Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

20 Ekim 2010

Yaraların hepsi kanamıyorki dışardan bakıldığında görülsün.

Okumakta olduğun bu satırlar, şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

 ...Ablamın, o an beni rahatlatmak için, zoraki olarak ortaya çıkardığı ve gittikçe büyüyen gülümsemesi, hayatımda gördüğüm en içten gülümsemelerden biri olmuştu. Zaten gülümsemesinden başka yapacağı hiçbir şeyi yoktu. Çaresiz, bana ışık olmasını umud ettiği bir gülümsemeydi o.  Parayı alırken bende o rahatlasın, bir sorunum olmadığını, kafamın rahat olduğunu düşünsün diye gülümsedim.

 Bide ablamdan parayı alırken ‘’çarşıya gidiyorum, bi ihtiyacın var mı? sanada alıyım’’ dedim ‘’yok saol’’ dedi. ‘’tamam, ben çıkıyorum. Parayı bi kaç güne kadar sana geri öderim’’ dedim. Böyle söyleyerek aslında onun yanıldığını, bi yere gitmeyeceğimi ifade etmeye çalışıyordum. Oysa yanılmıyordu. Parayı aldıktan birkaç saat sonra hiç kimseyi görmeden şehirler arası yolculuk yapan araçların kullandığı yola çıkıp İstanbul otobüsüne bindim. Otobüse bindiğimde kendime baktım da, sahip olduklarımın envanteri; kemik yığını üzerindeki beş para etmez bedenim,  onun üzerinde ise siyah kot ve tişörtüm vardı...

Yol parası o zaman için 35 tl tutmuştu ve cebimde yalnızca 15 tl kalmıştı. O 15 tl yi harcamamalıydım ve bunun içinde otobüste dağıtılan çay, kola, tost, bisküvi ne varsa hepsinden 2şer tane alıp tıka basa doymaya çalışıyordum. Evden tekrar ayrılmıştım, gidecek tek bir yerim vardı, oda ardahanlı bir arkadaşımdı. Kocasından boşanmış,  3erkek 1kız çocuğuyla adeta yaşam mücadelesi veriyordu. Sanırım yer yüzünde hiç konuşmadan, sadece gözlerime bakarak ne dediğimi anlayan tek varlık 55 yaşında tombiş bi kadındı.

Bazen O’nun Dünya’ya; kendisi hiç kimseye çaktırmadan acı çekerken, diğer acı çekip akşama kadar söylenenleri teselli etmesi emredilmiş bir görevli olarak gönderildiğini düşünürüm. Beyoğlu’nda küçük bir tezgahı vardı ve o tezgahta incik boncuk satardı. Ama kaliteli incik boncuk alacak parası olmadığı için toptancılardan sadece satılmayan ve kıyıda köşede kalmış, bu yüzden ucuz olan şeyleri alıp satmaya çalışırdı. Kazancı günlük ihtiyacını anca karşılardı. Kirası, çocukların masrafı derken parası hiçbir şeye yetmiyordu. Halinden hiç bir zamanda şikayet etmezdi. Bazen ona bakıp nasıl bu kadar sessiz kaldığına hayret ederdim. Hani kalkıp üstünü başını yırtmasını beklemiyordum ama, en azından yaratıcısına da bu yaştan sonra artık bi isyan bayrağı çekmeliydi diye düşünürdüm. Ama yok, hiç bir zaman şikayet etmezdi ve üstelik ima ettiğim zaman şıp diye anlayıp "Boş ver oğlum, her şey olur biter, gelir geçer ammmman" derdi. Tüm sıkıntılarına rağmen hiç söylenmezdi. Geçim sıkıntılarının üstesinden nasıl geldiğini görüyordum. Ama bu kadar ağır bi yükün altından kalkmak kolay değildi. Emin olamasamda, sanırım paraya çok sıkıştığı zaman tezgahının olduğu caddenin 2 alt sokak altında para karşılığı bedenini satıyordu...

Tamam bedenini satıyordu lafı biraz hafif kaldı, ama ona orospu demek içimden gelmiyor. Ona oruspu diyemem ki ben, çünkü onu annem olarak görüyordum. Aşık olduğumda, biriyle çıkmaya başladığımda veya biriyle çıkacaksam gelip ona anlatırdım. O beni hep dinlerdi, hiçbir zaman beni dinlememezlik etmedi. En kötü anlarımda ‘’bunları yaşaman gerekiyordu yaşadın’’ derdi. En güzel olduğunu düşündüğüm anlarımın başlangıcında ise ‘’Güzel, bu sefer her şey istediğin gibi olur inşalla oğlum’’ derdi.

