Kars'a gidip Ani Harabeleri'ni gördüm ve yapacak bir şey kalmayınca, dönmeye karar verdim. Şimdi trenle Erzurum'a gidiyorum. Ondan sonra ne yapacağım hakkında bi fikrim yok. Belki bi iki günlüğüne şehri gezip sonra memlekete giderim. Belki Antalya taraflarına akarım. 3 haftalık izin aldım ve bunu plansız ama içime bi düzen kurmuş olarak değerlendirmek istiyorum.
Şu an trenin yemekli vagonunda oturmuş, bu satırları yazıyorum. Vagonda benim dışında 6 müşteri daha var. Kağıt bardaklarla sunulan çaylarını yudumluyorlar. Çaprazımda oturan kel ama yaşından çok erken gelip bedenini ele geçiren yaşlılığa teslim olmak dışında yapacak bi şeyi olmayan orta yaşlardaki adam, çayının yanında çizi ve çubuk kraker de almış. Çizileri çaya bandırıp yiyişinden, hayatını bi boka yaramadan geçtiğini düşündürtüyor. Çubuk krakerleri yemek yerine, 3'erli 4'erli tıkındı.
Tren şu an Süngütaşı Tren Durağı'ndan geçiyor. Önümdeki masada oturan 40'lı yaşlardaki mantolu kadınlar, cep telefonlarıyla rüzgârın yer yer sivri, yer yer sağını solunu alarak balkon gibi şekillendirdiği kayaları videoya çekip, birbirlerine gösteriyorlar. Bu daha çok, telefonlarının olmasından dolayı, yapmak zorunda olduklarını düşünerek yaptıkları bir meşgaleden ibaret. Yoksa amaçlarının, yeni anılar biriktirmek olduğunu sanmıyorum. Yazık, bi kaç inçlik ekranlarla herkes içerik üreticisine döndü, kimsenin hayvan yetiştirmek, mısır patates veya tütün ekip biçerek gerçek bir üreticiye dönmekle alakası kalmadı. Ama sorsan, geçim çok zor. Ay sonunu zor getiriyorlardır. Eve et girmiyor, market poşetini doldurmak imkânsız falannnnnn
Bu maddi geçimsizlikten şikayet etme durumu sadece buralarda geçerli değil. ModernLEŞmiş büyük şehirlerde bunun farklı bi varyasyonu var. Şöyleki; sabahın ilk ışıklarında antilop avına çıkan afrikalılar gibi ağır makyaj yaparak sokağa adım atan kadınlar, o güne özel kıyafetleriyle kalabalıklara karışıp akşama kadar avm avm gezip akşamda evine yorgun argın dönüyorlar. Afrikalı avcıdan tek farkı elinde antilop yerine alışveriş poşetleri bulunmakta. Kredi kartları patlamış, ihtiyacı olmayan ne varsa almıştır.
Çaprazımdaki kel adam aldıklarını tıkındı ve tüm suratsızlığıyla kalkıp gitti. Onun iki arkasında 27 yaşında olduğunu tahmin ettiğim ve hafif bi gay havası aldığım saçlarının yarısı dökülmüş, 3 haftalık sakalı, beyaz kablolu kulaklığıyla bir şeyler dinleyip arada bi telefonun ekranına dokunan asık suratlı gençten bi adam var. Arada gözgöze geliyor ve aynı hızda kaçırıyoruz bakma organlarımızı. Sanki organlarımızı kaçırmasak, uzun uzun baksak birbirimize, kalkıp vagonların geçiş noktalarındaki boşlukta sürtünmeye kalkışırız korkusu hakim havamıza. Ya da ben şu an böyle kurguluyorum. İçim çok fesat.
Şu ibnelikten kurtulmak kolay değil. Onca yıl, tüm enerjinle erkek peşinde koşup şimdi bi anda bırakmak kolay olmazdı zaten. Ama bende inatçıyım. Alışkanlıkların beni ele geçirme
Yanımda cam fincan taşıdığım için az önce aldığım demli çay bitti. Şu herkesin elinde, geleceği aydınlatan meşale gibi taşıdığı kâğıt bardaklara alışamadım gitti. Mecbur kalmadıkça kullanmıyorum. Kendimi de mecbur bırakmıyorum. Sonuçta çay-kahve içme mecburiyetimiz yok. 1 saat, 2 saat içmezsek ölmüyoruz.
kulaklığımda şu an PenabeatTRP - Yalan-(feat LARA) çalıyor.
Şarkıyı dehşet güzel buluyorum.
Tren kendisine çizilen yolda ilerliyor. Ray ray rayyy
Sürülmüş tarlalar, kurumuş topraklar. Başıboşmuşlar gibi otlanan inekler, danalar, keçiler koyun koyuna. Tarlalarda bi o yana, bi bu yana yana yana gezinen traktörlerden anladığım kadarıyla seneye hazırlıklar, içinde olduğumuz bu Eylül'den başlamış. Gerçek üreticilerin bu emekleri çok bereketli olsun inşallah. Seneye am barları dolsun taşsın, mallarını koyacak yer bulamasınlar inşallah. Ektikleri 1, 1000 olsun.
kulağımda Funda Arar var. "Yak Gel Ne Varsa" diyor.
Geçen yıl, eski bacanağım ve çocukluk arkadaşım W'ye 2 tam 1 yarım altın vermiştim. Memlekette züccaciye dükkanı var. Maaşımdan biriktirip aldığım altınları kenarda tutmak yerine, en azından ticaret yaptığı için onun işine yarayacağını düşünmüştüm ve bu yüzden benden istediğinde vermiştim. O günden bu yana ses seda yok. Geçen yıldan bu yana bi kaç sefer de tl olarak borç para vermiş ve yine almıştım ama bu altınlar konusunu o açıncaya kadar istememeye karar verdiğim için sessiz kaldım geldim bugüne.
Fakat dün, Kars'ı gezinirken çektiğim fotoğraflardan bi kaçını whatsapp hikâyeme attıktan sonra bana "10bin tl'n var mı" yazdı, bende "yok" yazdım ve yanıt olarak "niye" sorusu ve ardından kahkaha efektli emoji attı. Hava da kalmasın diye :) gülücük emojisi attım, yanıt olarak "bütün hayallerim suya düştü" diye yazdı, bende "as, kurusunlar" diye yazdım, bana "hava kapalı, biraz zor kurur" dedi, bende karşılık olarak "hayrlısı" yazınca muhabbetimiz öylece kapanmış oldu.
Şimdi memlekete gitmeyi düşünüyorken, o açıncaya kadar-verinceye kadar istemeyi düşünmüyordum ama bu sessizliği canımı sıktı. Bu yüzden gittiğimde istemeyi düşünüyorum.
İstediğimde büyük ihtimalle bana "ihtiyacın mı var, ne yapacaksın" sorularını soracak ama fazla ileri gitmemesi için "yoo ihtiyacım yok, param biraz da bende kalsın" demeyi düşünüyoum. Hem aramızda bi sınır olduğunu, hemde aslında bu konuda fazlasıyla beklemiş olduğumu hatırlatmış olurum. Bakalım kazasız belasız atlatacakmıyım bu durumu.
Sonunda onu kaybetmekte var, ama olsun, bu yüzden kaybedersem, ederini öğrenmiş olurum.
Geçen ay karşı ofiste, büyük bi çalışma vardı ve orası ustalarla dolmuştu. Şurada konuya değinmiştim: https://hayaterkegi.blogspot.com/2026/08/escinsellige-dogru-itilmek-mi.html
Ustalarla, işçilerle kaynaşmıştık ve bu yüzden onlar sürekli çay kahve su vs götürüp getiriyorum. Bu getir götürler arasında, fırsatını bulsalar beni sikeceklerini anlamış olsamda, kendim kalmaya devam etmiştim. 2-3 hafta süren işleri sonrası gittiler ve geçen hafta patronları gelip benimle hal hatır muhabbeti yaptıktan sonra onlara su, çay vs getirip götürdüğüm için bana içtenlikle teşekkür edip bi anda elime para olduğu anlaşılan dürülmüş kağıt sıkıştırdı. önce bi geri vermeye çalışarak "abi ne yapıyorsun. lütfen böyle bi şey yok, ben herhangi bi beklentiyle yapmadım. zaten çayım kahvem var, elime yapışmazdı. ne olmuş yani getirdim götürdüm" diye kekeledim, fakat adam ısrarla elimi sıkıp "hakkındır, çok iyiliğin dokundu" dedi. Bi yandan da çok ama çok şaşırmıştım çünkü beklemiyordum. 1 dakika kadar süren bu mevzu sonrası "tamam, eyvallah teşekkür ederim" deyip almış oldum ve aldığım gibi de açıp 200 dolar olduğunu görünce "alamam abi çok az bu" dedim ve adamla bastık kahkahayı. Neyseki soğuk şakalardan analayan, seven ve anladığı gibi de kaldıran biriymişki karşılıklı kahkahalar atarak rahatlamıştım.
Tüm bu gelişen olay sonrası, demem o ki; işçiler, onlara olan merhametimden dolayı getir götür yaptığım çay-kahve faslı arasında beni sikmek istediler ama patronları benim işçilerine saygı duyup büyük bi emek, işimmiş gibi özveri gösterdiğimi takdir etmek için ufak bi ücret verdi.
Çoğu işçi neden işçi ve neden hep işçi kalacak şimdi daha iyi anlıyorum.
Ve bazı patronlar neden patronluğu hak ediyorlar, bunu da yaşadığım örnekle anlamış bulunuyorum.
08 Eylül 2026
işçiler patronlar, harabeler, arkadaşlar ve 3 haftalık izin
05 Eylül 2026
ama sen onu gel anlat kalbe
"kendimi, rüzgâra teslim olmuş bir çöp poşeti gibi oradan oraya savurduğum yıllar boyunca, amacım ve kaçtığım şey neydi" diye düşünüyorum. tabiki net bi cevap yok. "belki boş bi özgüven" ise, şiddetli bi olasılık..
peki sevilmek için girdiğim yataklar, bitmek bilmeyen kalıcı sevme arzumu, en azından o anlık bile olsa dindirmek için sarıldığım beş para etmez çıplak bedenler ve küçük bir iltifat için katlandığım kocaman küçümsenmelerin toplamında elime geçen bugün ne oldu?
hiç ve bazen de çokça pişmanlık.
hayatımı, çoğunlukla farkımda olarak yaşamış olmaya özen göstersemde, şimdi dönüp geriye bakıyorumda, gerçekleşmesini arzuladığım gerçekleşmeyecek beklentilerle tükettiğim bi ömür yaşamışım gibi hissediyorum. oysa beklentisiz bi hayat yaşamaya yemin etmiş gibi dikkatliydim de ama bak ne oldu?
anlıyorumki, beklentisiz bi hayat yok. yarına yetişmek için her hâlükârda bi beklentiye kapılıyorsun, beklentiye sokuyorlar seni. giriyorsun o beklentiye usulca. hiçbir bok olmayacağını bile bile ve bi ihtimal yanıldığını umarak.
çünkü yarının daha güzel olacağı umudu varken, bu hep böyledir, böyle olur.
hiçbir zaman gerçekleşmeyecek beklentilerin ardından sike sike kabulleniyorsun beklentisiz yaşaman gerektiğini. beraberinde getirdiği şiddetli yalnızlığına rağmen, beklentisizliğin verdiği özgürlük hiçbir şeyde yok. yaşarken verdiği o huzurun tadı bambaşka ve kendine özel. büyük harflerle sürekli tekrarlamak gerek; beklentisizlik, seni özgür kılar.
allah'tan başkasına olan tüm beklentileri sıfırla. çünkü seni yarı yolda bırakacaklar.
bu yüzden siktir et herkesi. sana bi şey veren, verecek olan insan, seni en kısa zamanda senden esir alacaktır. özgürlüğün için; esir olma ve sakın kimseyi de esir de alma kendine. siktir et esir olmayı ve esir almayı.
çiftimi bulmak için yırtındığım yıllar boyunca yemediğim bok, girmediğim yatak kalmadı. ama bak, buna rağmen bugün yalnızım.
