8.11.2018

gereksiz yazılardan biri

Okuldaki yüzler artık pek yabancı gelmiyor. Çünkü geçen yıldan bu yana her önüme gelenle tanışıyor, ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, neden okul okuduklarını, neden bu okulu seçtiklerini, okudukları bölümü okuma amaçlarını ve diğer onlarca soruyu daha sorup muhabbet ediyordum.

Bu kadar soruya karşılık bir çoğundan "neden bunları soruyorsun" veya "neden çok soru soruyorsun" gibi yanıtlar alıyordum.
Yanıtlarına karşılık olarak cevabım ise "çünkü 3-4 yılını okul okumaya vereceksin ve doğrusu bunun senin kararın olup olmadığını  merak ediyorum" oluyordu.

Evet, kararlarının kendilerine ait olup olmadığını merak etmekle beraber, aynı zamanda insanları tanımak ve seçimlerinin nedenlerini anlamak için sorup duruyorum. Çünkü insanları anlamak, tanımak istiyorum ve bence insanı anlamak, insanlığın var olan sorunlarına çözüm bulmak için olmazsa olmazlardandır.

Zaten sorularımın karşılığında gördüğüm şu oldu ki; herkesin kendini ikna ettiği haklı bir nedeni vardı, ama tüm haklı nedenlerine rağmen bazılarınınki çok salakçaydı. Çünkü bunlar aslında okumayı hiç istemiyorlar, ya da aslında sadece aile baskısıyla okuyorlar, bazıları ise aileden birinin hayalini gerçekleştirmek için okuyorlar.
Tüm bunlar çok saçma. Ne yani hayatının 3-4 yılını ailenin istediği kişi omak için mi harcayacaksın ve sonrasında da pişmanlıklarla dolu bir ömür mü sürdüreceksin. Bu salakça değil mi?

Bu tür insanlara acımak ile acımamak arasında gidip gelmişimdir. Çünkü aile çoğu zaman çocuk için iyi olanı yapmak konusunda adım atarken, aslında farkında olmadan kötü olan adımı atar. Bu kötü adım sonunda ise çocuk kendisi olarak değil, ailenin içindeki baskın karakterin gerçekleştiremediği hayali yapan kişiliğe bürünmüş olarak yaşamaya başlayıp büyür, okur ve bi bok olmadan mutsuz bi şekilde yaşlanıp ölür.

Bu tür yaşamlara insan israfı diyorum. Yazık. Çünkü belki de dünyaya büyük bir yararı olabilecekken, hırsına yenik birinin etkisiyle, kendisinin olmadığı bir kişiliği sürdürüp, yaşamının sonuna varıyorlar. Bu tür yaşamları azaltmak ve herkesin istediği gibi yaşamasını sağlamak konusunda bir şeyler yapmak istiyorum ve zaten çoğunlukla yeni tanıştığım insanlara yönelttiğim soruların başlattığı konuşmalarım da hep bu yönde oluyor. Umarım bir-ikisi üzerinde etki bırakıp, kendi hayatlarını yaşamaları konusunda cesaretlendirmişimdir.

İşte sırf meraktan sorduğum sorular, yani kendimce gerçekleştirdiğim anket vari yaklaşım sonunda ve zaten aynı okulda okumaktan dolayı insanlarla karşılaşa karşılaşa çoğuyla tanıdık, yani diğer anlamıyla; selamlaşmalık olup çıktık. Ama sadece selamlaşmalık. Bundan daha fazlası olanlar ise sadece bi kaç kişi oluyor. Diğerleri, aynı kefeye konulduklarından habersiz hayatlarımıza devam edip gidiyoruz.
Gerçi okuldan bağımsız olarak da; daha önce aramızda sadece bir karşılaşma bile olmuşsa, benim o kişiyle selamlaşmaya devam eden ve bu selamlaşmayı, aksi bi durum yaşanmadıkça sürdüren bi yanım hep vardı. Burda olan da bu davranışımdan başkası değil. Hem zaten insanlarla selamlaşmanın ne zararı olabilir ki. Bu yüzden olumsuz bi eylem yaşanmadıkça selamlaşmayı devam ettiriyor, karşımdaki kesmedikçe bende kesmemeye özen gösteriyorum.

