15.12.2021

ey aşk

Birine köpek gibi aşık olmayı, onu özlemeyi, kendi kendimleyken onu düşünüp durmayı ve düşünürken gülümsemeyi özledim. Sahi nasıldı aşık olmak, nasıl aşık olurdum, aşık olduğumda nasıl birine dönüşürdüm, nasıl bir ben çıkardı ortaya.
Hepsini unuttum ve unuttuğumu şimdi fark edince görüyorum ki; tüm unutmuşlukların şu an farkında olmak çok can sıkıcı bi durum.
Vay be, demekki insan nasıl aşık olduğunu, aşıkken nasıl birine dönüştüğünü, aşkın ne olduğunu bile unutabilirmiş...

Tüm can yanmalarım ve üzülme ihtimallerim de dahil olmak üzere diğer her şeylere rağmen yine aşık olmak, aşık olmuşken tüm içtenliğimle üzülmek, hatta bir aşık olarak canımın tekrar yanmasını istiyorum. Çünkü ben aşıkken çok salak ve salak olduğum kadar da iyi biriyim. Aşıkken bilincim çok da yerinde olmasa bile; yaşadığımı, hayatı ıskalamadığımı, ıskalamamak için çırpınıp durduğumun ve sanki hatırlamadığım ama beni iyi hissettiren tüm o diğer şeylerin farkında oluyorum.
Evet eminim, ben yine aşık olmak ve biri için yanıp tutuşmak istiyorum.
Hazırım, ey aşk. (yıldız tilbe modu oldu bu "ey aşk" kısmı.)


7.12.2021

Hayatım kendi doğrularımdan ibaret

Şu yazıda ( https://hayaterkegi.blogspot.com/2021/12/vicdan-muhasebe-defteri.html )aslında, usta birliğimdeki askerliğimin daha ikinci gününde, vatan borcu inancıyla ailelerini geride bırakıp gelen asker arkadaşlarımın önünde, kendini bi bok sanan komutanımdan yediğim haksız fırçanın karşılığını, askerliğimin son gününde terhis belgemi alıp, akşama doğru Ankara Otogarı'nda İstanbul Otobüsü'ne binerken nasıl verdiğimi anlatacaktım fakat yazının akışı bambaşka yere gitti ve bende kendimi tutmayıp akışına bırakarak ortaya çıkan sıçıntımı o şekliyle yayınladım...

Komutanım olan ama bence hiçbir zaman komutanlık payesi almaya hakkı olmamasına rağmen komutanım olan ve sadece sırf komutanım olmasının ona verdiği özgüvenle onca kişinin içinde bana attığı haksız fırçasının ve yüzümün tam da ortasına çarptığı kalın kitabın altındaki bedenimin uğradığı haksızlığın karşılığını 13 ay sonra, hayatın doğal akışı içerisinde nasıl verdiğimi illaki anlatmak istediğim için tekrar yazmaya koyuldum. Bakalım bu sefer becerebilecek miyim?...

Askere;
-o dönem ailemden gelen büyük dışlanmışlığın etkisiyle yaşadığım dehşetengiz iç çöküntüyle iyice işsiz güçsüz birine dönüştüğüm,
-kanat çırparak İstanbul'a sığınmış aciz bir saka kuşundan farksız olduğum,
-amaçsız olmama rağmen sanki bir amacım varmış gibi sokaklarda kararlı bir şekilde saatlerce gezmekten usanmadığım için aylaklığın hakkını da fazlasıyla ödediğim,
-istanbul gay ortamlarına düşmüş yeni yetme bir gay olmanın verdiği o ilgi budalalığının sonucu olarak aklımda ucuz bir seks işçisine dönüşme fikri, Einstein'in ampulu gibi yanıp yanıp dururken ve ben; taze bedenime duyulan ilginin farkına varmış olarak, ama bi yandan da gerçekten para karşılığı yatıp kalkma fikrinden ölesiye korkmaya başladığım,
-zaten o dönem herhangi bir seks işçisine dönüşmesem bile, çok geçmeden cebimdeki 3-5 kuruşun da bitmesi sonucu, kalacak yerim de olmadığından mecburen sokaklarda sürtmeye başlayacak olan biri olduğum günlerde, son çare olarak mecburen askere gitmiştim ve doğrusu bu mecburiyet canımı çok yakıyordu. 

