Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Temmuz 2011

Dün metrobüste..

Dün metrobüste yanyana ayakta durduğumuz adamın biri durmadan, elimde oynadığım telefonumun ekranına bakıyordu. Bende bunun üzerine mesajlar bölümünü açıp “çok hoşsun lan” diye yazdım.
Sonra baktım bi hareket yok bunda.
Bunun üstüne mesajın devamına şöyle yazdım “bunu okuyorsan bi tepki ver”

Bunu yazmamdan bi kaç saniye sonra adam kapıya doğru yanaştı ve bende onun ardından kapıya yanaştım. O anda zaten bi durağa yaklaşmıştık ve geldiğimiz durakta adam indi ve inerken arkasına hafifçe dönüp bana baktı, bende o anda indim ve o önde ben arkada ilerlemeye başladık.

Tam metrobüsün arka kapısının hizasına geldiğimizde metrobüse bindim ve kapı kapandı. Adam bana camdan bakıp kaşlarını çattıı, bende muck yapıp göz kırptım =)
aasdasdasda güzel bi andı =)))

25 Temmuz 2011

Yoksa insan maddeye hükmettikçe, aslında madde mi insana hükmediyor?

Merhaba sevgililerim.
Siz şu anda bu cümleleri okurken ben boğazımdan kısıp, götüme almadığım donların biriktirdiğim parasıyla aldığım buzdolabı'nı, mutfak kapısından dikizliyor olacağım. O kadar güzelki, hayallerimin buzdolabı diyebiliriz. Böyle bembeyaz ve uppppuzun.
Hayır, hayır, hayır, durun sizi gidi terbiyesizler sizi "upppuzun" denilen her cümlede aklınıza penis getirmeyin.
Bakın kırk yıllık yarrağa sik bile demiyor, bunun yerine penis diyecek kadar da terbiyeli ve entel görünümlü Nihat Doğan SLX olmaya çalışıyorum..

Entellik bölümünü geçip buzdolabına dönecek olursam onun hakkında şunları da söylemeliyim:
O kadar güzelki, adeta aşık oldum. Eğer dantel yapmayı bilseydim üstüne bir şeyler örerdim valla. Ama bilmiyorum. Belki pazardan bir şeyler alırım, adeta gelinimmiş gibi üstüne atıp sexi fotoğraflarını çekerim.
Sabah evden çıkarken gidip veda edercesine bakıp çıkıyorum, akşam eve gelince de ilk işim "merhaba" dercesine gidip kapısını açıp bakınıyorum :)) Sanırım bundan benim yavaş yavaş kafayı yediğim sonucuna varabiliriz.
Ama rengi o kadar güzelki. Hele bide kapısını açınca direkt yanan bi lambası var, ayyyy ayyy ayyy öldürüyo beni.
Lamba deyince aklıma geldi de söyliyim; ben küçükken buzdolabı lambalarının hep açık olduğunu sanıp içimden "tüüü yazık değilmi koca lamba hep açık kalıyor. Sanki meyveler, kartollar (patates), ğıyarlar falan karanlıktan mı korkacak" diye düşünürdüm. Neyseki böyle düşündüğümü hiç kimseye söylemedim ve 15 yaşına kadar da dolabın kapısını kapatınca lambanın kendiliğinden söndüğünü öğrenemedim. Öyle işte, yani benim salaklığım sonradan edinmişlik değil, hepinizinki gibi doğuştan geliyor.

Neyse işte. Buzdolabı aşkımın aynısını, bundan bi kaç ay önce çamaşır makinesi aldığımda da yaşamıştım. En fazla 1 hafta sürüyor bu hallerim. Sonrası işte tıpkı her ilişkide olduğu gibi, üstünden biraz zaman geçince götümmüş gibi davranmaya başlıyorum.
Hele çamaşır makinesinin şimdiki halini görmelisiniz. Kapısı şehla gözlü iri bi adamın ağzı gibi duruyor. Zamanla alışının o kadar kuvvetli olduğunu görünce, az kalsın mahallenin kuru temizleyicisi olacaktım da vazgeçtim. Ama vazgeçtiğim sıralarda bi gün başımı kapısından içine sokup "acaba içine sığıyor muyum" diye düşünmekten de kendimi alamadım. Hani gözüm kesse içine girebilsem, valla duşumu artık çamaşır makinesinde almaya kalkışırım. Zaten benim gibi banyo yapma anlayışı su altında saçını bol bol köpüklemek ve eli ayağı buruş buruş oluncaya kadar suyun altından hiç bi yere ayrılmamak olan biri için, bence çamaşır makinesi girip duş almak için birebir valla.Ohhh kirden mirden eser kalmaz valla.

Yalnız şu da bi gerçekki, çamaşır makinesini bu dolap kadar sevmemiştim. Sanırım bunun nedeni yaz ayları olmasından olabilir. Çünkü eve gelirken aşmak zorunda olduğum yokuş, afedersin götümdeki donu bile ıpıslak ettirecek kadar terletiyor beni. Bende bu yüzden eve geldiğim gibi, çırılçıplak kalıncaya kadar soyunup dolabın kapısını açıp önünde serinlemeye çalışıyorum. Mübarek dolap öyle güzel üfürüyorki, anında "çölde kutup ayısı"nı görmüşüm gibi terim soğuyo.

Eve gelirken böyle yaparak biraz nefes alıyorum iyi de, bunun bide gecesi var. Valla gecenin ilerleyen saatlerinde, evin içinde anamın şeyinden az önce çıkmış gibi çıbıldak gezinen biri olmama rağmen, bi terliyorum bi terliyorum dersin sanki duş almışım. Hele bide osbir çekip uyumaya çalıştığım anlar varki, ne yapsam rahatlayamıyorum. Bu yüzden bazen aklıma dolabın soğukluk ayarını sona verdikten sonra yere ters yatırıp içine giresim gelmiyor değil, ama korkuyorum. Çünkü ben vampir gibi içinde yatmak için kapısını üstüme kapatınca, ya kapı kitlenip açılmazda ben göremediğim onca yarrak, yiyemediğim onca dost arkadaş, ahbap kazığını bırakıp öte aleme göçersem ne olacak? ama işte yine de her gece aynı şeyi düşünmeden edemiyorum.

Gerçi bi tek kapı açılmaz diye değil, elektrik tutar diye de korkuyorum. Yoksa ohooo çoktan buzdolabının içinde yaşamaya başlamıştım. Hem yaz boyunca 3-5 yumurta, bi salça, dünden kalan makarna ve yarım sucuk için çalışmasına gönlüm razı gelmiyor.

Neyse hafız onu bunu siktir et de, dolabı da aldım ya kendimi biraz daha yaşlanmış hissettim. Hatta yaşlanmış değil de, işte ne bileyim bi garip, bi tuhaf, bi malca falan hissettim. Hani yıllardır bi laptop ve bi çantayla ordan oraya taşınıp duruyordum. Ama şimdi sanki tuhaf bir şeyler oldu. Sanki üstüme bi yük binmiş gibi hissediyorum. Sanki dünyaya kazık çakmış gibi hissediyorum kendimi.
Şimdi bu garip ruh hallerini hissedinde, düşünmeden edemiyorum;
Acaba diyorum insan eşyaya sahip oldukça, aslında eşya mı insana sahip oluyor?
Neler oluyor hafız, ne yapıyoruz. Aldığımız eşyaları öte tarafa götürmeyeceksek neden alıyoruz hafız? İhtiyaç deyip kendimizi kandırmayalım hafız, eşyaya sahip olma hissi insanı kudurtuyor. İçimde her şeyi almalıyım, evimde her şey olmalı hissi yeşermeye başladı hafız ve sende bilirsinki yeşillik su olmadan olmuyor. Güneş bi kaç gün sert bi şekilde başından aşşağı vurunca o yeşillik kupkuru oluyor. Yani hafız o yeşeren duygunun, çok ileriki bir zamanda beni öldüreceğini düşünmeye başladım.
Ya sen hafız, şu cümleleri okuyan sen nasıl yaşıyorsun onca eşyayla.
Güzel bi evin olsun istemiyor musun, bi de küçük bir araban, bide küçük bi yazlık, bide bide bide...

Liste uzuyor hafız, eşyalar bize hükmediyor. Eşyalar siksizliklerine rağmen ecdadımızı sikiyorlar farkında değiliz.
Ne yapcaz hafız. Akla hükmeden, akılsız bi madde var karşımda ve kölesi olmak üzere olduğumu hissediyorum hafız. Bunu durdurmalıyım hafız, durmalıyım. Çünkü eğer bi kaza bela olmazsa veya aşık oldum deyip sikiştiğim adamlardan birinden aids kapıp ölmezsem en fazla 30 yıl daha yaşarım. Sonra işte eşyalar anlamsız gelecek, bi avuç toprak gözümü doyuracak. Her tarafımı kocaman ve üstelik kapkaranlık bi yalnızlık kaplayacak hafız...

Hani insan bir şeyi yokken, siktir olup gideceği varsa bi anda siktir olup gidebiliyor. Ama şimdi çamaşır makinesi, buzdolabı falan olunca sanki bana yük oldular gibi hissediyorum. Böyle anlatamayacağım bi ağırlık, bi fren gibi bir şey var ruhumda. Acaba bir şeyler edindikçe insan daha da mı ağırlaşıyor. Eşyanın kölesi olmak böyle mi oluyor? Belki de insanların yıllarca aynı şehirlerde, sevmedikleriyle beraber yaşayabilmesinin nedeni sahip oldukları ağır eşyalardır. Böyle hareket etmeni engelliyor falan. Zaten dolaba baktıkça "tamamdır, ben bu evde ölücem" hissi falan kaplıyor her yanımı. Sanki mutfağa değilde, sırtıma almışım gibi bi ağırlık var üstümde. Bilmiyorum hafız, eşya almak pek bana yaramadı gibi.

