Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

6 Temmuz 2011

Zaman işte böyledir. Eğer biriyle sözleşirsen durur ve hiiiiiç geçmek bilmez

Bu yazı şu yazının devamıdır: Şu yazı için tırtıklayın

...Allahım kendine bakma hastasıymış bu. Ama hoşuma gidiyor. Çünkü bakımı hiç belli olmuyor gayet sıradan bir görüntüsü ve gayet normal hareketleri var. Yani böyle etrafta şıkır şıkır dolanan tiplerden değil. Ama benim gibi de mağara adamı kıvamında değil. Çünkü benim saç sakal birbirine karışmış, yüzüm gözüm kıl içinde ve beni gören aklından "sanırım traş bıçağı henüz icad edilmedi" diye geçiriyor. Ama benim aksime ona bakan, bayaa bakımlı ve sade bir tip görür. Zaten "metrosexüel dedikleri böyle bir şeyse, kurban olurum ben buna" diyorum içimden. Sonra katları dolaşırken birbirimizi elliyoruz. Ellerim hiç rahat durmuyor ve bu hareketlerim onu bayaa rahatsız ediyor. Çünkü her fırsatta "ay çok tatlısın" deyip bi yerini çimdikliyorum. O da elini karnıma vurup "yerim seni" falan diyor ama yüzünden onu çok fazla rahatsız ettiğimin farkındayım, ama kendime hakim olamıyorum. Allahım durayım. Ya biri ellerimi arkamda birleştirip kelepçe falan taksın, yada buna benzer bir şey yapılsın bana.

Neyse işte böyle böyle falan derken, sevmediğim bu cevahir gözüme cennet gibi gelmeye başlıyor. Sonra saatler ilerlerken başka bir mağazaya giriyoruz. "ordan çocuklar için de bir iki hediye almalıyım" diyor ve biz rafların arasında kayboluyoruz. O arada sanırım bir iki öpüşüyoruz, bir iki siklerimizi elliyoruz ve tercihin ne diyor? bende şaşırıp "ne tercihi?" diyorum, o "a mı p misin?" diye soruyor bu sefer. Bende "a-p ne ulan, yatakta canın ne isterse osun" diyorum ve "güzel" deyip konuyu kapatıyor. Sonra elleşmeler uzayıp giderken sikimin ağzı sulandığı için bacaklarımda ıslaklık farkedip "artık duralım" diyorum. Duruyoruz ve aldığı şeyleri paketledikten sonra cevahirden çıkıp, dışarıdaki banklardan birine oturuyoruz.

Yanyanayız, elim onun omzunda ve oda cüssesine bakmadan, benim küçük kollarımın altına hafiften sığınmaya çalışıyor. Sonra durup yüzyüze bakışıyoruz ve o konuşmaya başlıyor "bu gece aslında bi şeyler yaşamalıyız. Dudaklarını, gözlerini, burnunu, kaşlarını saçlarını her yerini ezberlemeliyim" diyor. Bende nefesim kesilmiş, ağzım bi karış açık onu dinliyorum. Devam ediyor birşeyler söylüyor ve "bende istiyorum" deyip yarıda kesiyorum. "İstersen bir otele gidelim" diyecek oluyorum, ama o anında "yok olmaz arkadaşlarım bekliyor, zaten çok geç oldu" diyor, bende "hımm" falan yapıyorum.

Sonra işte hayatlarımızdan falan fistan konuşuyoruz. Ailelerimiz, eğitim durumlarımız ve şu anki iş hayatlarımız. O son 1 yıldır türkiye'de yaşıyormuş. Ama çalıştığı firmadan izin alıp eylül'e kadar bakü'ye dönecekmiş. Sonrasında tekrar gelecekmiş falan. Yüzüm asılıyor ve o bunu farkedip "keşke daha önce tanışsaydık" deyip "ama eylülde burdayım ve hiç bi yere gitmiyorum" diye ekliyor. İyice romantikliğe bağlamış olduğum için, yüzüm biraz asık bi şekilde "tamam" diyorum. Kendimi o an öyle bi kaptırmışımki sanki sağ kolumu koparıyorlarmış gibi acı çekiyorum. Sonra bana "şimdiye kadar hayatında hiç kimse olmadı mı?" diyor. Bende:

"Olmadı değil, çok oldu. Ama öyle uzun ilişkilerim hiç olmadı. En uzun ilişkim 4 gün veya 4 saat sürüyo. Gerçi benimkilere ilişki bile denilmez. Siktiri boktan adamlarla siktiri boktan anlar işte. Gerçi o an yaşadığım şeylerin siktiriboktan olduğunun da farkındaydım, ama işte üzülmemek için gülüp geçiyorum bende.

Aslında hâlâ; birinin hayatıma girip, bi daha hiç çıkmamasını istiyorum. Hani açıkçası bu ki; istemiyor değilim. Zaten sırf böyle düşündüğüm için de, durmadan yeni insanlarla tanışıyorum. Çünkü içlerinden birinin, beni en çirkef halimle sevip, hayatıma; hiç çıkmayacak şekilde girecek kişi olacağını düşünüyorum. Belki hayatıma bi kez girip, hiç çıkmayacak kişiyi bulurum diye de, her yerde gözümü dört açıp birilerini süzüyorum. İşte dediğim gibi her tanıştığımla da "belki bu hayatımın sonuna kadar beraber olacağım kişidir" diye tanışıyorum. Ama yok en fazla bir defa beraber oluyoruz, yada birden fazla beraber olsakda, kimse hayatıma çıkmamak üzere girmiyor. Girenlerde işte alel acele işleri varmış gibi siktir olup gidiyorlar.

Olmuyor işte, ne yapıyım. Belkide sorun bendedir, belkide onlarda. Sorun kimde bilmiyorum ama tanıştığım onca adama rağmen sonuçta yalnızım." diye uzun uzun bi kaç cümle kuruyorum. Hayatımda ilk defa birine böyle bi konuşma yapıyorum. Daha doğrusu böyle bir soruya ilk defa böyle bi cevap veriyorum. Çünkü daha önceki sorularımda sadece "yok" deyip kesip atmakla yetinmiştim.

Cevabım onu susturuyor ve götünü, götüme biraz daha yapıştırıyor. Bomboş bankta ikimiz bi köşeye yapışmış öyle oturuyoruz. Sonra sessiz bi kaç saniye ve ardından o konuşuyor;
"Söylediklerin hoşuma gitti. Ben seninle ömrünün sonuna kadar beraber olmak isterim" diyor ve ben onun sözünü kesip "ama benimle beraber olursan çok zorlarım seni, çünkü sadece benim olmanı isterim, bana ait olmanı isterim. Hiç bir şekilde birileriyle görüşmene razı olmam ve eğer birileriyle beraber olursan seninle çok pis kavga ederim" diyorum ve bunları söyler söylemez de susuyorum. Çünkü saçmaladığımı sadece cümlem bitince anlayanlardanım.

Saçmaladığımı farkedince içimden "allam yarebbim ben yine saçmalamaya başladım. Lütfen biri gelip beni sustursun, yada deprem falan olsun kaçışalım, yada ne bileyim savaş çıkmış olsun ve ilk bombayı da cevahir'in önüne atmış olsunlar, bizde bombanın patlamasıyla etrafa savrulup ayrı ayrı düşelim" diyorum içimden. Ama ben bunları düşünürken o konuşmaya başlıyor "evet razıyım, hemde hiç bi şekilde birileriyle beraber olmam. Sadece seninle yaşarım" diyor ve ben pörtlemiş olan gözlerimi önlemeye çalışarak "hımm ama ben ciddiyim" diyorum. O ise "ben de ciddiyim. Zaten öyle günlük ilişkiler yaşamayı seven biri değilim. Daha önceki ilişkim 4 yıl sürdü" diyor. Ben kendimi tutamayıp "waw" diyorum. Çünkü benim en uzun ilişkim, onunkisi gibi 4 yıl değil, 4 gün sürüyor. Bazen de sadece 4 saat...