İşte şimdi okulda gezinirken de, selamlaşmalarımız bu minvalde gerçekleşiyor. Tanıştıktan sonra muhabbetimizin daha sıkı olduğu bazı insanlarla karşılaştığımda ise ya karşılıklı istekli bi sarılma, ya da tokalaşarak selamlaşma gerçekleşiyor.
Buna rağmen bazılarıyla uzaktan kafalarımızı aşağı yukarı kaldırıp indirerek, bazılarıyla ise el sallayarak selamlaşıp geçiyoruz. Bunlar arasında Zemzem'de vardı.

Zemzem'le geçenlerde karşılaştık. Bulunduğum cafede benim masaya gelip "nasılsın" deyiverdi "iyiyiyim" diye yanıtladım. Elindeki kahvaltı tepsisini masaya bırakıp, beni öptükten sonra oturmaya hazırlanırken bi yandan da tepkilerimi ölçmeye çalışıyordu. Çünkü geçen yıl ona çıkma teklifi etmiştim (http://hayaterkegi.blogspot.com/2018/03/salak-durumuna-dusmek.html ) ve ondan sonra bi daha iletişim kurmamıştık.

Galiba ben onu bir iki defa sağda solda görmüştüm, ama o anlarda sanki yüzünü başka yerlere dönmüş gibi yaptığını düşündüğüm için durup selam vermemiş, yanından öylesine geçip gitmiştim.
Şimdi ise karşımda durmuş arada bakınıyor, sessizliğim üzerine ise bi anlam arayışına giriyordu.

Bi ara tebessüm ettim ve o da gözlerimin içine bakıp "yeni halim nasıl, siyah saç yakışmış mı? eskiden sarı yapıyodum ya, gözlerim? mavi lens kullanıyorum artık. dövmem?" diye durmadan sorular sordu. dövmesi boynundan göğüslerinin arasına doğru iniyordu ve oda bunu gösterebildiği bir kıyafet giymişti. Derin dekoltesi, gözlerin gözlerine değil, göğüslerine kaymasına neden olacaktı.

Tavırları, konuşması ve bakışlarından anladığım kadarıyla eski salaklığından, bir şey kaybetmemişti, ama artık konuşurken biraz daha sakindi. soruyla karışık tepkilerine karşılık ne dediğimi hatırlamıyorum. her zamanki gibi önemsiz bir şeyler konuştuğumuzu, konuşurken ise onu daha acıyarak süzdüğümü hatırlıyorum.

kahvaltısını yaptıktan sonra "sigara içelim mi" dediği için dışarı çıktık ve banklardan birine otururken artık ona acıyarak değil de, daha çok yolunu bulmaya çalışan bir su akıntısı gibi bakmaya başladığımı fark ettim. sorduğum sorulara verdiği cevaplar, ağzını biraz daha yaymadan ama kelimelerin üzerinden durarak konuşmaya çalışması, yeni tarzı, el kol hareketleri ve göz süzüşü falan; tüm bunların sonunda ona baktığımda, sanki tüm davranışlarında değişiklik olduğunu sandırmasıyla beraber, fazla da bi değişmişlik yokmuş gibi bi rahatsızlık vermişti bana.

ama sonra düşündüm de; o'da işte kendince yaşamaya, arada güzel sözler söylenip kandırılarak ve bazen zorla da olsa sikilmesine rağmen ayakta durmaya çalışarak yaşayıp gidiyordu. tüm bunları abartmama gerek yoktu. çünkü kendi saçma hareketlerine rağmen, hayata karşı meydan okuması ve sonrasında düşmüşlüğünü takmadan kalkıp yürümeye devam etmesi yeterdi.
ama yine de gözlerinin içine baktığımda sanki ağlamak için omuz arayan birini görüyordum. oda zaten farkında olmadan bunu bana belli ediyor ve belkide aslında kendisi de kimsesizliğinin farkında olduğundan dolayı bana böyle davranıyordu.