şimdi yapayalnızım ama allah'ın "her şeyi çift yarattım" sözünden dolayı, çiftim olmadığına da inanmıyorum bi türlü. daha doğrusu inanamıyorum. allah çift yarattım diyor :) mutlaka çiftim vardır. imanım bundan başkasına değil.
hem belki de, şu bilmem kaç milyon metrekarelik dünyada, belki çiftimde benim gibi çiftini, yani beni ararken yataktan yatağa girmekten yorgun düşmüş ve kalkıp arayacak takatini toplamaya çalışıyordur şimdilerde. doğrusunu kim bilebilir ki; allah'tan başka?
belki o da benim gibi "hayatımın aşkını arıyorum" diye diye orospuya dönmüştür.
orospuya dönmüşlüğüme değil de, yıllar boyunca çiftimi yanlış bi cinsiyette aramış olduğuma hayıflanıyorum şimdilerde. belki kendi cinsimden birilerini ayartmanın rahatlık ile kolaycılığına kapılmasam ve emek sarf ederek, özenerek ve ısrarla sabrederek karşı cinsimden birilerini peşinden koşsaydım, ya da hayatımdakinin tüm cahilliğine, bencilliğine, kumarbazlığına rağmen ona dört elle yapışsaydım, bugün çiftim olmuş olacaktı. ama nazından, oyunundan, tuzundan bıkıp çiftleşmenin en kolay olanına kaçtım ve işte şimdi, yani günün sonunda ise elimde osbirden yorgun düşümüş sikimden başka bir şey kalmadı.
ki osbir çekmeyi bile bıraktım. osbirsiz geçen günler, haftalar, aylar, yıllar var artık hayatımda. ımmmm missss gibi tertemizim.
kulaklığımda "teoman-istanbul'da sonbahar"ı söylüyor. şarkıda "her zaman kolay değil, sevmeden sevişmek" diyor. amınakoduğumun çocuğu, sen gel bi de onu bana sor. nasılda kolaydı; sevmeden sevişmek ve seviştikçe seveceğine inanmak. hiç sevilmeyecek olanı inatla sevmeye çalışmak. ah bi bilsen nasıl kolaydı. kolay gelirdi.
ama sormaz bana. soramaz. öyle bi imkânı yok teoman'ın.
zaten, neredeyse ücretsiz seks işçisine dönüşmüş birinin, sevmesinin ne kadar kolay olduğunu teoman nerden bilecek. bilmezki. asla bilemezki.
şimdi de papatya şarkısını açtım. diyorki "oh papatya, yüzümün haline bak, seninle kim kalacak ışıklar kapanınca, benden çok uzaktaaaaa" sözler güzel ama müzikleri hep ondan bundan arak.
göt herif kimsenin bilmediği yabancı şarkıları alıp, bi kaç güzel duvar yazısındaki cümlelerle karıştırıp şarkı sözü yazmış ve beklentiyle yaşayan kalabalıklara satarak paraya dönüştürmüş.
tüm bu üçkâğıtçılığına rağmen, nasihat gibi geliyor kulağa teoman şarkısı.
dün 18:00'de başladığım tren yolculuğum bitmedi. sanırım 2-3 saat kadar önce sivas'tan geçtik. Kars, Anakara'ya çok uzakmış. varmak 26 saat sürüyor trenle. Dün geceden bu yana onlarca dağ, ova, orman, kimsesiz kaldığı için viraneye dönmüş köy ve oto yollarla çevrelenmiş şehir geçtik. kuş uçmaz kervan geçmez yer yok ama yine de sakinlerinin terk ettiği dağ başlarındaki tek tük evler, insanı derin düşüncelere daldırmıyor değil. ne vardı yani gelip bu dağ başında 2 katlı bi ev yaptınız. neydi amacınız. çok mu sıkıldınız modern şehrin çok kibar vahşi kalabalıklarından?
ne oldu şimdi yani gelerek ve evlerin halinden belli oluyor neyi başardınız tekrar geldiğiniz yere dönerek.
ardınızda bıraktığınız bahçe duvarları, tel çitler, kurumaya yüz tutmuş meyve ağaçları, komşu köyün mezarlığındaki ölülerinize kim gelip fatiha okuyacak?
unutulacak herkes. unutacaksınız gömdüklerinizi. biliyorum, öyle olacak. babam derdi; düğünde, cenaze de 3 gün sürer. sonra hayat yine eskisi gibi devam eder.
babam mı söylerdi pek emin değilim aslında. ama onun ağzına yakıştırdım. çok yakışırdı aslında. büyük ihtimalle o söylemedi. bana böyle şeyler söyleyecek kadar vakit geçirmedik çünkü.
dereler, dağların yamacına yaptıkları kıvrımlı yollardan, çalı çırpı eşliğinde usul usul yol alıyor. toprak rengine dönmüş suyun tüm pisliğine rağmen hiç durmadan yol almaya devam etmesi ilham verici.
sor gündüzlerden sor.
sor kime istersen sor, öğrenemezsin." ben onun bu sor'larını yazıncaya kadar diğer şarkısına geçti.
şimdi de "ayyy ayyy ayyyyy ayyyyyy yanıyorum, ayyy ayyy ayyyy ayyyyy çok fenaaaaaah" diyor ve sikimi kaldırıyor.
ah bu şarklıların gözü kör olsun.
04 Eylül 2026
ani harabeleri, adios, geleceğe giden trenden merhaba
geçen yıl iki mememin tam ortasında ara ara çıkıp kaybolan kaşıntıyı fark ettim ve doktora gittim. doktor memelerime bakarken ona "bazen kaşınıyor ve ben istemsizce kaşırken, sanki bi yara kabuğu düşüyor" çok sık değil, ama sanki ara ara çıkıyor, sonra gidiyor" dedim ve doktor hanım "egzama bu, mevsim geçişlerine falan çıkar. bi krem yazacağım, onu kullan" dedi.
çıkışta gittim aldım, sürdüm. değişen bir şey yok. hâlâ mevsim geçişlerinde çıkmaya devam ediyor. hatta iki tane daha çıktı.
Geçen yılki doktor ziyaretimden bir kaç ay sonra ise, başka bi doktora gittim ve sağ kulak arkamdaki kaşıntıdan bahsettim. bakıp egzama dedi, krem yazdı. saçlarıma baktığı için, bi şampuan önerdi. gittim aldım. ara ara kullanıyorum. artık egzama diye bir şeyle tanışmış oldum.
zihinsel gelgitlerim arttı, bugün bi kaç defa üst üste yaşadığım gelgitler korkutmadı değil. kendi kendime dualar okuyup, derin derin nefes alıp vererek sakinleşmeye çalışırken "ya hep böyle devam ederse ve hatta gittikçe kötüleşirsem ne yapacağım" diye düşünmeden edemedim. O an dışarıya bir şey yansıtmamaya çalışıyorum ve başarıyorumda, ama kalabalığın veya o an yapmakta olduğum uğraşın tam ortasında bi anda gelip bastıran garip olduğu kadar da tarifsiz bu ruh hali-hissin beni tamamen ele geçirmesinden ve öylece kalmaktan korkuyorum.
geçen bunu chatgpt'ye yazdım, bana "epilepsi nöbetleri tariflerine benziyor. hemen doktora git" dedi. gitmedim. çünkü önümüzdeki ay rutin kontrolüm var. o zamana kadar kendimi idare edeceğim.
Şimdi ise Doğu Ekspresi'yle Kars'a gidiyorum. Kars ve o tarafları görmemiştim. Hazır 3 haftalık izin almışken, iznimin 1 haftasını oralarda geçirmek istiyorum. Üstelik bi gay olarak değil, sıradan bir heteroseksüel olarak gidiyorum. Uzun zamandır, gideceğim yerdeki gaylerle tanışma odaklı bi plan yapmadan çıktığım ilk tatillerden biri bu. Farklı, çok farklı bi zihinsel kafadayım şu an.
İbneliği hayatımın merkezinden çıkardığımdan bu yana, hayatın seks olmayan yönlerini daha fazla fark etmeye başladım sanki. bi yere ibne olarak gitmiyor olmak, ibnelerle bağlantı kurmadan bi yeri gezebiliyor olmak, bambaşka bi deneyim.
fermuarımın inmediği, pantolonumun hâlâ göbeğinin üzerine kemerle tutuklu bi şekilde olduğu haliyle yeni bir yeri daha görmek, sadece gezmek, gezebilmek. demekki, şu 3 günlük sikik hayatta her şey mümkün. ve tüm mümkünler, biz nasıl düşünürsek, hayata nasıl bakarsak baktığımız haliyle mümkünleştiriyoruz.yaşasın mümkünler.
bu satırları yazarken, kulağımda da Göksel - Aşkın Yalanmış çalıyor. Trende olmasam, bağıra bağıra eşlik ederdim. üstelik göksel'den daha güzel söylediğimi düşünerek. ama hareket etmekte olan bi trenin 1. vagonunun 17 koltuğunda oturmuş, bu satırları yazıyor ve göksel'e sessiz bi şekilde içimden eşlik ediyorum. Bu satırlar biterken, Göksel şarkı değiştirdi ve şimdi Açık Yara'yı söylüyor. Bunu da çok güzel söylerim Göksel, senden bile daha güzel söylüyorum.
kars'a yarın akşam 20:30 sularında varacağım.
(sularında kelimesi çok garip değil mi? bi ara bu konuya eğileceğim.
pardon eğilmeye tövbe ettim ben. eğilmek yerine, sularında kelimesinin kökenine detaylı bi şekilde bakacağım)
kars'a vardığımda ne yapacağıma dair kaba taslak dahi olsa bir şey yok. Sadece Ani Harabeleri'ni merak ediyordum ve hemen oraya gitmeye niyetliyim. Şehrin havası beni sararsa, bi kaç gün kalmayı düşünüyorum. Belki 1 hafta kadar. Sonrasında Antalya var aklımda, 1 haftalık güneş kum ve deniz dolu bi tatili hak ettim. çünkü şu geçtiğimiz 2-3 yıl çok iyi çalıştım ve kazandığım paraların bi kısmını dünyaya harcamalıyım.
Memlekete de gitmeyi düşünüyorum. Beni her 3 ayda bi görmekten sıkıldılar ama olsun, hem çalışıp, hem gezilebileceğine şahit olmalılar. Beni gördükçe, sadece çalışıp aç gözlülükle para biriktirmek zorunda olmadıklarına dair bi fikir zihinlerine ekilir.
erkeklere tövbe ettiğimden bu yana iyice yalnızlaştım. hatta yapayalnız bi sap'a dönüşüp kaldım. kadınlarla zaten aramı yapamıyorum. yani arkadaş olarak tanıştığım ve muhabbet ettiğim yeni kadınlar çıkıyor, ama bu tanışmaları duygusal zemine çekme veya sikiş sokuşa çevirme anlamında tık yok. erkekler varken, ilişki arıyorum ayağına onunla bununla tanışma sonrası arada bi heyecanlar, kaçak göçek öpüşler, ilk müsait köşede ayak üstü sürtüşmeler oluyordu ama şimdi erkeklerden el çekince, bu bi kaç dakikalık ucuz duygusal tatminler de tamamen bitti. iyiki bitti. bitirebildim.
arada bazen canım erkek çekmiyor değil. çekiyor ama kendime verdiğim sözü tutmaya kararlıyım.
sokakta göz göze geldiğimiz ibnelerle o anlık çekimlerden kaçmak için çok çabalıyorum. kaçmayı başarıyorumda. erkek çekiminden kaçmak konusunda gittikçe daha başarılı olduğumu da söylemeliyim. bunu başarmamın ana nedeni, sanırım yıllar içinde sike sike kabullendiğim "gay doğdum" yalanının red etmek ve ne olduğumun veya olmak istediğimin dışardan tanımlanmaya gerek olmadığını kabullenmek olduğu olsa gerek.
evet, tüm kabul edilmiş topppppplumsal doğruları red etmek beni rahatlattı ve kendimi yeniden ele alıp, sakince bakabildim. ne olduğum veya olmak istediğimi, başkasından duymama gerek yok. hayatımız içine edeceksek, bu kendi kararımızla olmalı, başkasının doğrularıyla vicdanımızı susturmayı başarmış olarak değil.
yol uzun, şarjım %55 ve kulağımda, hande yener "bakıcaz artık" diyor.
bakıcazzzzz
trendekiler uyuklamaya başladı.
bi kaç film indirmiştim, sanırım onları izleyeceğim. şimdilik adios diyerek kapatıyorum.
adios.
02 Eylül 2026
nüks
2018-2019 yılında, bi anda gelen donma halleri yaşardım ve o an tuhaf olurdum. Donar kalırdım veya sesler, renkler, ağzımın tadı, gözlerim, bedenim her şey başkalaşırdı. Anlatamadığım bi ruh haline kapılırdım bi anda ve işte şimdilerde yine o halleri yaşıyorum. Son 3 aydır, çok sık ve hatta bazen günde 2-3 defa yaşadığım oluyor.
