağı her şey hakkında konuşmuş gibiydik. O baskın olmak istediği için, çok konuşmaya özen gösteriyor ve her konuyu kendisinin açıp-kapatmasına dikkat ediyordu. Bu davranışları bana komik geliyordu ama bi zavallının beni kandırmış olması inancını desteklemekten başka elimden gelen bir şey yoktu. Üstelik ilk gördüğüm andaki o ürkütücü görüntüsünden de eser kalmadığı için artık karşımda; sevmek ve sevilmek istediği için arayışa çıkmış ama girdiği ormandaki o devasa olan, büyüklükleri kadar da kalın dallara sahip ağaçların ve olduğu yerde henüz bitmiş ya da kurumuş veya kurumaya başlayan uzun-kısa, büyük-küçük birbirinden farklı onlarca yabani otun, çiçeklerin ve eşşekarılarının, sorumsuzca her tarafı kaplamak için büyük bi iştahla yeşerip büyümüş de büyümüş ama şimdi mevsimi geçtiği için artık mecburen solup odunlaşmış olan farklı türdeki sarmaşıkların ve sığınacak delik arayan irili ufaklı yılanların ve neden orda yaşadığından habersiz binlerce türdeki organizmanın içinde kaybolmuş biri gibi görünmeye başlamıştı.
Sahi onu böyle davranmaya iten ve karşımda oturmayı bırakıp şu an artık yanıma oturmuş olan bu adamın hikayesi neydi?
Ne zaman, nasıl, neden ve nerede başlamıştı?
Tüm bunları ve bunlara bağlı diğer soruların cevaplarını öğrenmek için biraz zaman gerekti. Şimdiyse kahve seremonisi, kahveye dair öğrendiği bitmek bilmez gereksiz her şeyi anlatma hevesi geride kalmış artık yan yana oturmaya başlamıştık.

2 kişilikmiş gibi duran bu tek kişilik siyah küçük deri koltuk, bize ne zaman yetmişti ve nasıl yan yana oturabilmiştik hatırlamıyorum. Hem zaten, içimdeki bi yerde kendiliğinden var olan bu yazma yeteneğimi göstermek için uzattıkça uzattığım bu kısma artık son verip şöyle bağlayayım;
O akşamın gecesince bi şekilde yattık kalktık ve aslında aramızda çok da uyum yoktu. Çünkü ikimizde yatakta kafamızın dikine gitmeye çalışıyor, sadece kendimizi düşünerek hareket ediyorduk. Bu yüzden de gece boyunca, sevişircesine değil de boğuşurcasına birbirimizi sıkıştırdık, hiç durmadan bi kaç defa sevişip boşaldık ve arzuladığımızla beraber, birbirimizi arzulanıldığımızı bildiğimizi de birbirimizden saklamadan çimdiklemeye devam edip durduk. En sonunda pes eden ben oldum ve onu zorlamayı bırakıp, onun isteğine göre kendimi koy verdim  ve koy verdikçe "çok da ön yargılı olmamalıyım" diye düşünerekten, tanıştığımız andan bu yana ördüğüm savunma duvarımı yerle bir edip "tamam hadi amınakoyim hadi! sen sik de için rahatlasın" deyip kendimi ona bıraktım. o da hemen kondomu takıp, bi kaç tokat attığı boklu götümü, acıtarak sikti. Sikiş sonrası nasıl uyuya kaldık, sabah nasıl uyandık şimdi üzerinden 7 yıl geçmiş olduğu için hiç hatırlamıyorum fakat o gecenin çok zorlu geçtiğini, aldığım bu notlardan biliyorum.
Boğuşma aralarındaki gereksiz dinlenme molalarımız esnasındaysa yine konuşmaya devam ediyorduk. Üstelik daha rahat ve daha kontrolsüz ve daha düşüncesiz konuşmaya başladığı için, hayata bakış açılarımızın ve olaylara karşı duruşlarımızın temelde az çok aynı noktadan çıkış yaptığını da anladım. Şimdi yürüdüğümüz bu yolun uzunluğundan dolayı kafamız çok karışıp hiç net olmasada, yolda farklı nedenlerin peşine takılıp düşünsel olarak ve öz'ümüzden çok çok çok uzaklarda bi yerde duruyor olsakta, herkes gibi ikimizde biliyoruzki çıkış noktalarımız aynıydı. Yani; anamızın amı.