Ya sen hafız, işin olmasaydı şimdi istediğin yere siktir olup gitmek istemezmiydin? Araban, evin ve seni tuttuklarını sandığın insanlar olmasa cehennemin dibine gitmezmiydin? Konuş benimle hafız konuş, sakinleştir beni. Çünkü eşyanın kölesi olucam diye korkmaya başladım. Hemde çok.

19 Temmuz 2011

Biri yüzüme gülünce, o kişinin melek olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum

Biri yüzüme gülünce o kişinin iyi biri olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Hatta o kadar salağım ki, o kişi sikini çıkarıp bana doğru sallayarak gelse dahi, beni sikmeye geldiğini aklımın ucundan bile geçirmiyorum. Bi dakka lan aslında “geçirmiyorum” kelimesi doğru bi kelime olmadı, daha doğrusu “geçiremiyorum.” Çünkü gerçekten aptal, salak, geri zekalının teki olduğum için, o kişi gelip beni sikinceye kadar olayın hiçbir zaman farkına varamıyorum. Bunun yerine “her halde çişi geliyor, o yüzden sikini eline almış dolanıyor” diye düşünüyorum.

İşte bu aralarda yine öyle oldu. Aslında öyleymiş de ben yeni fark ediyorum. Bende diyorumki ulan neden götümde bi sancı var, neden götüm sürekli kaşınıyor. Ama meğer bu eve taşındığımdan beri, ev sahibim tarafından sikiliyor muşum da haberim yokmuş. Gerçi haberdar olmayışımın nedeni götümün follofoş olması olabilir. Sonuçta her beğendiği tipin yarrağını daha ilk andan itibaren ağzına almaya razı olunca, göte girip çıkan yarrakları da fark edemiyorum. Teyzenin gerçi tipi de kayık ama sanırım güler yüzüne kandım...

İşte bu ev sahibim teyzeninde bi yarağı varmışki maşallah. Gerçi kadının bu yaşlı başlı haline bakıp yaraklı olabileceği hiç aklımdan gelmemişti ama işte aklımızdan geçenler ve geçmeyenler hayatın çok da sikinde değil. Hayatın sikinde olmayınca, yediğimiz yaraklar yanımıza kâr kalıyo. Gerçi teyzeye dikkatli bakınca, genç kızken amında jilet taşıdığı yüzünden belli olmuyo değil, ama ben salak, gerizekalı, beyinözürlü, aptal şapşal bi maymun olunca hiç anlamadım.

Neyse efendime söyliim işte, teyzenin gençliğinde amında jilet taşıyan tiplerden olduğunu anlamam şöyle oldu:
Şimdi bu eve geçen yıl yerleşirken doğalgazı açtırırken, elektirk ve suyu da üzerime alacaktımki ev sahibim “faturalar benim üzerime geliyor, istersen kendi üzerine al, istersen bu şekilde kalsın sen aylık olarak ödersin, hem boşuna açma kapamayla uğraşmayıp, masraf yapmazsın” dedi. Bende  onun bu teklifi karşılığında ohooo hemen havalara girdim ve "tamam, valla böyle olursa daha iyi olur" falan dedim ve işte böyle böyle anlaştık. Sonra daha te ilk faturadan itibaren güleryüzünü eksik etmeden “faturan x tl geldi, bide apartman temizlik masrafı 10 lira var toplam 65 tl verirsen tamamdır” dedi ve ben işte aylık, bazen 5 aşşağı, 5 yukarı her ay ne derse onu ödüyordum. Sonra durum böyle böyle olunca geldik geldik bu geçen haftaya. 

Geçen hafta yine fatura kesim zamanı olunca baktım apartmanın girişinde faturalar. Hoop aldım faturaları ve toplam ne yapıyorsa ödiyim dedim. Ama bi baktım benim faturalar hepi topu 30 lira ediyor. Hadi buna apartman temizliğinin 10 lirasını da say, etti sana 40 lira. Eee ammına koduğumun teyzesi benden her ay 60-70 lira alıyordu?

Uu beybe bende bi hareketlenme oldu ve hemen sinirle faturaları aldığım gibi kapısına dayandım. Kapıyı çal çal açan olmadı ve bende eve çıkıp soyunup uyudum falan. Sonra işte ertesi gün baktım teyze elinde bi kap yemekle geldi. Neymiş oğlunu özlemişmiş falanda bana yemek getirmişmiş. Sinir falan hepsi dünde kaldığı için güleryüzle karşılayıp sağdan soldan konuştuk ve sonra faturaları verip "teyze bu ay düşük gelmiş her halde" dedim parayı uzattım. Teyze parayı alıp "ık mık" etti, boğazını temizledi ve elimden parayı alıp "herhalde az geldi" deyip gitti.

Ee şimdi düşünüyorumda ammına koduğumun teyzesi gelmiş 70 yaşına hala merdiven çıkıp buraya kadar bana bi kap yemek getiriyor. Demek boşuna getirmiyormuş. Acaba benden her ay fazladan aldığı 25-30 lirayla bana yemek mi yapıyor, yoksa her ay bacağını götüme sokuyorda ben mi hissetmiyorum. Ama yani işte işin iç yüzünü insan öğrenince fena bozuluyor. 

Ahh be teyzem, ben sana kiranı zamanında ödeyemedim diye o kadar oflanıp poflanıyorum, o kadar utanıyorum ve hatta 1 gün geciktirince köşe bucak saklanarak eve gelip gidiyorum, ama sen her ay benim adeta götümü siktirerek kazandığım iki kuruşuma gönül rahatlığıyla tenezzül edebiliyorsun. 
Ben kiramı 2inci gün hala ödeyemediğimde eve sırf sen uyumuş olduğun bi vakitte gelebileyim diye, sokaklarda başı boş köpekler gibi dolanırken, sen ertesi gün benim iki kuruşumu gözünü dahi kırpmadan cebine atabiliyosun. 
Ah be teyzem niye böyle amcıklık yapıyosun, ne diye benim alın terime el uzatıyorsunki?
Bak bu yaşında mum gibi titreyip dururken bile, hayat emaresi olmayan o kupkuru ellerinle her ay hakkın olmayan iki kuruşumu aldığını farkettim ya, inan siktin attın beni farkında değilsin. 
Ama sana da kızamıyorumki yine salak olan benim işte. Ne diye senin o kırış kırış olmasına rağmen gülücük eksik olmayan yüzüne kandımki?
Gerçi sorun sende değil bende. Çünkü her gülen yüze kanıyorum. 
Ah be teyzem senin gibi kaltaklar yüzünden yaşama sevincimi kaybediyorum. Senin gibi para sevdalısı amı tutuşuk insanlar yüzünden herkesden nefret edesim geliyor. 
Ah be teyzem bana niye böyle yaptınki?
Yani sana anne dediğim için mi bana böyle bi kazık attın. Ha söyle teyzem niye siktin ecdadımı, niye siktin attın yaşama sevincimi. 
Bak aldığın iki kuruşuma lafım yok, güvenimi boşa çıkarmana üzülüyorum. Oysa ben senin melek olduğunu düşünmüştüm, çünkü melekler gibi gülüyordun. Ama ammına koyıyım teyze senin emi. Beni sadece şaşırttın ya sana hiç bi şey demiyorum. O her ay düzenli bi şekilde elini uzattığın iki kuruşumda helal olsun sana. Çünkü rolünü iyi yapıyosun. Sorun bendeki hala insanların içlerinde bi yerde iyilik olduğunu düşünmeye devam ediyorum. Senin ta ammına koyiyim teyze.

18 Temmuz 2011

Ey ilahsız adalet

Daha önce şurda şöyle bir şeyler karalamıştım: Şurası için tırtıkla

...Kimi aileler nerde olduklarını bilmeden geldikleri bu şehirlerde, hayatı köy yerindeki samimiyette sandılar ve ilk kaybedenlerden oluverdiler. İlk kaybedenlerin başında ise 13lük kızlarının gelinlik çeyizini bir seccade arasına sıkıştırdıkları birkaç parça kumaş ve gerdek gecesi giyilecek olan fistandan ibaret olarak hazırlayan anneler vardı. Her ne kadar ilk pes eden anneler olsa da, hiç kimse; yaşlanmış, bıyıklı, tarlada eli kazma kürekden başka bir şey tutmayı bilmediği için eli yarrak tutmayı bilmeyen, ve üstelik Türkçe konuşmayı bilmeyen anneleri sikmeye pek yanaşmıyordu. Bunun üzerine anneler çaresizce kızlarını, akşam kocalarının önüne bi tas sıcak çorba bırakabilmek için gözden çıkardılar. 

Ki zaten o kızlar, ailelerini daha devlet köylerinden “teröristlere yardım ediyorsunuz” diye siktir etmeden çok önce, gözden çıkarılmıştı. Ama köy yerinde sadece bir kişinin malı olacak olan 13lük kızlar, şehirlerde onun bunun çocuğunun altında inim inim inliyordu. Zaten kızlar onlar için bi delikten ibaretti ve bu yüzden deliğe ilk giren erkek kendini arkadaşları arasında ilahlaştırıyordu. 