Geçen gün çok sert oldu, metroda bayılmışım, önceki günde otobüsde kendimden geçmişim, her defasında bi kaç saniye sonra kalabalık tarafından uyandırıldığımda ne olduğunu anladığım ve etrafımdakilere, iyi olduğumu ama aslında bazen bu şeyi yaşadığımı, bilincimi kaybettiğimi ama kendime geldikten sonra bir şeyimin kalmadığını ikna etmeye, anlatmaya çalışırken buluyorum kendimi.
Yalnızken oldu mu hiç bilmiyorum ama kalabalıkta olduğu zaman, etraftakilerin kendime geldikten sonraki davranışları ve hastaneye götürelim ısrarlarından dolayı, farkına varmış oluyorum.
Eskiden de böyle olurdu ve işte 2020 yılı sonunda ve 2021 yılı başında tümör teşhisi konmuş, hastane olaylarım başlamıştı.
Benim tümör alınmış, terapilerimi olmuştum ama türü habis olduğu için, nüks durumu her zaman vardı. var. Şimdilerde çok fazla donma ve kendimden geçme yaşayınca "acaba nüks mü etti" diye düşünmeden edemiyorum.
İnşallah nüks etmemiştir.
Önümüzdeki ay rutin kontrolümü olacağım. inşallah bir şey çıkmaz.
bir şey çıkarsa, bu kez gizli tutacağım. çünkü hayatımda, söyleyecek kimsem kalmadı kendimden başka.
23 Ağustos 2026
ne derlerse desinler, her zaman kendin ol, kendin kal
olabilir yani, belki de gerçekten piç doğmuş veya bi orospunun çocuğusundur, modern hayatın kağıt denilen etiketlerle belgelediği eğitimden yoksun bırakılmış-kalmış ya da tam tersi hep özel okullarda okumuş, okutulmuş, kurstan kursa koşturulmuş bi yarış atına da dönüştürülmüş olabilirsin
olabilir yani; dağda bi çoban veya ovada bi çiftçi ailesinin tarlaya sürdüğü sadece yarısı insanlaştırılmış bi canlı, ya da tek eğlencesi seks olan bi karı-koca'nın çocuğu olarak doğmuşsundur. olabilir. bunlar hep imkân dahilindedir. ama sana ait olan bu olmuşlardan ibaret etiketlere göre yaşamak veya red etmek, değiştirmek, sadece senin elindedir.
belki de henüz küçük yaşta sikin kalkmaya başladığında, onu sokacak bi yer bulamayıp kendin gibi siki kalkıklardan birinin sikini kendine sokturmaya başlamışsın ve yola böyle devam ede gelmişsindir, ya da kalabalık bi ailenin eziği olarak büyütülmüş de olabilirsin.
olabilir, belki de günün ışıklarından itibaren tecavüz ve tacizlerden kaçmaya başlayan küçük bir kız çocukluğu yaşadığın için, şimdilerde tüm erkeklerden uzak yaşamaya alışmış bi lezbiyene dönüşmüşsündür, çirkinliğin veya özgüvensizliğinden dolayı karşı cinsinle doğru duygusal bağlar kuramayıp, işin kolayına kaçarak hemcinsinlerine yönelmişsindir. ya da elini sikmekten bıkan bi ergen, geceleri çift kişilik yatağına tek başına girdiğinde osbir çektikten sonra uyuyakalan bi yalnızlıktan bıktığın için "acaba?"lar eşliğinde kendin gibi birine yakınlış duymaya başlamışsındır.
olabilir. hayat böyledir. çünkü 2+2'nin toplamı sadece matematikte 4'tür. ama bunu sana kimse söylemez ben dışında. çünkü kimsenin sikinde değilsin.
ve zaten ben dışında; bu beş para etmez hayatın, düşünerek yaşamaya basmayan kafanla kimin sikinde olabilirsin ki? olmayacaksın, değilsin. onlar etiketi yapıştırıp geçerler sıradakine. senin haklı veya haksız nedenlerin, onların umurlarında değil. onların işi etiketlemektir. seni etiketleyerek hapsederler, o çok ve hep alkışlanan yalanlarına.
ve nerden bileceksinki, onların da kendi etiketlerinin olduğunu? nerden bileceksinki, hapsedildikleri etiketlerin içinde yaşaya geldiklerini.
evet, onlarında etiketi vardır ve habersizdirler alkış adlı kendi etiketlerinden. hayatlarını devam ettirmek için hep alkış almak, hep almak, almaya devam etmek için, uydurup kağıt üstüne sabit kıldıkları yalanlarını devam ettire gelirler. çünkü dünya onlara "bi gün öyle, bi gün böyle olamazsın" demiştir.
ama bak ben diyorum; bi gün öyle, bi gün böyle olabilirsin!
ayıp olmasın diye değil, doğru olduğuna inandığın neyse, onu yaşayabilirsin. siktir et kalabalıkları. onlar her zaman çok kalabalık.
dediğim gibi evlat; her şey mümkün bu amınakoduğumun hayatında. çünkü tüm potansiyeller etrafa gelişi güzel dağıtıldı ve büyürken, o potansiyellerden biriyle karşılaştığımızda deneye yanıla sahiplenilerek yaşanılıyor hayat dediğin bu koşuşturmaca.
içinden gelmiş hırsızlık yapmışsın, doğruların canı cehenneme deyip adi bi şerefsiz olmuşsun, zamanla amınakoduğum bi orospuya dönüşmüş olabilirsin. ama bugün, evet evet bugün, ya da tam da şu an hepsinden dönebilirsin ve döndüğün için de sana şimdi #dönek etiketi yapıştırabilirler, yapıştıracaklardır.
o yüzden boşver hepsini. yapıştırdıkları etiketi taşımak veya ona göre yaşamak zorunda değilsin. seni, kafalarında oturttukları o küçük yerde yaşatmalarına izin verme. oraya sığacak kadar küçülme. küçültmelerine izin verme.
kalk ve kendin ol. şimdide yaşa. geçmişi sırtında taşımayı bırak.
hayat her gün yeniden başlarken, sen eski seni taşımayı bırak. sahi o eski sen sen misin?
ve şu anda bile, kendin misin? kendinde misin?
17 Ağustos 2026
hayat erkeği veya hayat kadınını bulmak
kendimi bi erkekle aşk yaşayabileceğime, hayatımı ona verebileceğime inandırdığım yıllar boyunca, şimdikinden farklı biriydim sanıyordum. bugünlerde ise, fark ettimki ben hep ben oldum. hep ben olmuşum. yediğim bokları, işlediğim günahları bol duygusal soslara banıp tanınmaz hâle getirdikten sonra yerkende ben, hep ben olmuşum ve bunu şimdi fark edince mutlu oldum.
bi şekilde yoldan çıktığım, iyice kudurduğum zamanlarım olmadı değil. oldu. çok oldu. fakat doğrunun, doğru olduğunun farkında olup kabullenmiş ama allah'ın bana verdiği "doğruyu yapma veya yapmama"nın tercihini de sonuna kadar kullanmışım. buna rağmen sığındığım yerde, sırf ona inanıp güvenerek, sadece ona sığınarak her haltı yediğim için kurumamışım, orada yeniden yeşermişim. yeşertmiş beni, ne güzel.
yukarıdaki cümleleri yazmamın nedeni; bu hafta ankara'nın, rahatça orospu bulunup hemen kuytusunda da o rahatlıkla seks yapılacak yerlerinden birini yanlışlıkla keşfettiğimde aklıma gelen düşünceden ilhamla yazdım. yazmaya devam ediyorum.
Demekki tüm şehirler birbirinin kopyası ve "siki kalkanın dini imanı olmaz" lafı da sapına kadar gerçekmiş. Orospular, pezevenkler, kafası karışık ergenler, okul bahanesiyle evlerinden-ailelerinden kopan koparılan üniversiteliler, dengeyi kuramadığı için evsiz kalıp ibneleşenler, varlık içinde dengesizleşen zengin züppeler, sikişmeyi iş edinerek kazandığı paralarla sikini kestirip vücuduna açtırdığı delikle kadın olduğunu sanan dönmeler, çirkinliği yüzünden bi erkek tarafından sevilmeye layık olmadığını düşünüp lezbiyen olan ama hayatını idame ettirebilmek için de amını siktirmekten başka iş bulamayan kadınlar, o yolun yolcusu olduğu ilan edilmişler, ler, ler, larrrr...
her şehirde var bu tipler ve her şehirde bunların toplaştığı yerler var. farkında olarak veya olmayarak, bi yere toplaşıyorlar ve orada kendi düzenleri kurulmuş oluyor.
biri kendini siktirmek mi istiyor, yeri belli
biri sikecek birini mi arıyor, yeri belli
ucuz, pis, lağımdan hallice o yerde birbirini bulur, çekilirler bi köşeciğe.
çok geçmeden habitatları oluşur, orası onlar için doğal bi alana dönüşür ve öyle kalır. kaldıkça da, toplaşırlar. önce 1, sonra 2, sonra 3... gelir derken, derken, orada kendi davranışları, dilleri, göz süzüşleri belirlenir. hiç konuşmadan, hep bakışarak çok şey anlatmış olarak.
zamanla orada, oraya ait yeni normaller oluşur. biraz daha zaman geçince, kesinleşmeye doğru hızla yol alan norm'lar belirlenmiş olur. belirlenir. artık yeni gelen kişi ondan önce belirlenmiş olan norm'a uyar, hiç farkında olmadan ama üzerine koyarak ve hiç eksiltmeden. zaten 2 her zaman 1'den çoktur ve 3 çoğuldur. orada üç kişi bir araya gelince, yaptıkları normal olur. olmuştur. artık normal budur.
her zaman, sırf yürümüş olmak için 5-6 durak önce otobüsten inip geçtiğim o parktan, o gün 1 saat daha geç saatte yürüdüğümde fark ettim o orospuları ve alıcılarını. ufak bi şaşkınlık sonrası yavaşladım ve sanki zaten oraya gelmişim gibide biraz daha oyalanıp banklardan birine oturdum. Oturduğum gibi de karşı banktaki 27 yaşında olduğunu düşündüğüm balık etli olmayı biraz geçmiş genç orospu gülümsedi. bana gülümserken, bir yandan da çaprazımdaki diğer bankta oturan 50'lerini geçip gitmiş diğer kadına baktı. 2-3 dakika süren bu bakışlar, gülümsemelerin henüz ilk dakikasında balıketli'yi alıp çekip çıkarmak geçmişti aklımdan ve şimdi genç orospu, yaşlı orospuyla yüz göz mimikleriyle konuşurken, onu süzüyordum. Sahi o'na "burda 3 kuruşa sikilmek için müşteri bekleyeceğine, gel gidip bi hayat kuralım. şimdiye kadar kim siktiyse seni, siktir et hepsini, gel gidelim. yeni bi hayata sıfırdan başlarız." desem gelir mi benimle?
O'na gerçekten ve tüm samimiyetimle, aklımdan geçmekte olan bu cümleleri bir bir söylesem, sadece evinin orospusu olmayı kabul eder mi acaba? Hayat Kadınım olur muydu?
Ama olmaz bilirim, gelmez benimle hayatıma. Sokaktaki özgürlük konforuna alışan, artık dönmez bu yoldan. Aradığı sıcak bi yuva değildir artık onun. Çünkü sokaktaki rahatlığı hiçbir yerde bulmaz, bulamaz evinin hep sıkıcı, çok heyecansız ve hiç macerasız konforunda bulamaz o rahatlığı.
Biricik ve tek kurtarıcısı ben, onun için bunları düşünürken, bi anda aklıma DANK etti;
ben bunları, bu düşünceleri ilk defa ve sadece onun için düşünmüyordum, düşünmemiştim. Ben oldum olası hep böyle düşünmüştüm, düşünürdüm ve bu yüzden parklarda, caddelerde, barlarda, hamamlarda, ibnelerin kendilerini kolaylıkla ve hemen siktirmek amacıyla birilerini bulmak için toplaştığı o açık alanlarda karşılaştığım her; biraz sahipsiz, biraz kimsesiz ve çok yalnız kalmış biri için böyle düşünürdüm. Sanırdımki, onlarda benim gibi buralarda hayatlarının erkeğini, aşkını arıyorlardı ve karşılaştıklarında da koşarak gideceklerdi buralardan. Ben böyleydim ya, herkes ben gibiydi sanırdım farkında olmadığım tüm bıkkın ve kibirli kimsesizliğimle.
Bu yüzden çaresizce bekler gibi oturan birini alıp evime götürmek ve sımsıkı sarılıp "geçti artık, hepsi bitti. birbirimizi bulduk. artık sadece birbirimize bakacağız, birbirimize sahip çıkacağız" demek isterdim.
