28.03.2018

her şey iç içedir. ayrı olan hiçbir şey yoktur. nedenler, sonuçları doğurur falan fistan

geçen aylarda başvurduktan 2 ay sonra, bana çıktığında gelip yerleştiğim KYK Yurdu, okuluma araçla bile yarım saatlik uzaklıkta olduğundan, kampüs içindeki yurda nakledilmem için yurt yönetimine dilekçe vermiştim.
çünkü, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti denilen ve İngiliz kanunlarıyla yönetilen adaya gelişimin nedeni eğitimdi ve bu yüzden de önceliğim okulu asmadan devam ettirmek, böylece tüm derslere, hatta kendi derslerimden arta kalan zamanlarda, Hukuk Birinci Sınıf derslerine de girmeye çabalamaktı.
normal ders vakitlerinde erken kalkıp gelmek, otobüse yetişmek için ağız ucuyla kahvaltı ettikten sonra koşturarak okula gelmek çok koymasa bile, özellikle sınav zamanlarında sabahın köründe otobüse yetişmeye çalışmak, bazen kahvaltı yapmadan sınava girmek baya geren bir olaydı.

hele bir de kibar görünümlü kadın ve erkeklerin pislik içindeki otobüslerde yer kapmak için birbirini ezmesi, beni fazlasıyla geriyordu.
gerçi sadece bu konuda değil, genel olarak hiçbir şeyde gerilimi ve gerilmeyi sevmiyorum. bunun yerine, daha sakin ve normal bi şekilde yaşamayı yeterli buluyor ve yaşıyorum.

böyle yaşamaya ise teee 2009'da karar vermiştim. çünkü askerden sonra tekrar ailemle yaşamaya başlamış ve onlarla yaşadığım için de, hazırdaki işlerine bulaşarak, doğuştan yıkık olan ruhsal hayatımı iyice yerle bir etmiştim. öyle bir yer etme hali ki; bazı geceler dişlerimi sıkmış, çenem kitlenmiş, tüm vücudum kasılmış bi şekilde o zamanlar evli olduğum eşim tarafından uyandırılarak kendime geliyordum.
ve sadece bu da değil: 2010 öncesine ait olan hatırladıklarım arasında; ailemle beraber çalışmaktan dolayı aşırı stres ve sürekli baskıdan kaynaklı, başımda saçkıran çıkmış, kafatasımın ense tarafındaki saçlar yer yer döküldüğü için, o bölge avuç içim gibi çıplak kalmıştı.

tabii gecenin bi yarısına kadar olan çalışmalara karşılık, yüzüme bağıra bağıra söylenen "değersiz ve işe yaramazın teki olduğum" cümlelerini umursamıyordum bile. çünkü onlar ailemdi, atsam atılmaz, satsam satılmazdı. hem başkasının hakaretlerini işitmektense, ailemin küfürlerini yeğlerdim. günün sonunda abim "ananı sikeyim" desede, gerçekte sikmiyordu ki. zaten küfür etmekten başka da elinden bir şey gelmiyordu. ben de buna alışmıştım.

ama buna rağmen dönüp baktığımda; evet, gerçekten haftanın en az 2-3 günü, aslında bi bok olmadığım, hiçbi işe aklı yetmeyen, gereksiz yere boş boş yaşayan, kafası hiçbir şey almayan 20'li yaşlarında tenekenin biriydim.
abime göre; eğer kendisi hayatımda olmasaydı, ben asla yaşayamaz mışım, asla kimse bana iş vermezmiş ve ben asla kendim bir şey yapmayı beceremezmişim. bunu o kadar sık ve tekrar tekrar duyuyordumki, öyle olduğuma ben bile inanıyordum ve bazen "sahi. ben, kim ve neyim ki? zaten ne iş yapabiliyorum ki? ne yaparım ki?" diyordum kendi kendime.
yani yüzüme karşı sürekli söylene söylene, bende kendimin bi bok olmadığına ve hiçbi zaman da bi boka yaramayacağıma, sapıma kadar inanmıştım.