hem zaten hepimiz aynı değil miyiz? kimsemiz yokken, yani henüz sahiplenilmemişken; yalan olduğunu bilmemize rağmen iki düzgün lafa, etrafta gezinen düzgün tiplere kanıp sürekli sikilmedik mi?  oysa istediğimiz şey yalan söylenilerek tavlanıp sikilmek değildi ki.
istediğimiz şey sadece kendi rızamızla, yani kendimiz isteyerek ve aşkla seks yapmaktı. o da bunu istiyordu. ama insanın istediği şeylerin gerçekleşmesi hep zordur. gerçekleşmezdi. gerçekleşir gibi olduğu zaman bile rüyadan uyanır gibi çat diye biter, öylece yarım yamalak kalırdı.

zaten anlattığına göre artık izmirli çocukla da görüşmüyorlarmış. onu sileli uzun zaman olmuş. bir de şey vardı, hani ona bazen tecavüz eden bi çocuk varmış ya, ondan da kurtulmuşmuş. çünkü çocuk hırsızlıktan dolayı yakalanıp hapse atılmış ve 15 aylık hapis cezası varmış. bu yüzden kafası rahatmış artık.
onun anlatımlarına karşılık "iyi bakalım, aa güzel" falan gibi cümleler kurup durdum. sonra "biliyor musun, aslında insan yolunu bulmaya çalışıyor. hepimiz aynıyız. farklı değiliz ve işte yaşayıp gidiyoruz." dedim ve o:
-ama ben gerçekten çok değiştim
-sevindim
-daha da değişicem eski hataları yapmıycam
-sevindim. zaten insan yaparken hata olduğunu bilmiyor. yapmadan da bazen hata olduğunu anlamıyor. zaten olmuş bitmiş her şey.
-seninle konuşmayı özlemişim
-(gülümsedim)
-gerçekten. insanı çok rahatlatıyorsun. harika konuşuyorsun. özlemişim ya resmen
-eyvallah. (gülümsemeye devam ettim)

Bu bi kaç dakikalık konuşmamızdan sonra ayrıldık. Geçen hafta başka bi yerde karşılaştık ve gördümki; aynı hataları yapmaya devam ediyordu. Akıllanmak, çok geç gerçekleşen bir evrim süreci. onun için ise henüz çok erkendi. yiyeceği çok bok, ilerde dönüp baktığında "keşke yapmasaydım" diyeceği çok şey olacaktı. Pek akıllanan tiplerden biri de değil aslında. Çünkü davranışlarına tekrar şahit olunca; onun gerizekâlı sayılacak kadar salak biri olduğuna inandım ve bunun sonunda ona hiç acımadım. Sadece onu salak olarak kabullendim. O da böyle biriydi ve yaşadığı, yediği her şey onun kararıydı.

Bi kaç gün sonra Zemzem'in geçen yıl kankisi olan Oda Arkadaşı'yla karşılaştık. O da aynı bölümde okuyordu ve bu yıl alttan dersi olmadan ikinci sınıfa geçmiş. Sağdan soldan konuşup dururken, konu Zemzem'e geldi ve "ben artık yoruldum onunla uğraşmaktan. geçen yıldan bu yana görüşmüyorum da. ne hali varsa görsün" dedi.
Ona benim Zemzem'e olan çıkma teklifimden bahsettim ve "o zamandan bu yana görüşmüyorduk, geçen gün yukarı da karşılaşınca öyle muhabbet ettik. biraz toparlamış gibi" diye devam ettim.

Arkadaşı ise "yok o kız akıllanmaz. biliyorsun, geçen yıl çok uğraştım, onu biraz toparlamak istedim, elimden geldikçe yardımcı oldum ama artık sıkıldım. ya bi de sen neden ona çıkma teklifinde bulundun ki" dediğinde "bilmem. galiba o ara çok fazla birileriyle takılıyordu ve yaşadığı kötü deneyimlerden onu bi an olsun çekmek istiyordum" diye yanıtlayınca oda bana "ah canım. seni anlıyorum ama ne yazıkki bende çok geç anladım. çünkü o çekip kurtarabileceğin biri değil. ben de en sonunda yine başını belalara sokup durduğunda 'ne halin varsa gör' deyip öylece görüşmeyi kestim"

Biraz daha muhabbet ettikten sonra ayrıldık. Arada bir karşılaştıkça selamlaştık o kadar. Geçen yıldan bu yana Siyahi biriyle çıkıyor. Zemzem'in salaklığına göre, onunla karşılaştırılmayacak kadar zeki, akıllı ve doğal bi kız olduğu için, olmayan aklı başında kişiler listemde yukarılarda duruyor.