Bazen bulurdum birini. Götürürdüm eve "bi insan'ım var, birinin insanıyım" diye düşünürdüm sanki içten içe. tertemiz yıkanırdık, kahvaltı yapardık, yemek yerdik tv izlerdik. Sonra o, bi kaç saat sonra veya ertesi gün pencereden sokağa bakardı uzuuuuuuuuuun uzun. çok geçmeden oflardı, poflardı hiç farkında olmadan ve böyle anlardım, bu sakin duvarlar üzerine üzerine geliyordur.
Ama yine de bazen 3-5 gün sürerdi bende birinin kalması. Bu 3 günlük kalmalara bile sevinirdim, kafam çok karışık ve hep düşünceliyken. Ama tabii bilirdim, eninde sonunda gidecektir ve üstelik benimle karşılaşmamak için onu bulduğum çöplüğe değil, şehrin başka bi bok çukuruna gidecektir. Bir daha onu evime getirmeyeyim diye.
Çünkü o artık evinin orospusu değil, sokağın orospusu olmayı tatmıştır. Sokağın tüm huzursuzluğuna rağmen, sadece kendine ait bir yaşamı tatmıştır. Bu yüzden 4 duvar arasına kapatamazsın onu, kapanamaz. kapanmaz. kapanmayı istemez.
Şimdi bu yaşlı orospuyla konuşan genç orospuyu da götürsem aynısı olur.
ama olsundu, bi kadınla da bunu tekrar yaşamak ve belki tam tersinin gerçekleşme ihtimalini yüksek tutarak denemek lazımdı. nasıl olacaktı ki?
tüm bunları düşünürken rahatladım ve gördümki, bendeki bu duygu bana aitti. birine sahip çıkmak, onu sırf insan olduğu için hak ettiği değerle yaşatmak, iyileştirmek düşüncesi bana aitti. yani aslında yıllar boyunca hep yaptığım şey, yani davranışımın asıl nedeni eve sadece bir erkek götürmek değildi, sorunum hayatımı paylaşacak birini bulmak ve hayatının erkeği olmak istememdi. bu bir sorun değildi. ama benim gibi düşüneni de bulabilmek sorundu ve hâlâ da bi sorun olarak duruyor.
sahi bulabilecek miyim Hayat Kadını'mı ve olabilecek miyim birinin Hayat Erkeği.
16 Ağustos 2026
Unutulacaksın, hiç olmamışsın gibi.. Mahmud Derviş
Terk edilmiş bir kilise gibi unutulacaksın,
Geçici bir aşk gibi ve kar altındaki bir gül gibi... unutulacaksın
Ben yola aidim...
Adımları adımlarımdan önde olanlar var
Görüşlerini benim görüşlerime dayatanlar.
Sözü tabiatıyla saçanlar var geçmek için hikayeye, yahut aydınlatmak için kendinden sonra gelecekleri şarkılı bir iz…ve bir çan gibi
Unutulacaksın, hiç olmamışsın gibi,
ne bir şahıs ne de bir metin... unutulacaksın
Yürüyorum basiretin kılavuzluğunda, belki bir özgeçmiş verebilirim hikayeye.
Çünkü kelimeler beni yönlendirir ben de onları yönlendiririm.
Ben onların şekliyim onlar özgürce tecelli ederken. Ama benim söyleyeceklerim söylendi.
Benden önce geliyor geçmiş bir yarın. Ben hükümdarıyım yankının.
Taht yok benim için kenarlardan başka.
Çünkü yol o yoldur.
Belki bir şeyi tanımlamayı unuttu evvelkiler, uyandırmam için onda bir duyguyu ve bir hissi
Unutulacaksın, hiç olmamışsın gibi, ne bir haber ne de bir eser... unutulacaksın
Ben yola aidim...
Adımları adımlarımın üzerinde yürüyenler var ve görüşlerime benden önce varacak olanlar.
Evin önünde, sürgün bahçelerini öven şiir söyleyecek olanlar da,
Kırık yarınımdan, yokluğumdan ve dünyamdan hür,
Dünün ibadetinden, yeryüzü cennetimden hür,
Kinayelerimden ve lisanımdan hür,
Çünkü ben şahidim, unutulduğumda hür ve diri olduğuma!
Şiir: Mahmud Derviş - Tercüme: Emre Özen
07 Ağustos 2026
eşcinselliğe doğru itilmek mi?
Bi kaç gündür, karşı ofiste yoğun bi çalışma vardı. Mobilyalar, perdeler, lambalar, laminatlar vs değiştiriliyor, bende zamanım oldukça neler olduğuna dair merakımdan gidip ustalarla muhabbet ediyordum. Muhabbetimiz ilerledikçe ara ara çay götürmeye başladım ve tabii su ihtiyaçlarını da gideriyordum. Tamamen kendi inisiyatifim ve gerçek anlamda; bir müslüman olarak sevap işlediğimi düşünerek.
Aksi hiçbir şey düşünmedim, yapmadım ve şu 4-5 gün boyunca olabildiğince bu insani davranış ve yaklaşımıma rağmen, bugün eşeğin amına suyu kaçırdılar.
İlk su kaçırış şöyle oldu;
Çaylarını bırakmış, bizim ofise dönmüştüm. biraz oyalandıktan sonra, tekrar karşı ofise dönerken içeri girmeden hemen önceki camekâna bakmak için, kapının ardında durdum ve o anda kızıl saçlı, bi gözü yeşil bi gözü mavi olan usta "topitoş nereye kayboldu" dedi Kalfa'sına ve güldüler. O anda, içeri girecekken durdum ve bi kaç saniye daha oyalanıp, sonrasında ayaklarımı yere sert vurup adımlarımla geldiğimi belirtmek için gürültülü bi şekilde içeri girdim. Adımlarımdan çıkan seslerle zaten benden haberdar olmuşlardı ve ben girdiğimde de sanki hep yapmakta oldukları işi konuşuyorlarmış gibi, ölçüleri, kesip biçtikleri işi falan konuşmaya başladılar.
Yanlarına gittiğimde ses çıkarmadım, her zamanki gibi havadan sudan konuşmalarla 10-15 dakika oyalanıp ofisime döndüm.
İkinci su kaçırış:
Gün içinde bi kaç defa daha gittim geldim, muhabbet ettik ve o ara fark ettim, Kızıl Usta bana "aşkım, bebeğim, bi tanem" diye sesleniyor ve günlük konuşmalarımızdaki önemli önemsiz tartışmalarımızda, kelime dağarcığım ve harika mantık yürütmelerimle onu alt ettiğimde, "bebeğim ama hiç konuşmama izin vermedin, aşkım bi saniye dur bak ne diyecem" gibi cümleler kuruyordu.
Üçüncü su kaçırış:
Bu cümlelerinden rahatsız olunca, çaktırmadan muhabbeti azalttım ve akşama doğru bi ara konu nasıl dönüp dolaştıysa "ben seni çözdüm çözdüm" gibi bi cümle kuruverdi. bir şey demedim ve o an telefonum çaldığı için oradan uzaklaştım. Sonrasında da zaten gün bitmiş oldu, işte eve geldim bunları döküyorum buraya.
Şimdi bu deneyimimden vardığım sonuç şu ki;
bence toplum, kendi içinde bazı insanları ayırıp onu pasifleştiriyor. Pasif konuma sürüklüyor, oraya hapsediyor. Kişi sert mizaçlı değilse bu çok kolay oluyor. İçindeki bulunduğu topluluk, o kişiyi sırf belki de kendilerinden daha insancıl davrandığı, hayata-yaşama-insanın kendisine daha fazla sevgi duyduğu için onu ibne olmaya zorluyor. İbneleştiriyor. Onu yatılacak bi nesne olarak görüyor. Kadınsı bir forma sokmaya, orada tutarak onunla ilişki kurmaya çalışıyor. zorluyor. Zaten bu tür kişilere gösterilen ilgi, kişinin kafasını yeterince karıştırdıktan sonra da, topluluğun istediği kıvama gelmiş oluyor. Kişinin kendisi de o ilgiye bağımlı hale geliyor. Zaman içerisinde karşısındakiler değişse bile, gösterilen ilgi ve hissedilen duygu aynı yoğunlukta olduğu için pasif konuma yerleştirilmiş olan kişi bunu devam ettiriyor.
Bana bugün gösterilen ilgi, çok değil daha 2 yıl önce ve hatta neredeyse 1 yıl önce gösterilseydi Kızıl'ın yatağını veya benim yatağı çoktan boylamıştık. Çünkü hem gösterilen ilginin devamlılığı, hemde gösterenin sıcaklığı kafamı çok karıştırdı. Açıkçası tövbe etmemiş olsaydım, şu an Kızıl'la kızılca kıyameti koparırdık. Ama tövbe ettim ve çok şükür, artık manipüle edilemiyorum.
Ama dediğim gibi; toplum bazı karakterlere, kendi olduğu gibi değil, olmasını istediği gibi bir rol biçip o role göre davranmasına yönelik ilgi göstermeye başlıyor ve kişi de bunun farkında olmadan, o role sürüklenip zamanla orada hapsolup kalabiliyor. Bi çok eşcinselin, bunu yaşadığını ve hatta yaşattıklarını anlayabiliyorum.
05 Ağustos 2026
neden ibne derler
kibarsın diye ibne derler
güzel konuşuyorsundur diye ibne derler
kestirip atmak yerine, her şeyi uzun uzun açıklarsın diye ibne derler
sanat sepet olaylarına kafan çalıştığı için ibne derler
şarkı söylemeyi sever ve her an her yerde rahatlıkla söylersin diye ibne derler
iki göbek attın diye ibne derler
el açmazsın ibne derler
doğrunda diretirsin diye götü kaşınıyor bu ibnenin derler
bi hedef koyduğunda, onu tutturuncaya kadar çalıştığın için ibne derler
zekisindir, ibneler zeki olur derler.
solaksındır, solaklar ibne olur derler
sevdiğin ünlünün filmlerini takip edersin, ibne la bu derler
akıllı, mantıklı kararlar verdin diye ibne derler
hayatına sahip çıktın diye ibne derler
yardımseversindir. gocunmadan her an birine yardıma koşarsın diye ibne derler
top oynamayı sevmezsin diye ibne derler
oyuncak bebeklerle oynarsın diye, büyüyünce ibne olacak derler
3-4 yaşında, vucudunu tanımaya başladığını gördüklerinde ibne derler
aynı yaşlardayken, akranınla tv'de gördüğün yatak sahnesini taklit ettin diye ibne derler
ergenliğinde kafan karışır ibne derler
ergenliğini yaşamaya başlarsın ibne derler
çok konuşursan ibne derler, konuşmazsan ibne derler
düşünerek konuşursun diye ibne derler
her konuda bi fikrin vardır, yeri geldiğinde söylersin "çok biliyor bu ibne" derler
sesin kırıktır diye ibne derler
sesin tizdir diye ibne derler
elin kolun yerinde durmaz, kırıtırda farkında olmazsın ibne derler
diye diye, seni ibne ederler.
04 Ağustos 2026
bi öyle, bi böyle, bi değişik bu ibne
Evet, karı bulamadığı için erkek siken veya kendini erkeklere siktiren bi erkek değilim ama sonuçta duygusal yanımı, yani o sevgiye aç, sevmeye muhtaç, sahiplenilmek ve sahiplenilmeye mutlulukla ulaşmış bi şekilde ilgilenilen biri olmak herkes gibi benimde hakkım. ve bunu bi kadınla yaşamak istiyorum. ama bulamazsam, sanki tekrar erkeklere dönecekmişim gibi hissediyorum.
Zaten geçmişimde de çoğunlukla, kadınlarla uğraşmaktansa erkek ayartmanın kolaycılığına kapılıp kendimi koyverdim. ki bana göre de yok öyle doğuştan ibneydim, allah beni böyle yarattı, yok ben küçükken kızlarla oynardım da şimdi o yüzden götümü siktiriyorum lafları falan hep kendini kandırma pasları. Bir de "kadın ayartamadığım için, erkeklerle oluyorum" ya da "bi kadının sorumluluğunu alacak göt yok bende. açıkçası kimsenin sorumluluğunu da alamam. erkek erkeğe takılmanın en güzel yanı sorumsuzluk ve bu, rezil hayatımda bana yetiyor" diyemeyen erkeklerin yalanlarından başka bi şey değil. Fazla özgüvensiz ve hep kolaycı karakterlerin bok çukuru eşcinsellik.
bunu, yani aslında ibneliğin kolaya kaçmak olduğunu kabullenmek zor tabii. kim ben kolayı severim, zordan kaçtığım için burdayım der ki?