üstelik bu inanmam, kendimin aşağılık, işe yaramaz olduğuma dair olan kanaatim, bende o kadar normalleşmiştiki, bunun aksini düşünemiyor, bunun tersi aklıma gelmiyordu bile. çünkü ne olursa olsun, günün sonunda biz bir aileydik ve aile olduğumuz için, ben de onları çekebilirdim. onlar her şeye rağmen benim ailemdi diye çekmeliydim.
tüm bu ezikçe mantık yürütmelerim esnasında, bi yandan da abimin bana böyle davranmasının, aslında benden kaynaklı olduğu düşüncesini içselleştirerek kabullenmiştim. "ben işe yaramazın tekiydim. sırf abim sayesinde yaşayabiliyordum"

ama sonra birgün, benden küçük olan kardeşim, abimin bana herkesin içinde yine ağza alınmayacak kadar sert ve aşağılayıcı cümlelerle hakaret etmesinden sonra, benim sessizliğim ve içime kapanmama dayanamarak yanıma gelip "sana böyle davranmasına niye izin veriyorsun ki?" demesiyle uyandım.

o anı hatırlıyorum da; 24 yaşındaydım ve artık kendimi bi bok çuvalı gibi hissetmekten de yorulmuştum. bana böyle davranılması karşılığında bi şey yapabileceğim fikri bile aklıma gelmiyordu. hayatım buydu. kabullenmiştim. ben bi bok çuvalıydım.

kardeşim, az önce kurduğu cümle ile, küçük bi çakıl taşını, içimdeki kuyuya atmıştı ama kuyu o kadar derinimdeydiki, taş uzun süre dibe değmeden aşağı doğru düşmeye devam etti.

onun attığı taş, düşmeye devam ettiği için ilk aylar hiçbir etki yaratmadı. 4 ay sonra, o küçük çakıl taşı içimdeki suya değdiğinde, abim yine her zamanki gibi bağırıp çağırıyordu ve ben o an abimin gözlerinin içine dik dik bakarak "yeter artık. sus. başımı ağrıtıyorsun" diye karşılık verdim.

bu cümlem, tamamen plansızca, o anda doğal bi şekilde dudaklarımdan dökülmüş, abim ise suratına kocaman bi yumruk yemiş gibi oturduğu yerde donup kalmıştı. çünkü askerlik esnasında ve sonrasındaki tüm boş anlarımda yanıma sokulduktan sonra beni kafalayıp ehlileştirmiş, zamanla da kendine bağımlı hâle getirerek, zaten diğer abim tarafından inşası engellenmiş olan yarım yamalak kişiliğimi tamamen yok etmişti. o yüzden bu cümlem şok etkisi yaratmıştı. çünkü tarafımdan kırılacak olan zincirlerimin şıngırtısını ikimizde duymaya başlamıştık.

o günlerde kişiliksizliğimle ortalarda gezinirken, bi robot gibiydim ve benden beklenen, istenen şeyi yapmak için her fırsatı değerlendiriyordum. ama buna rağmen yaptığım hiçbir iş beğenilmiyor, her zaman yetersiz bulunuyordum. oysa istediğim şey bir kerecik de olsa takdir edilmek, doğru bi iş yaptığımı duymaktı.
küçük bir takdir için; daha başka ne yapmalı, ne kadar çabalamalıydım ki?
tüm uğraşım boşunaydı. uğraşlarımın boşuna olmadığını anlamamak için de çok çabaladım. eveti bunun için de elimden geleni yapıyordum.

bazen aslında bu abimin de bana karşı yanlış yaptığını düşündüğüm anlar olmuyor değildi, ama her defasında bizim "bir aile" olduğumuz cümlesi gelip üstüme çörekleniyor, bana nefes aldırmıyordu.
nefes alamadığım her anda, onun bana yönlendirdiği tüm kötülüğüne rağmen, aslında onun iyi niyetli olduğunu söyleyip durdum kendime. oysa iyi değildi. benim için attığı en küçük adımlarını bile sürekli başıma kakıp durdu, beni ezebileceği her anı kullandı. hiç geri kalmadı. tek bir fırsatı bile kaçırmadı. yıllarca bir hamamböceği gibi ezdi beni.

ama biliyorum buna ben izin verdim. hamamböceği görevini ben kendim kabul ettim. çünkü daha en başından onun yardımıyla evlenmiş olduğum için ona bunu borçluydum. ben onun parasıyla evlenmiştim. işte şimdi de onun parasıyla yaşıyor, onun işinde çalışıyor, onun olan her şeye nüfus ederek, onun olan her şeyle beraber bende onun malı olmuştum. işte sırf bu yüzden, onunla böyle konuşamazdım.

