Gecenin bi yarısı uyandım. Sonrasında ise uyku tutmadı. Geçenlerde takipçilerden biri, blog'a yorum olarak "Knut Hamsun-Açlık kitabını okumuş muydun mu?" diye yazmıştı. Kitabı okumamış olduğum için, internetten e-kitap olarak bulunca telefona yükleyip okumaya başlamıştım. Şimdi de kaçan uykumu geri getirmek umuduyla kaldığım yerden devam etmek için onu okumaya başladım. Ama uykum gelmedi. Böylece bende kitaptan 10-15 sayfa okumuş oldum. Sonrasında can sıkıntım arttı ve telefonu kapattığım gibi, Macbook'u açıp bloga bu cümleleri yazmaya başladım.
Geçen hafta odamı değiştirdim. Önceki Türk Faşistleri'nin odası çok pisti ve sürekli vatan millet sakarya edebiyatı yaparak kafamı şişiriyorlardı. Gece yarılarına kadar süren saçma sapan erkeklik gösterileriyle dolu kavgaları, bilgisayar oyunu oynarken gürültü yapmaları, duvara projektör yansıtarak film izlemeleri, kulaklıktan hiç haberdarsız yaşamaları, sürekli birbirlerini kazıklamaları ve bunu da bana diğer arkadaşı yokken, muhteşem bir iş yapmış gibi anlatmaları, giysilerinin etrafta ve hatta yerlerde öbek öbek bulunması, sürekli sigara içmeleri, tuvaleti temiz kullanamamaları vs vs iyice bıkmıştım.
Şimdiki oda arkadaşım ise bir Kürt Faşisti ve ağzından Kürtlerin muhteşemliğine rağmen ezilmişliklerinden kaynaklı olan çaresizliklerine dair cümleler eksik olmuyor. Günlük konuşmalarını bile bağıra bağıra yapması, fikir alışverişi esnasında ise tartışma adabından haberinin olmaması, şakalaşmayı dahi bilmemesi, saçma sapan muhabbetler açması, esprilerine gülmediğim zaman ters ters bakmasını saymazsak iyi bi çocuk ama ne yazıkki mantalite olarak Türk Faşistleri'nden farklı değil. Onlardan farkı ise de o da; daha düzenli ve temiz olması.
Ama yine de iki grubu karşılaştırdığım zaman şu sonuca varıyorum; biri kürtlerin yok olmasını, diğeri ise türklerin yok olmasını savunuyor. yani aynı boklar.
Bu geri zekâlı salakların aksine ben ise "bi müslüman olarak, kutsal olan tek şeyin insan yaşamı olduğunu ve bu yüzden; insanın hiçbir şekilde, uğruna öldürülebileceği bir şey olmadığını" her tartışmanın sonunda yüzlerine karşı sürekli tekrarlayarak zaman harcıyorum.
söylediklerimi anlamak da zorluk çektikleri için bir an afallayıp susuyorlar. ama sonrasındaki an da "bayrağın kutsallığı, vatanı korumak için ölmüş olanları" dillerine dolayıp kendilerini haklı çıkarmaya başlıyorlar. yazıkki, insanın düşüncesinin ne olursa olsun, onun öldürülmesine yetecek haklılıkta olduğunu anlamıyorlar.
ve sanırım hiç dayak yemedikleri, canları gerçek bi acıyla hiç kavrulmadığı için; bir insanın, toprak için ölmesini sıradan, bez parçası için birini öldürmenin normal olduğunu sanıyorlar. sanmaya da devam edecekler.
toprakların, kendileri gibi aç gözlü insanların icadı olan "sınır" denilen bir icat sonrasında çizildiğinin farkında değiller. bayrakların, kendileri gibi aç gözlü insanların icadı olan paçavradan başka bir şey olmadığını düşünemiyorlar.
dünya da uğruna ölünecek bir şey yok. kutsal olanın insan yaşamı olduğunu anlamıyorlar. hatta bunu hiiiç ama hiç bilmiyorlar.
Bu tür faşist düşüncelerin çok çok azaldığını ve hatta yer yer bittiği sanıyordum ama işte görüyorsunuzki bitmemiş. Üstelik henüz 20'li yaşların başındaki çocuklar arasında pek revaçta. Enerjilerini bu faşist düşünceden alıyorlar ve komik olduklarından habersiz bi şekilde yaşayıp gidiyorlar
ahahahhahaahaha
Tek başına okumaya gelmiş olmasına rağmen, buradaki yalnızlığını, kimsesizliğini kabullenerek ilerlemek yerine, sikik boş bir topluluğa ait olarak, topluluğun herhangi bi parçası haline gelerek onu yok etmeyi seçmiş bu çocuklara acımıyor değilim. Hem de çok acıyorum.
Ama ne yazıkki faşizmle ilgili bir konu açıldığı zaman bildiğim doğruyu dile getirmekten başka yapabileceğim bir şey de yok. Çoğu o anda söylediğim doğrulara gülüp geçiyor. ben onlar için bir palyaçodan başkası değilim.