Devamı: GÖLGELERİN GÜCÜ ADINA https://hayaterkegi.blogspot.com/2023/03/golgelerin-gucu-adna.html

2.03.2023

yıl 2016'ydı ve ben aşık gibi bir şeydim

(Okumaya başlayacağın 2016 yılındaki 3-4 aylık bu yaşanmışlığı, 2017 yılında yazıp kaydetmiştim. )

2016 yılı Ekim Ayı'nın 25'iydi ve ben, ülkemizin Sanal Gey Genelevi işlevini gören sohbet sitelerinden birine girdiğimin bir kaç saniye sonrasında Piç "selam" diye yazıverdi.
Selam'ıyla birlikte, içinde "nerden" sorusunun da olduğu karşılıklı 5-6 soruluk bir muhabbetten sonra da "skype?" deyip adreslerimizi paylaştık ve ekleştiğimizin 4üncü saniyesinde de kameralarımızı açtık.
Kamera açıldığı zaman karşımda içimi ürperten birini görünce bi an duraksadım ve acaba daha öncekilere de yaptığım gibi hiç konuşmasına fırsat vermeden "'uymadık. kusura bakma' deyip kapatsam mı" diye düşündüğüm anda, "onun ürkütücü duruşuna aldanıp ön yargılı olmamalı ve devam etmeliyim" diye bir cümleyi de içimde kurduğum gibi, yavşak gülümsememi takınıp "selam, nasıl gidiyor" deyiverdim.
Çünkü büyük ihtimal bu ürkütücü görüntüsünden dolayı zaten hep red edilen biriydi ve nedense, içimdeki iflah olmaz merhamet dalgası çoktan kabarmıştı.
Hem zaten kafa karışıklığını bir yana bırakırsak, nihayetinde iki medeni insan gibi sadece konuşabilirdik de. Bunun kimseye zararı yoktu ve en azından birini daha tanımanın iyi bir fikir olacağını düşünmeye başlamıştım.

Selamıma karşılık verdikten sonra 5-6 cümlelik daha bir konuşma geçti aramızda ve "buluşalım, dilersen bana gel" dedim ve o "farketmez. istersen sen bana gel" dediğinde "tamam" deyip bir kaç cümle daha sonrasında da karşılıklı olarak telefon numaralarımızı verip kapadık.
Kameralarımızı kapattığımızda, aklımda hâlâ onun o ürkütücü görüntüsü vardı ve bunu anlamaya çalışmakla bir kaç saniye daha geçirdim.
Neden böyle göründüğü hakkında kendimce bir sonuca varmaya çalışıyor, içimdeki "sakın gidip tanışma, aptal olma" çığlıklarımı susturmak için elimden geleni yapıyordum.

Kamerada görünürken, ışık arkasından vurduğu için simsiyah olan saçları, kirli sakaldan biraz daha uzun duran sakalının ve şişik gibi görünen yanaklarını çok önemsememeliyim diye düşündüm. Çünkü öne doğru eğildiği için kamera ve ışık açısı ona bu ürkütücü havayı katmış olabilirdi.
Hem nasılsa buluştuğumuzda, uyuşmayacağımızı düşünürsem "kusura bakma, uyuşmadık. başka zaman görüşelim" gibi bol cümleler kurabilir, sonrasında da kibarca "teşekkür" edip kalkabilirdim.
Böyle düşünerek kendimi sakinleştirdiğim sırada içim rahatladı.
Tabii tüm bu düşünceler arasında, şunu da aklımdan geçirmediğimi söylemem lazım; açıkçası, onun hikâyesiyle kendi hikâyemin kesişme noktalarını da merak etmiştim. Acaba ne olacaktı?
Bu sırada kameralarımızı kapatmamamızın üzerinden en fazla 6-7 saniye geçmişti ve online görünüyordu. Bu yüzden "ya kusura bakma, biraz acemi biriyim ve bu bu tür konularda fazla çevik değilim. bir şey yapmak zorunda değiliz, tanışmak güzel olur" diye yazdım ve o "tabiki, rahat ol" diye yanıt yazınca "ok" deyip skype'ı kapayıverdim.

Kapattıktan sonra banyoya girip dişlerimi fırçalamaya başladım ve bu esnada, onun Beyoğlu'nda oturması konusunu düşünmeye başladım.
Nedense Beyoğlu'nda oturan gayleri hep hafife almak zorunda kalmışımdır. Ki bende orada yaşayan biri olmama rağmen bunu yinede hiçbir zaman gözardı edemedim ve elimde olmadan ona da "beyoğlu'nda oturan orospu" etiketini yapıştırıvermiştim ve galiba sırf Beyoğlu'nda oturduğu için onu hiç ama hiç ciddiye almayacaktım.
Bunları düşünürken, diş fırçalama işim bitti ve üstümü giyinip ona doğru yola çıktım. Otobüse bindiğimde, onunla konuştuğumuz gibi "otobüsdeyim" diye yazdım ve o da karşılık olarak "ok" yazdı.