aslında konuşabilirdim ama şu saçma sapan dünya telaşı, evlilik, tüm ailevi meseleler falan, kuyruğumu bacaklarımın arasında kıstırıp söz dinleyen uslu bir köpeğe dönüştürmüştü beni. yanisi şu ki; abime karşı "sus. artık. başımı ağrıtıyorsun" tarzında cümlelerle kurabileceğimi uzun zaman önce unutmuştum.

oysa ben bu tür bir cümle kurmayı unutabilecek ve unuttuğu için de söz dinleyebilecek biri değildim. çünkü oldum olası, ailemizin delisiydim, ailemizin ateş parçasıydım. düştüğüm yeri yakar, hiçbir şey olmamış gibi yoluma devam eder giderdim.

ama işte bak, bu sefer gitmemiştim. çünkü dışardaki saçma sapan büyük bir topluluktansa, burda aile denilen küçük bi topluluğun parçası olmak ve o topluluğun diğer bireyleri tarafından sevilmek istiyordum. bunu gerçekten istiyordum. bunu istememe rağmen, aslında oraya ait olmadığımı, onlar beni 12 yaşımdayken diğer abime verdiklerinden bu yana biliyordum. ama şimdi 20'li yaşlarımda olmama rağmen hâlâ bir şeylere ihtiyacım vardı. sevgi gibi..

yani aslında ben askerden sonra onlarla bile bil ve sevilmek için kalmıştım. hem zaten kocaman da olsam, aslında bir yuvaya ihtiyacım vardı. çünkü, abim ve yengemle, sevilmeden yaşamış olsamda ve bunun sonucunda 18 yaşımda kendi isteğimle onlardan kaçmış olsamda, artık dışlanmaktan, dışarda kalmaktan yorulmuştum. bu yüzden, askerlik sonrasında ailemin yanına dönüp, bu sefer de bu abimin beni ehlileştirmesine izin vermiştim.

tabii onun beni ehlileştirirken, bu kadar ileri gidebileceği hiç aklıma gelmemişti. çünkü aklımı da vermiştim ve işte şimdi bu haldeydik.
ona "sus. başımı ağrıtıyorsun" dediğim için o donup kaldığında, ben, onun karşısında oturmakta olduğum sandalyeden kalkıp ağır hareketlerle kapıyı açmış, ofisten çıkıp merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştım.

bir kaç saniye sonra o da arkamdan gelmiş ve yine bağırmak için kendini toplamaya başlayıp ilk kelimeler ağzından döküldüğü anda, ben tekrar ona dönerek sağ elimi kaldırıp "sus. yeter" deyivermiştim ve işte o, ikinci şokunu yaşamıştı.

kardeşimin kuyuma attığı çakıl taşı, kuyumdaki suyun yüzeyine çarpmış ve ben, abim'e ilk olarak bu tepkiyi göstermiştim.
yani; çakıl taşı, suyun yüzeyine çarptığında bu tepkiyi vermiştim. yıl sonunda ise o küçük çakıl taşı, kuyumdaki suya tamamen girdi ve kuyunun dibine değdiğinde, ben de artık kararımı vermiştim. evden ayrılacaktım ve tüm bu stresli hayatı, beni değersiz hissettiren bu insanları, yani "bok çuvalı işlevimden" istifa edecektim.

eşime de, oğlumuzu kucağında tutup uyutmaya çalıştığı bi akşam "olmuyor böyle. gidelim burdan. yeni bi hayat kurarız. sonuçta rızkı veren allahtır. ikimizde sağlıklıyız. ben çalışır üçümüze bakarım" dedim. "sen bilirsin" dedi.

gerçekten de öyleydi. sonuçta aile işim olsa bile, hayvan gibi çalışıyordum ve çalıştığım için de aileme bakabiliyordum. sonuçta çalışmak ayıptı değildi. önemli olan sağlığımdı ve doğrusu sağlığım pek iyi değildi. sinirlerim alt üst olmuştu. ne olduğumu, ne yaptığımı, ne yapacağımı pek bilmiyordum. değersiz bir şekilde, öylesine yaşayıp gidiyordum. buna yaşamak denmezdi. kendimi hissetmiyordum. nefes alıyordum ama aslında ben yoktum. orda öylesine salınıp duran bir beden olarak hayatımı devam ettiriyordum.