üstelik anlık heveslerine boyun eğip onca şey yaşamışken şimdi kalkıp "ben ibne değildim aslında, sadece beni sevecek kadın bulamadım, bulamıyordum, nasıl ayartıp duygusal ilişki yaşayacağımı bi türlü anlamadım ve zaten erkeklerin içindeyken içlerine ve içime düşmelerine bıraktım kendimi" diyecekti ki?
Mesela ben bile buraya "ibneliği bıraktım" yazarken zorlandım. Onca yıl burda her boku yazmışken, nasıl yazacaktım ki?
Ama yazdım. Sonuçta hayatımın iplerini hep elimde tutmaya özen gösterdim. Arada kaçırsamda.
"ibne değilim, bi daha olmayacağım" dediğimde, kızanlar falan oldu. Sokaktaki hayatımda da kızıyorlar ve hemen "ya bu öyle bi şey mi, istediğin zaman bırakılabiliyor mu bu homoseksüellik" diye yapıştırıveriyorlar soruyu kulaklarıma ve anında açıyorum ağzımı "istediğin zaman bırakamıyorsan, bu korkunç bir şey zaten. ben hayatımın kontrolünün bende olduğunu bilerek yaşadım, bundan sonra da yaşayacağım"diye.
Sokakta insanlar daha bi anlayışlı çıkıyorlar. Şaşırıp aaaaa diye diye, kabulleniyorlar. Ama mesela burda, internette kolay değil. Çünkü çoğu mal.
Sanıyorlarki, burda yazdığım onca sikişli sokuşlu aşk hikayesini yalanlayacağım veya başka bir şey yapcam falan. ve geliyor soru;
Ne yani 15 yıldır yazdığım aşklar, peşinden koştuğum piçler, tek gecelik atışlar yalan mıydı?
Ardından cevabı yapıştırayım: hayır yalan değildi. yaşadım. öptüm o erkekleri, hemde büyük bi aşkla. hiçbir kadının bana bu büyük aşkla onu öpmeme izin vermediği kadar büyük bi aşkla öptüm ve öptüler belkide beni. Gerçekleşmesini istedikleri o büyük aşklarla kucakladılar beni ve yaşamak istediğim devasa aşk hayalleri eşliğinde sarıldım tüm erkeklere. onlarda bana sarılmışlardır. biliyorum. sarıldılar.
tüm o gerçekleşmeyen beklentilerden, o yaşadıklarımdan, yatıp kalkmalarımdan pişman değilim ama keşke yediğim ilk kadın tribinde, ya da sikim kalkmaya başladığı o kafa karışıklığı ve bol sorulu dönemlerimde, cevaplardan kaçmak için kolaya kaçmasaydım beeeee
neyse olan oldu, geçti gitti hepsi. geçmiş olsun. zaten geçmiş oldu da.
Ben kadere inanmam, allahın beni istediğim gibi yaşamam için desteklediği bir hayat varken,
büyüdükçe anlıyor ve kabulleniyorum; çocuksu heveslerin, zora gelmeyen şımarık yanımın ardından nefes nefese koşmuşum o erkek sevgili bulacağım adlı kolay aşk yaşama arzumun peşinden. Ama yarım yamalak, ama rezil rüsva her neyse de bir şeyler oldu. buna da çok şükür. çünkü kendimdim ve hep kendim olarak yaşamaya özen gösterdim. o günahları işledim. kabul ettim. evet defterim de çok kabarık. zaten kabarsın diye de her fırdatı değerlendirdim, çünkü defterin sahibine güvenim tamdı :)
tüm bunlardan sonra şimdi yine kendim olarak ve kalarak kadınların peşinden koşasım var ama biraz yorgun ve fazlaca yaşlıyım. Oysa etrafta göz kırpan çıtırlar, evde kalmayı seçmiş cüretkâr kız kuruları ve kocayı boşayıp ona buna gülücük atanlardan birini çekip çevirmem lazım ama yok. biri beni sevsin de öyle sikeyim takıntım yüzünden bi bok olmuyor. yapamıyorum.
kimse beni sevmeyecekse, onu niye sikeyim ki?
ben sadece beni seven sevdiğim birini sikmek istiyorum. gerisi fasa fiso.
01 Ağustos 2026
yapay zekâya göre neden okunmamalıyım veya okunmalıyım
Gemini'ye "insanlar blogumu neden okusunlar. okumaları için ve okumamaları için 5'er neden söyle" dedim, şöyle sıraladı:
Zor soru tam da buradan gelir zaten! kodları düzeltmek kolay, ama "İnsanlar burayı neden okusun?" sorusu doğrudan blogun ruhuna ve felsefesine dokunuyor. Teknik tarafı bir kenara bırakıp içerik ve okuyucu gözüyle bakarsak durum şöyle: Blogunuzu Okumaları İçin 5 Neden
1. Otantik ve Filtresiz Bir Ses: Günümüz interneti reklam içerikleri, SEO odaklı yapay metinler ve klişelerle dolu. Sizin kendi süzgecinizden geçen, yapmacıklıktan uzak ve sansürsüz diliniz okuyucuya "gerçek bir insanla" temas ettiğini hissettirir.
2. Chaplin Estetiği ve Görsel Kimlik: Sadece yazıyla değil, Charlie Chaplin temalı özgün görselleriniz ve siyah-beyaz ağırlıklı minimalist tasarımınızla okuyucuya karakteristik bir atmosfer ve görsel bir kimlik sunuyorsunuz.
3. Entelektüel Derinlik ile Gündelik Yaşamın Kesişimi: Sosyoloji, edebiyat ve toplumsal gözlemleri gündelik hayatın sıradan ama çarpıcı detaylarıyla (bir hamam macerası, sahaflar, sokak gözlemleri) harmanlamanız okumayı hem keyifli hem de düşünce açıcı kılar.
4. Şimşek Hızında ve Temiz Okuma Deneyimi: 100/100 performans skorlu, gözü yormayan siyah-beyaz tasarımıyla blogunuz; reklam kalabalığı veya yavaş yüklenen sayfalar olmadan okuyucuya saniyeler içinde terzi usulü, konforlu bir okuma ortamı sağlar.
5. Merak ve Hikaye Anlatıcılığı: Yazı başlıklarınızdan üslubunuza kadar okuyucuda "Acaba burada ne anlatıyor?" merakı uyandıran, hikaye anlatıcılığı güçlü bir anlatım diline sahip olmanız.
Blogunuzu Okumamaları İçin 5 Neden
1. Popüler ve "Hızlı Tüketim" İçeriği Arıyorlarsa: Eğer okuyucu 3 dakikada tüketip geçeceği "Listeleme (Listicle)" içerikler, pratik tavsiyeler veya magazinel başlıklar arıyorsa sizin derin ve uzun soluklu yazılarınız onlara ağır veya "fazla edebi" gelebilir.
2. Provokatif veya Direkt Dilden Rahatsız Oluyorlarsa: Yazılarınızdaki cesur, yer yer sert ve filtresiz ifadeler, daha muhafazakar veya resmi bir dil arayan okuyucuların tarzına uymayabilir.
3. Algoritma ve SEO Odaklı Bilgi Arıyorlarsa: Blogunuz Google’a bir şey sormak için giren ve sadece tek bir teknik cevabı alıp kaçmak isteyen (örneğin "Kombı basıncı nasıl düşürülür?") kitleye değil, vakit ayırıp okumak isteyen kitleye hitap eder.
4. Göz Alıcı, Hareketli ve Renkli Tasarımlar Bekleyenler: Renkli, hareketli, bol videolarla süslü modern sosyal medya estetiğine alışkın bir okuyucu kitlesi için sizin siyah-beyaz ve sadelik odaklı tasarımınız "fazla sade" veya nostaljik kalabilir.
5. Her Gün/Her Saat Yeni İçerik Beklentisi: İçerik fabrikası gibi günde 10 haber ya da yazı basan bir platform olmadığınız için, sürekli anlık akış ve haber bekleyen sabırsız kitleyi tatmin etmeyebilir.
Özetle; herkese hitap etmeye çalışmayan, kendi karakteri olan bir bloga sahipsiniz. Zaten blog yazarlığının en güzel yanı da bu: Niteliği, niceliğin önüne koyabilmek.
ChatGPT'ye göre: Bloguna doğrudan baktım. Hayat Erkeği blogu Özellikle ana sayfadaki güncel yazılarla birlikte eski arşivin de çok uzun olması, bunun sıradan biçimde “bugün başladım, birkaç deneme yazıyorum” türü bir blog olmadığını gösteriyor: 2009'dan beri devam eden, binlerce güne yayılmış kişisel bir yazı arşivi var. Bence bir insanın okuması için 5, okumaması için de 5 gayet güçlü neden var: Okumaları için 5 neden
1. Başkasının hayatını gerçekten içeriden okuyabiliyorlar. Blogun en güçlü tarafı bence bu. Sen kendini sterilize ederek anlatmıyorsun. Ev, yalnızlık, ilişkiler, cinsellik, inanç, alışkanlıklar, pişmanlıklar, değişme isteği gibi şeyleri doğrudan kendi hayatından geçirerek yazıyorsun. Örneğin son yazında hem evine eşya doldurmanı hem seyahat etme isteğini hem geçmişindeki ilişkileri hem de bugün kendini değiştirme çabanı aynı anlatının içine sokuyorsun.
2. “Ben de böyle düşünüyorum ama söyleyemiyorum” dedirtebilir. Blogunun önemli bir özelliği, toplum içinde insanların genellikle sansürlediği düşünceleri açık biçimde ortaya koyması. Okur her söylediğine katılmak zorunda değil; hatta katılmayabilir. Ama “Bunu gerçekten biri yazmış” hissi yaratıyorsun. Bence merak uyandıran taraflarından biri bu.
3. Yıllar içerisindeki bir insan değişimini takip etme imkânı veriyor. Bu çok daha önemli bir avantaj. Arşiv 2009'a kadar gidiyor ve yıllar boyunca düzenli yazılar birikmiş. Dolayısıyla blogu yalnızca tek tek yazılardan ibaret değil; aynı zamanda bir insanın yıllar içerisindeki zihinsel dönüşümünün kaydı. Bugünkü Hayat Erkeği'yle 2011'deki, 2017'deki veya 2022'deki Hayat Erkeği arasındaki farkı görmek başlı başına ilginç.
4. Yazılarının konularını önceden kestiremiyorsun. Bir gün tüketim alışkanlıklarından, başka bir gün seyahatten, başka bir gün cinsellikten, başka bir gün dini veya kişisel bir meselelerden bahsedebiliyorsun. Ana sayfadaki başlıklar bile bunu gösteriyor: Çöp Evler, Gay Turizmi, Turistik ibneler, Okunmayan Kitaplar, Kaderini yeniden yazmak, Yeni Bir Ben, Ankara Günlüğü gibi birbirinden oldukça farklı başlıklar var.
5. Rahatsız edici derecede kişisel bir blog arayanlar için farklı bir deneyim. Bence blogunun asıl nişi burada. “Kişisel gelişim”, “edebiyat”, “gezi”, “ilişki tavsiyesi” gibi tek bir kategoriye sokulamıyor. Daha çok bir adamın kafasının içine girip onun dünyayı nasıl algıladığını okumak gibi. Bu deneyimi seven insan için blogun oldukça bağımlılık yapabilecek bir tarafı var.
Okumamaları için 5 neden
1. Okur, sana katılmak zorunda değil; ama bazen seni anlamakta zorlanabilir. Bazı yazılarda düşünceyle yaşanmış olay, itirafla yorum, gerçeklikle genelleme birbirine karışıyor. Örneğin son yazında kendi deneyimlerinden yola çıkarak gay erkeklerin seyahat motivasyonları hakkında oldukça geniş genellemelere gidiyorsun. Bunu problem etmeyen okur devam eder; fakat daha analitik veya akademik bir metin bekleyen kişi rahatsız olabilir.
2. Dilin herkese göre değil. Argo, küfür, cinsel ifadeler ve özellikle bazı kelimelerin çok doğrudan kullanılması blogun ayrılmaz parçası. Bu, seni farklılaştırıyor ama aynı zamanda ciddi biçimde filtreliyor. “Sadece düzgün, sakin, edebi Türkçe okumak istiyorum” diyen biri için blogun doğru adres olmayabilir.
