30.03.2019

Artık kimseye karşı bir şey hissetmiyorum. Herkes aynı soğuk uzaklıkta. Buz dağına dönüşmedim, ama farkındayım ki, yalnızlığımı yok etmek için ortasına daldığım kalabalıkta kaybolduğumu fark ettiğimde, çıkışı sorduğum yol göstericilerin işaret ettiği yönü takip ederek kalabalıktan çıkıp gösterilen yöne doğru yürüdüğümde, vardığım yer çıkmaz bir sokaktı ve arkamda da sadece yol göstericilerim vardı.

soğukluğum belki bundandır, belki de başka bir şeyden. belki de bununla hiç alakası yok ve sadece yorulmuşumdur veya izin verdiğim için yormuşlardır beni.

sahi yönlendirilerek de olsa aslında biz izin verdiğimiz için yoruyorlar bizi değil mi?

artık tetikte olmak zorunda olduğumuz bir hayatı yaşadığımızı iyice kabul ettim. hep tetikte olmak ve sanki



ben o orospuyu o kadar sevdim, ama bak o şimdi ne yapıyor.
şerefsiz o bar senin bu bar benim gezerken, paylaşım yapmaktan da geri kalmıyor. ne yapıyım piçin kızı gitti. işte.
geçen ay memlekete gittiğimde oturduk konuştuk. ama teşekkür edip durdu.














23.03.2019

Yaşlanırken yazmak üzerine

Artık yaşlanıyorum.
Bu cümle sadece yaşlandığımı düşündüğüm veya yaşlanmak istediğim için kurduğum cümlelerden biri değil. Fiziksel olarak görünürleşmeye başlayan yaşlılığımdan dolayı, onu yazıya döküp kendi tarihimi tutmak için kurduğum bir cümle.

(İnsanın kendi tarihini tutması, başına gelen  en güzel olaylardan biri olsa gerek.
Tabii bunun farkında olanlar için. Şimdi bu cümleyi yazarken, aynı zamanda içimde düşünüyordum da; aslında kendi tarihini tutmak zaten farkında olunduğu için gerçekleşen bir durum.
Farkında olmak, ya da kendi farkına varmak ise bazı insanlar için çok sonra gerçekleşen bir durum. Umarım benim geç farkındalığımın aksine, siz kendinizi daha erken fark ederek yaşamaya başlar veya başlamışsınızdır.
Bu konu çok uzuyor, yine yaşlılığa döneceğim, aksi takdirde yaşlılık konumdan iyice uzaklaşacağım.)

İnsanın kendi yaşlılığına şahit olması da ayrı bir güzellikmiş. Bunun farkında olmuş olmak ise sanırım daha değerli olsa gerek. Ya da kendim için öyle. Diğer insanların kendi yaşlılıklarına şahit olması, onlarda nasıl bir his yaratıyor ve ne hissediyorlar bilmiyorum ama benimki için konuşacak olursam; üzerimde olumlu bir etki yarattığını ve bu etkinin de gittikçe artmaya devam ettiğini söyleyebilirim.
(Tabi beni yakından tanımayanlar için dışardan bakıldığında hâlâ; en fazla 24, bilemedin 25 yaşında görünüyorum. Yani genç görünürlülüğüm konusunda değişen bir şey yok. Hatta çevremdekiler de hâlâ 34 yaşına bastığıma inanamıyorlar ve bunu sık sık dile getiriyorlar.
Bir kaç arkadaş, bu yaşlanmayan ve hatta eski fotoğraflarla karşılaştırıldığında şimdi daha genç duran bedenim için bana Benjamin Button adını taktı. Bir kaçı da, sürekli değiştirdiğim saç sakalım(gerçi üşengeçlikten uzattığım sakalımı yeni bir imaj için bıraktığımı sanıyorlar ama lakin durum öyle değil.) giyimin (ki sadece aynı elbiseleri giyinip duruyorum, ama saç sakalın uzun veya kısa olması onların da farklı olduklarını sandırıyor olsa gerek.) üzerimde sırıtmaması bir yana, tam aksine, üzerime cuk diye oturması yüzünden Binbir Surat adını taktılar.
Oysa ben aynıyım, sadece etrafımdaki tepkilerin farkında olduğum için yerine ve an'ına göre, o tepkilere karşılık olarak daha olgun veya yerine göre mütevazice-şımarıkça-çocukça-ukalaca-kibirli veya gururluca davranmaya, hareketlerime sadece onların anlam katabilecekleri gibi davranmaya başlıyorum o kadar.
Şimdi tüm bu parantez içindeki cümleleri yazarken aklıma şu fikir geldi; belki de "insanın içinden geldiği gibi davranması" adında bir şey yoktur. İnsan, farkında olmadan, diğer insanın deney faresidir. Ve bilirsiniz ki; deneylerin yukarıdan bakanına göre açık olan da şudur; en küçük dış etken bile aslında denek'i etkiliyordur. Çünkü denek olmak bunu gerektirir. Denek etkilenenden başka bir şey değildir.
Özetle "hepimiz, birbirimizin denek faresiyiz" deyip, parantezden önceki cümlenin devamına geçiyorum.)

