12.03.2018

bir şey olmak, bir şey kalmak, bir şeyden kurtulup insana dönüşmek

Şu an kütüphanedeyim ve bu aralar hep yaptığım gibi, şimdi de ders çalışmak yerine, insanları izliyorum.
Ön masalardaki özbekistanlı iki kızdan biri kendi saçlarını, ensesine doğru uzattığı elleriyle arkadan örüyor ve ben de ders çalışmak yerine onun parmakları arasından kayarak örgü haline gelen saçlarını izliyorum. diğer kız telefonuyla uğraşıyor. Az ilerdeki diğer masalarda farklı ırklardan öğrencilerden kimi, kulaktan kulağa fısıldaşarak muhabbet ediyorlar, kimi ders çalışıyor, kimi öylesine masasına bakarak dalıp gitmiş, ben de işte kim ne yapıyor, nasıl yapıyor, mimikleri nasıl değişiyor diye tek tek dikkatli bir şekilde onları inceliyorum.

Tüm bu okul olayları, öğrencilik falan fistan işlerine dönüp baktığımda "buraya nasıl geldim" dediğim anlar olmuyor değil. Ama genel olarak kendimden uzaklaşıp, sizin gibi orda bi yerde durup, burdaki küçük ben'in haline baktığımda, şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum; işte geldim burdayım ve mutluyum. 

Sebebi ise, nerdeyse içine girip çıktığım her sonbahar da, depresyona giren ben, geçen sonbahar aylarında depresyona girmedim.
Oysa normalleşmiş bir şekilde, yani gelip geçen her sonbaharın başında, Eylül'ün ilk günlerinde baş ağrılarım olurdu ve bu ağrılardan sonra da Ekim haftasından itibaren de artık yavaş yavaş içime kapanmalarım başlardı.
Kasım'da ise tamamen içime kapanmış olur, bundan kurtulmak için ise sokaklarda amaçsızca boş boş gezinme turlarına çıkardım.
Gezinmeler beni rahatlatırdı ve bu yüzden içime kapanmalardan bazen kurtulurdum. Ama genel olarak Kasım ayı "içe kapanma" ile "dışa açılma" gelgitlerine dönüşerek devam ederdi. 
Kasım bu şekilde son bulurken, Aralık ayında gelgitlerimin zirvesini yaşardım ve Ocak ayına geldiğimde, artık toparlanmam gerektiğini kendi kendime seslendirip, düşen parçalarımı alıp yerlerine tutturmaya çalışırdım. 

Bazen yapıştırdığım parçalarımdan bir kaçı tutardı ve yola onlarla devam ederdim. tabii bunlar henüz yeni kopmuş olan parçalarım olurdu ve yeni düştükleri için tekrar bana yapışarak bende kaybolurlardı. 

yeni düşenlerin dışındaki, ilk düşenleri ise düştükleri yerde unutmak zorundaydım. Onlar, önemli veya önemsiz demeden çürümeye terk ettiğim ilk yanlarımdı. zaten onları, düştükleri yerden dönüp almak, içimden de gelmiyordu. çünkü onlar beni ilk terkedenlerdi. onlar benim ilk canımı yakmaya başlayanlardı, onlar benim en güçlü yanımın ilk pes edenleriydiler. onlar çürümeye terk edilmeyi hak edenlerdi. yol uzun, ben eksiliyordum ve bu yüzden dönüp onlara bakarak zaman kaybetmemeliydim.