Arkadaşlarına "daracık amcığı sikerken kız o kadar bağırdıki ağzını kapatmak zorunda kaldım" diye başlıyordu anlatmaya. 
"Biliyor musun daha göğüsleri bile büyümemiş ve göğüs uçlarını ağzına almaya kalkıştığında varla yok arası bir şey hissediyorsun. Ama ellediğin zaman her tarafın karıncalanıyor, kızın o ürkek gözlerini görmelisin Türkçe konuşmayı bilmiyorki “dur yeter” diyebilsin. Bende tuttum onu kucağıma oturttum ve daha çıkmamış olan göğüslerini iki parmağım arasında sıkarken alttan yavaşça geçirdim. Ihh ıhh diye inlemesini duymalısın oğlum. Sanki ağlıyordu, ama zevk aldığı her halinden belliydi. Yarağım amcığından girdiğinde kızın ağzı açık kaldı. Ben böyle bir şey görmedim olum, haftaya bi daha sikicem." 
Arkadaşı ise heyecan ve korku ile dolu bi şekilde "ya sonra anası, babası gelip bela olurlarsa ne yapcan?" diye sorduğunda şöyle cevap veriyordu:
"Olum anası da dışarda bekliyordu. Sonra verdim paralarını siktir olup gittiler."

Arkadaşları arasında, Türkçe konuşmayı bilmeyen kızları nasıl siktiğini, kendini ilahlaştırarak anlatan cebi şişkin piçler, bi yerden sonra artık önüne geçilmeyecek bir kapıyı açmışlardı. Kızlar artık iyi para etmeye başlamışlardı ve yenilen her yarak sonrasında ailenin gözü daha bi açılıyordu. Babalar önlerine konulan ilk çorba karınlarını doyurduğunda sessiz kalmayı tercih ettiler. Abiler ikinci, üçüncü çorbada ses çıkarmayı anca öğrendiler ama yapacak bir şey yoktu. Yarrak yemeye alışmış kızları artık kimse tutamıyordu ve zaten çok geçmeden evden kaçan kızların sayısı artmıştı. 

Evden kaçan kızlar yüzünden bütün aileler korkuya kapıldılar ve korktuklarından dolayı da ellerindeki kızları çıkarmaya bakıyorlardı. Bu yüzden genelde komşu illere satılmaya başlandı kızlar. Yarın ne olacağını bilemeyen kızlar "gelin gidiyorum" diye sevinerek gittikleri yeni şehirlerde, gerdek gecesi kocaları denilen adamların koynunda uyuya kalırken, sabah ise hayatlarında ilk defa gördükleri 3-5 domuzla beraber uyanıyorlardı. Atlatılan ilk şaşkınlık anından sonra, birkaç damla gözyaşı ve biraz zırıltının ardından sessiz kalmayı öğreniyorlardı. Hayat buydu işte. Her şey bu kadardı. Başka ne bekliyorlardıki. 

Kızlar hayatı bu şekilde öğrenirken, yürümeyi bilen her erkek çocuğu da başka şekilde ilerlemeye başlamışdı. Aileleriyle sığındıkları yeni şehirlerde herkes onlara hırsız gözüyle bakıyordu. Oysa hırsız değillerdi, sadece kimsesizlerdi ve haklarını savunabilecekleri bir dilleri yoktu. Türkçe bilmemek onlara pahalıya patlıyordu. Bu yüzden önce işe alınmadılar, daha sonra alındıkları sikindirik işlerde ise sürekli taciz edildiler. Aslında bir işe alınıp taciz edilenler şanslıydı, çünkü bir işe girmişlerdi ve taciz edilirken karınları doyuyordu. Ama işe alınanların sayısı genele vurulunca yüzdelik dilimde çift sayıya bile tekabül etmiyordu. Net sayısı bilinmeyen binlerce aile, siktir edildikleri şehirlerin çok saygıdeğer sakinleri tarafından kabul görmeyince, onlarda çaresizce hırsızlık yapmaya başladılar. 

Ailemde çok önceden köyden siktir edilip şehre geldiği için başlarını sokacakları bir yer edinmişlerdi. Ama köyler sürekli boşaltılmaya devam ediyordu. Devlet askerler eşliğinde köyleri basıp "siktir olup gidin burdan" diyordu. Teröristler ise ertesi gün köy yerine gelip, herkesi bi alanda topladıktan sonra havaya sıktıkları bir iki kurşunun herkesin yüreğine korku salmasını emir vererek “bi yere gitmeyin, eğer kıpırdayacak olursanız, sizi gördüğümüz yerde kurşuna dizeriz" diyordu. 

Gitmek kolaydı ama nereye, direnmekde kolaydı ama ne kadar direnilecekti. Direnişin sonu işte evlerin yakılmasına kadar anca sürüyordu. Evler yakılıp, tarlalar ateşe verilip, hayvanlar askeri birliklerin komutanları tarafından kendi mallarıymışcasına plakasız kamyonlarla bilinmeyen yerlere nakil edilirken, olan yine suçsuz günahsız bi şekilde arada sıkışıp kalan köylülere oluyordu. Son çare adlarını bilmedikleri şehirlere göç eden köylü, aç susuz çıplak kalıp elde avuçta bir şey kalmayınca ve bunun üstüne birde bir işe yaramadıkları söylenilip işe alınmayınca hep beraber hırsızlığa başladılar. İşte köylerin hızla boşaltılmaya başlandığı o dönemde mahallemize 25 kişilik bi aile taşındı. Daha gerdek gecesini bile doğru dürüst yaşayamamış 3günlük gelinler, damatlar, torunlar nineler, babalar ve anneler. Hepsi aynı evde yaşıyorlardı. Ahırdaki hayvanlardan tek farkları bakacak kimselerinin olmamasıydı.

Hatırlıyorum da, o dönemde onlar hakkında mahallede yayılan tek dedikodu, tümünün para karşılığı götlerini siktirdikleri değildi, aynı zamanda geceleri de hırsızlık yaptıklarıydı. Bu yüzden ablamlar çamaşırları sabah erken saatlerde, daha karga bokunu yemeden çok önce yıkayıp, bahçeye gerdikleri ipe asıp kuruyuncaya kadar önünde tığlarıyla dantel yaparken nöbet tutarlardı. Çünkü mahalleye taşınan yeni aile, geceleri asılı olan tüm elbiseleri çalıp götürüyordu.
Bitek çamaşırlarımızı çalmıyorlardı, bide kara lastiklerimiz vardı. Yokluk içinde öyle değerliydiki o kara lastikler, dersin sanki saf altından yapılmışlardı. Köylerinden henüz yeni siktir edilen bu kafile onları çalıp götürmesin diye geceleri kara lastiklerimizi de, kendimizle beraber içeri alıyorduk...

Bizim mahalleli Türkçe konuşmayı tam bilemesede köyden siktir edilip şehre yerleşeli yıllar olduğu için, derme çatma gecekondularda şehrin piçliğini öğrenmişlerdi. Bu yüzden sonradan gelenler mahallemizde fazla dayanamadılar. Çünkü ne çalacak bir şey bulabiliyorlardı, nede yüzlerine gülen birilerini. O zamanlar ben sanırım 9-10 yaşlarındaydım ve abim, beni onlardan birinin çocuğuyla oynarken gördüğünde kulaklarıma asılıp çekiştirerek evin önüne götürmüştü. Güzel bi osmanlı tokadından sonra "o çocuklarla bi daha oynadığını görürsem ağzına tükürürüm" deyip, sonrasında yüzüme tükürerek siktir olup gitmişti. Oysa onlar benim için sadece birer çocuktu. Ertesi gün uzaktan uzağa birbirimize bakarak, kendi evlerimizin önündeki pislikte oynamaya devam etmiştik. Sonra kendi kendime, çocuğun çamurlar içindeki elbiselerini gözlerimin önüne getirip “e demek ihtiyaçları varki hırsızlık yapıyolar” diye düşünmüştüm.

Ben hırsızlığı bu gibi anlarda meşru bulurken ailem ise hırsızlıktansa ölmeyi tercih ederim dusturuyla yaşıyordu ve bu yüzden çoğu zaman sokaklarda açlıktan karnımızı tutarak dolanıyorduk. Hani her ne kadar ailemi sevmesemde bana sike sike öğrettikleri şeylerden biri de “hakkın olmayan şeye sakın el uzatma, hakkın olanı da çirkeflik yaparak alma” oldu. 
Belki de, haklı dahi olsam susmayı seçişimin nedeni budur.
Doğrusu ne bilmiyorum ve aslında yapılmış bunca yanlışın içinde doğru olan şey de artık pek sikimde değil...

14 Temmuz 2011

Ey ilahi adalet! Geldiysen masaya 3 kere vur!

Ülkenin dört bi yanında sessizliği paramparça eden kurşunlar, her gün düzenli olarak göğe doğru çıkarabilecekleri kadar sesi yüklenmiş hızla yol alırdı. Biz çocuklar ise; o zamanlar ellerimizde "adlarını bilmediğimiz renklerle" güzelleştirilmiş onlarca kırık bilyeyle, hayatın sadece "kimin daha çok bilyesi olduğundan ibaret" sanıyorduk. Ülkenin en fakir ilinin, en geri kalmış ilinin "en" kenar mahallelerinden birinde, çocuk aklımızla, bize zoraki sunulmuş bu renksiz hayatları bilyelerimizde renklendiriyorduk. Bilyelerin içindeki renklerin ise sadece görüntüsünü biliyorduk. Çünkü adları olabileceğini henüz aklımıza bile gelmiyordu ve çoğumuzun yıllar sonra bile, çocukluğunda oynadıkları bilyelerin içindeki renklerin adını hiç bir zaman "öğrenemeyeceklerinden" haberi bile yoktu. İçlerindeki renklerin adlarını bilmediğimiz onca bilye elimizdeydi ve hayat o rengarenglikteydi.

O küçük önemsiz, beş para etmez hayatlarımızla, gün içinde sessiz sokaklarda özgürce gezinip, akşam ezanıyla kurşun seslerini duyunca da kümeslerine dönen tavuklar gibi yaşıyorduk. Sadece biz çocuklar değil, kocaman idollerimizde öyleydi. Bizi her şeyden koruyacağını söyleyen babalarımız, abilerimiz ve gün içinde pipimizi göstermemiz emredilen ama etrafımızda kimseler yokken ellerini götümüzden ayırmayan amcalarımızda.