Belki söylediklerim gerçekten komiktir. Ama onların gülüşlerinin nedeni söylediklerimin komik olması değil. Komik bulmalarının nedeni; söylediklerimin gerçeklerden uzak bulmaları ve hatta söylediklerimi ütopik görmelerinden başkası değil.
Yani onlara göre sanki dünya bi savaş alanı ama ben bu savaş alanını görmüyorum veya görmeyi tercih etmiyormuşum gibi davranıyorlar. Oysa bir savaş varsa bu kafalarından başka bir yerde değil.
Her yerde kan görmek, sürekli bir şeyler için bir şeyleri yok etmek gerektiğini sanarak yaşayıp gidiyorlar.
Buraya geldiğimden bu yana; üniversitelerin, bu tür yıkıcı düşüncelerin kuluçka merkezi olduğunu düşünmeye başladım. Bazıları karı kız tavlamak için gruplaşıp, o grupta kalsada, eninde sonunca ne yazıkki yıkıcı düşünce, o kişiyi teslim alıp karı kızlardan çok uzaklara götürüyor. Sonuç olarak; am-göt sevdasına hapishanelerde veya mezarda çürüyecek olan gencecik bedenlerin sahipleri şu an ortalıkta cirit atıyorlar.
Umarım bir şey olmadan, sadece seks yapmış olarak okullarını tamamlayıp babaocaklarındaki analarının sıcacık kucaklarına geri dönerler. Başka da temennim yok......
-----------------
6 gün önce sınav haftasının sonuna geldik ve 2 tanesi dışında sıçtığım olmadı. Keşke o ikisinde de sıçmasaydım ama ne yazıkki sıçmış oldum. Üstelik sorular çok kolaydı ve çıkmaz dediğim her şey çıktı. Resmen ters köşe oldum desem yeridir.
Bir de açıkçası bu kez, geçen sınavlardaki gibi kasmadım. Hatta bir çoğuna sınav günü çalıştım. Yani bu kez, önceki dönem gibi öyle çok hırpalamadım kendimi. Uykusuz kaldığım gece de olmadı hiç. Gayet planlı programlı ilerledim ve bu sınav haftasını paniklemeden geçirmiş oldum. Sonuç olarak da iyi geçtiler. Keşke o ikisini de daha mantıklı bi şekilde çalışsaydım da sıçmasaydım, ama oldu işte.
Sınav sonrasında, sıkılmıştım. Buraya tatile gelen 47 yaşında bi psikiyatrist ile tanıştım ve seks yaptık. Çok geveze biriydi. Benden daha çok konuşan insanları gördüğümde fazla şaşırıyorum. Bunu ona da belli ettim. Güldü.
İstanbul'da yaşıyormuş, belki döndüğümde tanışırız falan filan. Doğrusu hareketleri, bakışları, konuşmaları hepsi o kadar yapay ve taklit gibilerdiki bi ara "acaba bilerek mi yapıyor?" diye düşünmeden edemedim ve bunu ona da söyledim. "hayır, ben böyleyim" dedi. "bilmiyorumki, böyle sanki saklamak istediğin bir şey var ve bu yüzden her şeyin çok yapay geliyor" diye karşılık verdim "doğrudur" dedi.
ilk aşklarından, ailesinden, işinden gücünden, olmasını istediği ve oldurduklarından, arkadaşlarından, annesinden, hayatından bahsetti de bahsetti. Sanki dolmuştu da kendini boşalttı gibi hissettim.
bunu ona söylediğimde de "beni çözümlemeyi bırak" dedi, "ne yapıyım elimde değil" dedim, gülüştük. Sonrasında ise o benim hakkımda yerinde, ben ise tabiki onun hakkında fazlasıyla komikçe ama yer yer doğru olduğunu söylediği çözümlemeler yaparak sohbet edip durduk.
Hayatı boyunca, farkında olmadan sevgililerini hep evli erkekler arasından seçmiş. Sonra bi gün oturup bunun üzerine düşününce kendi psikanalizini yapmış ve olay çözülmüş. Babasını hep kendisiyle beraber düşündüğünü o zaman anlamış ve kabul etmiş. Sonra çocukluğundaki rüyaları aklına gelmiş ve rüyalarındaki partneri hep babasıymış. Üstelik bu rüyalar sadece cinsel temalar barındıran sıradan rüyalar değillermiş. Rüyaları hard porno rüyalarmış. Psikanalizi sayesinde bunu çözdüğündeyse artık hayatına giren erkekler bekarlar arasından çıkmaya başlamış.
psikiyatrist bile olsa onun da sıkıntılarının olması garip tabi. hele birde özellikle bazı hareketlerinden rahatsız olunca ona "sanırım senin bağımlılıkların" var, yada çabuk bağımlılıklar edinen birisin" dedim ve o da bunun üzerine "evet, bağımlı bi kişiliğim var" diye doğruladı. bunun üzerine "o zaman büyük ihtimalle kumar bağımlılığın var ve buraya da yıllardır sırf bunun için gelip gidiyorsun" diye ekledim. o da "gülerek evet, bunu aşamadım. hatta psikanalazimden sonraki sevgilimle de burdaki kumarhanelerden birinde tanışmıştık. ilişkimiz 12 yıl sürdü. ayrılmadan önceye kadar buraya da beraber gelip giderdik." diye ekledi.