Yazı da çok uzadı. Ben de uzadıkça sıkıldım. Bu kadar yazmak yeter, artık bitireyim. Çünkü bitirmezsem, bitecek gibi değil.
Hem zaten onca kişiyle tanışıklığım gerçekleşti. Hepsinden bahsetmeme de gerek yok. İşte karşılaştıkça muhabbet ediyor, vakit geçiriyoruz.


7.11.2018

istanbul mollası

Geçen hafta Perşembe gecesi uçarak İstanbul'a gittim ve saat 01:00 civarında Öküz'le Taksim'de buluşup, valizimi arabasına attıktan sonra Tek Yön'e girip müşteri olduk. Orda biraz öpüştükten sonra, içeriye bakınıp youtube playlistlerinden çalmakta olan müziği dinlemeye çalıştık ama insanların beni ortama yeni düşmüş taze et sanmalarından dolayı etrafımda akbaba gibi dönmeye başlamalarıyla bu durumdan sıkılıp, sonrasında da Öküzün de iyice rahatsız olmasından dolayı ordan çıkıp İstiklal Caddesi'nde gezindik.

İstiklal'i o keş kalabalığından dolayı pek özlememişim ama İstanbul'un geneli için aynı şeyi söyleyemem. Zaten İstanbul'un suyundan içip de ayrı düştükten sonra özlememek mümkün mü?
Ben de en son geçen yıl yine bu zamanlar istanbul'a gelmiştim ve ondan sonra ilk defa geliyordum. Canım istanbul. Canım benim. Seni çok özlemişim ama bi yandan sanki hiç ayrılmamışım gibi bir his var içimde. Acaba aklım hep sende olduğundan dolayı mı, yoksa aslında gerçekte hiç özlemediğimden mi? bilmiyorum ki.

Zaten her şeye hemen alışan şu içim, dışımdaki yaşama hevesimi bazen yok etmiyor değil. Ama onu da böyle olduğu için seviyorum. Çünkü belirsizliğe karşı olan o çekim gücüne karşılık beni sakinleştiriyor ve bana; anormal olan her şeyi normalleştirerek yaşatıyor.

Bu sayede, sanki her şeyi daha önce yaşayıp deneyimlemişim de tüm bu kaos ve koşuşturma koca bi tekrardan ibaretmiş gibi hissetmiyor değilim ama yine de bu durum olumsuz değil ve hatta yer yer hoşuma da gidiyor. Çünkü beni daha makul ve mantıklı, daha insani ve canlı kılıyor.
Ve işte sevgili İstanbul, uzun zaman sonra sana kavuştuğumdaki heyecansızlığım, senin eksikliğinden değil, benim fazlalığımdan olabilir. Kırılma bana olur mu? ve lütfen darılma da..

İstiklal'de gezinirken ben ve öküz'ü yakın gören adamlardan biri "oda var" diye teklifte bulundu ama teşekkür ettiğimde uzaklaştı. Öküz ne olduğunu anlamadığı için bön bön bakındı durdu, sonra ben durumu açıklayınca "ohhaaa, yok artık" gibilerinden tepkiler gösterdi.