Yarım saat sonra ona yakın bir lokasyona vardığımda "whatsapp varsa konum atar mısın?" diye yazdım ve Piç 8 dakika sonra "Görmemişim mesajını bir saniye" diye yanıt yazdı ve ben "hımm, nedenini açıkladı. tamamdır bi ihtimal buna sümük gibi yapışabilirim." diye düşünüverdim.
Bu düşünce kesinlikle elimde olan bir şey değildi ve bu basit mesaj yüzünden içim kıpır kıpır oluvermişti bile. Oysa daha az önce ona Beyoğlu İbnesi etiketini yapıştırmıştım ve üstelik kamerada da ürkütücü bulmuştum. Peki şimdi ne oluyordu? Biri bana bunu açıklayabilir mi??!
(Hayır kimse açıklayamazdı. Küçük minik kar topu tepeden aşağı doğru yuvarlanmaya başlamıştı bile.)

Sonra tabii konumunu attı ve ona doğru gittiğimde, evini bulamadığım için sokakta bi o taraf, bi bu taraf gidip gelmeyi sonlandırmaya karar verince telefonu çıkarıp onu aradım;
-selam, geldim.
-selam, aa tamam. nerdesin?
-senin sokaktayım.
-ya kusura bakma, az önce duştaydım görmemişim o yüzden geç yazdım.
-tamam, önemli değil. senin ev hangisiydi. ben sanırım tam da attığın lokasyondayım
-aa tamam, xx numara. 2inci kat. kapıyı açıyorum
-tamamdır. görüşürüz.
-görüşürüz.
Telefonu kapattığımda, mesaja neden geç cevap verdiğini açıklamasına yine hayran oldum ve o sırada önünde durduğum apartmanın dış kapısının otomatı açılınca, ben o kapıdan içeri giriverdim.
Merdivenden çıktığımda, o'da evinin kapısını açmıştı ve karşılaşmamızla beraber, tekrar selamlaştığımızda, hafif bi acemi sarılma ile beraber yanak yanağa da öpüştük ve hemen ardından da içeri buyur etti.
Tüm bu sıcak, doğal ve samimi bir karşılama'nın içinde ona ait hafif donuk hareketlari olduğunu da söylemem lazım.

Eve girdiğimde, tüm evin 1+0 tarzında tamamen tuğladan yapılmış ve yer yer tuğlaların açıkta bırakılarak kiranın yükseltilmesi amacının saklanmadığı küçük bi ev olduğunu anladım. Karşı duvar, bel hizası yükseliğini geçmeyen kalın pervazlara sahip 3 pencereliydi ve hepside; kalın, siyah renkte kumaşla ışığı inatla dışarıda tutacak perdelerle kapalıydı. En sol pencerenin bitiş hizasındaki yan duvarda küçük bir kitaplık, raflarında ise tuğla kadar kalın kitaplar vardı. Pencerenin altında ise kitaplığın renginde siyah bir masa, masanın çevresine yerleştirilmiş 3 tane küçük sandalye vardı.
Masanın üzerinde su bardağı içine yerleştirilmiş 3 tane mum yanmaktaydı ve mumlar 3-5 saniye aralığında farklı bir renge dönüşüyorlardı. En çok ilgimi çeken şey bu olmuştu ama onlara sonra gelecektim. Şimdi amerikan tarzı mutfağa ve 3,5 metre uzunluğundaki reyonun üzerindeki bir iki bardak, ıvır zıvır diğer şeyler ve tabaklara bakınıyordum.
Köşede de bir su ısıtıcısı, bir kahve öğütme makinesi, eski usul kahve demleme demliği, bir bulaşık altlığı, mutfak dolabının altına denk gelen yerde çamaşır makinesi ve küçük bir buzdolabı yerleştirilmiş ve hemen önlerindeki küçücük halının üzerinde ise bir damacana su durmaktaydı. Beynim tüm bunları ve u an hatırlamadığım diğer şeyleri fotoğraflarken, ben de montumu çıkarmış onun gösterdiği askıya asıyordum.

Tekrar "hoş geldin" deyip "kahve içer misin?" diye eklediğinde, yabancılığın verdiği hafif çekingenlikle zoraki bi "olur" kelimesini kulaklarına bıraktım ve o hemen kahve yapmaya koyulunca, bende onun kahve yapışını izlemeye başladım.
Bu arada sağdan soldan bir şeyleri çok önemlilermiş gibi bir ses tonuyla konuşuyor ve aynı mekanın havasını ikimize uygun hale getirmeye de başlamıştık.
Oysa ben onu gördüğüm andaki anlık donuk ifadesi ve ifadesini tamamlayan aynı tarzdaki bi anlık donuk hareketlerini fark ettiğimde içimden "ımmm bundan bi bok olmaz, ama iyi biri gibi ya. muhabbet eder kalkarım" diye içimden geçirmiş ve onu çekici bulmadığım için de pek oralı olmadan sağdan soldan şeyler hakkında sakince konuşmaya devam ediyordum.