Psikanaliz konusu açıldığında ona "yıllardır, her sonbahar depresyona giriyordum. ama bu yıl girmedim ve bunun üzerine düşününce gördümki aslında bu sonbahar okula başlamıştım. çünkü ergenliğimde liseye kayıt edilmemiştim ve sonbahar'a denk gelen o olaydan sonraki her sonbahar'da depresyona girip girip duruyordum. hatta nerdeyse hayatımın tüm dönüm noktalarındaki kararları da hep sonbahar'da almışım" dedim ve o "okula gelmekle iyi yapmışsın. sebebi mutlaka buydu. büyük ihtimalle bu konu çözüldü bile" dedi.
İnsan tuhaf bi varlık. Çocukluğunda neyin eksikliğini yaşadıysa, neyin yanlışını görüp düzeltmek istediyse, yetişkinliğinde o şeyin peşinde koşup eksikliğini tamamlamak istiyor.
Oysa geçen, geçip gitmiş. Olan, çoktan olmuş bitmiş. Şimdi yapılacak olan hiçbir şeyin geçmişe etkisi yok. Bunu kabullenmek ve farkında olarak yaşamak lazım. Aksi takdirdeyse, tıpkı köpeğin kendi kuyruğunun peşinde koşuşturması gibi yaşayıp gidiyoruz.
peki bir şey söyliycem; bu kürt ve türk faşistler, çocukluklarından neyin eksikliğini duydular da, bugün neyin peşinden koşuyorlar? cidden merak ettim.
27.04.2018
17.04.2018
depresyondan kurtulmak veya depresyondan kendini kurtarmak
bu yazı, şurdan devam edip geliyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2018/04/liseye-kayt-olmak-veya-olmamak-iste.html
...Şu yaşıma kadarki deneyimlerimden öğrendiğim kadarıyla, küflü duvarların yıkılmaya başladığını kabullenmek; beni gerçek dünyaya bağlı tutan, gerçeklikten kopmamı önleyen tek şey. Çünkü kabullenmek, son durumumu görmemi ve eğer hâlâ istiyorsam ondan kurtulmamı da sağlıyor. Yani kötü bi durum karşısında hep anlık bir çözüm buldum ve yola devam ettim.
Abimin bakışlarının ardından gelen cümlesini tamamlamasıyla, 2 saniyede yokluğa karışan beni, tekrar varlığa döndürmem lazımdı. Ama bi an yapamadım. Çünkü cümlesini öyle büyük ve haklı bi şekilde normal ve öyle sıradan ama tamamen gerçek bi ses tonuyla söylemiştiki; az önce, dünyanın en büyük şelalesinden atlamış olan beni, suya çaktırmadan, paramparça ederek yok etmişti bile.
Tek kelimeyle; bi kaç saniyelik olan ama sanki saatlerce süren bi şekilde orada, onun karşısında öylece duruyordum. Sanırım nefes de alamamış olabilirim. Ya da onun gibi şeyler oldu. Ama onunla olan bi kaç saniyelik karşılıklı bakışmanın ardından, hiçbir şey söylemeden ayrılmıştım.
Karşısından ayrıldığımda, kendimi aptal gibi hissetmeden edemedim. Üstelik öyle bir aptal hissetme haliki, aradan 18 sene geçmiş olmasına rağmen, o anı çok net hatırlıyor ve her hatırlayışımda, adeta o aptallık halini de tekrar tekrar yaşıyorum. Hatta şu an bile bu cümleleri yazarken, o aptallığı tekrar yaşadım.
Sanki okul okumayacağımı bilmiyor olmak, anlamamış olmakla büyük hata etmiştim.
yani okumayacağımı bilmeliymişim de, aptal olduğum için bunu anlayamamışım gibi bir durumun içindeydim. ve gerçekten sırf bunu anlamadığımı düşündüğüm için de ayrıca kendimi salak gibi hissettim. 18 sene öceki salak hissetme halini de hiçbir zaman içimden atamadım. o benimle beraber büyüdü ve işte bugüne kadar yanımda sürünerek, beni de bazen aşağı çekerek çıktı geldi..
O ilk andaki donuşumu düşünüyorum da; sanırım şu yaşıma kadar bir daha hiçbir şeye o anki gibi şiddetle şaşırmadım, hiçbir şey beni dondurmadı. Gerçekleşen her şey normal, gerçekleşen her şey sıradandı ve işte bu yüzden gerçekleşmeye devam ediyorlardı.