Çürümeye terk etmek zorunda olduklarımdan sonra, bilirdim ki biraz daha azalıyorum. Azalmak, canımı yakıyor olsada, azaldığımı bilmek, o anki acımı dindirmek için bir bahane de oluyordu. zaten insan en güçsüz anlarındaki acısını hafifletmek için, bahanelere tutunur. kendine bahanelerden kaleler yapar. kaleler daha sonra hep yıkılır, ama o an acıdan saklanmak için en gizli yer, o kalelerdir. yani kendi dışından, kendi içine doğru kaçmak. kendi kendine kaçmak. kendini kaçırmaya az kalmak.

kaçış; biraz bu, biraz da, yeni olduğumuz için henüz anlamalandıramadığımız diğer şeylerin toplamıdır.
kendine kaçış, insanın en derinden attığı çığlığıdır. çünkü çaresizliğinden dolayı, kaçmaktan başka ilacı yoktur. yapacak bir şeyi yoktur. üstesinden nasıl geleceğini bilmez. hatta üstesinden gelinecek bir şey var mı onu bile bilmez. sadece durmaması gerektiğini, durmadan devam etmesi gerektiğini düşünür ve koşmaya başlar. koşarak yaşamaya başlar.

"hızlı yaşamak, genç ölmek" diye bir cümle vardır. bu basit görünen dolu cümle, kaçırmamak için kaçanları en iyi anlatan kelime toplamlarından biridir. hem bilirsiniz kaçmak, ilerlemektir de. birazcık aklı olan herkes bilirki, durmak çürümeyi davet etmektir. çürümeye neden olmaktır. kendini çürümeye terk etmektir. akıllı insanlar durmazlar, çürümek istemezler. çıkışı bulmak için, azalarak ilerlerler.

ben de ilerlemek için, azalmaya mecburdum. çünkü azalıyor olsanda, ilerliyor olmak düşüncesi seni rahatlatır. çürümeden yaşadığını ve eksilerek de olsa yaşamaya devam ettiğini bilirsin ve ilerlersin. Azalırken ilerlemek, aynı zamanda azalmadan dolayı seni hafifletir de. Bunu ilk zamanlar fark etmezsin, zamanla, yavaş yavaş fark edersin. İlerledikçe fark edersin. ilerdeki durgun suyun üzerine eğildiğinde, suya düşen yansımandan da görürsün.

bende de durum herkes gibi, hep böyle oldu; yani azalmak, özünde hafiflemeyi de kendisiyle beraber getirirdi. bu hafiflemeyi ise çoğu zaman fark etmezdim. 

Çünkü azaldığım için, esen rüzgarın beni alıp daha uzağıma götüreceğinden korkardım. rüzgar tarafından, uzağıma bi yere atılmaktan korktuğum için bazen o anki rezil duruma sıkı sıkıya yapışırdım. Var olmak ve varlığını devam ettirmek, o rezilliği de devam ettirmem gerektiği bilincini çoktan kazandırmıştı. Kaybolmaktansa, kaybolarak yok olmaktansa, en kötü halimle var olmaya devam etmek gerekirdi. Çünkü ümitsizlik, inanan biri için değildi ve dönem dönem beni yaratanı ret etsem de; içimde bi yerlerde hâlâ ona inanmaya, inanmak için çırpınmaya devam ederdim. Ve sanırım şunu söylemeliyim; çırpınmayı seviyorum. Bana varlığımı hissettiriyor. Var olduğumu ve varlığın, yaratanın en kutsal yaratımlarından biri olduğunu anlıyor ve tekrar iman ediyorum. biz insanlarlar, kutsal varlıklarız. Gözle görülmez, akılla anlaşılmaz olan o yaratanın en kutsal uğraşlarındanız.

10.03.2018

insanları tanımak ve onlar hakkında yazmak veya yazmamak

kendi kendime sürekli yeni yazı stilleri deneyeyim diyorum ama bu konuda pek başarılı olduğumu söyleyemem. hatta, cümledeki kelimelerin çoğunu atıp "başarılı değilim" desem daha iyi olur.
bir de şunu fark ettim. yeni şeyler yazayım, yeni bir yazım şekli deneyeyim derken; iyice yazmaz, yazınca ise yazamamış oluyorum. yazamayınca da canım sıkılıyor.
belki de yeni tarzları falan siktir edip, yine eskisi gibi aklıma gelen cümleleri buraya döksem daha iyi olur. çünkü bu şekilde yazdığım zaman daha fazla cümle kuruyor, burada daha sık yazı yayına alıyor ve yazdıkça da daha çok rahatlıyorum.