hem açıkçası tek sorun bu değildi. artık ibneliğimi de yaşamak istiyordum.
evet ibneliğimi yaşamak isterken, evliydim ama sonuçta evlenme amacımın ilki üremekten başka bir şey değildi. üstelik askerdeyken saçlarımdaki ilk akları gördüğümde yaşadığım şokun, içimde kurdurttuğu "hayat hep böyle gitmeyecek, yaşlanıyorsun ve bi gün arkana dönüp baktığında geç olacak" cümlesi, beni evliliğe ikna etmişti. bu yüzden de ailemin de yönlendirmesiyle, fazla uzaklarımızda olmayan, çocukluğumdan bu yana tanıştığımız eşimle, kuzenim vasıtasıyla tekrar irtibat kurup konuşmuş, 1 yıl sonrada evlenmiştik.
tüm bunlara rağmen ilk zamanlar eşimi sevdiğimi sanmıştım ama çok sonra anladımki aslında, onunla evlenme amacım; 21 yaşımdayken, çevremde güvenebileceğim tek kişinin o olmasından kaynaklıydı.

o iyi biriydi. ben de iyi biriydim. ama benim kafam, onunki gibi aynı kalmazdı. kafam hep çalışır, elindeki bilgiyle yetinmez, durmadan yeni düşünceler üretir, sürekli bu yeni öğrendiklerini de sorgular, bir yenisi için yine beni koşturup dururdu.

o ise iyi olması dışında bi şey yapmazdı. muhafazakarlık perdesi arkasına saklanıp, cahilliğini katmerleştirdi. ben, yeni öğrendiklerim karşısında, onu da değişime zorladıkça, aramızdaki mesafe açılmaya başladı. birazcık da olsa mutlu olduğumuzu sanırken, aslında hiç mutlu olmadığımızı, sadece iyi rol yaptığımızı görmeye başladım.

görmek, olacaklar için, insanın ilerde yapacaklarına dair kafasında yeni planlar kurmasına neden olurdu. kafam hiç durmazdı. o zamanlar şeytanca çalışırdı. ya da ben öyle inandırılmıştım. yani, abimin dediğine göre; kafam şeytanca çalışırdı.

kafam çalışmaya başladığında durdum ve her şeye bakındım. etrafımda adeta kocaman beton bloklar vardı ve bunları aşmak imkansızdı. yavaşça aşmak lazımdı. teker teker geçmek, sonrasına da geçince bakmak lazımdı.

ama şimdi yapmam gereken ilk şey; burdan bu aile cehenneminden kurtulmak, değersiz bir köle olmadığımı, ya da onların deyişiyle "şeytan" olmadığımı ve şeytanın aksine; insan olduğumu göstermem lazımdı. yani; allahımın beni insan olarak yarattıktan sonra bana verdiği hayatıma sahip çıkmam ve sonu ne olursa olsun, kendi kararlarımla yaşamaya başlamam gerekirdi. çünkü günahlarımın da bana ait olması, özgür irademle işlenmesi gerekirdi. insan olmak buydu. allah, bana bu özgürlüğü beni yaratarak vermişti.
şimdi allah'a bu kadar güvenirken, kimden korkacaktım ki? abim'den mi? o artık sikimde bile değildi.

öyle de yaptım ve tüm aileme meydan okuyarak; her şeyi ardımda bırakıp, hayata 18 yaşımdayken diğer abime yaptığım gibi yine sıfırdan başlamak üzere evden ayrıldım.
tek fark bu sefer geride eşim vardı ve ona da "en geç 1-2 ay sonra, ev tutup seni yanıma aldırıcam" demiştim.