Çünkü o zamanlar; siyasi fikirlerden uzak ve habersiz, düşünsel olarak da gelişmemiş olmama rağmen bana göre askerlik; ülkenin sırtına binmiş trilyonlarca liralık büyük bi masraf-bir sömürü düzeni, insanların ömründen aylar çalan gereksiz bir etkinlik, milyonların zamanını yok eden bozuk bir saat, sevsede sevmesede onları ailelerinden koparıp bombalarla uzaklara fırlatıp insan ziyanına neden olan bir uğraş, hükümetlerin-devletlerin kendi aralarında mecburen çıkardıkları savaşlarda öldürülmeleri için insanları kullandıkları canlı bi makine, gönülsüzce ve hatta sile sike yapılmak zorunda bırakılan cinsiyetçi bir uğraş olarak görüyordum.
Üstelik yıl 2005 olmuşken, eski çağlardaki ilkel kabileleri taklit etmek için binlerce insanı her an birbirini öldürmeye hazır tutmaya gerek olduğunu kim söylüyor, niye söylüyordu ki? Hadi bunu geç, neden buna inanılarak yaşanmaya devam ediyordu ki?
Hem ben 20. yaşıma yeni varmışken ve hayatın bana sunacağı için yiyeceğim onca boktan bile henüz haberdar değilken, neden ölmeye hazır tutuluyordum ki? Birileri yatağında karısını rahat siksin diye, başka birileri kocasının sikini iştahla yalarken akacak olan tüm meniyi de afiyetle içsin diye, bacak kadar çocuklar birbirine zorbalık uygulamaya devam etsin diye ben niye can verecektim ki????

İşte bunlar ve bunlara benzer ama artık hatırlamadığım daha binlerce şey düşünüyordum ve sonuç olarak şu düşünceye varmıştım; bence askerlik yapmanın tarihi çoktan geçmişti. Çünkü yıl 2005'di ve ilkel çağlardan kalma insan öğütme işlemlerinin de dahil olduğu her şeyin tarihi çoktan geçmişti ve işte tüm bu düşünceler içerisindeki ben, yinede de hatta sike sike 5'e2 olarak askere gidiyordum. Mecburen gitmek zorundaydım. En azından 1,5 yıllığına da olsa gece olduğunda sokaklarda kalacak tenha bi yer aramaktan kurtulacak, karnımı doyurmak için kimseye sakso çekmek zorunda olmayacak ve emindimki; uslu bi asker olursam, geceleri şirinleri de görebilecektim...

Kafam bi milyonken, birbirinden farklı fikirler, kendi geliştirdiğim saçma düşünceler eşliğinde bazen yıldızlar gibi yanıp sönerken, bazen ise Tarlabaşı'nda pörsümüş bedeniyle orospuluğa çıkmış 50'lik kaltaklar gibi göz kırpıp dururken askere gittim ve bi ihtimal ebemin ammın tersten görmeyi beklerken, kendimi gerçekten de boş bir aktraksiyonun içinde buluverdim.
Hele o ilk acemi birliği neydi öyle? Ondan daha gereksiz bir şey var mı yaea?
Devletin vergi adı altında topladığı trilyarları şirketlerin kasasına, kodamanların cebine yasal bi şekilde aktarmaktan, çar çur etmekten başka ne boka yaradı?


Hiç bi boka yaramadı ve işte şimdi de usta birliğimdeydim.
Kanı beş para etmez, ama sırf kabul edilen doğruların yazıldığı kitapları ezberleyebildiği için başıma komutan olarak atanmış birinden sebepsizce ve hatta sırf canı o an herkese karşı; gücünü ispat edebilme, güçlü olduğunu gösterebilmek için dayak yiyebiliyor, dakikalarca hakaret işitebiliyor ve onun özel hayatındaki aşağılanmalarının karşılığını ben ve gerçek anakuzuları burada ödüyorduk, ödemek zorundaydık. Bu yanlıştı ama kimi kime nasıl şikayet edecek, doğrunun ne olduğunu bana söyleyen birine, yaptığının yanlış olduğunu nasıl anlatacaktım? Anlatamadım. Üstelik dyak esnasında ters baktım diye de ayrıca mimlendim...

Bir kaç dakikalık aşağılanma seremonisinden sonra, onca kişinin içinde yediğim bol fırçayı iyice sindirip yerime oturdum ve devrelerimin de bir kaç günlük dalgalarıda geçip gidince bende olayı tamamen unuttum.
Unuttuğumu, laf olsun diye söylemiyordum. Gerçekten unuttum ve işte, evsiz kalmamak için geldiğim askerliği; yer yer aşk yaşayarak, tek taraflı çılgın bi aşık olarak, yer yer sik yalayıp yalatarak geçirmeye başlamıştım. Hem bi yere kapatılmış onca erkek olarak, birbirimizin sikini yalamayıp ne yapacaktık ki?
Yaladık ve beraber boşaldıktan hemen sonraysa toparlanıp hızlıca ayrı yönlere yürüyüp bi kaç gün boyunca birbirimizin gözünden de kaybolduk... 