bir de geçen aylarda, insanları gözlemlemeyi bıraktım. çünkü gözlemleyip buraya yazıyordum ve bunun; yani insanları gözlemleyip buraya yazmanın; kötü olmasa bile, aslında olumsuz olduğunu düşünmüştüm ve bu düşünceden rahatsızlık duyup yazmayı da bırakmıştım. sanki insanlara birer deney faresi gibi davrandığımı düşünmeye başlamıştım. sanki insanlar benim için gözlemlenip haklarında yazılacak varlıklar yalnızdı. 
bunun kötü olduğuna kanaat getirip, onlar hakkında yazmamaya çalışıyordum. yazmamaya çalışırken de yeni bir şeyler yazarak, doymak bilmeyen yazma açlığımı dindirmeye çabalıyordum.

2-3 aydır bu düşünceyi o kadar çok dikkate almıştımki; bu yüzden artık yeni insanlara fazla odaklanmıyor, onlar hakkında yazmıyordum. hatta sırf bunu yapmamak için (yani tanıştığım insanlar hakkında yazmamak için) yeni kişilerle tanışmamaya bile çalıştım. tanışmış olduğum insanlarla ise, onlar muhabbet açmadan, yeni bir konu açmıyor, durduk yere sohbet edip durmuyordum. 
böyle bir çaba içine girmemek için; kendimi sürekli tetikte tutuyor, bunu adeta bir çalışma biçimi olarak kendime iş edinmişcesine yaşayıp gidiyordum.

öyle bir çalışmakki bu, artık insanları tanımıyorsam selamlaşmıyor, göz teması kurmuyor, nerdeyse onlarla aniden karşılaşmadıkça, karşılaşmamaya da çalışıyordum. tanıştığım insanlarla da bazen, karşılaşmama çabası içine girdiğimi söylemeliyim. çünkü aslında tanıştığım insanları, kendi yazım dünyama sokmamaya çabalamalıyım diye düşünmeye başlamıştım.

tüm bu uğraşlar içinde debelenip duran ben, aslında normalde yeni insanlarla tanışmak için her türlü fırsatı değerlendiren, her an tanışmak için fırsat kollayanın biriyim. ki insanların çekimser davrandıklarının hep farkında olduğum için, iletişimi de bi bahaneyle ben başlatırdım. ama bu "yeni insanlarla tanışmama ve onlar hakkında yazmama" kararını aldıktan sonra iletişim kurmayı bile bırakmıştım. 

artık kimseyle yeni tanışıklığa girmiyordum. kimseyle tanışmıyordum. onlar konuşmadıkça, onlar selam vermedikçe, onlar iletişim kurmadıkça iletişim kurmuyordum. öylesine boş boş durup bakıştığım onca insan geldi geçti.
ama sonra şu bi kaç gündür, bu kararımdan caydım ve yine yeni insanlarla tanışmaya onları gözlemlemeye başladım.

çünkü düşündüm de; galiba benim özelliğim insan okumak, insan dinlemekti. 
hatta bu durum, belki de bana allah tarafından özellikle verilmiş bi güzelliktir. diğer insanlardan farkım budur. yani benim güzelliğim, tanıştığım insanlar hakkında yazmaktır. melekelerim hep bu yönde gelişmiş ve eğer bunu iş edinip, daha ciddiye alırsam, gelişmeye de devam edeceklerdir.
ya da bu özellik belki de aslında herkese verilmiştir (çünkü insanların eşit yaratıldığına inanıyorum ve bu inancımdan dolayı, herkesin doğduğu anda eşit yeteneklerle dünyaya geldiğine inanıyorum) ama diğer insanlara göre, ben verilmiş olan tüm yeteneklerimin aksine, sadece diğer insanları gözlemleyip yazmaya iyice odaklanıp, zamanla daha fazla geliştirmişimdir ve asıl yeteneğim; birer ayet olan insanları okumak olmuştur. 