evden ayrıldığım sabah, cebimde arkadaşımdan borç aldığım 500 TL vardı. başka da param yoktu.
abim o sabah, havaalanına gitmeden önce yolumu kesip "gidiyorsun da, eşini kime teslim ediyorsun. unutma evde iki tane bekar erkek kardeşin var" diye bir cümle kurdu.
yani diyorduki "karını bırakıp gidiyorsun, ama kardeşlerin karını sikerler haberin olsun"
durdum yüzüne baktım. ona "sen hacca giderken, karını 3 erkek kardeşine bırakmıştın" diye cevap verecektim ama sonra bu kadar düşmemeliyim diye düşünerek "en fazla iki ay sonra yanıma aldırıcam" dedim. baktı, karımın, kardeşlerim tarafından sikilmesi blöfünü yemiyorum, çok üstemeledi. bunun üzerine "eğer gidersen, hayatın boyunca bizden bir şey isteyemezsin" dedi ve ben de onun bu cümlesiyle beraber, artık tamamen özgürlüğüme kavuştuğumu anlamış olarak, içim rahat bi şekilde "tamam" dedim.

abimle olan bu diyalogumuzun bitişinde sanki üzerimden kocaman bi yük kalktı. resmen hafiflediğimi hissettim. özgürlüğümü, ondan hiçbir şey istemeden evden ayrılmak karşılığında, yani beş parasız kalarak kazanmıştım. o gün uçağa bindim ve korka korka da olsa uçtum.

işte tekrar istanbul'a yerleştim ve bi kaç ay sonra da bu blog'u tutmaya başladım.
bütün her şeyi geride bıraktığımda hissettiğim şey ise; büyük bir hafiflikti. sanki yeniden doğmuşum hissi, sanki tüm dünya benim olmuş gibi bir zenginlik hissi.

oysa kalacak yer sorunum, benden haber bekleyen karım, evden ayrıldığıma üzülen annem, 2,5 yaşında olan oğlum gibi bir çok gerçeğim de vardı. ama onların hiçbiri kendimi tüm dünyaya meydan okuyacak kadar güçlü hissetmemi önleyemiyordu. gerçekten güç bendeydi artık ve tam anlamıyla yaşadığımı da 2 yıl sonra (27 yaşına bastığımda)  hissetmeye başladım.

2 yıl sonra fark ettimki, ben askerlikten sonra ailemle tekrar yaşamaya başlayarak kendime yazık etmişim.
bitirilmiş olanı, tekrar başlatarak yanlış yapmışım. ama neyseki işte yanlışın neresinden dönsen kârdı ve ben şimdi aklım başımdayken, yetişkinliğin ilk basamaklarındayken, çok da geç kalmadan kendi hayatıma tekrar sahip çıkmıştım.

şimdi o aile stressinden, bu okul ve yurt stressine dönecek olursak, hayatımda ailemin yarattığı stresi bile çekmeyi red etmişken, hiçbir şeyin stressini çekecek değilim.
ve evet açıkçası, hayatımda stres yaratacak her şeyi kökten çözmeye, çözemezsem kesip atmaya, yani hayatımdan tamamen çıkarmaya çabalıyorum ve çok geçmeden ya çözüyorum, ya da çok geçmeden tamamen çıkarıyorum. yani; olayların-gelişmelerin tümü, ya stressiz bi şekilde gelip hayatıma yerleşirler, ya da streslerini de alıp siktir olup giderler.

bu arada dilekçemi zorla da olsa kabul ettirdim ve kendimi okuldaki yurda 2 hafta önce aldırdım. artık sabahları kalktıktan 5 dakika sonra sınıfta olabiliyorum. bu iyi tarafıydı. şimdi kötü tarafı şu ki; oda arkadaşlarım çok pis. pis olmalarından dolayı da sürekli kavga etmekten yoruldum. temizlikten dolayı kavga etmemden, benim temizlik konusunda çok pimpirikli olduğum sanılmasın. çünkü öyle biri değilim. sadece insan gibi yaşamak istiyorum. sorun bu. hem temizlik konusunda pimpirikli biri olsaydım, bazı partnerlerime rimming yapar mıydım? sanmam.

26.03.2018

oto stop

Otosop çekerek Girne'ye geldim. Durup beni alan ilk arabada bi kadın ve şöför olarak bi erkek vardı. Erkek 18 yaşında ve Odtü'de siyaset bilimi mi ne öyle bir şey okuyordu. Kadın 22 yaşındaydı ve erkek ona "sen ne okuyorsun" diye sorduğunda "eskort'um" dedi.

bi anlık donmalarımızdan sonra tanışmamız bitti. Meğer erkek, beni almadan önceki dönüşte almıştı onu ve henüz konuşmaya fırsat bulmamışlardı. Tabii benim gibi geveze biri arabaya binince, ortalıkta ne kadar dil varsa dönmeye başlatılmıştı.