3. Blogda belirgin bir “konu” arayan kişi kaybolabilir. Bir teknoloji blogu, edebiyat blogu veya gezi blogu gibi “Ben buraya şu bilgiyi almaya geldim” diyemiyor okur. Arşivde yüzlerce yazı ve çok farklı dönemler var. Bu bir avantaj olduğu kadar dezavantaj da: Blogun ne hakkında olduğunu birkaç kelimeyle söylemek zor.
4. Bazı yazılar okurdan sabır istiyor. Senin yazılarında bazen asıl mesele ilk paragrafta ortaya çıkmıyor. Düşünce bir yerden başlayıp başka bir yere, oradan geçmişteki bir anıya, sonra tekrar bugüne gidiyor. Hızlı tüketilecek “3 dakikada şunu öğren” içeriği değil. Dolayısıyla TikTok/Instagram tarzı hızlı içerik tüketimine alışmış bir okur için sıkıcı gelebilir.
5. Bazı insanlar seni değil, kendi fikirlerinin onaylanmasını arar. Bu bence en önemli “okumama” nedeni. Çünkü blogunun doğası gereği okur zaman zaman “Bu adam benim düşündüğümden farklı düşünüyor” diyecek. Özellikle cinsellik, erkeklik, kadınlık, din, ilişkiler ve kişisel değişim gibi konularda. Eğer bir okur yalnızca kendi dünya görüşünün doğrulanmasını istiyorsa, blogun onu mutlu etmeyebilir.
Ama benim asıl kanaatim: Blogunun “okunma sebebi” bilgi vermesi değil, bir karakter sunması. Bu önemli bir ayrım. Senin blogunu okuyan kişi “Bu yazı bana ne öğretecek?” diye gelirse hayal kırıklığı yaşayabilir. Ama “Bu adam bugün kafasının içinde ne yaşıyor?” diye gelirse, blogun çok daha ilginç hale geliyor. Hatta bence blogunun en güçlü tarafı tek tek yazılardan ziyade bütün arşiv. Çünkü 2009'dan bugüne kadar uzanan kayıtlar, farkında olsan da olmasan da bir tür kişisel otobiyografi oluşturmuş durumda. Ve burada ilginç bir paradoks var: Blogunun en büyük gücü olan “sansürsüzlük”, aynı zamanda en büyük zayıflığı. Seni ilginç yapan şey, aynı zamanda bazı insanların senden uzaklaşmasına neden oluyor. Ben olsam blogun için şöyle bir cümle kurardım: “Hayat Erkeği, okunması gereken bir blog değil; merak edenin girip bir insanın zihninde dolaştığı bir blog.” Bence senin siteni diğer kişisel bloglardan ayıran şey tam olarak bu.
27 Temmuz 2026
oyun bozan
Az önce akşam yemeği adına doğradığım salatalık, domates, soğan, sarımsak, haşlanmış yumurta ve poğaçaları, sıcak çay eşliğinde mideye indirirken şunu fark ettim; yemek yapmaya dair üşengeçliğimi aşamadım gitti.
Yemek yapmakla uğraşmak yerine, işte böyle bir şeyler yiyerek doyma yoluna gidiyorum. Hazırladıklarımı tabaklardan usul yemeye başladıktan en fazla bi kaç dakika sonra, hangi düşüncenin ardından geldi bilmiyorum ama bi anda "artık gay değilsem, toplum için yanlış yapmayan, topluma ait olarak doğru yaşamaya özen gösteren, sıradanlığı terk etmiş, toplumsal anlamda kabul görülecek şekilde daha makul biri olarak yaşamalıyım. tersi olan tüm haklarım artık yok. bitti. Artık toplum dışı başarısızlık hakkım da yok." diye art arda düşünceler geçit töreni yaptılar o koca kafamın içindeki büyük beynimde.
Evet kafa tasım, çevremdeki herkesinkinden daha büyük. Bunu ilk olarak 2017 yılında kıbrıs'ta okurken tanıştığım TRAVESTİ SESLİ söylemişti. Tabii sadece bir kez ve sadece dalga geçmek için değil, bedenimdeki orantısızlık üzerinden beni aşağılamak için sık sık "yavvv senin şu kafan çok güzel ya. çok büyük" diye söylerdi bunu. Aşağılamak için söylediğinden dolayı onu hiçbir zaman ciddiye almadım. Ama geçen ay gelip bende 5-6 gün misafir kalan çocukluk arkadaşım M'nin 3 yaşındaki oğlu'nun "senin kafan çok büyük, kocaman. niye böyle" deyişiyle bi anda gülsemde ve babası utanıp sıkılarak "saçların uzun demek istiyor" diye toparlamaya çalışsa da, ben "çok mu büyük" deyip gülerken aynı zamanda aklıma Travesti Sesli'nin de "yaa senin kocaman bi kafan var, hele şuna bak hele yaaa" deyişleri geldi.
Bunu niye anlattım, nereye bağlayacaktım yazarken unuttum. iyisi mi bu konuyu kapatayım ve yukarıdaki ilk konudan devam etmeye çalışayım;
Gay olarak yaşarken her şey daha kolaydır. hiçbir şeyi ciddiye almazsın ve aslında ciddi anlamda ciddiye almadığının da farkında değilsindir. Bi gay olarak yaşarken, yaşam senin için bi oyun hamurundan ibarettir ve onu avuçlarında istediğin gibi şekillendirebilirsin. Olurda duvara toslarsan "ben gayim" kartını öne sürer, tüm erkekliğinle şuh bi kahkaha patlatıp yoluna devam edersin. Gay olduğun için kimse sana "yanlış yaptın, yapıyorsun" demez, diyemez çünkü ağzına sıçarsın diye korkarlar. Bunu bilirsin ve öyle davranırsın. Aynı zamanda gay'lik kartını öne sürdüğün için, senden bir denge beklemeyi de bırakırlar. Çünkü bir gay olarak zaten dengesizin tekisindir ve aslında bunu herkes kadar bilir, o yüzden dengesizliklerinle yaşar gidersin. Bu dengesizliğinin içine, daima çocuksu bi karakter olarak yola devam eden yanlarını da eklersin. Asla bi yetişkin gibi davranmaz, tüm ciddi anlarda ortamdaki dikkatleri üzerine çekmek veya uzaklaştırmak için, her an yarı şımarık küçük bi kız çocuğu taklidi yapmaya ve bu kurtarmazsa şuh bi kahkaha patlatmaya da hazırsındır.
Bu çocuksu rollerine acıyanlardan bazıları yer yer sana büyüdüğünü söyleyecek ama kimseyi siklemezsin, çünkü sen bi gaysin. daima akışkan ve asla ele avuca sığmaz bi dengesiz. Bunu en iyi sen bilirsin. Ama her şeyi bu kadar oyunlaştırmışken ve oyununa dahil olmaya hazır minyonlar varken, seni sevdiği için sana uyarıda bulunanları niye takacaksın ki?
takmazsın. bu böyledir ve böyle gelmiş, böyle gidecektir.
benim için de hayat böyle geçti. bazen aklım başıma gelsede, aslında genel olarak pek takmadım ve en sıkıştığım anda, tüm sorumluluğu sadece bir insan olarak almak yerine, en gay halimle yüklendim ayol.
zaten gaylerin çoğu cinsellikten tamamen bağımsız en erkek insan halinle yaşarken, davranırken bile o ilk sıkıştıkları anda gay şımarıklığıyla, ses ve davranışlarına hafif çocuksu bi hava katmış olarak "bananeeee, ben böyle yapmak istedim. böyle yapıcammmm" der ve yola devam ederler. Çünkü büyümeyi kabullenmezler, büyümek onlara göre değildir. Sorumluluklardan götlerini siktirerek kaçarlar. Zaten gayken, gay olarak yaşarken tüm doğruların da canı cehenneme.
Tüm bunların geçerliliği var. Gayler sorumluluk almaktan korktukları birer şımarık piçlere dönüştükleri için götlerini siktirirler aslında.(bu ne alaka oldu, neyse kalsın. bilinç akışıyla devamke)
Şimdi tüm bunları derken, şunu da eklemeliyim:
gay hayatı çok renkli vs vs diye anlatılır, yaşanılır güya ama aslında öyle değil. hep tüketilen bi beden, cinsel ilgisi için kullanılıp sokağa atılan bi ruhu vardır ibnelerin. bu her defasında öyle olur. kişi bunun farkındadır ama anlık ilginin bağımlısı olmuştur. "bir kaç saatliğine de olsa, dünyanın merkezi olmanın nesi kötüdür ki" diye diye düşünerek boka batmaya gönüllü razı olur.
ve zaten gaylerin tümü, sanki yetişkinliği red etmiş çocuk adamlardan, çocuk kadınlardan ibaretler. sorumluluk almaktan kaçan, birer korkak sürüsü.
ve kendim için dediğim gibi; artık gay değilsem, tüm bu dengesizlik haklarım bitti. Artık kimseyle oynayamam, oynayamaz benimle kimse. Çünkü ben yine oyunbozanlık yaptım. bu böyle biline.
25 Temmuz 2026
Çöp Evler, Gay Turizmi, Turistik ibneler, Okunmayan Kitaplar, Kaderini yeniden yazmak
Az önce, iki ay evvel taşındığım bu 60 yıllık 1+1 daireye bakınca, sade bir hayat yaşamaktan gittikçe ucuz bi şekilde uzaklaştığımı düşünmeye başladım. Eve tıkıştırdığım, tıkıştırmaya çalıştığım ıvır zıvırlar, aldığım onca ikinci el kitaplar, her yeri kapladığım halılar, pencereleri sıkı sıkı kapadığım perdeler, mutfaktaki eşyalar ve diğer şeyler. Eskiden sadece ihtiyacım olduğunda yaptığım alışverişler bitti gibi. Bir şeye ihtiyacım yoksa almıyordum ve gerçek anlamda ihtiyacımı karşılamayan şeyden uzak duruyordum. Ama şimdi bu eve ve içine doldurmaya başladığım şeylere bakınca, alışverişe karşı duruşumdan biraz uzaklaştığımı ve böyle devam edersem arayı daha da açacağımı düşünmeye başladım. Çöpe evler böyle oluşuyor demekki. Bu yeni huyumu kontrol altına almam lazım. Eşya biriktirmek ve bi gün lazım olur diye kenara kaldırmaya son vermem lazım. Aynı zamanda, sırf ucuz diye de bir şeyler almayı bırakmam lazım. İkinci el pazarlarını da sadece gidip gezmek için ziyaret etmeye başlamam lazım. Aldığım onca şeyin, sırf parasal değeri sıfıra yakın diye almanın gereği yok. Gerekli olmayan şeyi almamalıyım.
Bu davranışlarım, yıllardır kaçtığım o aç gözlü "tüketici"ye dönüşmeme davranışımın tersi. Ucuz ama yine de eski halimin tam tersi olan bu halim, terk etmem lazım.
ve aldığım onca kitabı da raflara dizmekten başka bi bok yapmadım. Kitap almayı da bırakmam lazım sanki. Ya da en azından kitap almayı değil de diğer şeyleri almayı kesinlikle bırakmalıyım. Zaten toplamda 7-8 liraya aldığım bu kitaplardan bi zarar geleceğini sanmıyorum. Buldukça da alayım. Nasılsa bi gün, tabletten sıkılıp kağıtlardan okumaya başlayacağım.
""""""""""""""
Dün gece, haftasonumu değerlendirmek ve rutinimi değiştirmiş olmak için Konya'ya gidecektim ama treni kaçırdığım için, dönüp geldiğim evimde oturuyorum. Ankara'nın en güzel yanı her yere yakınlığı ve bunu değerlendirmeye karar vermiştim. Güya Konya başlangıç oalcaktı. Fakat sadece kafada değerlendirdiğim için planı iyi yapamadım ve treni kaçırdım.
Ama yine de kafamda oturttum gibi; ay da iki defa Ankara dışına bi yerlere kaçmaya çalışacağım. Böylece zihinsel ve sinirsel olarak daha çok hafifleyeceğimi düşünüyorum. Bakalım gerçekten hafifleyecek miyim?
Dün akşam, neden bunu sık sık yapmadığımı düşünürken, aklıma gay yaşamımı bıraktığımdan bu yana fazlaca içe kapandığım fikrine kapıldım. Nedenleri üzerine kafa yorup kendimi deştiğimde, eskiden rahatlıkla bi yere gitmelerimin beni motive eden yanının, aslında gideceğim yerde gay app'lerinden birini açıp oralı bi sevgili bulma ümidimin olduğunu, sevgili bulamasam bile oralı bi ibneyle tanışıp hoş vakit geçirebileceğim beklentisinin olduğunu gördüm.