yeteneğimi seviyorum. biraz da olsa geliştirmiş olduğuma, geliştirmeye çalışmama seviniyorum. belki de asıl işim bu olmalı; yani insanları, kendi hikayelerini bana anlatmak üzere yüreklendirip, sonra da yazmak. onlar (çoğu kendilerince bir hiç olarak)dünyadan gelip geçerken, onları başka insanlara tanıtmak ve onları, farklarında olmadan hiç'liklerinden kurtarmak.

aslında bu okula başlamama neden olan 100'lerce sebepten biri de buydu. çünkü okulu bitirdiğimde hiçbir şey olamasam bile, bir gün olurda, bir mahkeme de katip veya sıradan bi memur olduğumda, sıradan ve yaldızlı insanların hayatlarındaki tüm detayları öğrenebilir, onların yemiş oldukları bokları, neden yediklerini kendi ağızlarından öğrenerek, sahip olabildiğim tüm gerçeklikleriyle öğrenebilir, bunu kayıt altına geçebilirdim. 
evet, en kötü ihtimalle bunu umut ediyorum. çünkü tüm rezilliklerimize ve kutsal yaşantı şeklimize rağmen, insanların hayatlarının kayıtlara geçmesi gerektiğine inanıyorum. birbirimizden öğrenebileceğimiz çok şey varken, bu kadar sessiz yaşayıp ölmemiz doğru değil.
biz birer ayetiz. diğer insanların da bizi okuması gerekir. bunun için, yani; okunmak için yaşayıp ölüyoruz.
bir "hiç" kalmayı başarmış olan insanların, okunması için elimden geleni yapacağım. benim asıl işim bu.


5.03.2018

salak durumuna düşmek

-bu sefer ne yaptı
-hımm şey işte
-yine tecavüz etti değil mi?
-ya ne yapıyım kaçamadım
-ama sana onunla takılmamanı söylemiştim
-söyledin ama tekrar bu kadar ileri gideceğini düşünmemiştim
-e ne yapacağını sanıyordun?
-lezbiyen olduğumu söyledim, yeminler ettim, ama yine de dinlemedi
-gerizekalısın ya?
-bu sefer polise de gittim ama ne bileyim, bir şey olmadı. zaten onlar da üff....

aynı piç tarafından tekrar tecavüze uğramış ve işte olaylar gelişmişti. bu yüzden ertesi gün hapı arıyordu. hapı yutmazsa, hapı yutmuş olacaktı. çünkü bu aralar güya arkadaş olarak takıldığı piç onu yine allem edip, kallem edip eve atıp tecavüz etmişti ve bu sefer tecavüz ederken kondom da kullanmamıştı. söylediğine göre; piç, ona aşık olduğu için, onu hamile bırakıp kendisiyle evlenmek zorunda bırakacaktı.
türlü türlü olaylar.

sanırım hayatım boyunca Zemzem kadar gerizekalı biriyle tanışmadım. Eskiden kendime gerizekalı ve salak ve aptal ve diğer beyin özürlülüğü anlatan yakıştırmaları yapardım ama onunla tanıştıktan sonra aslında gayet akıllı, mantıklı ve kendince gayet sakin bir düzen içinde yaşayan sıradan biri olduğumu anladım. salak değildim, aptal değildim, gerizekalı değildim. bu iyi bir şeydi. ben iyi biriydim.

ama Zemzem akıllı değildi ve akıllı olmadığı için olsa gerek işte yine sikilip kenara atılmıştı.
aslında kenara atılmamıştı, bu seferki çocuk kafayı ona takmıştı. çünkü piskopat bi pisliğin tekiydi. dazlak, uzun boylu, ön dişleri kırık, yüzü façalı, hafif uçuk bakışları vardı.
üstelik çirkinliği sadece fiziksel değil, ruhsaldı da.