Yol aldıkça neler yaptığımızı, başımızdan geçenleri ara ara anlattık. Konuştukça herkes birbirine ısındı. Kadın, benden önce bindiği için önde oturmuştu ve erkeğe benden daha çok ısındı. Ona durmadan kur yapıyordu ve bu çok hoştu. 
Gerçi erkek, sanırım kadının çirkinliğinden dolayı biraz kararsız gibiydi ve "kız arkadaşımla sevgililer gününde şöyle yaptık, böyle yaptık" diye anlatmaya başladı ama Kadın çok umursamadı ve "öğğğ böyle romantizm mi olur, sus lütfen ayyy ayyy kusmak üzereyim" dediğinde kendimi tutamayıp kahkaha attım.

Kahkahamdan sonra kadın arkaya doğru kolunu uzatıp montunu kolundan "bunaldım" diyerek çıkarmamı istedi ve çıkardık, alıp kenara bıraktı. Sonra da kemerini çözüp tamamen Erkek'e tam dönerek, onu çimdikledi. 
Ondan çok hoşlandığını düşündüğüm için inmeliyim ve onları rahat bırakmalıyım adında bi fikir aklımda çakınca, 6-7 dakika sonra "işte geldik, ben şu ilerdeki kavşakta inebilirim. çok teşekkürler" deyip, beni indirdiklerinde indim.

Erkek inmeden önce telefon numarasını bana verdi ve ona mutlaka whatsapp'dan yazmamı rica etti. Numarasını kaydederken "tabii tabii. Zaten yakınız, mutlaka bi kahve içeriz" demekten geri kalmadım ve indim.

Onlar yollarına giderken, ben biraz daha yürüdüm ve Kadın'ın "17 yaşındayken evlendim. Hem liseye gidiyordum, hem evliydim. Çok havalıydı, ama işte bi yerden sonra insan her şeyden sıkılıyor" deyişi geldi. Ona "çocuk yaptın mı" diye sorduğumda "hayır ya, iyice her yerimin açılmasını istemiyorum. sonra zevk namına bir şey kalmıyormuş" dedi. "Bence çocuk deneyimini yaşamalısın. O zevki ise bedenin eski haline döndüğünde yine yaşamaya başlarsın. Korkma, her şey beyinde bitiyor ve zaten tüm organlar eskisine dönüyor" dedim. gülmüştük.

Bu düşünceler arasında biraz daha yürüyüp, yine otostop çekmeye başladım ve bu sefer cipli biri durdu. Havadan sudan konuşurken, ona yönelttiğim "ne iş yapıyon abi" sorusuna, bana hava atmak için "devletin verdiği parayı yiyorum. başka ne yapcam. zamanında bi yerlerden emekli ettiler beni, öyle böyle derken, aylık 10 bin TL maaşım oldu" dedi. Bende biraz daha konuşup en sonunda dayanamayınca da "ya sen bana ondan aylık 2.000 TL versene. bari yemiyorsun, ben öğrenciliğimi rahatça yaşayayım" dedim. 

cevabım üzerine uzun uzun güldü "ama ben ciddiyim" diye üstelediğimde daha da güldü ve en sonunda "sen çok göz açıksın ha" dedi.
-ee ne yani. anladığım kadarıyla parayı biriktiriyorsun. bari bana da bir şeyler ver de, biraz rahat yaşayayım
-bana ne senin rahatlığından
-aa olur mu
-olur olur
-olmaz
-niye olmasın
-ee işte sen parayı bir şey yapmıyorsun, aylık küçük harcamaların vardır. araba almışsın adada geziyorsundur. büyük ihtimalle başka da yapacak bir şeyin yoktur. zaten yaşlandığın için hayattan zevk almayı da bilmiyorsundur. iyice kendini dış dünyaya kapamışsındır. bari maaşından aylık bana bir kaç kuruş verde ben rahat yaşıyayım
-(kocaman şekilde güldü ve sosyal devletten bilmem nelerden konuştu)
-sosyal devlet falan filan tamam da, şu an paraya ihtiyacım var. sende aldığın parayı bankada biriktirmekten başka bi şey yapmıyorsun. paranın olmasından ne anladıkki
-öyle deme (dedi)
tartışmamız ciddi ciddi benim onun parasından istemem üzerine bitmek bilmez bi şekilde sürüp gitti ve artık Girne'ye gelmiştik. O merkez'e doğru giderken, ben ön taraftaki peçetelerden birini alıp, çantamdan çıkardığım kalemle iban numaramı yazıp;
-buraya bırakıyorum
-neyi
-iban numaramı
-niye
-bana aylık 1.000 TL gönder de, dünya telaşı içerisinde kaybolup kendimi iyi eğitmekten geri kalmıyım.
-oldu. başka bi isteğin var mı?
-başka yok. sadece bu. ya hem zaten, herkesin işkence çekerek yaşamasına gerek yok" deyip peçeteyi vitesin önüne bırakıp;
-getirdiğin için çok teşekkür ederim. çok sağ ol abi.
-rica ederim, hadi hayrlı günler yeğenim.
-sağ ol abim, sanada" deyip indim ve böylece Girne'ye gelmiş oldum.
Şimdi geziyorum. bakalım ne yapcam. Sıkıldım bi parka oturdum bunları yazdım. umarım adam para gönderir.