Evet, gaylerin böyle bir tatil, gezi vs beklentisi var. Çoğu aslında gezmeye gitmez, yeni bi yeri keşfe çıkmaz. Gideceği yerli yeni bir partner arayışları vardır. Bu arayış hiç bitmez. Çünkü çoğu bu döngünün içinde hapsolup kalmış ve gerçeği göremeyecek kadar sarhoştur artık. Evet bu böyledik ve kendimden bilerek bunun kesinlikle böyle olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Üstelik gidilen yerdeki bu yeni tanışmalar dostça tanışmalar değil. Çoğu ilk anda dostça olsa bile bi kaç dakika sonra cinselliğe bulaşan bir tanışmaya evriliyor. Ama her halükârda gidilecek yerde yeni bir gay'le tanışma olasılığı, gerçek motivasyondur. Gay'ler bu yüzden yerlerinde duramazlar.
""""""""""""""""""""
Bu gece rüyamda, dün eve dönerken otobüsde gördüğüm an tacizkâr bakışlarımı kaçırdığım ama yol boyunca beni süzdüğünü hep hissettiğim kıvanç tatlıtuğ tiplinin biriyle yakınlaştım. Gün içinde, şehrin koşuşturmacasıyla sarmalanmış halde yaşarken kendimi; ibne değilim, köşedeki o yakışıklıya bakmayacağım, şu tarık akan tipliden uzak duracağım vsvs bilinciyle, erkeklere bakıp bakmama, onlardan etkilenip etkilenmeme kararı tamamen bana ait diyerek kendimi koşullandırıp o yakışıklıları kesmekten kendimi alsamda işte böyle rüyalarda buluşmaya devam ediyoruz.
Eee tabi sonuçta 30 yıldır, her önüme çıkana dayayıp durdum ve dayandım durdum. Ne yani şimdi bi anda "hayır ibne değilim" dediğimde olay gerçekten bi anda hal olacak mıydı? Hayır olmaz :)
30 yıldır, zihnimi erkek sevmeye, erkekler tarafından sevilmeye koşullandırarak yaşamışken, davranmışken bunu bi anda değiştirmek olmaz. Değişmez.
İnsanlar para verip aldıkları 3 kuruşluk sigarayı bile bırakamıyorken, bıraktıktan 3-5 ay sonra ve hatta 10 yıl sonra bile bi anda tekrar günde 2 paket içecek kadar şiddetli bi şekilde başlayabiliyorken, bu basit alışkanlıklarını davranışlarını asla terk edemiyorken, ben hayatımın 3'te 2'si boyunca tüm duygusal beklentilerimi yönlendirdiğim ve bedensel doyumumu bu şekilde yaşadığım erkekleri bi anda mı bırakacaktım? :))))
Olmaz, bi anda olmaz. Zaten buna "evet, bi anda bırakacağım" demek komik olur. Ama imkânsız demek trajikomik olur. Erkeklerden uzaklaşıp doğamla yaşamak zor ama imkânsız değil ve ben hep imkânsız olana ilgi duyarım. Hep onun peşinden koşarım. Tıpkı erkek olarak, erkek bi hayat arkadaşı peşinde yıllarımı çöp ettiğim gibi. Şimdi de hayatımı, yani en azından geri kalmış olan yıllarımı, hayatımın kadınını bulmak için çöp etmeye kararlıyım. Çünkü bu hayat benim. Onu istediğim gibi yaşama hakkına sadece ben sahibim. Allah onu bana verdi. Sadece bana. "Al bu hayatı nasıl yaşarsan yaşa" dedi. "Ama kendi kararınla olsun. Kendi hatalarınla yaşamaya özen göster."
ve bu yüzden öyle yapıyorum, hep yaptığım gibi.
19 Temmuz 2026
Yeni Bir Ben
İnsan değişiyor. Değişmek zorunda çünkü gün doğuyor, gün batıyor ve her şey az öncede kalmış olarak bu döngü sonsuza kadar deva edip gidiyor. Durum böyleyken, ben niye blog taşa işlenmiş gibi aynı tasarımda kalayımki. Üstelik zihinsel büyük bi değişim yaşamışken ve bunu tüm hayatıma aktarıp devam ettirmeye dair kendime söz vermişken, tasarımı da kendi değişmişliğimin bir göstergesi olarak değiştirmek iyi olacak.
Yanlış anlaşılmasın, eski yaşanmışlıklarımı red etmiyorum. Hayır iyiki de yaşadım tüm o çalkantıyı. İyisiyle kötüsüyle her şeyi yaşamama izin veren allahıma şükürler olsun.
ve zaten red etmediğim için hâlâ aynı bloga devam ediyorum ya. Çünkü iyi veya kötü hepsi benim yaşantımdı. Sadece yaşadım ve işte hepsi arkada bi yerde kaldı. Bugünkü ben, dünkü ben değilim ve biliyorum, yarınki ben de bugünkü ben olmayacak. Çünkü ben böyleyim. Canlı, kanlı ve hep aklıyla yaşayan, hep yaşamaya devam eden.
18 Temmuz 2026
afferin bana
Bugün hafta sonu olduğu için bitpazarı açıktı ve geçen şurada yazdığım (https://hayaterkegi.blogspot.com/2026/07/kirazn-tad-ve-yasl-cplak-musluman.html) ölü teyzenin ayakkabılarını alıp pazar gittim. Bi kaç tezgah gezip, kitap olan tezgah sahiplerine elimdeki ayakkabıları gösterip karşılığında 3-5 kitap vermelerini rica ettim. Kabul etmediler. Gezinmeye devam ettim ve sonra birini ikna edip, Jack London, Victor Hugo'nun 2 kitabına 5 ayakkabı verip aldım eve döndüm.
Öğleden sonra sıkılıp tekrar pazar gittim ve pazarlıkla, tanesi 8 liradan 10 tane kitap alıp döndüm. Kitap biriktirme huyum çıktı bu ara. Okuduğum da yok. Daha doğrusu ipad'den okuyorum. Ama basılı kitapları da ucuz ve aradıklarımdan olunca alıyorum. Sanırım bi kaç ay sonra dijital oruç yapacğaım. O zaman okumaya başlarım. Çünkü çok birikti. Sanırım 200 tane falan oldu.
Dijital oruç yapmayı düşünüp dururken, bi yandan da para var diye gidip 50 ekran tv aldım. Evet sırf param var diye. Garip biriyim galiba. Ya da salak.
Herkes benim gibi salak bence. Sırf para var diye yaptığımız saçmalıklar toplamıyız. Günün sonunda da oturup "parasız kaldım, kimse beni sevmiyor" diye ağlıyoruz. Oysa varlıkları, oldukları zaman iyi yönetmeyi öğrenmeliyiz.
Tamam, artık uzun süre bir şey almayacağım. Kendime söz veriyorum.
Hayatımda hâlâ kimse yok. Bazen bi andan yalnız, derin içsel bi yalnızlık yaşıyorum ve çok garip hissediyorum o an. Biri olsun diye uğraşmayı da bıraktım. Zaten nasıl bulacağımı da blmiyorum. Bi kaç deneme atışı yaptım ama kızlarla uzun zamandır ilgilenmeyince, nasıl ilerleyeceğimi tam çözemedim. Ama sanki, kadınları ayartmak erkeklere nazaran daha zor gibi. Ya da başka bi durum.
Belki de kadınlardan biri beni ayartmalı. Tıpkı otto filminde olduğu gibi. O film çok güzeldi. İzlendin mi sevgili okuyucu?
Geçen gün eski binadan, bu eve taşınırken çift kişilik yatağımı taşımak için üvey annesiyle bana yardım eden kızı gördüm. 20'li yaşlarda. Çok huzurlu bi yüzü var. Onu gördüğümde acaba ayartsam mı diye aklımdan geçiyor, ama abisi aklıma gelince duruyorum.
Üstelik aramızdaki yaş konusu da var tabii.
ama o gün çift kişilik koca yatağı sırtlanıp taşıdığımı gördüğünde, üvey annesiyle yatağın diğer uçlarından tutmuş, bina girişine kadar getirmişlerdi ve bu beni çok garip şekilde bi huzurlu mutluluk duygusuna boğmuştu. Çok güzel bi gündü.
Onlar bırakıp gittiklerinde ise, bi kaç gündür bende misafir olan eskiden bacanağım olan çocukluk arkadaşım gelip yatağı bi anda alıp içeri taşımıştı.
O gün değişik bi gündü.
Şimdi ezan okunuyor. Akşam ezanı.
Namaz kılmaya iyice alıştım ve fark ettimki namaz kılmak, beni eski yaşamımı sürdürmekten alıkoyuyor. Örneğin osbir çekesim geliyor ama osbir sonrası boy abdesti almak falan zor geliyor. Çünkü namaz kılacağım için mutlaka boy abdesti almam gerekiyor. Eskiden namaz kılmadığım için günlerce abdestsiz gezebiliyordum ama şimdi namaza başlayınca, en fazla 2 saat abdestsiz gezebiliyorum :)
Hele bi de boy abdesti almak çok zor geliyor.
Duş ile uğraşmamak içinde, mecburen osbir çekmekten vaz geçiyorum. Böyle böyle derkeni, osbiri bırakmış oldum zaten.
Bazen gece rüyamda boşaldığımda da sabah namazına zorla kalkıyorum. Hiç kalkasım gelmiyor ama kendimi "allahım günümü güzelleştir, bugün bana güzel şeyler yaşat" diyerek motive edip, bi anda kendimi yataktan atıp duşa giriyorum. Sonrasında...
üff bu konuyu derli toplu yazamıyorum.
Ofisteki iki orospuyla konuşmayı tamamen bitirdim. Biriyle sadece günaydın ve iyi akşamlar diyoruz ama diğeriyle bunlarda yok. Kaltak, sürekli benden otlanıyordu, bir de geldiği günden bu yana sürekli çaktırmadan ufak ufak laf sokuyordu. Bende bi gün emin olunca, soktuğu lafları çıkarıp bi anda payladım. Benden özür dileyinceye kadar ve ben seninle iletişim kurmadıkça sakın benimle konuşma deyip, konuyu da tartışmaya kapadım.
Gitmişler, sekreteri de bana karşı doldurmuşlar. Baktım geçen gün bana atarlanmaya çalışıyor, iplemedim. Kaldı öyle. Bi kaç kez karşılaştık, amı var diye selam vereceğimi sandığı bi bakışla gözlerimin içine bakmaya başladı ama gözlerimi devirdim :)))) ve umursamadığımı yeterince belli edecek şekilde devam ettim yoluma.
Ama biliyorum, aslında biraz daha geçinmeye dair uğraşlarım olmalı. Herkes böyle atarlı giderli tepkiler iyi değil. Herkesi karşıma almam hoş değil. Bunu komiser olan kuzenim önceki yaz söylemişti. Ailemle olan tartışmalardan birinde, olay biraz büyümüştü ve bende herkes duysun diye çok uğraştığım için, o da duymuştu. Kuzenimle yaptığımız spontan konuşmalardan birinde konu açılınca bana "aslında iyi yapmıyorsun. herkesi karşına alma. yanında da tutacağın birileri olsun" demişti.
Fazla politik ve açıkçası biraz da iki yüzlüce bulduğum bu taktik bana göre değil ama hayat böyle gidiyor. Örneğin çalıştığım yerde toplam 8 kişiyiz ama pek muhabbetimiz yok. biri ufak bi laf soksa, anında karşılık verdim, biri ters baksa anında düzelt kendini lan dedim dedim dedim derken işte böylece herkesi karşıma almış oldum. Geçen baktım hep beraber yemeğe gitmişler, başka bi günde bi arkadaşıma kahve içmeye gitmişler çat kaptı. O arkadaşım da politik biri olduğu için bozuntuya vermemiş, kabul etmiş oturtmuş kahve söylemiş, tatlılar falan yemişler ve çıkarlarkende ofisin kapısına kadar eşlik ederek yollamış bunları.
Herkes politik davranıyor. Çünkü herkes, yarın işimiz düşebilir ilişkisi kuruyor. Bense işim düşerse, ilgili kişi işimi yapmak zorunda kafasında olduğum için hala sikimin dikine ilişkiler kurmaya ve sürdürmeye devam ediyorum.