Örneğin geçen ay sakalımdaki beyazları saymaya karar verdiğimde sakalımı kesmiştim ve bu yüzden sayamamıştım. Ama bu akşam sakalımdaki beyazları saymak aklıma gelip de ayna karşısında yüzümü inceleyip, çenemdeki beyazları saydığımda, beyaz sayısının 16 tane olduğunu görüp tebessüm etmekten kendimi alamadım.

Sadece sakalım değil tabi. Şakaklarımdaki beyazlarda artmaya başladı ve bi kaç yıla kadar beyaz sayısı iyice çoğaldığı zaman; şimdikine oranla daha yakışıklı, biraz da karizmatik birine dönüşeceğimi düşünüyorum. Umarım yanılmıyorumdur. Yanılmam.
Yanılırsam da yapabileceğim bir şey yok. Sonuçta olanı ve olacağı engellemek, ot ve etle beslenenin imkânı dahilinde değil, sadece kabulündedir. Bunun dışında yapabileceği bir şey yok. Yapabildiğini sandıkları ise, onu görünüş olarak duygusuz birine dönüştürmekten başka bir şey değil. Duygusuz görünene acıyarak bakmamak ise, karşısındakilerin elinde olan bir şey değil.

Şimdi başa dönerek, toparlayacak olursam; yaşlanıyorum ve yaşlanıyor olduğumu biliyor olmak, yaşlandığımı hissetmek, farkında olmak çok güzel. Çünkü beni daha sakin ve daha kendine dönük birine dönüştürmeye başladı. Üstelik kalan hayatımı; boş boş, amaçsız, dalından kopup rüzgârın kucağına kendini teslim edip, sokak sokak gezinerek yaşamamak üzere çırpınmaya da başlattı beni. Değerli bir şeyler yapmam gerektiği hissiyle dolup taştım. Sanki ölümümden sonra adım bilinmese bile (ki bilinmesini tercih ederim. ama öldükten sonra adımın bilinmesinin bi önemi olduğunu da düşünmüyorum) milyonlarca insanın hayatını kolaylaştıracak, onları farkımda olmadan mutlu edecek, mutlu, huzurlu ve iyi yaşamalarını sağlayacak bir şeyler yapmam gerek gibi hissediyorum.
Zaten bu tür hedefler için yaşamıyorsak, neden hırpalıyoruzki kendimizi. Yaşama amacımız diğer insanların hayatını kolaylaştırmak üzere değilse, neden yaşıyor, yaşlanıyoruzki.

Yaşlanmak, yaşlandığımı görmek, bunu tarihime kaydetmek, bana bunları düşündürttü ve yazdım.
Yazmak ne güzel şey.


