Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

19 Aralık 2010

Ne kadar yaramaz olursa olsun, aslında her çocuğun hakkıdır şımartılmak

Bu yazı şu yazının devamıydı: ŞU YAZI

...Anlamsızlaşıyor her şey. Bi anda bom boş gözlerle bakınıyorum kendime. Evet kimse beni böyle kabullenmek zorunda değil ve bende kendimi kimseye bu şekilde kabullendirmek zorunda değilim.  Zaten aile dediğin şey nedir ki? seni kabullenmeyen, ne olduğuna bakmayan bi avuç insan işte. Başka ne olsunlarki?
Kendi kendime hesaplaşmaya devam ediyorum, ailem dediğim insanlar kendilerinden biri olarak görmüyorlarsa, ben neden kendimi onlardan biri olarak göreyim ki? yada neden illa onlardan biri olmak zorunda hissetmeye çalışıyorumki. Sadece aynı anneden doğduk, yani karındaşız o kadar. Tüm bu soruları def edip tam bitti artık derken, bi milyon soru daha geliyor aklıma ve yeniden sanki hiç bir şey olmamış gibi tekrar boğuşmaya başlıyorum kendimle..

Onlardan biri değilim işte; sesim, el hareketlerim, kelimeleri telaffuz edişim bile onlardan biri olmadığımı fazlasıyla gösteriyor. Peki gözlerim, sürme çekilmiş gibi duran gözlerim, onlarda mı yalan söylüyorlar ve 15 yaşında bi erkek çocuğu iltifat alırken bile söylenen "kız gibi güzel gözlerin" sözleri, onlar bile farklı bakmıyor mu? Boş ver işte ya, onlardan biri değilsem neden olmak için çırpınıyorumki? "Ne bu elimdeki silah, ne yapıyorsun geri zekalııı" diyorum kendime ve o anda silah elimde odaya koşuyorum, giysilerimin içine saklayıp giyiniyorum ve dışarı çıkıp boş boş dolaşmaya başlıyorum.

Bi kaç gün bu şekilde mal mal etrafta dolanıp duruyorum. Sonra silahı bana satan arkadaşı görüp silahı geri vermek istediğimi söylüyorum. Tamam diyor ve götürüp veriyorum. O anda büyük bi rahatlama hissettiğimi hatırlıyorum. Evet kendimi bi topluluğa ait hissetmek zorunda değilim dedikten sonraki büyük rahatlama. Tek başına olduğunu bilmek, kimseye ait olmadığını, bir topluma ait olmadığını kabullenmek ne güzel bir şey. Kendi içimde rahat, huzurlu bi şekilde günlerimi yaşamaya başlıyorum ve o aralar dünya sikimde bile değil artık. Allah mı? O'na kızgınım, ama yok sayamıyorum. O kenarda sakin sakin sırasını bekliyor. Kızgınlığım şimdilik sadece kendime, allaha değil, çünkü O'nun bi suçu yok. Zaten sırf kızdım diye, sırf kendimle savaşıyorum diye O'nu yok sayamamki? Hem O'nunla hesaplaşmam bu kadar kolay olmayacak. Ailemi bu şekilde kabullendikten sonra, iyice içime sindirdikten çok sonra O'na da sıra gelecek.

Sonra bu boşluk içindeyken, kendimi kitaplara falan veriyorum. Elime geçen her şeyi okumaya başlıyorum. Yararlı mı, yararsız mı, zararlı mı hiç sikimde değil, yeterki okuyacak bir şeyler olsun elimde. O ara bu okuma işini o kadar abartıyorum ki, artık bi günde bitirdiğim kitaplar oluyor. Gece gündüz ha bire, elimde bir şeyler okuyorum. Kütüphaneden ödünç kitap alırken, bi diğer beğendiğim kitabı pantolonum ve kazağımın altına atıp çalıyorum. Çünkü 2 kitabı birden ödünç almaya izin yok ve ben nerdeyse her gün her gün kütüphaneye gitmek istemiyorum. Kitaplarda öyle popüler çıkan kitaplar değiller, siktiri boktan eskimiş kitaplar ve hatta beş para etmez dergiler falanda var sanırım arada.