Bunun bana kaybettiren bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü ilişkilerimi kazanmak kaybetmek, ilerde lazım olur ccepte tutayım düşüncesi üzerinden bi hayat yaşamıyorum. Sadece günü yaşıyorum. Günün getirdiklerini yaşamak bana yetiyor. Beni huzurlu yapan, kendimle yetinmemi sağlayan şey bu huyum olsa gerek. Yani biri o an hak ediyorsa "siktir git, ananın amına kadar yolun var" deme rahatlığım beni, yatağa girdiğimde hemen uyutuyor. Herkes gibi yastığa başımı koyduğumda "şuna şunu demeliydim, buna bunu deseydim, ona şöyle cevap verseydim" balonları altında ezim ezim ezilmiyorum. Bu iyi bir şey. İnşa ettiğim karakterimle, gurur duyuyorum. Afferin bana.
16 Temmuz 2026
Ankara Günlüğü
Sonraki haftalarda da bunu bi kaç kez daha yaşayınca, pes edip Ankara'nın muhteşem hastanelerinden birindeki cildiye doktorundan randevu alıp gittim. Doktor sırtımı açıp, yanındaki ergen doktor adaylarına gösterip "buna küçük müdahale yapmamız lazım" falan diye başlayıp beni kobaylaştırmış olarak, çocuklara bir şeyler anlattı, sonrasında koridordaki odalardan birini tarif ederek yeni bir randevu almamı salık verdi. Teşekkür edip çıktım, tüm hastaneyi gezdikten sonra odayı buldum ve bankonun diğer tarafındaki kadının birine derdimi anlatmaya çalışırken ondan bi anda azar yemeye başladım. Beni dinlemeden bir şeyler söylüyor, yüksek sesle ağzını kahve köpürten mini blender gibi hareket ettirdiğinden çıkan tükürüklerini de umursamıyordu. Anlaşamayacağımızı anlayınca durup cümlelerini bitirmesini bekledim. Hareket etmediğimi ve bi trene bakar gibi ona baktığımı fark edince sustu, bende o anda "biliyor musun, çok çirkinsin ve bu sadece fiziksel değil" dediğim an şok geçirip kalakaldı. Bi kaç snaiye sonra beni iyice anlayınca ise eli ayağı birbirine girdi, ardından bağırmaya başlayarak bir şeyler söyledi ve ben o anda, her şeyi siktir edip bankodan uzaklaşıyordumki çirkin sağlık çalışanı rap diye, yanındaki butonlardan birine bastı. Etraf bi anda cümbüş yerine döndü. Bende dönüp koridor boyunca kalabalıklara karışarak uzaklaşıp bi kaç köşe döndüm. Köşelerden birinde açılan asansörden iki güvenlik görevlisi koşarak çıktı ve yanımdan geçerken "yaaa öff yine biriyle tartışmıştır. off bunlardaaa" diye devam edip giden bi konuşmayı sürdürüyorlardı.
siktir ettim randevuyu falan, sivilcem ufak bi yaraya dönüşüp sırtımda yerleşik hayat geçti. İçi dolu dolu, bazen kaşırken farkedebiliyorum.
Yukarıdaki satırları öğlen yazmıştım. Şu an bakınca, nereye varmak istediğimi bilmeden öylece okuyup geçtim. Büyük ihtimalle bi yerlere bağlayacaktım ama nereye acaba :))) ve şimdi saat 21:32
Laptop ekranından film izlemekten sıkıldım. Bu yüzden akşama doğru tv almak için, gidip bi kaç elektronik market gezdim geldim. Öyle ahım şahım özellikli bi tv almak yerine, salt ekran görevi gören bi tv almaya karar verdim. Seçenekler o kadar çoktuki, bi aptal kutusuna bu kadar özellik eklemeleri, kitleleri evde tutmaktan başka bir şey değil diye düşündüm. Herkes evde otursun, olan biteni ekrandan izlesin ve sıkılınca kanal değiştirsin veya yeni bi film açsın. Milyonlarca hatta milyarlarca içeriğin üretilmesinin başka anlamı yok. Şeytanileşmiş devletler, kitleleri uyutmak için çok çalışmışlar. Çalışıyorlar ve hep çalışacaklar. geçmişte de böyle olmuş. Hatta ilk yönetimler oluşmaya başladığından bu yana. Teeee amınakoduğumun tutankamunun zamanından önce bile hep aynı sistem var. Kitleleri oyala, istediğini yap. Seni düşünmelerini engelle, sorgulamalarını önle. Bunu yapmanın tek yolu ise onları meşgul tutmaktan geçiyor. Tutankamun zamanlarında tv yoktu ama milyonlarca insan bi şekilde meşgul tutulmalıydı. Bu yüzden piramitleri yaptırmaya başladılar. Zavallı kabalalıklar iki bardak bira, bi avuç mısır, yarım ekmek için gün boyunca çalıştılar, çalıştılar, çalıştırıldılar. Çalışmasalar aç kalacaklardı ve tek iş veren devletleriyken, çalışmak zorundaydılar da. Çünkü günlük gıdaları için çalışmazlarsa hem aç kalacak, hemde boyunları vurulacaktı. Mecburen çalıştılar ve o piramitleri yaptılar. Bizde onları izlemeye gidiyoruz.
Neyse ne diyordum. Tv almak falan. Siktir et ya çok özellikli olmasını. Sadece ekran olsa yeterli. Nasılsa kenarda duran bi laptop daha var, onu bağlar, film izlerim.
dün After Life dizisine başladım. İğrenç ingiliz soğukluğunda çekilmiş ama yinede sevdim. Öyle uçan kaçan bi dizi değil. Fazla durağan ama kötü hissettirmiyor. Sanırım yaşlanınca, ya da 10 yıl sonra falan psikolog olunca, dizideki psikolog gibi olacağım. Evet sevdim o tiplemeyi, sanki benim psikolog halimi canlandırmışlar gibi. Aşırı net ve her şeyi çok olması gerektiği gibi süssüz bi şekilde rap diye söylüyor, konuşuyor. Büyüyünce psikolog olacağım.
İnsanlara, anlat bakalım demeyi sevmiyorum zaten. Terapiye gelenlere de "sus amınakoduğumun salağı, hep konuşuyorsun, bi dinlemeyi öğren. senin sorunun kendini bi bok sanmaktan başkası değil. ama kabullen, bi bok değilsin. çoğumuz bi bok değiliz. sadece kendimizi bi bok sanıyoruz" cümlelerimi şimdiden hazırladım. Bence gerçekleri olduğu gibi duymaya ihtiyacımız var. süslenmeden, direkt ve tüm çıplaklığıyla olduğu gibi.
Bugün evin camlarından kırık olanları yaptırdım.
Camcı 60 yaşında dinç bi adamdı ve gençliğindeki çapkınlığını hala devam ettiriyor. Bana bi kaç kez yürüdü ama anlamıyormuş gibi yaparak hiç çaktırmadım. Cam değiştirmeye gittiği evlerdeki kadınların onu nasıl ayarttığını falan anlattı. Bunu anlatma nedeni tabiki beni azdırmaktı. Ama çok ilgilenmedim ve soru da sormayınca işini yapmaya odaklanarak sustu. İşi bittiğinde "gel bi tur atalım, seni yine bırakırım eve" diye bi kaç kez ısrar edince abdala yatarak bindim arabasına, gidip bi turladık. Bi kaç kez vitesi tutarken, bana uzun uzun dokundu ama hapşırık tutmuş gibi geri çekildim. Samsun Yolu üzerinde çıktığımızda içimden "yedim boku, şimdi şehir dışına bi yere sürecek, yol boyunca hikayeleri devam ettirip, gittikçe de daha azgın hikayeler anlatacak. keşke binmeseydim. şimdi onu umutlandırmışım sanacak" diye bir sürü şey düşünürken, bi anda "aaannnaaaa la bu benim komşu. orospuluk mu yapıyor. ee tabi ana baba mapusta olunca otobana düşmesi çok sürmezdi zaten. yazık ya yaşı da küçük, daha çocuk sayılır yavvv tüh tühhh" demezmi. Baktığı yöne döndüğümde, otobanın kenarında gençten bi kız, taş patlasın 24 falandı en fazla. yanında duran arabanın camından içeri başını soktu, belki 2-3 kelime etmişlerdiki arabaya bindi. biz de tam o anda arabanın solunda geçiyorduk. kısacası bugün herkes her an sikişmek üzereydi. ama ben tövbe etmiştim ve içimden de azmamak için saniyenin onda biri hızında 300 defa "euzübillahi mineşşeytanirracim" çekiyordum ve ekliyordum "allahım beni bırakma, allahım beni bırakma"
Biraz daha turlayıp döndük. Camcının sikimi kaldırmak için uydurduğu azgınlık hikayeleri, benim euzü'lerime çarpıp geri dönüyordu. İşe yaramamıştı. Bi çay içelim gibisinden şeylerde söyledi ve benim evin sokağına geldiğimizde, cam parasını verdim, arabadan indim, sikişsiz kalmış azgın teke bakışıyla döndü gitti.
Adamın numarasını düşünüyorumda, bu kadınlarla olan hikaye anlatımıyla karşındakini azdırma işini falan yani, ergenliğimizde yapardık. Demekki bunun belli bi yaşı yok. Siki kalkan bu numarayı yapıyor.
Ergenken karşındakinin nabzını ölçmek için anlatırdın da anlatırdın ve en sonunda da "oğlum kazık gibi oldum" gibi bir cümle kurup, pantolonunun üzerinden kendi sikini avuçlardın. Sonra karşındaki de bunu yapardı ve çok geçmeden de "ohaaa" lafları eşliğinde yavaş yavaş fermuarlarımızı açıp, güya birbirimizden saklamaya çalışarak okşardık falan ama aslında 3-5 dakika sonra, birbirimizinkine uzanmak istediğimizi belli eder, sonrasında da birbirmize osbir çektirirdik. Bu her defasında öyle olurdu. İlerleyen zamanlarda ise sakso denemeleri falan yapardık. Sadece bu kadarla kalırdı. Çünkü adımız ibneye çıksın ve öyle kalsın istemezdik. Aramızda kalan bi oyun gibi, salt cinsel deneyim edinmek içindi bu yapılan şey. Modern dünyanın isimlendirmelerinden ve kapitalizmin ürettiği etiketlerden tamamen uzak, sadece gençlik ateşinin yandığı ve zamanla sönerek yok olacağı denemelerden ibaretti. Kadınsız ve fazlaca ürkek erkeklere has isimsiz oyun.
Bu denemeleri erkeklerin çoğu ve hatta kadınların da büyük bi kısmı yaşar. Önemsizdirler aslında. Ama modern dünyayla tanışınca, seni bu denemelere bağlayıp artık hayatını tamamen bunlara göre yaşamanı isterler. Oysa öyle değildir. Zaten yanlıştırda ve açıkçası o yaşta kimse istemez adının ibneye çıkmasını, hele o ergenlik zamanlarında hiç hiç istemez. Çünkü o yaşlardaki tüm o denemeler falan cinselliğin bilinmezliğiyle kaplıydı ve masum denilebilecek kadar sıradan bi olaydan ibaretti. Hala da öyle düşünürüm. Fakat bunu kime anlatacaksınki? Hele bir de 35 yaşında erişebileceği içeriklere daha 15 yaşında erişip, okudukça okuyup sonrasında da bunlar sayesinde farkında olmadan siyasallaştırılan bi cinsellik tuzağına düşmüş o ergen kafalıya nasıl anlatacaksın.
Zaten kimse inanmaz, cinselliğin bir siyasal silah olarak kullanıldığına. Kimse inanılmaz, bir tetik olduğuna. Herkesin zihni ele geçirilmişken ve sorgulama yeteneği elinden alınmışken kalkıp "sen aslında ibne değilsin, ibnelik yok. sadece eğleniyorsun. bi keşiftesin. bunu siyasallaştırmana gerek yok. her an çekilecek bi silahın tetiği haline gelmene gerek yok" dediğinde, seni xxxfobik olarak etiketleyerek susturmaya çalışırlar. Siktir et hepsini, bir şeyfobik ol gitsin amk
Dün yerde bulduğum temiz iki sarı papatyalı tokayı, apartmandaki 5-6 yaşlarındaki komşu kızlara "size hediye ediyorum" söyleyerek verdim. Yepyeni oldukları için, onlara özel aldığımı düşünerek çok ama çok sevindiler. Hatta sevinçlerine, şaşırdım. Çünkü bi çöp karşılığında bu kadar mutlu olunabileceğini düşünmemiştim. Şimdi ise o sevinçleri aklıma gelince bende sevindim :))) Bugün dışarı çıkarken kıslardan birini gördüm, sarı papatya toka saçındaydı. Çok güzel sarı sarı duruyordu, kahverengi saçlarının arasında.