O gün okul kaydım yapılmadı. Kayıt tarihleri bitti. Akşam canım çok sıkkındı. İştahım kesilmiş, moralim de zaten çoktan bozulmuş bi halde öyle kalmıştı. Sonraki günlerde de böyle devam etti. Bi kaç gün sonra okullar açıldı. Gidip okul bahçelerinde gezdim. Öğrencilere büyük bi hayranlıkla, büyük bi kıskançlıkla bakınıp durdum. Teneffüslerini kolladım, gidip teneffüse çıkma anlarını izledim. O zamanlar muhteşem bi bok yiyorlarmış gibi hissettiğim birbirlerine olan sataşmalarını, oyunlarını, muhabbetlerini, birbirleriyle kurdukları iletişim biçimini gözlemledim. Liseli piçleri o kadar seviyordumki; okul üniformalarına bile hayrandım. Ama bu beni liseli yapmıyordu. Okul okumuş saymıyordu. Onları izlerken, büyük bi fırsattan geri bırakıldığımı biliyordum. Hakkımın verilmediğinin farkındaydım. Canım buna çok sıkılıyordu. Kısaca; okul okutulmayacağımı bildiğim için çok ama çok üzüldüm.
Ne kadar üzülürseniz üzülün, o da bi yerden sonra alışkanlığa dönüşüyor. Ben bunu yeni öğrendim. Okul okutulmamış olmamdan kaynaklı yaşadığım üzüntünün bende alışkanlığa dönüşmüş bir depresyon olduğunu ise bu sonbahar fark ettim. Çünkü bu sonbahar aylarında, okul okumak için Kıbrıs'a gelmiştim ve gördümki; aslında içimde tarifsiz ve hatta bu güne kadar yaşamamış olduğumdan emin olduğum bi sevinç var. Üstelik bunlara karşın, saçma sapan arayışlarım da olmadı. Öyle sakin ve sevinçli bi şekilde yaşayıp gittim.
Bir kaç ay sonra fark ettimki; bu Sonbahar, önceki yıllarda olduğu gibi depresyona girmedim. Canım sıkılmadı. Sırf heyecan olsun diye, can sıkıntımı atlatayım diye kim olduğunu bilmediğim insanlarla yatmadım. Sürekli bi arayışa kapılmadım.
Sonra neden böyle davranmadığım ve bu sonbahar farklı olduğumun nedeni üzerine düşündüm ve gördümki; aslında yıllardır, her sonbaharda kapıldığım o depresyonun nedeni, lise kayıtlarının son gününün, Sonbahar'ın ilk ayı olan Eylül'ün ilk haftalarında olmasındandı.
Sonrasında da sebepsizce ve her sonbahar, tüm ağırlığıyla yavaş yavaş üstüme çöker, beni yerle bir ederdi. Bu çöküntü sadece benim yaşayıp geçmemle alakalı değildi. Bu durum, yakınıma kadar girip bir süre kaldıktan sonra dışardan bakan herkesin gördüğü bir hal idi.
Bunu 4 yıl önce kardeşim de "abi dikkat ettim de sen hep bu aylarda tuhaflaşıyorsun" diye belirtmişti.
ve şimdi döneüp bakınca şunu da fark ettim ki; tüm değişimlerimin başlangıcını hep sonbahar aylarına denk gelmiş. Tüm önemli kararlarım, hayatımı değiştiren olaylara attığım imzalar, yeni başlangıçlarım falan filan hepsini sonbahara denk getirmişim.
Oysa şimdi fark ediyorum ki; 16 yıldır, her sonbahara denk gelen yeniliklerimin nedeni; aslında farkında olmadan girdiğim şu siktiri boktan depresyona girmemmiş. Yanii bunca hengamenin nedeni, onca bilinmeyene gidip gelmelerimin sebebi; teee 16 yıl önce liseye kayıt edilmemişlikten kaynaklı üzüntümdü.ve bu üzüntüm zamanla depresyona dönüşmüş, her sonbahar okullar açılıp da, etrafta okul heyecanıyla koşturan öğrencileri gördükçe de nüksedip durmuştu. ama bu yıl ortaya çıkmamasının nedeni, benim okul okumaya başlamış olmamdı ve öyle görünüyorki; sanırım depresyonumu kendi kendime ve hatta hiç farkında olmadan yok ettim gitti. Bir daha bundan kaynaklı psikolojik bi sıkıntıya da düşeceğimi de sanmıyorum :)
umarım sakin geçen bu sonbahar, sonraki sakin geçecek olan sonbaharlarımın başlangıcıdır.
bakalım göreceğiz.
...Şu yaşıma kadarki deneyimlerimden öğrendiğim kadarıyla, küflü duvarların yıkılmaya başladığını kabullenmek; beni gerçek dünyaya bağlı tutan, gerçeklikten kopmamı önleyen tek şey. Çünkü kabullenmek, son durumumu görmemi ve eğer hâlâ istiyorsam ondan kurtulmamı da sağlıyor. Yani kötü bi durum karşısında hep anlık bir çözüm buldum ve yola devam ettim.