onu zemzem'le ilk gördüğümde, tatlı tatlı "yine kimlerle takılıyorsun, bak yazık ediceksin kendine" gibi şeyler söylemiştim ama Zemzem'in bızırında değildi. bu yüzden bana en "boş ver sana ne havasıyla "bir şey olmaz ya, ne yaptığımı biliyorum" demişti. ben de dediği gibi "boş ver"miştim. zaten hayat, onun hayatıydı. göt de, am'da onundu. ben niye sikime takacaktımki. yani; onun bedeni, onun kararı.

ertesi gün onu, yine aynı piç tayfa ile bi yerlere giderken gördüğümde "kendimi güçlendirmek için biriyle kavga etmeye gidiyoruz" diyordu. ciddi olmadığını sanmıştım. ama 2-3 saat sonra ayağını sürüyerek yürüdüğünü gördüğümde gerçekten kavga ettiğini anlamıştım. zaten bi kaç gün sonra sorduğumda da anlatmıştı; okuldaki yırtık kızlardan biriyle dövüş ayarlamışlar ve gidip erkeklerin bağrış çağrışları eşliğinde dövüşmüşler. tabii diğer kız bunu bi güzel pataklamış.
yani Zemzem bana "ne yaptığımı biliyorum" derken haklıydı. evet gerçekten ne yaptığını bilmişti.

onu götürüp kavga ettiren piç ise kahkaha atıyordu. Zemzem'in ayağını sürümesi sikinde değildi, ve ona destek oluyormuş gibi davranarak hemen yanında, götünü başını elleyerek yürüyordu.
bu pislik ile tanışmaları ve gittikçe daha fazla birlikte görülmeleri ise; Zemzem'in son zamanlarda peşini bırakmayan Yağ Torbası yüzündendi. Zemzem ondan kurtulamayacağını anladığında, bu façalı piç'le tanışmıştı ve ona durumu anlatmıştı. Façalı Piç ise Zemzem'e yardım etmiş, Yağ Torbası'ndan onu kurtarmıştı. ama bu sefer kendisi Zemzem'e yapışmıştı.
canım salak Zemzem, çöpü atarken, yanlışlıkla kendisi çöp kovasına düşmüştü. üstelik çöp kovası derindi, kurtulması kolay olmayacaktı.
tamam belki şimdilik, bi kaç sefer kendi rızasıyla kendini siktirmesi karşılığında önceki pislikten kurtulmuştu, ama bu seferki pislik, öncekinden beterdi. Zemzem'in bir sefer tadına bakınca, artık alışmıştı. yukarıda da yazmıştım; dediğine göre ona aşık olmuştu ve eve kapatıp, onunla evlenecekti.

Oysa Zemzem evlenmek istemiyorduki. o sadece düzenli bi seks hayatı ve özgür bir yaşam istiyordu. Sokaklarda koşmak, kimseye aldırmadan beğendiği erkeklere göz kırpmak, bi köşeye kıstırıp belki 1-2 defa öpmek, çok beğenirse de kadınlığını, bızırı uyuşuncaya kadar hissetmek istiyordu.

İstediği şeyler normaldi. Kadınlığını yaşaması gerekirdi ama henüz erkendi. Çünkü yaşı küçüktü. Deneyimleri yetersiz, bilgi birikimi sıfırdı. Yani bir an önce, amıyla düşünmeyi bırakmalı, kendini siktirerek tüm zorlukların üstesinden gelebileceği yanılgısından kurtulması gerekirdi.

Zavallı Zemzem. hayata, cinsiyetiyle, hatta vajinasıyla tutunabileceğini sanıyordu. Oysa hayat karşısında tutunmak için sadece insan olmak ve insan kalmaya devam etmek yeterdir. Başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Budur. Hayat bunu ister bizden. Ama biz ona istemediği neyimiz varsa verir, karşılığında da dallarından birine tutunmak isteriz. buna rağmen hayat bizi kırmaz; elimize çürük de olsa bir dal verir. Biz istediğimizi almışızdır. O da istediğimizi vermiştir. Anlaşma karşılıklı olarak iyi gitmiştir. Ama henüz çok güzel ve çok gencizdir. Güzel gençliğimiz yüzünden de, önümüzde kopacak olan fırtınalardan habersizizdir. Fırtınalarda ilk olarak, çürük dalların kırılacağından habersizizdir.