Kurşunlar bazen pencerelerimizden girip çamurla sıvandıktan sonra, kara bahtımızın aksine beyaz kireçle boyanmış karşı duvara saplanırken, ertesi gün tüm pörtlek gözleri üzerlerinde toplamış olurlardı. Biz çocuklar sadece sesden korkmuş olurduk, büyüklerimiz ise kurşunun kendisinden daha çok korkardı. Büyüklerimizin korkuları benim için hep anlamsızdı, çünkü benim kurşunlardan olmasada, farklı kâbuslarım vardı. Nedenini bilmediğim bir şekilde, yatağa girdiğimde "eğer uyursam tüm ailemin beni terkedip gidecekleri" düşüncesine kapılırdım ve uyuya kalmış oluncaya kadarda aklımdan çıkmazdı. Doğrusunu söylemek gerekirse daha çocukken de ailemi sevmezdim, ama sevmeme rağmen terkedilmekte istemezdim..

Kurşunlar genelde akşam ezanından hemen sonra ortaya çıkardı. Çocukken sırf bu yüzden hiç bir zaman akşam ezanın okunmasını istemezdim ve bu yüzden sadece öğlen ve ikindi ezanı arasında bi yerde sıkışıp kalmak isterdim.

Kurşun seslerini duyduğumda, çoğu zaman sağır olmak isterdim. Çünkü kurşun sesleri artık sadece "evlerinize girin" demek oluyordu. Oysa sadece çocuktuk. Sokaklarda yaşasak bile kimseye bi zararımız yoktu. Aksine tanımadığımız o kimselerin bize zararı vardı ve bu yaşamaya "alışmaya" çalıştığımız bu sikindirik şehirlerde, elimizde bir şey olmadan yaşamaya zorlandıkça, hep zararları olacaktı..

Yıllar önce devlet tarafından "tüm köylüler teröristlere yardım ediyor" denilerek, ortada hiç bir şey yokken evler yakılarak, tarladaki ekinlerini bile toplamalarına izin verilmeden ateşe verilerek, hayvanlarına; komutanlarının emrine, peygamber ocağına gittiğini sandığı için çaresizce uyan gözü yaşlı askerler tarafından el konularak yaşadıkları ve tek yaşamayı bildikleri yerlerden devlet tarafından siktir edilmiş şu mahalleli, ne yapacağını bilemez bi şekilde tanımadığı şehirlerde saçmalamadan yaşamaya çalışıyordu.

Ateşe verilen her evde; aileleri tarafından çeyizleri diye hazırlanmış bir seccadenin içinde bir kaç renkli kumaş parçası ve gerdek gecesi gelinlik diye giyilecek bir fistan yalnız vardı. Köylüleri yurdun dört bi yanına dağıtan o yangınlarda, henüz 13 yaşında gelin olmanın hayalini kuracak kız çocuklarının bir daha göremeyecekleri o çeyizlerde yanmıştı. 13lük kızlar; evleri yakılıp, verimli tarlaları ateşe verilen aileleriyle daha gelin olamadan köyden kovulduklarında, adını bile telaffuz etmekte zorlandıkları şehirlerin sokaklarında kendilerini açıkta buldular. İlk günlerdeki çocukça olan "farklı bir yer görmüş olma hevesi" son bulduğunda, aileleri akıllarından "keşke o ateşlerde çeyizleriyle beraber yansalardı" diye geçirmeye başladı. Ama akıllarından geçen şey hiçbir zaman gerçekleşmedi ve o kızların bir çoğu, bugün bile hala aramızda başkalarının koynunda ateşler içinde yaşıyorlar....

Birazını da şurda yazdım: Tırtıkla

11 Temmuz 2011

Çocukken her şeyi anlıyosun ama hiç bir şey yapamıyosunya, büyüyünce o anlar fena koyuyo sana

Ben daha kalkmamış at siki kadar küçükkene, fakir bi ailem vardı. Hatta sadece fakir değil, üstelik fakirlik derecesinin de en altındaki fakirlikte bi aileydi. Aslında doğu'nun tümü öyle değil mi? Zaten en zenginimiz altına BMW çektiği gibi, geçen hafta zift dökülüp üstüne mıcır serpilmiş yolda, manşetleri katlı beyaz gömleğinin 3üncü düğmesini açtıktan sonra karı kız peşinde koşturmaya zaman ayırıp, ipini koparmış pezeveng gibi kendini gösterebilenimizdir. O da BMW'si çok dikkat çektiğinden dolayı bi bok yiyemez, günün sonunda anca elini siker. Bu da ayrı bi konu tabii..

Gerçi o zamanlar sadece benim ailem değil, yaşadığımız mahalle hepsi fakirdi. Erkekler genelde çarşıda hamallık yaparlardı, kadınlar ise ellerine geçen ilk çamaşır sepetini alıp pazardaki manavcıların çöpe attığı ezik sebze meyveleri toplayıp, akşama çoluk çocuğa yedirme telaşında yaşarlardı. O kadınlar arasında, elimden tuttuğu gibi soluğu pazarda alan annemde vardı.

Annem genelde meyvelerden birinin ezik yerlerini, yanında bıçak falan olmadığından parmağını sokup "cılk" diye temizleyip elime tutuştururdu. O zamanki meyveler, şimdiki gibi hormonlu olmadığı için, bana göre tatları şimdikinden kat be kat daha güzeldi ve inanırmısınız, o günlerde pazardan topladığımız ezik domateslerin tadı bile apayrıydı. Ben, ezik yerleri cılk diye tek defada çıkarılıp atılmış o koca meyveyi mideye indirinceye kadar, annem sepetini diğer kadınlardan hızlı doldurup, kolumdan tuttuğu gibi çekiştirerek eve dönerdik.

Eve de bi an önce dönmek zorundaydık. Çünkü daha gidip dağdan, bayırdan tezek falan toplanması gerekiyordu. Yaz boyunca her gün pazara gidip manavcıların çöplerini karıştırmasak da, her gün tezek toplamaya çıkardık. Çünkü doğunun bahtı kara olmasına rağmen, kışı bembeyaz ve bıktırıcı ve hatta isyan edici bi uzunlukta geçerdi. Uzun geçen kış aylarının verimini, yazın sokakta karnı burnunda kadınların bir iki ay sonra kucaklarına aldıkları bebelerle görürdük.

Bizim orda uzun ve soğuk kış yüzünden yakacağa her zaman ihtiyaç vardır. Bu yüzden kışa kadar toplayabildiğimiz kadar ücretsiz yakacak toplamak zorundaydık. Tezeğe ben ve annem yalnız çıkmazdık. Eve geldiğimizde ablamlar falan, yani kısaca evde kaç kişi varsa herkes önceden hazırladığı torbayı kapıp çıkardık. Sadece biz değil, tüm mahalleli tezek toplamak için koşuştururdu ve en çok tezek toplayana herkes düşman gözüyle bakardı. Büyüklerimiz dağda, bayırda tezek yarışındayken, yaşadıkları kendi küçük dünyalarından sıyrılıp, çok ciddi psikolojik savaşlar yaşarlardı ve onların yaşadıkları soğuk savaş hali karşısında Rusya, Amerika bok yemişti.

Biz çocukların ise dünya sikinde olmadığı için, işin piçliğindeydik. Genelde küçük siyah poşetlere, büyüklerimizin dönüp bakma tenezzülünde bulunmayıp toplamadığı parçalanmış tezek kırıntılarını, burnumuzdan akan sümüğün kahkahalarımız eşliğinde ağzımıza kaçmasını umursamadan poşetlerimize doldurup, oynayarak vakit geçirirdik. Ha bide çalı çırpı bulduk mu almadan edemezdik. Çalı çırpıyı genelde her aile kendine ait bi yerde üst üste yığar, yanına da tezeklerini bırakıp tekrar tezek toplamaya çıkardı. Tezek toplama işi tamamen bittiğinde bu sefer, herkes çalı çırpı toplamaya başlardı.

Çalı çırpı da önemlidir, çünkü "tandır"da ekmek yapılacak ve o ekmekler çoğu zaman yemeksiz yiyilecekti. (Belki de biz kürtlerin kalın kafalı oluşumuzun nedeni, çok fazla ekmek tüketmemizle de alakası olabilir.) Tabii siz yeni yetmeler veya anasının ammından çıktığı gibi babasının dizine konuşlanıp, televizyon izleyen yeni nesil piçler tandırı ne bilirsiniz. Yada biliyorsunuzdur ama sadece ismini ve ne yapıldığını genel kültür babında biliyorsunuzdur. Neyse dur lan küfür etmeyecektim güya. Bi dakka kaçışmayın gelin buraya söz küfür etmeyecem.