Abimin bakışlarının ardından gelen cümlesini tamamlamasıyla, 2 saniyede yokluğa karışan beni, tekrar varlığa döndürmem lazımdı. Ama bi an yapamadım. Çünkü cümlesini öyle büyük ve haklı bi şekilde normal ve öyle sıradan ama tamamen gerçek bi ses tonuyla söylemiştiki; az önce, dünyanın en büyük şelalesinden atlamış olan beni, suya çaktırmadan, paramparça ederek yok etmişti bile.
Tek kelimeyle; bi kaç saniyelik olan ama sanki saatlerce süren bi şekilde orada, onun karşısında öylece duruyordum. Sanırım nefes de alamamış olabilirim. Ya da onun gibi şeyler oldu. Ama onunla olan bi kaç saniyelik karşılıklı bakışmanın ardından, hiçbir şey söylemeden ayrılmıştım.
Karşısından ayrıldığımda, kendimi aptal gibi hissetmeden edemedim. Üstelik öyle bir aptal hissetme haliki, aradan 18 sene geçmiş olmasına rağmen, o anı çok net hatırlıyor ve her hatırlayışımda, adeta o aptallık halini de tekrar tekrar yaşıyorum. Hatta şu an bile bu cümleleri yazarken, o aptallığı tekrar yaşadım.
Sanki okul okumayacağımı bilmiyor olmak, anlamamış olmakla büyük hata etmiştim.
yani okumayacağımı bilmeliymişim de, aptal olduğum için bunu anlayamamışım gibi bir durumun içindeydim. ve gerçekten sırf bunu anlamadığımı düşündüğüm için de ayrıca kendimi salak gibi hissettim. 18 sene öceki salak hissetme halini de hiçbir zaman içimden atamadım. o benimle beraber büyüdü ve işte bugüne kadar yanımda sürünerek, beni de bazen aşağı çekerek çıktı geldi..
O ilk andaki donuşumu düşünüyorum da; sanırım şu yaşıma kadar bir daha hiçbir şeye o anki gibi şiddetle şaşırmadım, hiçbir şey beni dondurmadı. Gerçekleşen her şey normal, gerçekleşen her şey sıradandı ve işte bu yüzden gerçekleşmeye devam ediyorlardı.
O gün okul kaydım yapılmadı. Kayıt tarihleri bitti. Akşam canım çok sıkkındı. İştahım kesilmiş, moralim de zaten çoktan bozulmuş bi halde öyle kalmıştı. Sonraki günlerde de böyle devam etti. Bi kaç gün sonra okullar açıldı. Gidip okul bahçelerinde gezdim. Öğrencilere büyük bi hayranlıkla, büyük bi kıskançlıkla bakınıp durdum. Teneffüslerini kolladım, gidip teneffüse çıkma anlarını izledim. O zamanlar muhteşem bi bok yiyorlarmış gibi hissettiğim birbirlerine olan sataşmalarını, oyunlarını, muhabbetlerini, birbirleriyle kurdukları iletişim biçimini gözlemledim. Liseli piçleri o kadar seviyordumki; okul üniformalarına bile hayrandım. Ama bu beni liseli yapmıyordu. Okul okumuş saymıyordu. Onları izlerken, büyük bi fırsattan geri bırakıldığımı biliyordum. Hakkımın verilmediğinin farkındaydım. Canım buna çok sıkılıyordu. Kısaca; okul okutulmayacağımı bildiğim için çok ama çok üzüldüm.
Ne kadar üzülürseniz üzülün, o da bi yerden sonra alışkanlığa dönüşüyor. Ben bunu yeni öğrendim. Okul okutulmamış olmamdan kaynaklı yaşadığım üzüntünün bende alışkanlığa dönüşmüş bir depresyon olduğunu ise bu sonbahar fark ettim. Çünkü bu sonbahar aylarında, okul okumak için Kıbrıs'a gelmiştim ve gördümki; aslında içimde tarifsiz ve hatta bu güne kadar yaşamamış olduğumdan emin olduğum bi sevinç var. Üstelik bunlara karşın, saçma sapan arayışlarım da olmadı. Öyle sakin ve sevinçli bi şekilde yaşayıp gittim.
Bir kaç ay sonra fark ettimki; bu Sonbahar, önceki yıllarda olduğu gibi depresyona girmedim. Canım sıkılmadı. Sırf heyecan olsun diye, can sıkıntımı atlatayım diye kim olduğunu bilmediğim insanlarla yatmadım. Sürekli bi arayışa kapılmadım.
Sonra neden böyle davranmadığım ve bu sonbahar farklı olduğumun nedeni üzerine düşündüm ve gördümki; aslında yıllardır, her sonbaharda kapıldığım o depresyonun nedeni, lise kayıtlarının son gününün, Sonbahar'ın ilk ayı olan Eylül'ün ilk haftalarında olmasındandı.