Aylar böyle gelip geçti ve işte ben, terhisimi almış, komutanlarımdan hiçbirine "hakkınızı helal edin" yalakalıkları yapmadan, Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali'nde, nerden bulduğumu dahi bilmediğim çantamla otobüsüme doğru yürüyordum.
Otobüsümü buldum ve önümdeki 2-3 yolcunun binmesini beklerken, yan taraftaki sesin tanıdık gelmiş olmasıyla o yöne doğru döndüğümde onu gördüm. 
Sesin sahibi, fırçacı komutanımdı. Beni onca kişinin içinde aşağıladığı o günden sonra bir daha bana hiçbir şekilde kötü davranmamasına rağmen ve hatta diğer askerlere nazaran aramız nerdeyse daha iyi olmasına rağmen, o an onu orada gördüğümde, aklıma sadece beni fırçaladığı o büyük gün geldi ve ben başımı çevirip ona taraf bakarken göz göze kaldık.
O hafif tebessüm edip benim ona selam verip, helallik isteyeceğimi düşündüğünü belirttiği yüz mimiklerini suratına oturttuğunda, önümdeki yolcunun da otobüse binmesiyle beraber ben de otobüse bindim ve şans bu ya; tam da pencere kenarındaki koltuğa oturduğumda onun saçları iyice seyrelmiş kafatasına tepeden baktığımı ve onunda başını kaldırıp, samimi bir şekilde benim çantamı bıraktıktan sonra dönüp otobüsten inerek yanına gideceğimi belirttiği bakışını attı.
O bakışını tamamlayıp hemen gözlerini kaçıracakken, ben dalarcasına gözlerinin ta içine içine bakıp, alaycı bir gülümsemeyi dudağımın kenarına kondurup, ona 2-3 saniye daha tepeden bakmaya devam ettim ve o, bu sırada alnına "ne oluyor" gibisinden kırışıklıklar yerleştirip kaşlarını, kafasının içinde çıkmaya başlayan ünlem ve soru işaretlerine teslim ederken, güneşliği çekip onu iyice göte çevirdim.

Ne olduğunu, neden öyle yaptığımı anlamış mıydı bilemem ama yanındakiler gittiğinde ve hatta benim otobüsüm hareket edinceye kadar da orada tek başına durduğunu, belki de inip onunla vedalaşmamı beklediğinden eminim. Ama inmedim ve ona, hayatı boyunca unutamayacağı bir ders verdim. Çünkü artık terhis olmuştum ve tepeden bakma sırası bana geçmişti. Üstelik onun bana yaptığı gibi bağırıp çağırarak, kitap fırlatarak değil, sadece onun kendi kendine kafasında yarattığı beklentiden ibaret olan muhatap alınmayı gerçekleştirmeyerek, onu hiç muhatap almayarak ama muhatap alınacağını umdurarak yapmıştım. Yazık, üzerimde sürdürebildiği 1,5 yıllık mecburi krallığından eser kalmamış, üstelik kraldan soytarıya dönüşmüştü.

İşte böyle olmuştu.
Ben bana yapılan haksızlığı, vurdulu kırdılı olmasa bile karşılıksız bırakmıyorum, bundan sonrada bırakmayacağım. Biliyorum, hayatım kendi doğrularımdan ibaret değil fakat zar zor, yapa boza edindiğim mutlak doğrularım da olmayacak ve ben onlara göre de yaşamayacaksam, ne diye var ediliyoruz ve ne diye nefes alıp vermeye devam ediyoruz ki?

Dipnot: Fırçayı ve kalın kitabı kafama yememin sebebi ise, arkamdaki ciddiyetsiz iki arkadaşın kendi aralarındaki muhabbette kikirdemeleri ve komutanın, kikirdeyenin ben olduğumu sanmasından ibaretti. Oysa direkt fırçalayıp kitabı suratıma fırlatacağına, kikirdeyen kim dese arkamdakiler "bizdik" diyeceklerdi. Ama o sormamıştı, onlar söylememişlerdi ve ben konyayı görmüştüm.