bu arada buraya geldiğimden bu yana bi arkadaşım bana burs adı altında her ay bi miktar para gönderiyor. sanırım ondan olmasa çoktan para karşılığı popomu elletmeye başlamıştım. çok şükür. henüz para karşılığı elletmedim. en namuslu benim. en çok ben. en. ben. eee.

12.03.2018

bir şey olmak, bir şey kalmak, bir şeyden kurtulup insana dönüşmek

Şu an kütüphanedeyim ve bu aralar hep yaptığım gibi, şimdi de ders çalışmak yerine, insanları izliyorum.
Ön masalardaki özbekistanlı iki kızdan biri kendi saçlarını, ensesine doğru uzattığı elleriyle arkadan örüyor ve ben de ders çalışmak yerine onun parmakları arasından kayarak örgü haline gelen saçlarını izliyorum. diğer kız telefonuyla uğraşıyor. Az ilerdeki diğer masalarda farklı ırklardan öğrencilerden kimi, kulaktan kulağa fısıldaşarak muhabbet ediyorlar, kimi ders çalışıyor, kimi öylesine masasına bakarak dalıp gitmiş, ben de işte kim ne yapıyor, nasıl yapıyor, mimikleri nasıl değişiyor diye tek tek dikkatli bir şekilde onları inceliyorum.

Tüm bu okul olayları, öğrencilik falan fistan işlerine dönüp baktığımda "buraya nasıl geldim" dediğim anlar olmuyor değil. Ama genel olarak kendimden uzaklaşıp, sizin gibi orda bi yerde durup, burdaki küçük ben'in haline baktığımda, şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum; işte geldim burdayım ve mutluyum. 

Sebebi ise, nerdeyse içine girip çıktığım her sonbahar da, depresyona giren ben, geçen sonbahar aylarında depresyona girmedim.
Oysa normalleşmiş bir şekilde, yani gelip geçen her sonbaharın başında, Eylül'ün ilk günlerinde baş ağrılarım olurdu ve bu ağrılardan sonra da Ekim haftasından itibaren de artık yavaş yavaş içime kapanmalarım başlardı.
Kasım'da ise tamamen içime kapanmış olur, bundan kurtulmak için ise sokaklarda amaçsızca boş boş gezinme turlarına çıkardım.
Gezinmeler beni rahatlatırdı ve bu yüzden içime kapanmalardan bazen kurtulurdum. Ama genel olarak Kasım ayı "içe kapanma" ile "dışa açılma" gelgitlerine dönüşerek devam ederdi. 
Kasım bu şekilde son bulurken, Aralık ayında gelgitlerimin zirvesini yaşardım ve Ocak ayına geldiğimde, artık toparlanmam gerektiğini kendi kendime seslendirip, düşen parçalarımı alıp yerlerine tutturmaya çalışırdım. 