Neyse işte tandırda da öyle her gün ekmek yapılmaya gidilmezdi. Tandıra gitmenin de bi cinliği, bi hinliği, bi acaba ekmek yaparken nasıl daha az çalı çırpı yakarım hesabı vardı. Bunun için ekmek yapacak kişi tandır yolunu, günün daha ilk saatlerinden itibaren gözetler ve ilk tandıra gidenin ardından gidip "senden sonra ben ekmek yapmaya gelecem" denilirdi. Diğer aileleleri bilmem de, bizimkilerde yakacak bir şey olmadığı için bunu hep böyle yapardık. Tandıra da hep ben gönderilirdim. "Annem dediki"yle başlayan cümle "senden sonra biz geleceğizle" devam ederdi. Ben bu sözleri söylerken, tandıra girmiş olan kadının kem gözleri, küçücük yüreğime korku saçan "ondan sonra gelmenin verdiği kıskançlık dolu bakışları" altıma işememe az kala, beni ordan kovarcasına ağzından çıkan "tamam" sözüyle son bulurdu. Eve gelip bi kenarda pısırık pısırık "tamam" kelimesini aktarıp görevimi bitirirdim. Sadece basit bi "tamam" kelimesi eve yetişirdi, ama o kıskançık dolu, çekememezlik dolu, nefret dolu bakışlar hep aklımda kalırdı.
 Aslında şimdi düşünüyorumda; bana kıskançlık dolu gözlerle bakan o kadınlarında suçu değildi, çünkü bizimkiler hiç bir zaman tandır'ı ilk yakan olmadılar ve aslında suç bizimkilerin de değildi, çünkü hiç bir zaman tandırı ilk yakacak kadar yakacakları olmazdı.

6 Temmuz 2011

Zaman işte böyledir. Eğer biriyle sözleşirsen durur ve hiiiiiç geçmek bilmez

Bu yazı şu yazının devamıdır: Şu yazı için tırtıklayın

...Allahım kendine bakma hastasıymış bu. Ama hoşuma gidiyor. Çünkü bakımı hiç belli olmuyor gayet sıradan bir görüntüsü ve gayet normal hareketleri var. Yani böyle etrafta şıkır şıkır dolanan tiplerden değil. Ama benim gibi de mağara adamı kıvamında değil. Çünkü benim saç sakal birbirine karışmış, yüzüm gözüm kıl içinde ve beni gören aklından "sanırım traş bıçağı henüz icad edilmedi" diye geçiriyor. Ama benim aksime ona bakan, bayaa bakımlı ve sade bir tip görür. Zaten "metrosexüel dedikleri böyle bir şeyse, kurban olurum ben buna" diyorum içimden. Sonra katları dolaşırken birbirimizi elliyoruz. Ellerim hiç rahat durmuyor ve bu hareketlerim onu bayaa rahatsız ediyor. Çünkü her fırsatta "ay çok tatlısın" deyip bi yerini çimdikliyorum. O da elini karnıma vurup "yerim seni" falan diyor ama yüzünden onu çok fazla rahatsız ettiğimin farkındayım, ama kendime hakim olamıyorum. Allahım durayım. Ya biri ellerimi arkamda birleştirip kelepçe falan taksın, yada buna benzer bir şey yapılsın bana.

Neyse işte böyle böyle falan derken, sevmediğim bu cevahir gözüme cennet gibi gelmeye başlıyor. Sonra saatler ilerlerken başka bir mağazaya giriyoruz. "ordan çocuklar için de bir iki hediye almalıyım" diyor ve biz rafların arasında kayboluyoruz. O arada sanırım bir iki öpüşüyoruz, bir iki siklerimizi elliyoruz ve tercihin ne diyor? bende şaşırıp "ne tercihi?" diyorum, o "a mı p misin?" diye soruyor bu sefer. Bende "a-p ne ulan, yatakta canın ne isterse osun" diyorum ve "güzel" deyip konuyu kapatıyor. Sonra elleşmeler uzayıp giderken sikimin ağzı sulandığı için bacaklarımda ıslaklık farkedip "artık duralım" diyorum. Duruyoruz ve aldığı şeyleri paketledikten sonra cevahirden çıkıp, dışarıdaki banklardan birine oturuyoruz.

Yanyanayız, elim onun omzunda ve oda cüssesine bakmadan, benim küçük kollarımın altına hafiften sığınmaya çalışıyor. Sonra durup yüzyüze bakışıyoruz ve o konuşmaya başlıyor "bu gece aslında bi şeyler yaşamalıyız. Dudaklarını, gözlerini, burnunu, kaşlarını saçlarını her yerini ezberlemeliyim" diyor. Bende nefesim kesilmiş, ağzım bi karış açık onu dinliyorum. Devam ediyor birşeyler söylüyor ve "bende istiyorum" deyip yarıda kesiyorum. "İstersen bir otele gidelim" diyecek oluyorum, ama o anında "yok olmaz arkadaşlarım bekliyor, zaten çok geç oldu" diyor, bende "hımm" falan yapıyorum.

Sonra işte hayatlarımızdan falan fistan konuşuyoruz. Ailelerimiz, eğitim durumlarımız ve şu anki iş hayatlarımız. O son 1 yıldır türkiye'de yaşıyormuş. Ama çalıştığı firmadan izin alıp eylül'e kadar bakü'ye dönecekmiş. Sonrasında tekrar gelecekmiş falan. Yüzüm asılıyor ve o bunu farkedip "keşke daha önce tanışsaydık" deyip "ama eylülde burdayım ve hiç bi yere gitmiyorum" diye ekliyor. İyice romantikliğe bağlamış olduğum için, yüzüm biraz asık bi şekilde "tamam" diyorum. Kendimi o an öyle bi kaptırmışımki sanki sağ kolumu koparıyorlarmış gibi acı çekiyorum. Sonra bana "şimdiye kadar hayatında hiç kimse olmadı mı?" diyor. Bende:

"Olmadı değil, çok oldu. Ama öyle uzun ilişkilerim hiç olmadı. En uzun ilişkim 4 gün veya 4 saat sürüyo. Gerçi benimkilere ilişki bile denilmez. Siktiri boktan adamlarla siktiri boktan anlar işte. Gerçi o an yaşadığım şeylerin siktiriboktan olduğunun da farkındaydım, ama işte üzülmemek için gülüp geçiyorum bende.

Aslında hâlâ; birinin hayatıma girip, bi daha hiç çıkmamasını istiyorum. Hani açıkçası bu ki; istemiyor değilim. Zaten sırf böyle düşündüğüm için de, durmadan yeni insanlarla tanışıyorum. Çünkü içlerinden birinin, beni en çirkef halimle sevip, hayatıma; hiç çıkmayacak şekilde girecek kişi olacağını düşünüyorum. Belki hayatıma bi kez girip, hiç çıkmayacak kişiyi bulurum diye de, her yerde gözümü dört açıp birilerini süzüyorum. İşte dediğim gibi her tanıştığımla da "belki bu hayatımın sonuna kadar beraber olacağım kişidir" diye tanışıyorum. Ama yok en fazla bir defa beraber oluyoruz, yada birden fazla beraber olsakda, kimse hayatıma çıkmamak üzere girmiyor. Girenlerde işte alel acele işleri varmış gibi siktir olup gidiyorlar.

Olmuyor işte, ne yapıyım. Belkide sorun bendedir, belkide onlarda. Sorun kimde bilmiyorum ama tanıştığım onca adama rağmen sonuçta yalnızım." diye uzun uzun bi kaç cümle kuruyorum. Hayatımda ilk defa birine böyle bi konuşma yapıyorum. Daha doğrusu böyle bir soruya ilk defa böyle bi cevap veriyorum. Çünkü daha önceki sorularımda sadece "yok" deyip kesip atmakla yetinmiştim.

Cevabım onu susturuyor ve götünü, götüme biraz daha yapıştırıyor. Bomboş bankta ikimiz bi köşeye yapışmış öyle oturuyoruz. Sonra sessiz bi kaç saniye ve ardından o konuşuyor;
"Söylediklerin hoşuma gitti. Ben seninle ömrünün sonuna kadar beraber olmak isterim" diyor ve ben onun sözünü kesip "ama benimle beraber olursan çok zorlarım seni, çünkü sadece benim olmanı isterim, bana ait olmanı isterim. Hiç bir şekilde birileriyle görüşmene razı olmam ve eğer birileriyle beraber olursan seninle çok pis kavga ederim" diyorum ve bunları söyler söylemez de susuyorum. Çünkü saçmaladığımı sadece cümlem bitince anlayanlardanım.

Saçmaladığımı farkedince içimden "allam yarebbim ben yine saçmalamaya başladım. Lütfen biri gelip beni sustursun, yada deprem falan olsun kaçışalım, yada ne bileyim savaş çıkmış olsun ve ilk bombayı da cevahir'in önüne atmış olsunlar, bizde bombanın patlamasıyla etrafa savrulup ayrı ayrı düşelim" diyorum içimden. Ama ben bunları düşünürken o konuşmaya başlıyor "evet razıyım, hemde hiç bi şekilde birileriyle beraber olmam. Sadece seninle yaşarım" diyor ve ben pörtlemiş olan gözlerimi önlemeye çalışarak "hımm ama ben ciddiyim" diyorum. O ise "ben de ciddiyim. Zaten öyle günlük ilişkiler yaşamayı seven biri değilim. Daha önceki ilişkim 4 yıl sürdü" diyor. Ben kendimi tutamayıp "waw" diyorum. Çünkü benim en uzun ilişkim, onunkisi gibi 4 yıl değil, 4 gün sürüyor. Bazen de sadece 4 saat...

Bu yüzden onun 4 yıllık ilişki lafını duyunca çok şaşırdığımı da saklamaya çalışıyorum ve ardından "peki neden ayrıldınız" diye soruyorum. O da "o Londraya taşınınca ayrılmış olduk" diyor. Bende akıllıyım ya hemen cevap veriyorum "ee sende ardından gitseydin" diyorum. Benim cevabım üzerine o gülüp "burda değil, o zaman Bakü'deydik, aynı evde yaşıyorduk. O Londraya okul için gidince ayrıldık, bende türkiye'ye gelip yerleştim" diye ayrıntılı falan fistan bi şeyler anlatıyor ve ben "hımm" demekle yetiniyorum. Sonra konu dönüp dolaşıp yine bize geliyor ve birşeyler konuşuyoruz. Ben iyice romantiğe bağlamışım. Böyle birbirimize bakıp bakıp gülüyoruz ve omzunda olan elim onu okşamaya başlıyor, o da koltuk altıma biraz daha sokuluyor. Ben etrafa bakınıp kimsenin bize bakmadığına emin olduğum ilk anda dudaklarına yapışıp 1-2 saniye sürecek bir öpücük konduracakken, telefonu çalıyor ve bu düşüncemden vazgeçiyorum.