10.03.2019

kötünün anlamı ve iyi-kötü olmanın tercih edilebilmesi üzerine

Hatırladığım kadarıyla kötülüğün varlığını bilmeme rağmen, ona hiç inanmadım. 
Günlük konuşmalarımda "kötü" diye bir kelimeyi nadiren de olsa kullanıyordum, ama kelimenin içeriğinin ne olduğu hakkında hiç düşünmedim ve sadece o anki konuşmalar arasında, cümleyi tamamlamak için kullanılan bir kelimeymiş gibi benimle beraber yaşayıp bu yaşıma kadar geldi.
Yani bu yıla kadar; kötü'nün aslında ne demek olduğunu, kelimenin tam olarak neden kullanıldığını, ne zaman ne için kullanılması gerektiğini veya kelimenin taşıdığı anlam üzerine hiç düşünmemiştim. Düşünmedim çünkü bendeki anlamı sadece olumsuzluk barındırmasından ibaretti. Yani "tü kaka" gibi bir şeydi.

Şimdilerde, sürekli daha fazla yeni insanla tanıştığım için, davranışlarını gözlemledikten sonra üzerine biraz düşündüğümde anlıyorum ki kötü kelimesi bende; derinlikten uzak, üstünkörü ve hatta belki iyiye yakın ama sadece iyi olmayan anlamıyla vardı.
Yani onu, gerçek anlamıyla "kötü"yü tanımlamak için değil, sadece iyi olmayana karşılık kullanmam gereken bir kelimeye olan ihtiyaçtan dolayı kullanıyordum. Tabii bu yaşıma kadar da kullanmaya devam ettim.

Şimdi tekrar dönüp geriye bakıyorum da, aslında çoğu zaman kelimeyi "sadece olumsuzluk barındıran anlamı"yla bile kullanmamaya çalışmışım ve hatta kullanmaktan kaçınmışım. Çünkü inanılan biçimiyle var olduğunu bilmiyor, bilmediğim için varlığına ikna olmamıştım ve bu yüzden, varlığını red etmenin bir şekli olarak, kötüyü kendi anlam dünyamın dışarıya yansımasında kullanmıyordum.
Yani özünde, farkında olmadan, kötü kelimesini, gerçek anlamıyla kullanmayarak yok sayıyor, yok saydığımı onu kullanmayarak gündelik hayatımda da kendime gösteriyordum.

Gerçek anlam demişken, sanırım kelimenin bendeki anlamını biraz daha açmam lazım:
Kötü kelimesini, anlam olarak daha çok "estetik olmayan, hoş olmayan, güzel olmayan, güzel durmayan" olarak kullanıyordum.
Hani bir yemeği yersiniz ve beğenip beğenmediğinize dair fikriniz sorulduğunda "kötü olmuş" dersiniz ya, ben de kelimeyi sadece bu tür anlamlara geldiği, geleceği zaman kullanıyordum.
Ve işte hâlâ nedendir bilmem, "kötü"nün insanlar için kullanılabileceği fikrine sahip değildim. Sahip olamamıştım.

Bana göre insanlar kötü olamazdı. Kötü insanlar yoktu. Bunun yerine; sadece farklı düşünceler, birbirini anlamamış olmak vardı. Bu yüzden olsa gerek, sıradan bir konuşmada bile biri için "kötü" tanımlaması yapılıp fikrim sorulduğunda "buna inanmıyorum. ben herkesin için de sadece iyilik olduğuna inanıyorum" diye yanıt veriyordum.
Kurduğum cümleyle alakalı olarak hatırlıyorum da, 2013 yılında yine bu tarz bir muhabbetin döndüğü kalabalık arkadaş grubunda, bahsedilen kişi hakkında fikrim sorulduğu zaman "ben herkesin için de sadece iyilik olduğuna inanıyorum" diye yanıt verdiğim anda ortamdakilerin hepsi bi anda OFFFFFFFF''lamışlardı.
Tabii o an neden böyle offffladıklarını anlamamıştım. Hatta davranışlarını biraz garip bulmuştum. Çünkü gerçekten düşüncem böyleydi ve herkesin "kötü"lük kavramına benim gibi inandığını, onun hakkında benim gibi düşündüklerini sanıyordum.
Ofladıklarında ise, böyle düşünen-inanan insanların tepkisini tuhaf bulmuştum.
Tuhaf bulmamın nedeni ise; güya kendimce onların da kötü kelimesi hakkında benim gibi düşündüklerine inanmamdan kaynaklı olarak, düşüncenin aksine bir tepki vermiş olmalarıyla ortaya çıkan mantıksız tutarsızlıklarıydı.