2.12.2021

Vicdan Muhasebe Defteri

Aklım her boka ermeye başladığı günlerden bu yana, alttan almama rağmen veya aslında zerre kadarını bile hiç hak etmediğim halde bir haksızlığa/aşağılanmaya maruz kaldıysam, o haksızlığı ve muhatabını kafamdan silemiyorum ve bu yüzden de, şu yaşıma kadar elimden geldiğince arkamda karşılığını vermediğim, bana haksızlık edeni cezasız bırakmadığım bir halt kalmamasına özen göstererek hayatımı sürdürdüm.
(Son bi kaç yıldır ise sadece bana yapılan bir haksızlığa değil, genel olarak başkalarına karşı yapılan haksızlığa karşı da biraz dik başlı olmaya başladığımı söyleyebilirim. Zaten gördüğümüz bir yanlışı düzeltme uğraşına girmeyeceksek, ne diye görüyor-duyuyor-konuşuyor ve hatta kısaca; neden şahit olarak yaşıyoruz ki?
Müslümanlıktan ve kendi içimde inşa ettiğim islam inancımdan şunu anladımki; sadece kendi hakkını korumak, dile getirmek için değil, başkasına yapılan haksızlıklara da kendine yapılmış kadar ses çıkarmalı ve yapanı kınamaktan geri kalmamalısın.
İslami inancım bu şekilde ve evet, güçlü biri olmasamda, hakkı savunabilme hakkım olduğunu bildiğimden dolayı sesimi çıkarabildiğim kadar çıkarıyor ve karşımdakine, yaptığının yanlış olduğunu söylemekten geri kalmıyorum, gücüm bitinceye kadar da söylemekten geri kalmayacağım. Çünkü inancıma göre haklıdan daha güçlüsü yoktur. Sığ kafalılar için örnekle açıkladığım bu felsefemi, sığ kafalı olmayanların beni doğru anladığı şekilde de dile getirerek parantezi kapatayım; haksızlığa, haklı olmanın verdiği güçlü olma haliyle yani güçlü olduğum için değil, haklı olduğum için sesimi çıkarıyorum.)

Yaşam mücadelem kendim odaklı olsada, sonuçta vicdanlı biri olduğumun bilincinde olarak, her zaman haksızlığa uğrayan-ezilen-sömürülen-itilen-kakılan  biri değilim. Ara sıra herkes gibi benimde hak ettiğim haksızlıklar oluyor ve o zamanlar susmayı becerebiliyorum.
Tabii susmayı da zamanla öğrendim. Çünkü dilin kemiği yokken susabilmek çok zor. Hele benim gibi her şeye diyecek lafı olan, her uzunun kısasını, her büyüğün küçüğünün olduğunu bilen birinin susabilmesi, susmayı öğrenebilmesi çok zorlu bir süreçti. Bu uğurda hak ettiğim çok acı çektim diyebilirim. İnşallah artık çekmem...

Ne zaman haksızlığa uğradığım veya haksızlığı ne zaman hak ettiğimi ise zaten zamanla öğrendim ve hak ettiğim haksızlığı da olduğu gibi, yaşadığım haliyle öylece gerimde bırakabilmeyi de zaman içerisine dağılmış o güçlü görünmez acıyla yavaş yavaş öğrendim.
Yer yer hak edip, etmediğim tartışmasını kendi kendime içimdeki kalabalıkla beraber dürüst bi şekilde sürdürebilmeyi başarsamda, bazen çektiğim acıdan dolayı neyin ne olduğunu iyice karıştırdığım da olmuyor değil. Bu gibi anlarda her şeyi olduğu gibi bırakmayı, doğruyu zamanın bana öğretmesini-göstermesini de beklemeyi öğrendim. Zaman en güzel öğretman...
İşte tamda bu yüzden, artık ufak bi şüpheye teslim olmuş olmanın verdiği  herhangi bir zayıflığa da baş eğmiyorum.
Hem gerçek bir haksızlık yaşamayı hak etmişsem, neden karşılığını vermeye kalkışayım ki? Karşılığını gördüğüm, hak ettiğim bir haksızlığa karşı çıkarak olayı uzatmaya gerek yokki?
Olan olmuş, başlayan bitmiş, başlangıcın sonuna gelinmiş ve vicdan rahat rahat yatıp kalkıyorken, onu neden uyandırayım ki?
Bu noktandan sonra artık bir uğraş içine girmek, kötü bir kalbe, karanlık bir zihne, çorak bir yüreğe sahip olmanın göstergesinden başkası değil. Bu yüzden hak edip yaşadığın haksızlığa karşı çıkmamalı ve hak etmediğine ise kesinlikle tüm gücünle karşı çıkıp, cezasız bırakmamalısın.
İşte dedim ya; ben aklım erdiğinden bu yana öyle yapıyorum. Böylece vicdanımın zırıltısı yersiz çıkmıyor, yerinde ise, bana avazı çıktığı kadar bağırmaktan geri kalmıyor. Beni kendime karşı koruduğu gibi, başkalarına karşı da sürekli savunmada tutuyor.

Bir de; yeterince acı çekmişsen, yüreğini dinlemeyi çoktan öğrendiğin için ne zaman haksız olduğunu ve ne zaman haklı olduğunu bilirsin. Haklı veya haksız olduğunu başkalarından duymaya gerek kalmaz. Çünkü insan ne zaman kötü biri olduğunu veya kötülüğe maruz kaldığını en iyi kendisi bilir. Vicdanı da daima onunla konuşur. Vicdan geveze bi ağızdan başka bir şey değildir. Seni diğerlerine karşı koruduğu gibi, diğerlerini de senden korur.