Meğer ev arkadaşı gelirken şunu-bunu al diye bir şeyler istiyorlar "tamam" deyip kapatıyor telefonu. "Zaten artık geç oldu kalkalım" diyorum, o ise "ama bu gece seninle olmak istiyorum" diyor. Bende "ee tamam, madem çok istiyorsun otele gidelim" diyorum "yok olmaz" diyor ve ekliyor "çünkü geç kalırım, evden de bekliyorlar zaten" diyor. "Of ulan tamam eve git" diyorum ve kalkıp mecidiyeköy'e doğru yürümeye başlıyoruz. O ise bana başka bi soru soruyor "peki eylül'de bakü'den geldiğimde nasıl yapıcaz?" diye soruyor. Ben "bilmem yaparız bi şekilde" diyorum. Ama verdiğim cevabın onu tatmin etmediğini yüz ifadesinden anlıyorum ve bu sefer "hele sen bi git gel, bakarız çaresine" deme lüksünde bulunuyorum..

Yol üstünde burger king'den 2 dondurma alıp yola devam ediyoruz. Sonra onu metrobüs durağına kadar götürüp bırakıyorum ve o "eylül'de geleceğim, bekle beni" diyor. Yüzümde salakça bi ifadeyle, ama biraz fazla yakınlaşmamış olmanın burukluğuyla olsa gerek "tamam" diyorum ve "hadi görüşürüz" deyip elimi uzatıyorum. Tokalaşırken yanaklardan öpüşüyoruz ve ben tam dönüp gidecekken, o "telefon numaranı vermeyecek misin?" diyor. İşte beklediğim şey buydu. Telefon numarasını onun sormasını bekliyordum. İçim bi başka mutluluk patlamasıyla doluyor ve numaracıktan "aaaa unuttum pardon dur hemen vereyim" diyorum ve söylemeye başlıyorum. O ise "yok eğer vermek istemiyorsan verme" diyor, bende "saçmalama unuttum yahu" diyorum. Sonra numaralarımızı alıp ayrılıyoruz. Eve gelirken yol boyunca götümde kelebekler uçuşuyor. Sonra eve gelip kendimi kırık kanepenin üstüne attığım gibi osbir çekince, tüm heyecanım geçiyor. Çünkü düşündümde Eylül'e daha 4 koskocaman ay var. Ve inanın 4 ay değil de, sanki 4 ömür sonra buluşmak üzere sözleşmişiz gibi hissediyorum. Ben 4 ay boyunca bekleyememki. Bu arada bir sürü bok yerim.

5 Temmuz 2011

Millet tezek gibi kremlerle dünya güzeli oluyor, ben hala "krem ne yaaee" kafasında yaşıyorum

Bu yazı, şu yazıdan devam edip geliyor: Şu yazı için tırtıkla


...Keşke bakışmasa mıydık? yada ne bileyim işte türk falan ol. Ama bi dakka lan türkçe konuşuyoruz biz. Sonra bunu anlayınca, daha doğrusu jeton anca düşünce "türk değilsen nerelisin" diyorum çattadana, o da "azerbeycanlıyam" diyor. Aklıma hemen yahşi kelimesi geliyor ve gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Ama bunuda beceremiyorum ve ahahahaha diye gülüyorum, kızlar dönüp bize bakıyor, bende dönüp "anan ammı" der gibi, kaşlarımı hafif çatıp kızlara bakıyorum ve hemen önlerine dönüyorlar. Bu arada bizim hala yürüyen merdivende olduğumuzu söylemişmiydim. İşte böyle yürüyen merdiven, samanyolu gibi olmuş ve hiiç bitmek bilmiyor.

Sonra bi şeyler konuşmaya falan başlıyoruz, bu sırada merdiven de bitiyor ve metroya binmek için toplanan kalabalığa doğru gidiyoruz. O hala konuşuyor bir şeyler diyor, bende konuşuyorum ama ne konuştuğumun farkında bile değilim. Allah bilir o an neler saçmalıyorumdur. Gözleri, kilosu, uzun burnu, sakalı, ten rengi ben o ayrıntılarda kaybolup gitmişim. Ayy allahım, benim bu mecnun halim bayaa sürüyor ve "nereye gidiyoruz" derken metro geliyor ve benim götüm tutuşmuş olduğu için olsa gerek "metroya binmeyelim burda duralım, biraz konuşalım" diyorum, o ise "ama benim cevahir zara'ya gidip hediyelik birşeyler almam lazım, çünkü 2gün sonra uçağım kalkıyor ve öncesinde almam gereken şeyler var. Hem burda durmak yerine, bence beraber gidelim" diyor. Ben "hööö" diye şaşırırken az kalsın "anan ammına molotof kokteyli atıyım" diyecek gibi oluyorum ki, kendimi tutup "daha yeni tanışmaya çalışıyoruz hemen de gidiyor musun? nereye gidiyorsunki, kal işte burda bak istanbul ne güzeli, martılar falan var" diyorum ve o anda küfür etmemiş olsamda, başka türlü saçmalamaya başladığımı farkedince susup, çevreye bakınıyorum.

"Keşke o an biri gelip kafama; ağzına susturucu takılı bi silahla bi kaç el ateş etse ve ben artık hiç saçmalayamasam" diye düşünüyorum ve etrafa bakınmaya bdevam ediyorum "heyyy biri beni susturabilir mi lütfen, hey sen kenarda durup bizi izleyen izbandut, rica etsem gelip ağzımı kapatır mısın, çünkü daha fazla konuşmak istemiyorum. Ya lütfen öyle bakmayın bana, biriniz gelip beni sustursun. Daha fazla saçmalama hakkımı kullanmak istemiyorum."
Hey bi dakka ama, saçmalıyor olmam onun hoşuna gidiyor olsa gerekki gülüyor lan. O arada metroya biniyoruz. Metroda fazla konuşmuyoruz, genelde birbirimizi süzüp salak salak gülümsüyoruz. Benim ayaklarım yerden kesilmiş. Millet tuhaf tuhaf bakmasa, metronun başından sonuna kadar ayaklarımı götüme vura vura bi kaç tur koşturup gelirim valla. Ama milletin ammına koyim, asık suratlı, etiketçi ibnetorlar yüzünden sevincimi saklamak zorundayım. Bu arada metro anonsu "osmanbeye geldik" diyor ve biz hala konuşmuyoruz. Sonra dilimiz yavaş yavaş çözülüyor ve ben onun konuşmasına bile fırsat vermeden vır vır vır konuşmaya başlıyorum. Sonra gevezeliğim yapılan anonsla yarıda kalıyor ve inip cevahir zara'ya giriyoruz. Heyy biz ne zaman bu kadar samimi olduk, ne zaman sanki aylardır tanışıyormuşuz gibiyiz de, ben "hayır hayır şunun rengi iyi değil, zaten ciyak durur, ayyy şunun beline bak çok geniş, bunu insan mı giyecek at mı?" diyorum ve o an kendimi yine tutuyorum.

Bu gibi anlarda dilimi dişlerimin arasına alıp karşımdakine farkettirmeden koparmak istediğimi söylemişmiydim?
Evet evet dilim çok gereksiz bir organ. "yok ebesinin götü, bu ayakkabıya o kadar para verilir mi? höh baksana şuna iki dikişli ayakkabıya 200 tl yazmışlar. lan ben 200 tlye 3-4 çift ayakkabı alırım" diyorum. "ahaha" diye gülüyor. "Ya biz çıkıp collezione'a gidelim, senin burda aldığın bi elbiseyle biz orda mağazayı boşatırız." diyorum ama o yine gülüyor. Sonra içimden "ya lütfen çıkalım burdan, sana daha fazla rezil olmak istemiyorum" diyorum ve o beni başka bi reyonun önüne götürüyor. Elbiselerin etiketlerine gözüm gidiyorki, nerdeyse kalbim duracak gibi oluyor. "Anam böyle elbisemi olur, bunun neresine 60 tl verceksin? Bildiğin sofra bezine iki düğme dikmişler o kadar. Valla bu elbiseye 6 tl den fazla verirsen ülkedeki tüm yetimlerin günahı boynuna kalır" diyorum ve o yine "ahahaha" diye gülüyor.

Sonra öyle böyle derken iki parça şeye benim bi aylık erzak ve kira paramı verip alıyor ve biz çıkıp, alt katlarda dolanmaya başlıyoruz. O bi mağaza görüyor ve burdan bir şeyler almam lazım diyor. Ama içeri karı kız dolu. Kişiselbakım bilmem ne falan filanla dolu içerisi ve zaten başka bi bok yok. Hulk reyonlara dadanırken bende fazla saçmalamamak için sanki bir şeyler arıyormuşum gibi diğer raflara dadanıyorum.