Bu yüzden onun 4 yıllık ilişki lafını duyunca çok şaşırdığımı da saklamaya çalışıyorum ve ardından "peki neden ayrıldınız" diye soruyorum. O da "o Londraya taşınınca ayrılmış olduk" diyor. Bende akıllıyım ya hemen cevap veriyorum "ee sende ardından gitseydin" diyorum. Benim cevabım üzerine o gülüp "burda değil, o zaman Bakü'deydik, aynı evde yaşıyorduk. O Londraya okul için gidince ayrıldık, bende türkiye'ye gelip yerleştim" diye ayrıntılı falan fistan bi şeyler anlatıyor ve ben "hımm" demekle yetiniyorum. Sonra konu dönüp dolaşıp yine bize geliyor ve birşeyler konuşuyoruz. Ben iyice romantiğe bağlamışım. Böyle birbirimize bakıp bakıp gülüyoruz ve omzunda olan elim onu okşamaya başlıyor, o da koltuk altıma biraz daha sokuluyor. Ben etrafa bakınıp kimsenin bize bakmadığına emin olduğum ilk anda dudaklarına yapışıp 1-2 saniye sürecek bir öpücük konduracakken, telefonu çalıyor ve bu düşüncemden vazgeçiyorum.

Meğer ev arkadaşı gelirken şunu-bunu al diye bir şeyler istiyorlar "tamam" deyip kapatıyor telefonu. "Zaten artık geç oldu kalkalım" diyorum, o ise "ama bu gece seninle olmak istiyorum" diyor. Bende "ee tamam, madem çok istiyorsun otele gidelim" diyorum "yok olmaz" diyor ve ekliyor "çünkü geç kalırım, evden de bekliyorlar zaten" diyor. "Of ulan tamam eve git" diyorum ve kalkıp mecidiyeköy'e doğru yürümeye başlıyoruz. O ise bana başka bi soru soruyor "peki eylül'de bakü'den geldiğimde nasıl yapıcaz?" diye soruyor. Ben "bilmem yaparız bi şekilde" diyorum. Ama verdiğim cevabın onu tatmin etmediğini yüz ifadesinden anlıyorum ve bu sefer "hele sen bi git gel, bakarız çaresine" deme lüksünde bulunuyorum..

Yol üstünde burger king'den 2 dondurma alıp yola devam ediyoruz. Sonra onu metrobüs durağına kadar götürüp bırakıyorum ve o "eylül'de geleceğim, bekle beni" diyor. Yüzümde salakça bi ifadeyle, ama biraz fazla yakınlaşmamış olmanın burukluğuyla olsa gerek "tamam" diyorum ve "hadi görüşürüz" deyip elimi uzatıyorum. Tokalaşırken yanaklardan öpüşüyoruz ve ben tam dönüp gidecekken, o "telefon numaranı vermeyecek misin?" diyor. İşte beklediğim şey buydu. Telefon numarasını onun sormasını bekliyordum. İçim bi başka mutluluk patlamasıyla doluyor ve numaracıktan "aaaa unuttum pardon dur hemen vereyim" diyorum ve söylemeye başlıyorum. O ise "yok eğer vermek istemiyorsan verme" diyor, bende "saçmalama unuttum yahu" diyorum. Sonra numaralarımızı alıp ayrılıyoruz. Eve gelirken yol boyunca götümde kelebekler uçuşuyor. Sonra eve gelip kendimi kırık kanepenin üstüne attığım gibi osbir çekince, tüm heyecanım geçiyor. Çünkü düşündümde Eylül'e daha 4 koskocaman ay var. Ve inanın 4 ay değil de, sanki 4 ömür sonra buluşmak üzere sözleşmişiz gibi hissediyorum. Ben 4 ay boyunca bekleyememki. Bu arada bir sürü bok yerim.

2 yorum:

patrick star dedi ki...

Neden böyle ballandıra ballandıra anlattığın belli, sonu güzel bitmiş. Hadi bakalım "Eylül'de Aşk Başkadır" olsun sizinki de.

ev oğlanı dedi ki...

ilginçsel oldu. Allah tamamına erdirsin diyelim.