İşte bu ve kendi annemden bile görmediğim o beni sahiplenme duygusu sayesinde  ona oruspu demek istemiyorum. Eğer dünyaya gelirken annemi seçebilecek bir şansım olsaydı, kesinlikle hiç düşünmeden onu annem olarak seçerdim. Ondan başkası annem olamazdı ve o bana öz annemden bile daha yakın oldu. Eğer ölümden sonra yaratıldığım zaman, annemden gidip helallik istemem söylenirse, beni dünyaya getiren annemden önce gidip ondan helallik isterim. İşte bu kadar, onu seviyorum…

Neyse işte  istanbul’a tekrar döndüğümde, cebimde sadece 15  tl vardı ve askerliğime sadece bir hafta kalmıştı. Gidecek yer olmayınca ardahanlı annemde kaldım. Gündüz yapacak bir şey yoktu ve bi an önce gece olsunda yatıyım, böylece bi gün daha geçsin diye düşünmekteydim. Artık mecburi bi "asker olmak" hevesi sarmıştı götümü. Bunun nedeni ise çok basitti, çünkü askerlikte kalacak yer sorunum, yemek sorunum olmayacaktı. Ardahanlı annemde ise zaten para yok, kendi çocukları bile sırf ona yük olmamak için doğru dürüst eve gelmiyorlardı. Kendi çocukları bile, ona yük olmamak için böyle yaşarken, ben neden yük olacaktımki??

Sabahları evin en küçüğünü, evin beyini  ben okula götürüyordum. Çok da fırlamaydı, hiç uslu durmaz sürekli sokakta diğer çocuklarla oynamak için bahaneler üretirdi. Onu okula bıraktıktan sonra bende öğleye kadar sokaklarda dolanıp tekrar eve geliyordum. Bazen eski ev arkadaşlarımı özlemiyor değildim, özlediğim zaman gidip görmek istiyordum ama onlarında arası açılmıştı ve biri işsiz kalmıştı. Zaten onlarla  görüşemezdim de, çünkü şu olaydan dolayı yüzüm tutmuyordu ve bundan dolayı görüşemiyordum. Bende eve gelip nete takılıyordum.

Yine bi gün evde oturmuş nette dolanırken, bir sohbet odasında biriyle konuşmaya başladık. Adını unutmadım, çok iyi hatırlıyorum. Zaten hiç unutamayacağımda. Ama adsız olmasın Hakan diyelim biz ona. Tatlı biriydi, hoş bi havası, insanı kendine alıştıran bi muhabbeti vardı. Neyse işte, sohbet odalarında Hakan’la tanıştık, msn de ekleştik ve bir iki günlük sohbetin ardından ona ‘’bu hafta sonu askere Kütahya’ya gidiyorum’’ dedim. O da bunun üzerine ‘’senin için de uygunsa  Cuma günü buluşalım, yoksa bi daha görüşemeyiz’’ dedi  ‘’tamam’’ dedim ve ertesi gün buluşacağımız yeri belirledik. Bir semtte Ender mağazasının önünde buluşmaya karar verdik ve çıktım...

------------------------------Devamı için tırtıkla----------------------------------

10 yorum:

EzoNe dedi ki...

Gittikçe heyecanlanıyor mu bu hikaye yoksa bana mı öyle geliyor :) Merakla bekliyorum.

cips yiyemeyen kız dedi ki...

Ama devamı ya :(

Hazel dedi ki...

devamını istiyoruuz :)

B. dedi ki...

Bu kadar ağır şartlarda hayatta kalmaya çalışan bir kadının evinde bilgisayar ve internet olması bana tuhaf geldi. Kira ve çocuklarının masrafını bile zor karşılarken.

VaniLLa dedi ki...

Yine bekle Yine bekle :(

aikon dedi ki...

H.E bakalım ne çıkacak burdan merak ediyorum.Kesinlikle var sende bişiy ama hadi hayırlısı..:)

Yiğit Tan dedi ki...

Kadın ile nasıl tanıştınız? Arada yaş farkı da var. Bir de cocuklu. Yani arkadaş olma süreci merak uyandırdı bende... Bu arada seni seviyorum...

Hayat_Erkegi dedi ki...

@Aikon sanırım iltifat etmeye falan çalışıyorsun. Anladım ben seni :Pp

@Yiğittan Kadınla tanışma evresini anlatmak için başka bi yazı yazmak gerek. Yazı hazır olunca bu konuyada bi yerinden bağlarım artık :))

creep dedi ki...

süper,
yorum ayarlarını değiştirdiğin için teşekkür ederim.

bende herkes gibi bekliyorum devamını. çünkü büyüdüğüm yerlerde geçiyor anlattıkların.

Hayat_Erkegi dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.