Sonrasında da sebepsizce ve her sonbahar, tüm ağırlığıyla yavaş yavaş üstüme çöker, beni yerle bir ederdi. Bu çöküntü sadece benim yaşayıp geçmemle alakalı değildi. Bu durum, yakınıma kadar girip bir süre kaldıktan sonra dışardan bakan herkesin gördüğü bir hal idi.
Bunu 4 yıl önce kardeşim de "abi dikkat ettim de sen hep bu aylarda tuhaflaşıyorsun" diye belirtmişti.
ve şimdi döneüp bakınca şunu da fark ettim ki; tüm değişimlerimin başlangıcını hep sonbahar aylarına denk gelmiş. Tüm önemli kararlarım, hayatımı değiştiren olaylara attığım imzalar, yeni başlangıçlarım falan filan hepsini sonbahara denk getirmişim.
Oysa şimdi fark ediyorum ki; 16 yıldır, her sonbahara denk gelen yeniliklerimin nedeni; aslında farkında olmadan girdiğim şu siktiri boktan depresyona girmemmiş. Yanii bunca hengamenin nedeni, onca bilinmeyene gidip gelmelerimin sebebi; teee 16 yıl önce liseye kayıt edilmemişlikten kaynaklı üzüntümdü.ve bu üzüntüm zamanla depresyona dönüşmüş, her sonbahar okullar açılıp da, etrafta okul heyecanıyla koşturan öğrencileri gördükçe de nüksedip durmuştu. ama bu yıl ortaya çıkmamasının nedeni, benim okul okumaya başlamış olmamdı ve öyle görünüyorki; sanırım depresyonumu kendi kendime ve hatta hiç farkında olmadan yok ettim gitti. Bir daha bundan kaynaklı psikolojik bi sıkıntıya da düşeceğimi de sanmıyorum :)
umarım sakin geçen bu sonbahar, sonraki sakin geçecek olan sonbaharlarımın başlangıcıdır.
bakalım göreceğiz.
11.04.2018
Lise'ye kayıt olmak veya olmamak. İşte bütün mesele bu......
aslında şu linkteki yazı ( http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2018/03/bir-sey-olmak-bir-sey-kalmak-bir-seyden.html ) aşağıdaki yazının başlangıcıydı. ama yazıya başladıktan sonraki bir kaç paragrafın ardından, yazının akışı kendiliğinden değişince, bununla bi alakası yokmuş gibi ilerlemeye devam ettim, tamamlandığına inanınca ise ayrı bi yazı olarak orda yayınlamış oldum.
ki açıkçası şu an gidip okumaya da üşeniyorum. çünkü orda ne saçmaladıysam geçti gitti ve işte yeni bir saçmalıkla karşı karşıya olduğunuz için, buna devam edip, tamamlamalayacağım:
...çocukluğumda abimlerle yaşarken, onların dediğini yapmak zorunluluğumdan dolayı, ortaokul'a kadar okuyabildim. Ortaokul bitip de, lise kayıtları başladığı günlerde, mutlulukla kaplı büyük bir heyecanla abim tarafından liselerden birine kayıt edilmeyi bekledim.
Ama kayıtların bitmesine 2 hafta kaldı, 1 hafta kaldı, 3 gün kaldı, 2 gün kaldı, 1 gün kaldı derken hiçbir şey olmuyordu ve ben; bu hiçbir şey olmayan durum karşısında, götümde kurt varmışcasına yerimde durmakta zorlanıyordum.
Son güne gelmişken ve kayıt işlemleriyle ilgili hâlâ her hangi bir adım atılmayınca, tüm ezikliğime rağmen cesaretimi topladım ve hakkım olduğuna dair kendime aşırı bi şekilde inanarak, abime "okul kayıtları bugün bitiyor, gidip beni kaydedelim mi?" deyiverdim.
bunu o kadar masum ve saf bi şekilde söylemiştimki; abimin, sanki beni kayıt etmeyi unutmuş gibi hemen yerinden kalkarak, elimden tuttuğu gibi beni okula götürüp kayıt edeceğini sanıyordum. ama olmadı. o anı; yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ şimdi gibi hatırlıyorum.
Abime söylediğim cümlemi tamamladığımda farkına varmıştımki; aslında yapabileceğim tek şey, okula yazılmam konusunda bir şeyler söylemekti ve işte söylemiştim.
Çünkü dile gelmem, bana ait olan şeyi, abimin kulaklarının içine sözlerle dökmek hakkımdı ve bunun, çok da bilincinde olmadan ama yinede farkına varmış olarak yapmıştım. Zaten elimden başka bir şey gelmesine de asla izin verilme-zdi-yecekti.
Hakkım olduğuna inanarak konuştuktan sonra, abimle aramızda oluşan o sadece 2 saniyelik sessizlikte; adeta yüksek bir yerden denize atlamışımda, buna rağmen suya çakılıp çakılmayacağıma dair hiçbir fikrim olmadan düşmeye devam ediyor gibiydim.