O davranışlarına şimdi aradan 6 yıl geçmiş olunca anlam verebiliyordum.  Bunu anlamlandırma başarımı ise; bu yıl, artık insanların özel hayatlarına daha fazla girip, onların başkaları hakkındaki fikirlerini birinci ağızdan, yani kendilerinden duymamla, başkalarının başına gelmesini istedikleri olumsuz durumların oluşmasını sağlayacak koşulları direkt onların yapmakta olduklarını direkt kendim, yani birinci gözden görmemle ve yine başkaları hakkında kötü konuşulmasını sağlamak için, yalandan ibaret olan o çirkin konuşmaları yapıp, yayılmasını da yine kendilerinin sağladıklarını birinci kaynaktan, yani kendim şahit olmamla kazandım.
Bu iyi bir şey mi bilmiyorum ama artık kötü kelimesinin anlamını biliyorum ve evet, kötülük var, kötü insanlar var.

Sahi bu yaşıma kadar kötülükten nasıl haberdar olamadım, nerdeydim, nerde doğdum büyüdüm, ne yaptım. uzayda mıydım, ordan mı geldim?

şimdi bu yaşa gelmişken, artık kötünün ve kötülüğünün varlığına inanıyorum.
evet onlar var.  onlara inanıyor ve çok şükür gerçek anlamlarından da haberdarım.
ama şunu da yeni öğrenmiş ve anlamış olarak biliyorum; kötülük tercih edilebilir bir şey. ve tercih edildiği için olsa gerek; bazı insanlar kötü olmayı tercih eder, sonrasında kötü olurlar.

Şimdi önceki inanışımın aksine; artık inanıyorum ki sadece iyi olarak yaratılmadık. Bunun aksine renksiz, berrak saf olarak yaratıldık. Zaten öteki türlü inanmak (yani iyi olarak yaratılmış olmak); allah'ın bize haksızlık etmiş olduğu düşüncesini akla getirir ki, bu da; tüm tercihler bize bırakılmışken, allah'ın bizi iyi veya kötü diye ayrı ayrı yaratması söz konusu olamaz. ve hatta kötü olamk da bir tercihken, allahın bizi iyi olarak yaratması; imkânsız. çünkü iyi olarak yaratılmak, kötülere haksızlık olur.

allah bizi iyi veya kötü olarak yaratarak haksızlık etmektense, bunun yerine önümüze "iyiyi" ve "kötüyü" birlikte eşit şekilde koyarak tercihi bize bıraktı. böylece isteyen istediğini alabilirdi.
yani kötü veya iyi biri olmak basit bir tercihten başka bir şey değil. üstelik ben daha önce sadece iyiliğe inanırken, yani iyiliğin bir tercih olduğunu değil yaradılış gereği iyi olduğumuzu düşünürken, şu son 2 yılda yaşadığım şahitliklerimin eşiti olarak; kötülüğün var olduğuna inandım ve bu yüzden iyiliğin de yaradılış gereği değil, aslında tercih gereği var olduğuna inanmaya başladım. bunun sonrasında biliyorum ki; ben iyi olmayı, tercih etmiştim ve bu yüzden kötüyü-kötülüğü red etmiştim.
çünkü aynı şekilde kötülük de vardı ve insanlar kötü olmayı da tercih edebilirlerdi. zaten bu yüzden kötü oluyorlardı.

şimdi sonuç olarak; kötülük var ve orada öylece duruyor.
iyilik de var ve o da, orada onunla beraber öylece durup tercih edilmeyi bekliyor. insanlar yaşadıklarının sonucu olarak ikisinden birini tercih edip, hayatlarına geçiriyorlar. bu tercihlerinin sonucunda da iyi veya kötü oluyorlar.
umarım sizler iyiyi tercih edenlerdensinizdir.