Hepimiz için zamanında kopan fırtınalar, şimdi Zemzem için kopuyordu. Çünkü okulda adı çoktan çıkmıştı. Geçenlerde kendisi de "ya bir şey diycem, benim için sana ne dediler" diye sormuştu. Önce söylemiyim dedim ama ısrar edince "ya aslında dışardan sana bakan herkese bi orospu görüyor. bunu belki sana söylemiyorla, ama kendi aralarında böyle konuşuyorlar" demiştim ve o da çok şaşırmıştı. O şaşırınca, ben de onun şaşırmasına, şaşırmıştım. Yani insanların tam olarak ne düşünmesini bekliyorduki. 2-3 günde bir, başka bir erkekle ortalıkta geziyor, sonra yeni birisiyle tekrar görünüyordu. Bu hiç bitmeyen bir döngüydü.

Tüm bunların ardından ise işte şimdi bu Façalı'yla başı belaya girmişti. İlk günler, fazla ısrarlara dayanamayıp birazcık da olsa özgür iradesiyle kendini siktirmişti ama artık iş çığrından çıkmış, amıyla kontrol edebileceği aşamayı çoktan aşmıştı. Önceki pislikten kurtulduğuna emin olup, şimdi sıra bundan kurtulmaya geldiğinde, kurtulamamıştı ve işte bi kaç sefer tecavüze uğramıştı.
Son tecavüzünde benimle "acil konuşalım" demişti ve olanları tahmin ettiğim için de, oturup konuşmuştuk. ne yapabiliriz diye düşünürken, okulun güvenliğine gidip durumu "burda öğrenci olmayan ama sürekli buralarda takılan bi çocuk, kız arkadaşımı rahatsız ediyor. kız onun yüzünden okula gelemiyor, sürekli kaçıyor. yardım edin" demiştim ve güvenlik görevlisi (ki tipinden bu yollardan geçtiği belliydi) "görüyorum buralarda o piçi. sen hiç merak etme, sıçarım ben onun ağzına" demişti.

ama güvenlik görevlisi sıçsa bile bizim zemzem uslu durmuyordu ki, çocuğu idare etmenin yollarını arıyordu ve işte son acil buluşmamızdan sonra yine gidip onunla buluşmuştu ve çocuk yine tecavüz etmişti.
bu sefer artık benim yapabileceğim hiçbir şey yoktu ve bu yüzden ona; polise gitmesinin doğru olduğunu söylemiştim. o da bir sonraki tecavüzde polise gitmişti. Gitmişti, gitmesin ama polis "biz çocuğu kenara çekip uyaralım" demiş, zemzem ise "şikayetçiyim ve artık sokağa çıkamıyorum. kaç defadır tecavüz ediyor. nefes alamıyorum, kendimi öldürcem" dediğinde de "eğer söylediğin gibi hareket edersek, ailene haber vermek zorunda kalırız, tecavüze uğradığına dair de gazetelere çıkarsın, rezil olursun" tarzında cümlelerle onu ikna edip yollamışlardı.

evet burda polis bu şekilde iş görüyor. aslında dünyanın her yerinde polis bu şekilde iş görüyordur. çünkü ne kadar az olay kayıtlara geçirse, istatistikler o kadar temiz olur. ne kadar temizlik, kağıt üzerinde o kadar huzur demektir.
modern dünya ve modern insanlar böyle bir düzen içerisinde yaşıyorlar.
gerçi düşünüyorum da, Zemzem gibi gerizekalılar için böyle bir düzenden daha normali ne olabilirki. sonuçta bundan daha başka ne oalbilirdiki. olamazdı ve zaten olmuyordu.

tecavüze uğramaları bittiğinde biraz sakinleşti. o ara başka bi çocukla çıktı, çocukta bi kaç gün takılıp terketti. o da boşluğa düşer gibi olunca, daha önce izmir'den tanıştığı bir çocuk çıkıp geldi. onunla 15-20 gün takıldılar. gezdiler tozdular ve çocukla beraber İzmir'e döndüler.