Bazen yapıştırdığım parçalarımdan bir kaçı tutardı ve yola onlarla devam ederdim. tabii bunlar henüz yeni kopmuş olan parçalarım olurdu ve yeni düştükleri için tekrar bana yapışarak bende kaybolurlardı. 

yeni düşenlerin dışındaki, ilk düşenleri ise düştükleri yerde unutmak zorundaydım. Onlar, önemli veya önemsiz demeden çürümeye terk ettiğim ilk yanlarımdı. zaten onları, düştükleri yerden dönüp almak, içimden de gelmiyordu. çünkü onlar beni ilk terkedenlerdi. onlar benim ilk canımı yakmaya başlayanlardı, onlar benim en güçlü yanımın ilk pes edenleriydiler. onlar çürümeye terk edilmeyi hak edenlerdi. yol uzun, ben eksiliyordum ve bu yüzden dönüp onlara bakarak zaman kaybetmemeliydim.

Çürümeye terk etmek zorunda olduklarımdan sonra, bilirdim ki biraz daha azalıyorum. Azalmak, canımı yakıyor olsada, azaldığımı bilmek, o anki acımı dindirmek için bir bahane de oluyordu. zaten insan en güçsüz anlarındaki acısını hafifletmek için, bahanelere tutunur. kendine bahanelerden kaleler yapar. kaleler daha sonra hep yıkılır, ama o an acıdan saklanmak için en gizli yer, o kalelerdir. yani kendi dışından, kendi içine doğru kaçmak. kendi kendine kaçmak. kendini kaçırmaya az kalmak.

kaçış; biraz bu, biraz da, yeni olduğumuz için henüz anlamalandıramadığımız diğer şeylerin toplamıdır.
kendine kaçış, insanın en derinden attığı çığlığıdır. çünkü çaresizliğinden dolayı, kaçmaktan başka ilacı yoktur. yapacak bir şeyi yoktur. üstesinden nasıl geleceğini bilmez. hatta üstesinden gelinecek bir şey var mı onu bile bilmez. sadece durmaması gerektiğini, durmadan devam etmesi gerektiğini düşünür ve koşmaya başlar. koşarak yaşamaya başlar.

"hızlı yaşamak, genç ölmek" diye bir cümle vardır. bu basit görünen dolu cümle, kaçırmamak için kaçanları en iyi anlatan kelime toplamlarından biridir. hem bilirsiniz kaçmak, ilerlemektir de. birazcık aklı olan herkes bilirki, durmak çürümeyi davet etmektir. çürümeye neden olmaktır. kendini çürümeye terk etmektir. akıllı insanlar durmazlar, çürümek istemezler. çıkışı bulmak için, azalarak ilerlerler.

ben de ilerlemek için, azalmaya mecburdum. çünkü azalıyor olsanda, ilerliyor olmak düşüncesi seni rahatlatır. çürümeden yaşadığını ve eksilerek de olsa yaşamaya devam ettiğini bilirsin ve ilerlersin. Azalırken ilerlemek, aynı zamanda azalmadan dolayı seni hafifletir de. Bunu ilk zamanlar fark etmezsin, zamanla, yavaş yavaş fark edersin. İlerledikçe fark edersin. ilerdeki durgun suyun üzerine eğildiğinde, suya düşen yansımandan da görürsün.

bende de durum herkes gibi, hep böyle oldu; yani azalmak, özünde hafiflemeyi de kendisiyle beraber getirirdi. bu hafiflemeyi ise çoğu zaman fark etmezdim. 

Çünkü azaldığım için, esen rüzgarın beni alıp daha uzağıma götüreceğinden korkardım. rüzgar tarafından, uzağıma bi yere atılmaktan korktuğum için bazen o anki rezil duruma sıkı sıkıya yapışırdım. Var olmak ve varlığını devam ettirmek, o rezilliği de devam ettirmem gerektiği bilincini çoktan kazandırmıştı. Kaybolmaktansa, kaybolarak yok olmaktansa, en kötü halimle var olmaya devam etmek gerekirdi. Çünkü ümitsizlik, inanan biri için değildi ve dönem dönem beni yaratanı ret etsem de; içimde bi yerlerde hâlâ ona inanmaya, inanmak için çırpınmaya devam ederdim. Ve sanırım şunu söylemeliyim; çırpınmayı seviyorum. Bana varlığımı hissettiriyor. Var olduğumu ve varlığın, yaratanın en kutsal yaratımlarından biri olduğunu anlıyor ve tekrar iman ediyorum. biz insanlarlar, kutsal varlıklarız. Gözle görülmez, akılla anlaşılmaz olan o yaratanın en kutsal uğraşlarındanız.