Saatler gibi süren 2 saniyeciğin ardından abim, en sakin ve en doğal haliyle benden yana dönüp, gözleriyle tüm varlığımı bir hamam böceğini ezer gibi ezerken "biterse bitsin, zaten sen okumayacaksın ki" dediğinde, ben suya çakılmamışım da, sanki bi anda havada yok olup gitmişim gibi bir hisse kapılmaktan kendimi alamadım. O an ruhumda; tamamen duygusuz, kocaman bi donukluk meydana gelmişti.
Varlığım üzerinde, çarpıp geçeceği asla tahmin edilemeyen bir şeyin hemen ardında yarattığı paramparçalıktan kaynaklı ani ve acısız bir yokluk gerçekleşmişti. Bu durumdan kaynaklı, tüm duyularım yok olmuş gibiydi. Sanki bir hissizlik ve hatta hissizliğin kendisinin bile var olmaması halinin içine girivermiştim.
O kısacık anın içinde, adı konmamış bir yıkım gerçekleşmiş, yıkımı; tüm benliğimle, tüm varlığımla yaşamıştım. Paramparça ama hâlâ bir arada. paramparça ama hâlâ yerli yerimdeydim.
O an karşısında içimdekini dışarıya nasıl yansıtabileceğim hakkında hiçbir bilgim yoktu. bu yüzden hiçbir şey yansıtamadım. Zaten şu küçük ailede, bildiğimiz en iyi şey; bir şey bilmemekti.
Hiçbir şeyi bilmezdik. Biz ailece, bilmemek konusunda çok iyiydik. Ama buna rağmen sanki her şeyin doğrusunu biz biliyor, neyin ne olduğunu, nasıl olduğunu en iyi biz biliyormuşuz gibi yaparak yaşamaya devam edip gidiyorduk. (yıllar sonra öğrendimki; Taklit ederek, mış gibi yaparak yaşamak, insanı başarıya götüren basamaklardan biridir. Tüm cahil insanların yaptığı şey buydu. Taklit etmek ve biliyor gibi davranarak günü geçirmek. Ayakta kalmak için bunu yapmış olmalarından dolayı kimseyi kınamıyorum. Çünkü günün sonunda karın gurultun, içindeki sesi susturur. Bunu takdir ediyorum.) Biz de işte bir şey bilmiyor olmamıza rağmen, biliyor gibi yaparak büyüyorduk ve bende bu şekilde büyütülmeye devam ediyordum.
İçimdekini, dışarıya yansıtamamış olmama rağmen, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmayı, az önce gerçekleşmiş olan paramparçalığımı saklamayı nasıl öğrendim veya öğrenmiştim bilmiyorum. Sadece orda öylece durdum ve tüm sessizliğimle, bi anlığına abime baktım; sanki az önce aramızda herhangi bi konuşma gerçekleşmemiş gibi bi normallikteydi. Bunun üzerine onu taklit ederek, onun gibi sıradan bi normalliğe büründüm. İşte her şey böyle devam etmeli ve bu normallik hiçbir zaman bozulmamalıydı.
Tüm bu kabullenme ve normalliği benimseme haline girmek, hepi topu bir kaç saniye sürüyor.
Hepsi bir kaç saniye ve işte tüm belleğin, varlığın, geleceğin vs vs, küflü bir duvarın derinden, yavaş yavaş ufalanarak yıkılması gibi bir yok oluş yaşamaya başlıyor.
Duvarların ufalanmaya başladığını fark etsen bile, içini terketme şansın yok. Çünkü bedenin senin kalendir ve orda kalarak, onu sürekli kollamak zorundasın. Sürekli kollamak ve ufalanmalara karşı bi çözüm bularak savunmaya devam etmek zorundasın.
Dev amı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2018/04/depresyondan-kurtulmak-veya.html
ki açıkçası şu an gidip okumaya da üşeniyorum. çünkü orda ne saçmaladıysam geçti gitti ve işte yeni bir saçmalıkla karşı karşıya olduğunuz için, buna devam edip, tamamlamalayacağım:
...çocukluğumda abimlerle yaşarken, onların dediğini yapmak zorunluluğumdan dolayı, ortaokul'a kadar okuyabildim. Ortaokul bitip de, lise kayıtları başladığı günlerde, mutlulukla kaplı büyük bir heyecanla abim tarafından liselerden birine kayıt edilmeyi bekledim.
Ama kayıtların bitmesine 2 hafta kaldı, 1 hafta kaldı, 3 gün kaldı, 2 gün kaldı, 1 gün kaldı derken hiçbir şey olmuyordu ve ben; bu hiçbir şey olmayan durum karşısında, götümde kurt varmışcasına yerimde durmakta zorlanıyordum.
Son güne gelmişken ve kayıt işlemleriyle ilgili hâlâ her hangi bir adım atılmayınca, tüm ezikliğime rağmen cesaretimi topladım ve hakkım olduğuna dair kendime aşırı bi şekilde inanarak, abime "okul kayıtları bugün bitiyor, gidip beni kaydedelim mi?" deyiverdim.
bunu o kadar masum ve saf bi şekilde söylemiştimki; abimin, sanki beni kayıt etmeyi unutmuş gibi hemen yerinden kalkarak, elimden tuttuğu gibi beni okula götürüp kayıt edeceğini sanıyordum. ama olmadı. o anı; yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ şimdi gibi hatırlıyorum.