bazen her şeyin yolunda olduğuna dair bir şeyler yazıp durdu. ama bi sıkıntı var gibiydi. 22-23 gün sonra ise "ondan ayrıldım" mesajı attı. hayrlısı dedim. bi kaç dakika sonra ise olayı özetlediği, kendince neden ayrıldığına dair sebeplerini sıraladı. artık boştayım gibisinden bi konuşmaydı bu ve sağlık olsun geldiğinde konuşuruz. gibi şeyler yazdım.

ama sonra nedense bu anlatımları kafamda yer etti ve sanırım kendisine çıkma teklifi etmemi istediğini düşündüğüm bir fikre kapıldım. 1 hafta boyunca bunun üzerinden düşündüm ve sonra ona "düşündüm de, sana çıkma teklfi yapmaya karar verdim" diye yazdım.

yani eğer istediği buyduysa, neden olmasındı.
onu belki sevmeyebilirdim, ona aşık olmayabilirdim ama en azından beraber takılıp, birbirimizin kıçını kollayabilirdik. hem o, kendisini her an sikme derdinden olmayan birini arıyordu. böyle şeyler düşündüm. düşünmeye başlamıştım. macerayı da seviyordu. belki benimle güzel maceralar yaşayabilirdi. ama ben macera sevmiyordum. hatta oldum olası hiç macera sevmemiştim. sadece içimden geldiği gibi akıllıca yaşarken; başımdan geçen şeyler, diğer insanlara macera gibi gelmişti o kadar.
son mesajlarında "bi kızla öpüştüm, bi kız beni tavladı" cümleleride çoğalmıştı. belki de Zemzem bi hetero değil, sadece biseksüel'di ve benimle daha rahat edebilirdi.

bu düşünceler eşliğinde kendimi onun benimle çıkmak istediğine ikna ettim ve ona "düşündüm de, sana çıkma teklifi etmeye karar verdim. hemen cevap vermek zorunda değilsin." diye yazdım. o ise hemen "seni arkadaş olarak görüyorum." diye yanıtladı ve bunun üzerine "hemen cevap verme" diye tekrar yazdım. "tamam" dedi.

Sonra günler geçti. hiç yazışmadık. yazmadım da. zaten cevabını vermişti.
belki de onu yanlış anlamıştım. aslında belki de böyle bir teklifte bulunmaktansa; buna benzer bir düşüncesi varsa kendisinin bana söylemesinin daha doğru olduğunu düşünmeye başladım. evet yanılmamış olsam bile, bunu hiçbir zaman dile getirmemeliydim. dile getiren olmak, vaz geçilen olmaya razı olmaktır. vazgeçilmiştim. kendimden vazgeçirtmiştim.

günler geçti, ay tamamlandı. Ben ve benim gibi bir kaç çapulcu dışındaki tüm öğrenciler yarı yıl tatilinden dolayı Türkiye'ye gitmişlerdi. Bense param olmadığı için buralarda dolandım durdum. Kıbrısın gitmediğim yerlerine gittim, görmediğim köşelerine bakındım. Bir kaç kişiyle tanıştım. Seviştim, öpüştüm, aşık olduğumu düşündüm. Aşık olmadığımı anlayınca "değilim" dedim ve görüşmeyi kestim. Kafam karıştı, kafamı düzelttim. Film izledim, kitap okudum ve haftalar geçip gitmiş oldu. Okul açılınca diğer öğrencilerle beraber Zemzem'de döndü geldi. sadece uzaktan gördüm, karşılıklı baş işaretiyle selamlaştık o kadar. özellikle uzak durmak istediğini anladığım için, yanına gitmedim. kendisi gelmediği müddetçe de hiç gitmeyeceğimi biliyorum. çünkü uzak durarak, çoktan kararını, cevabını vermişti.
onu diğer erkekler gibi kullanmak istediğimi sandı. oysa ben sadece salaklığıma yenilmiştim.