Hani devletinde kütüphaneye, yeni yayımlanan kitaplardan bırakmasına gerek yok zaten, çünkü doğuda yaşayan biri için kitaplar siktiri boktan şeylerdir. Zaten bizim için önemli olan tek şey öncelikle karnımızı doyurmaktır. Akşam eve gittiğinde avucunun içinde terinle ıslanmış parayı masaya koyabilmektir. Bundan başkası yalan. Geçim sıkıntısı o kadar önemlidirki, kadınlar kaç koyun eder hesabında anlaşıldıktan sonra evlendirilirler. Erkekler babayiğittirler ve eşine, kızına yan gözle bakan biri olduğu an, gözünü bile kırpmadan çekip vururlar. Oysa vurduktan sonra kendisi gidip başkasının karısına, kızına bakar. Bu davranışıyla bile adamın eğitimsizlikten kafayı yemiş olduğunu anlamak zor değildir. Zaten devlet tarafından, doğunun kaderine "cahillik" yazılmıştır. Kütüphaneler yerine kocaman polisevleri, kocaman askeri birlikler, kocaman devlet daireleri yalnız yapılır. İnsanlar eğitimsizliklerini içselleştirmişler adeta, kimse dönüp ekmeği bırakın, bize eğitim verin bile diyemiyor. Sürekli yükselen askeri binalar, sürekli yükselen devlet daireleri, sürekli yükselen karakollar, polisevleri, insanları sessiz olmaya çağırıyor. Kimse devletten bir şey isteyemiyor, korku imparatorluğu kendi içinde o kadar büyümüşki, halkı kendi sorunlarını kendi içinde sessizce çözüyor. Çünkü devlete elini veren memleketlim, batıdan gelmiş ve asla onu anlayamayacak okumuş aç gözlü adamların elinden, bazen canını zor kurtarıyor...

Öff konu dağılıyor kütüphane bölümüne döneyim yine;
Kocaman kütüphaneleri bırakın yeni kitap bile bulmak zordur. Bizim oralarda kitaplar; kütüphaneler ilk açıldığında, hapsedilmiş gibi raflara tıkıştırılırlar, zamanla kalıplaşan tozların arasında hiç el değmeden bir ömür geçirirler. Hadi o zaman çocuktum beğenmezdim bi çok kitabı ve beğenmeme rağmen sırf okumuş olmak için alır okurdum, ama şimdi dönüp bakıyorumda; aslında o kütüphaneler gerçekten hiç bi boka yaramıyorlar.

Ama o yaşta yapabileceğim başka bir şey yok, kaçmak zorundayım, bir şeylerle kendimi oyalamak zorundayım yoksa kafayı yiycem. Bu düşünceler arasından okuma olayını o kadar abartıyorumki yengem sık sık gelip "hadi dışarı çık, git dolaş biraz. Bırak artık o kitabı, git biraz nefes al" diye beni uyarmak zorunda kalıyor. Çünkü kendimi oyalama işini o kadar abartıyorumki, uyku düzenim zaten yok oluyor. Hatta tuvalete girip bokumu yaparken bile, ıkınma sırasında bir kaç cümle daha okumaya çalışıyorum. Şimdi dönüp bakıyorumda, acaba o okuma açlığım sadece kendimden kaçmak istediğimden miydi, yoksa liseye gönderilmemişliğimin bilinçaltımdaki etkisi miydi? Belki buda olabilir bilemiyorum.

İşte o aralar, benim için hayat tamamen boş geliyor, anlamsızlaşmış herşey, sadece okuyorum. Sonra bi ara dinlere merak salıp kütüphaneden, 4 büyük kitabın türkçe çevirilerini alıyorum. Hepsi güzelliklerden, iyiliklerden, dünya barışından bahsediyorlar ve diğer ortak noktaları ibnelerin yasaklılar listesinde olması. Sonra hepsini yarıda bırakıp tamamen okuma hedefini tamamlamaktan vazgeçiyorum. Bi ara mesnevi'ye de merak sardım.

Eee tabi o zamanlar mevlana bu kadar popüler değil, etinden sütünden, ibneliğinden bu kadar yararlanılmıyor. İnsanlar henüz onu magazinleştirip, Şems'le aralarında geçen ilişkiyi konuşmuyorlar. Bende zaten oyalanmak için okurken keşfetmişim ve devam ediyorum.  Sahip olduğun beden, bi boka yaramıyor kendin ol, öz ol, özüne dön diyor. Madem erkekleri seviyorum, madem erkeklerden hoşlanıyorum o zaman onlarla daha çok zaman geçirmeliyim diyorum.

Erkek arkadaşlarımla, cinsel anlamda ciddi yakınlaşmalarımız başlıyor. O ilk acemi flörtleşmelerin ardından hızlı bi boşalım süreci başlıyor. Artık kızların peşinde çok fazla zaman geçirmiyorum. Dedikodumuz çıkan bi kız var, yengem beni; kızın para karşılığı başka erkeklerle yatıp kalması konusunda uyarıyor, kız tam bi oruspu ve kapağı sana atmasın diyor. Ben, kızla aramızda olanları kimseye anlatmamıştım, demekki kızın ağzıda bacaklarını açtığı kadar varmış diyorum, ardından da ondan ayrılıyorum ve bir daha görüşmüyoruz. Sonra kız başka bi çocukla evden kaçıyor evlenip hayatımdan siktir oluyor. Yengem mutlu oluyor ama acaba evine getirdiğim arkadaşlarımla, yalnız kaldığımızda yatağında neler yaptığımızı bilse ne düşünecek? Bunu merak ediyorum. Oruspu olan kız mıydı? ben miydim? hiç kimse bilmiyor. Herkes kendi özgürlüğünü ilan etmiş, bacaklarını başkasının omzuna teslim ediyor...