Hımm burda fiyatlar biraz daha iyi, kuş boku kadar kreme 83 lira yazmışlar, uu iyimiş. Tezek renginde yüz maskeleri de iyi görünüyor. Millet yüzüne bok sürüp güzelleşme umudu taşıyorya hayret ediyorum. Sonra dayanamayıp saçmalamak üzere onun yanına gidiyorum. Elinde herşeyden ikişer tane var. "Ne bunlar, bi tane alsan yetmez mi?" diye söylenecek oluyorum. O da "yok biri ellerim, biri ayaklarım" için diyor. Sonra poşet içinde yarak gibi bi şey görüyorum ve kendimi tutamayıp "bu ne" diyorum "tırnak parlatıcı" diyor bundan da 2 tane almış. Yine biri el tırnakları için, biri ayak tırnakları içinmiş. Ellerini gösteriyor bu arada, ben de  dayanamayıp hafifçe eğilip öpüyorum ve etrafa çaktırmamak içinde öptükten sonra da başıma koyuyorum. O ise benim bu hareketime karşılık "hahahahaha" diye kahkaha atıyor ve ben içimden "tamam en iyisi ben kaçıyım" diye içimden geçirip uzaklaşıyorum yanından ve sonra bi ara o alışverişini tamamlayınca mağazadan çıkıyoruz...

Devamı için tırtıkla

4 Temmuz 2011

Sevgili turistler ülkenizde durur musunuz? Rica ediyorum, lütfen bi kıpraşmayın ammınıza koyim

Bu yazı şu yazının devamıdır. Çok uzun oldu diye parça pinçik edip paylaşıyım dedim. 

..Tamam, ama dur lan emin değilim. Çünkü o beni beklemedi ve metroya giriyor. Belkide pis bir heterodur ve benlen dalga geçiyordur. ııh zaten hiç ibne havası yokki bunda. Sadece ben ibne olduğum için onun bana içten bi ibne gibi baktığını ve hatta gözlerimi çaldığını düşündüm. Kafamda bunları düşünürken, bu arada yürüyen merdivenin aksine yürüme savaşını, herkesin "mal mısın olum" bakışıları altında kemal kılıçdaroğlu'ndan aşağı kalmayarak ben de kazanıyorum ve bu arada ellerim cebimde istanbul kartı arıyor. Cebimdeki tüm kartları çıkarmışken, istanbul karttan eser yok. Allah belamı versin niye bu kadar çok kart taşıyorumki cebimde. Ne var bu kartlarda, bana lazım olan sadece istanbul kart. heyy nerdeysen çıkar mısın ortaya.
Ama istanbul kart yok oluyor. Ammına koduğumun istanbul kartı arka cebimde bulup gişeden geçtiğimde o yürümeye devam ediyor ve hiç bana bakmayıp gişeden geçip metroya giriyor. Bende hızlıca yürüyüp gişede kartı basıp geçiyorum.

Hey sen, evet evet orospuçocuğu, durur musun!!! gözlerimi senden almam lazım. Nereye gidiyorsun, lütfen dur! Gözlerim. dur lan canım yanıyor. Sen beni siklemeyip uzaklaştıkça bi yerim eksiliyor. İçimden "tamam bu ibne kesin heterodur ve benlen dalga geçiyor" diyorum ve bi yandan da adımlarımı hızlandırıyorum. Şimdi ben yürüyen merdivende hızımı kesmeden onu geçip gidiyorum. Umarım bu sefer ben ondan uzaklaştıkça, onun bi yerleri acır. Ama yok lan onun sikinde bile değil gibi. Yürüyen merdiven bitip, yürüyüş bandına gelmemize rağmen o hala arkalarda. Hem baksana hızını düşürdü, yüzünde de herhangi bir duygu ibaresinden eser bile yok.

"Lan ben niye bunun peşinden geldimki" diye içimden geçirip "yazık oldu 2 lira'ma" diyorum. Ne yapsam hazır gelmişken metroya binip son durağa kadar gitsem mi? Yada olmadı geri döneyim lan. Yok lan metro parası verdim bari en son durağa kadar gideyim. Zaten hiç gitmedim en son durağa. Hem taksim metrosunun en son durağı neresiki? Metroyla en uzak gayrettepe ve kanyon'a giden ben böylece metronun son durağını da görürüm, sonra döner gelirim. Böyle böyle kendi kendime konuşurarak yürüyorum. Hımm "iyi bari öyle yapıyım" diyorum ve o anda arkamda nefes nefese kalmış birinin olduğunu azcık farkediveriyorum. Duvarlara monteli aynalara bakıp, onun koca götünü görüyorum.

Kalabalık siz lütfen bizi görmezlikten gelir misiniz. Rica ediyorum bakmayın bize, özellikle bana bakmayın çünkü yürüyen merdiven benzeri bu şey bitmiş ve ben onun aynada görünen koca götüne dalıp gittiğim için ayağım takılıp düşecek gibi oluyorum. Göz ucuyla sadece bana bakan kalabalık sizlere söylüyorum bakmayın bana. Hey sen kenarda durup müzik yaptığını sanarak milletin kafasını şişiren dilenci müsikyen, evet sen; lütfen aletinle ilgilenir misin. Sanane ayağımın takılmasından, sana ne düşecek gibi olup sonra kendimi toparlamamdan.

Sen nefes nefese kalan hulk beni neden geçip gittin. Oysa ne güzeldi nefes nefese kalman, oysa ne güzeldi yanımda seni hissetmem, ne güzeldi yanımda bi an durduğun için heyecanlanmalarım, hey dur nereye gidiyorsun, yoksa ayağım takılıp düşer gibi olduğum için benim bu salak halimden utanıp uzaklaşıyor musun? Heyyy bak ortalık tenhalaştı belki, herkesi siktir edip "senin bana siktir çekebilme ihtimalini" bile göz ardı edip sana "merhaba" derim. Biraz yavaşlar mısın, nereye gidiyorsun? Ama gitti, dinlemiyor beni, duymuyor beni. Bende peşinden gideyim bari, kendi kendime "belki bok vardır" deyip trip atıyorum. Sonra adımlarım yavaşlıyor ve onun benlen iyice dalga geçtiğine emin oluyorum. O da gidip yürüyen merdivene biniyor ve bana dönüp kocaman bi gülücük atıyor. O anda kocaman gülümsemesinin ardından ortaya çıkan gamzelerini görüyorum, götümün yarığı gibi kocaman olmuşlar ve yüzüne o kadar yakışıyorlarki.

Bide güldüğü zaman  gözlerinin ortadan kaybolduğunu, yanakları ve alnının bir olduğunu söylemişmiydim. Burnu var bide onun, biraz uzun ama olsun. Gamzesinin güzelliği burnun uzunluğunu kapatıyor. bide yürürken panda gibi yürüyor. Allahım ne tatlı şey bu falan diyorum ve merdivenlere iki adımda geliyorum. Benim yürüyen merdivenlere binişimle o bana doğru bi kaç basamak yukarı çıkıyor ve "merhaba" diyor. Ama ben başka dünyalardayım "allahım şu aşağıdaki kızlar neden bize bakıp gülüyorlar, dur lan siktir et kızları "adama merhaba" de, ay kızlar bize ibneymişiz gibi bakıyorlar, ya kızları boşver "adama merhaba" de, kızlar bize bakarak kendi aralarında ne konuşuyorlar acaba, ya bak adam merhaba dedi ve gamzeleri hala yüzünde kaybolmadı, "kızları siktir et, kızları siktiret, kızları siktir et" diyorum içimden ve uzun gelen bu bi kaç saniye sonrasında "merhaba" deyip titreyerek elimi uzatıyorum.

O da elini uzatınca konuşmuyoruz ve ikimizde 32 dişimizin tamamını gösterecek kadar gülüp bunu bi kaç saniye uzatıyoruz ve bu an sanki sonsuza kadar sürecek gibime geliyor. Zaten kızlarda amcıklarını yengeç ısırmış gibi kikirdeyerek önlerini döndüler. Bizde bi şeyler konuşmaya başlamışız. Sahi ne konuşuyoruz "evet evet" diyorum, "ben sana baktım" diyor, "sende bana baktın" diyor, "sonra niye yaklaşmadın neden korktun" diye soruyor, bende "korkmadım" diyorum, "sadece senin ibne olup olmadığından emin olamadım" diyorum ve kırdığım potun büyüklüğü kadar şaşırıp, içimden "ayy allah kahretmesin, böyle bi adama böyle bi laf kullanılır mı? dur sakin ol, derin bi nefes al, yoksa batırıcaksın, biraz kibar ol hayvanlaşma" falan diyorum içimden ve o, o anda konuyu değiştirmek, rezilliğimi duymazlıktan gelmek için olsa gerek alakasızca "ben türk değilim" diyor.

"heh işte bu güzel haber" diyecek gibi oluyorum ve yine laf daha dilimden kopup dudaklarımı aşıp çıkacakken tutuyorum kendimi. Hay senin ammına koyım istanbul'da türkler yaşamıyor mu? nerdesiniz ammına koyım, bi türkle şöyle ağız dolusu bi rahat rahat flörtleşemeyecekmiyiz, şöyle güzel güzel bi dalaşamayacak mıyız? hey turistler sizin ammınıza koyım, gidin memleketlerinizde yaşayın. Ammına koduklarım paranızı gençken çar çur edip sonrada yaşlanınca kağıt toplayıp, bira şişelerini koklayarak hayata gözlerinizi kapatıyosunuz. Bi yerinizde durun ammınıza koyım, kalbimi çalıp çalıp kaçmayın. Çünkü siz uzaklardayken, ben burda çok yalnız kaldığımda sizi özleyip canımı yakıyorum. Siz şu genç yaşlarınızda uzaklarda birilerini bulup çatır çatır sikişirken, ben her gün gözlerimi kapatıp sizi düşleyerek osbir çekiyorum. Hey dur gülme öyle, sakla o gamzelerini, gözlerini de kapat, bakma bana ve sende siktir git ammına koduğum, nasılsa yarın öbürgün gidersin.

Yazının devamı için tırtıkla

3 Temmuz 2011

Taksim finüküler, her gün "kendi kendine gelin güvey olan" kaç aşık taşıyor kim bilebilirki?