Abime söylediğim cümlemi tamamladığımda farkına varmıştımki; aslında yapabileceğim tek şey, okula yazılmam konusunda bir şeyler söylemekti ve işte söylemiştim.
Çünkü dile gelmem, bana ait olan şeyi, abimin kulaklarının içine sözlerle dökmek hakkımdı ve bunun, çok da bilincinde olmadan ama yinede farkına varmış olarak yapmıştım. Zaten elimden başka bir şey gelmesine de asla izin verilme-zdi-yecekti.
Hakkım olduğuna inanarak konuştuktan sonra, abimle aramızda oluşan o sadece 2 saniyelik sessizlikte; adeta yüksek bir yerden denize atlamışımda, buna rağmen suya çakılıp çakılmayacağıma dair hiçbir fikrim olmadan düşmeye devam ediyor gibiydim.
Saatler gibi süren 2 saniyeciğin ardından abim, en sakin ve en doğal haliyle benden yana dönüp, gözleriyle tüm varlığımı bir hamam böceğini ezer gibi ezerken "biterse bitsin, zaten sen okumayacaksın ki" dediğinde, ben suya çakılmamışım da, sanki bi anda havada yok olup gitmişim gibi bir hisse kapılmaktan kendimi alamadım. O an ruhumda; tamamen duygusuz, kocaman bi donukluk meydana gelmişti.
Varlığım üzerinde, çarpıp geçeceği asla tahmin edilemeyen bir şeyin hemen ardında yarattığı paramparçalıktan kaynaklı ani ve acısız bir yokluk gerçekleşmişti. Bu durumdan kaynaklı, tüm duyularım yok olmuş gibiydi. Sanki bir hissizlik ve hatta hissizliğin kendisinin bile var olmaması halinin içine girivermiştim.
O kısacık anın içinde, adı konmamış bir yıkım gerçekleşmiş, yıkımı; tüm benliğimle, tüm varlığımla yaşamıştım. Paramparça ama hâlâ bir arada. paramparça ama hâlâ yerli yerimdeydim.
O an karşısında içimdekini dışarıya nasıl yansıtabileceğim hakkında hiçbir bilgim yoktu. bu yüzden hiçbir şey yansıtamadım. Zaten şu küçük ailede, bildiğimiz en iyi şey; bir şey bilmemekti.
Hiçbir şeyi bilmezdik. Biz ailece, bilmemek konusunda çok iyiydik. Ama buna rağmen sanki her şeyin doğrusunu biz biliyor, neyin ne olduğunu, nasıl olduğunu en iyi biz biliyormuşuz gibi yaparak yaşamaya devam edip gidiyorduk. (yıllar sonra öğrendimki; Taklit ederek, mış gibi yaparak yaşamak, insanı başarıya götüren basamaklardan biridir. Tüm cahil insanların yaptığı şey buydu. Taklit etmek ve biliyor gibi davranarak günü geçirmek. Ayakta kalmak için bunu yapmış olmalarından dolayı kimseyi kınamıyorum. Çünkü günün sonunda karın gurultun, içindeki sesi susturur. Bunu takdir ediyorum.) Biz de işte bir şey bilmiyor olmamıza rağmen, biliyor gibi yaparak büyüyorduk ve bende bu şekilde büyütülmeye devam ediyordum.
İçimdekini, dışarıya yansıtamamış olmama rağmen, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmayı, az önce gerçekleşmiş olan paramparçalığımı saklamayı nasıl öğrendim veya öğrenmiştim bilmiyorum. Sadece orda öylece durdum ve tüm sessizliğimle, bi anlığına abime baktım; sanki az önce aramızda herhangi bi konuşma gerçekleşmemiş gibi bi normallikteydi. Bunun üzerine onu taklit ederek, onun gibi sıradan bi normalliğe büründüm. İşte her şey böyle devam etmeli ve bu normallik hiçbir zaman bozulmamalıydı.
Tüm bu kabullenme ve normalliği benimseme haline girmek, hepi topu bir kaç saniye sürüyor.
Hepsi bir kaç saniye ve işte tüm belleğin, varlığın, geleceğin vs vs, küflü bir duvarın derinden, yavaş yavaş ufalanarak yıkılması gibi bir yok oluş yaşamaya başlıyor.
Duvarların ufalanmaya başladığını fark etsen bile, içini terketme şansın yok. Çünkü bedenin senin kalendir ve orda kalarak, onu sürekli kollamak zorundasın. Sürekli kollamak ve ufalanmalara karşı bi çözüm bularak savunmaya devam etmek zorundasın.
Dev amı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2018/04/depresyondan-kurtulmak-veya.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