Ölmekten vazgeçip arkadaşlarımla hızlı bir cinsellik yaşamaya başlıyoruz. Her yalnız kaldığımızda dudaklarımız birleşiyor, henüz 15 yaşındayız ve artık öpüşmeyi de iyice öğreniyorum. Bazen evde yalnız kalıyorum, o arada ev bir kerhanaye dönüyor. Oruspuçocuğu değiliz ama, hepimiz birer oruspuyuz o yaşta. Yalnız kaldığımız ilk anlarda birbirimizi çağırıyoruz ve suya atılan taşın, su üzerinde oluşturduğu ve gittikçe genişleyerek çoğalan halkalar misali, seviştiğim insanlara her gün bir yenisi ekleniyor. Oysa burası doğunun en ücra köşesiydi, burda erkekler hüküm sürerdi. Yoksa kandırıldım mı? Neler oluyor böyle diye düşünmeye başlıyorum ve seviştikçe tanıştığım kişiler beni bir başkasıyla daha tanıştırıyorlar. 15 yaşındayım ve 50li yaşlarında adamların kucağına bazen oturuyorum ve hiç miğdem bulanmıyor. Onlar daha iyi öpüşüyorlar, onlar daha iyi dokunuyorlar ve bence onlar saçlarımı yaşıtlarımdan daha iyi karıştırıyorlar...

Gece gündüz asılmaya başlıyorum sikime o aralar doymak nedir bilmiyorum. Dizlerim ağrıyor artık ve halka her geçen gün gittikçe büyüyor. Her fırsatta birileriyle buluşup kendimce beni sevmelerine izin veriyorum. Oysa biliyorum sevgi değil, ama bu durum benimde hoşuma gidiyor. Artık yaşıtlarımla cinsel anlamda pek muhatap olmuyorum, bayaa bi mesafe bırakıyorum. Olgun adamların dünyasında kendime bi cennet yaratıyorum, sırf benimle sevişmek için delirenler var. Etrafımda bi anda her dediğimi yapan, beni hakettiğimden fazla şımartan pislikler var ve aslında o zaman farkediyorumki ben şımarmayı dahi bilmiyorum. Çünkü hiç şımartılmamışım. Sonra bunu farkedip duruluyorum. Hiç kimseyle görüşmemeye başlıyorum. Bi kaç ay sessiz sedasız yaşamıma, kitaplarla devam ediyorum...

Devamı için tırtıkla...

6 yorum:

Kıreyzi Görl dedi ki...

Oha. Nerelisin ki sen. Merakmerakmerak. Neler olabiliyormuş hayatta.

Bana göremediğim şeyleri gösterdiğin için ve buradan merakla bir şeyleri okumamı sağladığın için teşekkür ederim. Evet. <3

zihin dedi ki...

Doğruyu söylemem gerekirse anlattığın bu anıları ilk okumaya başladığım da hepimizin çocukluğunda yaptığı davranışları ele alan yazılar olacağını düşünüyordum benim evden kaçma girişimime,gece yarısı acile kaldırılışıma ya da buna benzer şeyler bekliyordum ama bu yazından sonra anlıyorum ki senin içinde yaşadığın karmaşaların bir çocuğun içinde yaşayabileceğinden çok daha fazla ve ne olursa olsun bunları açık yüreklilikle yazılara yansıtman en büyük erdemin!

homeless dedi ki...

onlara gore
simartmazken, ilgilenmezken, basimizi baskalarinin oksamasina musade ederken dusundukleri
hep bizim iyiligimizdi...
erkek cocugunu fazla simartmiyicaksin ki baskalari simartsin

Hayat_Erkegi dedi ki...

@Kıreyzi şu nerelisin sorusundan o kadar nefret ediyorumki anlatama :))

@Homeless tutup sikeceksin hepsini tek tek

Hayat_Erkegi dedi ki...

@Zihin aslında tüm o yaşadıklarımı şimdi hala basit görüyorum. Çünkü hayatım boyunca benden daha kötü durumda insanlar olduğunu düşünüp, her halükarda bulunduğum içinde olduğum halin aslında binlerce, belki milyonlarca insandan daha iyi olduğunu düşündüm. Hala da öyle düşünüyorum.

Kimbilir belki beni güçlü kılan, tüm bu olanları normalmiş gibi görmemin nedeni bu bakış açısı olabilir. Evet her zaman benden daha kötü halde insanlar olduğunu düşünürüm ve inan gerçekten var öyle insanlar. Gördüğünde miden mi bulansın, için mi parçalansın şaşırır kalırsın.

O Gay; Ben de... dedi ki...

Kendini sex'e vermen adeta; yaşadıklarından ve sana yaşattıklarından öc almak gibi olmuş.

Düşüncelerinle boğulduğun ve kendini içine hapsettipin kuyudan çıkayım derken başka bir kuyuya düşmüşsün.

devamını okuyayım şimdi de...