O, kahveleri yapmakla uğraşırken, ben de 2 kişilik siyah deri koltuğa oturmuş köşedeki kitaplığa bakıp, kitapların kenarındaki Hegel, Platon, Kant, Kafka, Goethe, Adrew Scull, Descartes, Gaskell, Edip Cansever, Nazım Hikmet, Behçet Necatigil, Enis Batur, Marcel Proust, Virgina Wolf, Scott Fitzgerald, Cahit Sıtkı Tarancı, Nikolay Leskov, Victor Hugo, Thomas Hobbes, James Joyce, Aristoteles vs vs isimlerini okumaya çalışıyordum. Bu kadar güzel kitapları olan birini iç dünyası nasıldır acaba" diye düşünmeye başladığım sırada o kahve hakkında bir şeyler anlatmaya başladı.

 

Bu aralar kendi kahvesini yapıp içmek üzerine odaklandığını ve yaptığı araştırmalar sonucunda da kahvelerin çekirdeğinden, demlenişine, suyun sıcaklık derecesinden, öğütülme şekline kadar kahvenin vereceği tat hakkında öğrendiklerini anlatıyordu.
O bunları anlatırken, benim aklımda ise "sıçtığımın kahvesini getir de içelim amınakoyim" cümlesi olmasına rağmen sürekli "aaa öylemi, bilmiyordum, tabi tabii bunu duymuştum, tüh be desene bunca yıl kahve adı altında başka şeyler içmişim, eeee, peki öğütücü makinesinin ayarını nasıl yapıyorsun, aaa ciddi misin ilk defa duydum, bunu ocağın üzerinde değilde, gerçek odun ateşi üzerinde yapınca tadı daha mı güzel oluyor" gibisinden yapmacık durmayan sahte nidalarla cevaplar veriyor, kahve hakkındaki yeni öğrendiği bilgilerini bana aktarma hevesini baltalamamaya çalışarak sohbeti devam ettiriyordum.

Kahveleri yapıp getirirken, kahve içmek için aldığı özel bardaklara doldurmuş, bu kez de bardakların özellikleri ve kahvenin ağza girdiği andan, boğazdan aşağı ininceye kadarki sürede alacağı tadın nedenleri ve kahvenin bu yolculuğuna dair hikayesini anlatıyordu.
Kahve dolu bardakları, önümdeki küçük orta sehpaya koymadan önce diğer kenardan iki bardak altlığı almış ve üzerinde kadın resmi olan altlığı önüme koyarken bi anda kahve hikayelerini bırakıp "lütfen bardağı sadece altlığın üzerine koy. sakın sehpaya koyma, sehpada leke olmasını sevmiyorum." dedi. Bu ani girişine tilt oldum ama çaktırmadım. Çünkü sıçtığımın kahvesini öyle bi anlatmıştıki, kahve dolu bardağı elime verdiğinde kalkıp iki rekat şükür namazı kılmamak için kendimi zor tutmuştum ve açıkçası o an, az önce dağdan inmiş Hanzo gibi içmek için sabırsızlanıyordum.
Neyseki bi-iki saniye daha beklemenin zararı olmazdı ve işte nihayetinde öve öve bitiremediği siktiğimin kahvesi elimdeydi. Artık içebilirdim, ama dangalağa göre hemen içmemeli, önce kokusunu tarif etmeliymişim falan. O bu cümleye başladığında dayanamadım ve ilk yudumu alıp çişe dönüşmesi için mideme göndermiştim bile.

Üstelik ona "doğuştan hiç koku almadığımı, koku körü" olduğumu da henüz söyleme fırsatını yakalamış olmadığım için, koku almadığımı bilmiyordu ve ağzımın içine bakıp, methiyeler düzmemi bekliyordu...
Yazının Devamı: https://hayaterkegi.blogspot.com/2023/03/blog-post.html


(bu mumları ise, ilk tanıştığımız gece o tuvalete girdiği bi sırada pencere köşesinde görüp aceleyle çekmiştim. Eve dönerken, fotoğrafı İnstagram'da paylaşmaya karar vermiştim ve biraz düzenleyip kısa bi metinle paylaşmıştım. 
Güya daha sonra, o geceyi ve tanışmamız anında hissettiğim ve hissettirmeye özen gösterdiği her şeyi kafamda düzen içine oturttuktan sonra ölümsüzleştirecektim ama kafamda düzene oturtamadım ve öyle kaldı.
Fotoğrafın kaynağını görmek için tıkla )