Önceki gün kabataştan finükülere bindim ve o bindiğimiz zımbırtı Taksim'e doğru yol almaya başladığı an, bende her zamanki gibi gözlerimi dört açıp etrafta eli yüzü düzgün, hafif göbekli kimse var mı diye bakındım. Ama ııh hiç öyle beni tutan kimse göremedim. Kimseyi göremeyince de son durağa kadar idare eder babında, yanımda ayakta durup arkadaşıyla car car konuşan yakışıklı gibi duran, ama aslında sadece yoklukta gideri olan adama bakmaya başladım. Yani aslında hiç yakışıklı değildi ama işte yakınlarda da yakışıklı kimse olmadığı için ve zaten 2 dakkalık olan yolculuk daha çabuk geçsin diye ona bakınmaya başladım.

Ama nasıl bakıyorum varya, dersin sanki ilk defa insan içine çıkmış gibiyim. Böyle gözlerim yuvalarından çıkacak gibi bakıyorum. Benim bu tuhaf bakışlarımdan sonra o da bana baktı ve hafif kaşlarını çatarak bi daha, bi daha, bi daha baktı ve bende o anda kaşlarımı çatıp ona baktım ve o benim bu hareketim karşısında yüzünü diğer arkadaşına tamamen döndü. İşte tam o sırada arkasında ayakta duran, hulk gibi kafası olan biri hafif döndü ve biz onlan bi an göz göze geldik. Sonra göz göze gelince bende içimden "nesin ulan sen" dedim. Ben böyle derken o bana baktı, ben ona baktım, o bana baktı, ben ona baktım derken böyle böyle arada başka yönlere bakmaya başladık. Sonra heyecanımız geçmiş olmalıki, biz arada yine böyle bakışmaya başladık ve ben sıkılıp bakışmakla bi bok olmaz deyip camdan dışarıya dalıp gittim.

Ben dışarıya dalıp giderken hulk yanımdaki yakışıklı gibi duran adamı iter gibi biraz daha öne doğru çıktı ve yönünü de bana tam döndü. Bende onun bu hareketine şaşırdım ve gözümü camdan alıp onun üstüne diktim. Böyle bir iki bakıştık baktım yok, gözünü çekmiyor. Tırstım ve içimden kızgın kediler gibi miyawwww deyip bi daha baktım. Ama yok o gözünü hala çekmemişti. Bende hafiften ona yaklaştım ve yanımdaki yakışıklı gibi duran, ama aslında sadece yoklukta gideri olan adamı iyice arkalara doğru itip sanki hiç bir şey olmamış gibi de pöfürdedim ve sonra hulk'a baktım. Aramızda kimse kalmadı, sadece ben ve o karşılıklı kalakaldık.

O yüzündeki tebessüm eder gibi bi surat ifadesiyle başka yöne baktı ve ben biraz şımarır gibi oldum. Bu şımarır gibi anlarımda farkında olmadan başımı kaşıdığımı ve hatta saçlarımı çekiştirdiğimi söylemişmiydim. Neyse işte sonra bende başka yöne bakmak yerine onun ayaklarına baktım. Aman allahım parmak arası terlik giymişti. Ama tuhaf yani adama yakışıyordu. Hani genelde parmak arası terliği, sanki babamı parmak arası terlikle dövmüşlerde aramızda bu yüzden kan davası çıkmış gibi sevmem, ama yok bu terlik bayaa bayaa adama yakışıyordu. Ayakları ve hatta ayak parmaklarıda o kadar güzeldiki, böyle başım iyice önüme eğik vaziyette onun ayaklarına daldım gittim ve sonra bi ara başımı hafif kaldırıp bacaklarından itibaren yavaş yavaş hatta iyice slow moşşşşşınn bi şekilde yukarlarına doğru bakmaya başladım. Aman allahım baldırları ne kadaar kalın ve güzel, taşşak kısmı ne kadar şişik ve iştah açıcı, taşşak kısmı ne kadar şişik ve iştah açıcı. Hımm buraya bi kaç defa daha bakındım ve sonra gözlerimle yukarlara doğru tırmanmaya başladım;

Göbeği ne kadar tatlı ve ısırılasıca, memişleri ne kadar böyük ve kalkık, omzu ne kadaar geniş ve arkanı dönüp yaslanılasıca, çember yaptığı sakalı yüzünü ay parçası gibi yapmış, buğday renginde olan teni ne kadar tatlı, gözleri ve gözleri?? Ayy allahım göz göze bakıyoruz. "Dur lan sen bakma ben bakıyorum" diye bağırcam ama olmaz içerisi çok kalabalık, etrafımız sarılı ve küçük bi hareketimde herkes bi bok varmış gibi dönüp bakıyor. Ama hulk'un gözleri, gözleri ne kadar derin, hiii güldü mü lan yoksa, ayy allahım gülünce bide gamzesi mi çıkıyor? "allahım evrenin genişlemesini durdur sana geliyorum" diye bağırmak istiyorum. "Gözlerini, çek o gözlerime bakan gözlerini" diyecek gibi oluyorum. Sonra susuyorum. Dur be adam, dur ammına koyim ben bakıyorum yeter sen bakma, yani bak ama sadece ben göreyim seni. Sen beni görme, dur gözlerinde kaybolup gidicem, dur bakma artık.

İçimden "şu gamzelerini engelle yoksa eriycem, dur ne olur artık yeter başka yönlere dönelim" deyip başka bi yöne bakıyorum ve her zamanki gibi ilk iş başımı kaşımak, saçımı çekiştirmek oluyor. Lan finüküler zımbırtısı sen hala Taksim'e varamadın mı, varsak da ayrılsak. Varsak da insek şurdan. Yada ininceye kadar biri girse aramıza, engellese birbirimize bakışmalarımızı. Lan dur bakma artık yoksa sikim mi kalkıyor. Ayy allahım sikimin baş kaldırmasının sırası değildi ki. "Dur lan onunkine bakıyım" deyip onunkine bi bakıyorumki krem rengi caprisinin önü patlayacak gibi duruyor. Ayy dur gözümü ordan alıp gözlerine dikmeliyim, gözleri nerdeydi ayy ben pantolonun şişikliğinden sonra gözlerinin yerini unuttum. Belkide gözleri yoktu zaten, dur ama başka yöne döneyim, sıkılmış gibi yapayım bir iki öf pöf çekeyim, olmadı bide arkamı dönüp ona az daha yanaşıyım.

Yada dur lan direk başımı kaldırıp, tüm kalabalığa rağmen dudaklarına yapışıyım diye düşünürken yine gözlerine daldım ve uzun uzun birbirimize baktık. Bu sefer oyun bozanlık eden o oldu ve gözlerini önüme dikti. İşte önüm derken sikime dikti.  Gözleri öyle kala kaldı. Gittikçe büyüyen gülümsemesi ve gittikçe daha çok belli olan gamzeleri bir kayık gibi duruyor yüzünde. Binsem kaçsam bakışlarının derinliğine, kaybolsam yanaklarında, kimse beni bulamasa ne güzel olurdu. Derken bi bakıyoruz finüküler zımbırtısı yavaşlıyor.

Evet bir maceranın daha sonuna geldik ve aslında hiç inmek istemiyorum. Millet hareket etmeye başlıyor ben hala inmek istemiyorum. Millet kapılara doğru yanaşıyor ama ben hala inmek istemiyorum. Bi dakka lan, millet hareket edip kapılara yanaşırken o da hiç inmek istemiyor, millet hırıldıyor ama o da inmek istemiyor, gözünü bana dikmiş dik dik bakıyor. Size onun benden uzun olduğunu, tahminen benden en az 15-20 cm uzun olduğunu söylemişmiydim. Ayy heyecandan unuttum. Zaten göz göze dalıp giderken boynum tutulmuş. Ama o hala bana bakıyor. Millet de artık bana bakıyor. "Kapı açıldı, inelim bari" diyecek oluyorum içimden ve o bana arkasını dönüp gidiyor. Ben o anda içimden avaz avaz "heyyy dur gitme, gözlerim sende kaldı. heyy dur benden uzaklaştıkça bi yerim acıyor. heyy dinlemiyor musun beni? bak nasıl da gitme diye avaz avaz bağırıyorum, hey sana diyorum, nereye böyle. dur lan dur gitme" diyorumki, o beni duymuş gibi duruyor. Hıh tamam durdu. hayır durmadı yavaşladı, o önde ben arkada finüküler çıkışına doğru gidiyoruz.

Sahi bizim dışımızda da onlarca insan vardı onlar nerde, hiç biri görünmüyor, heyy herkes nereye gitti., gözlerimi ver lan, ohh durdu şimdi yanyanayız aynı anda yanyana olan gişelerden çıkıyoruz. Ben yürüyen merdivene yöneliyim belki oda gelir ardımdan diye merdivene doğru yürüyorum ve merdiven zaten yürümeye devam ediyor. Ama o yavaşladı ve yolunu metroya çevirdi. Osmanbey metrosunun giriş bölümüne doğru yürüyor. Hey merdivenler biraz zor olur musunuz, gitmek istemiyorum, beni dinler misiniz plisss. gitmek istemiyoum dedim, durun beni götürmeyin lütfen. Tamam sanırım giriş yapmadı, oyalanıyor ve arada bana baktı, sanırım gel gözlerini al diyor. Ben bu bakışını görürümde durur muyum. Onca kalabalığı boşverip yürüyen merdivende geri dönüyorum, herkes bana bakıyor, salakmısın diyorlar yüz ifadeleri ama sikimde olmadığını söylemişmiydim. çünkü ona bakıyorum arada ve geri dönüşüm onun gamzelerini büyütüyor, gözlerinin içini parlatıyor, dişleri görünecek kadar gülümsetiyor.

Devamı için tırtıklayın..