İstiklal işte, bildiğimiz gibi, herkese açık, herkese toleranslı,  herkesi bağrına basmaya hazır. Hem sarhoş dolu, hem hırsız, kapkaççı, hapçı, jigolo, hem sekse aç zengin dolu, hem paraya muhtaç fucker ve serseri dolu. Travestiler, ucubeler, normal olduğunu sanarak yaşamaya devam eden ben gibiler, anormal olduğunu sanan normaller ve diğer hilkat garibeleri. İstiklal'de her zaman herkese yer vardır ve işte şimdi de vardı.

biraz daha gezindikten sonra saat iyice ilerledi ve gecenin sonunda o evine giderken ertesi gün buluşmaya karar verdiğimiz için arabasından valizimi alıp, Kurtuluş'ta bi arkadaşımın evine girip uyudum.
Sabah uyandığımda, valizden; geçen yılki ders kitaplarımı çıkarıp arkadaşımın raflarına dizdim ve öğleye doğru Öküz'le sözleştiğimiz yerde buluştuk.
Öğlen yemeğini yedikten sonra Sarıyer taraflarını gezinip, sonrasında Öküz'ün önceki ay sınav tarihimi söylediğimde, 1 geceliğine rezervasyon yaptığı otele gittik.

Otel dediğimde Sheraton'ın Bağcılar şubesi. Sheraton lüksü yok, yakışıklı garsonun pantolonu arkadan yırtıldığı için defalarca dikikti ve eğildiği zaman tekrar yırtılacak diye ödüm koptu.
Koca otelde bizim dışımızda bi kaç kişi daha vardı ama biz de zaten Öküz'ün seks açlığından dolayı sadece 1 günlüğüne yer tutmuştuk. Sağolsun Öküzle birlikte odaya girdiğimiz gibi seks yapıp durduk ve ertesi gün kahvaltı yaptıktan sonra çıkıp İstanbul'u gezdik.

Öküz yine bildiğimiz Öküz. Cinsel açlığı bitmek bilmiyor ve bu yüzden sürekli seks yapmak istiyor. Cimriliği de aynı cimrilik ve çocukluğunda yaşadığı yoksulluğun etkisinden çıkması için ne yapılabilir artık hiçbir fikrim yok. Ya da fikir yürütmek istemiyorum ve onu böyle kabullenmeye başladım. Yani olduğu haliyle. Yani olması gerekeni yapmaya başladım. Kabullenmek. Yapmamız gerekenden şey bundan başkası değil.

Kavgalarımız da eskisi gibi aynı şekilde devam etti. Sürekli atıştık ve sanırım atışmalarımızı seviyorum. Ya da sevmeye başladım. Bu sevme nedenim de kabullenmek olabilir. Yani bizi kavgalı olarak kabul ettim ve bunu kabul ettiğim için bu halimizi sevmeye başladım.
Zaten onunla olan atışmalarımız esnasında; sanki her anı atışmak için değerlendiriyormuşuz gibi hissettim. hissetmeye başladım. Belki de böyle daha iyiyiz. Belki de böylece iyileşiyoruzdur. (ya da şu an böyle hissettiğim için böyle yazıyorum)

Otelden ertesi gün sabah kahvaltısından sonra çıktık ve İstanbul'u gezinip sonrasında yine ayrıldık. Sınav sabahı beni arkadaşımın evinin ordan alıp, sınava gireceğim okula götürdü. Üstümdeki her şeyi ona verip, sınava girdim.
Sınavda biraz heyecanlanmadım değil ama 3-5 dakika sonra heyecan meyecandan pek de eser kalmadı. İyice alıştıktan sonra bildiğim kadarını yaptım ve sınav süresi dolmaya yakın zamanım kalmış olduğunu görünce atladığım sorulara göz attım.
Atladığım sorular matematik sorularından başkası değildi. Çünkü matematik bilgim yok ve bundan dolayı onları yapmakla uğraşmak yerine, bildiğim alanları yapmayı tercih etmiştim. Böylece hem zamandan, hem de gereksiz stressten kurtarmış oluyordum. Zaten şimdi kendimce hesaplıyorum da, sanırım sınavdan en fazla 65-70 puan gibi bir şey alacağım. ama yine de bakalım işte. umarım daha kötü bir sonuç almam.

Sınavdan çıktığımda koştura koştura havaalanı otobüslerinin olduğu durağa gittik ve orda Öküz'le birbirimizi öpüp ayrıldık. Otobüse binip havaalanına gittiğimde çok beklemeden saatim geldi, uçağa atlayıp Kıbrıs'a döndüm.

Kıbrıs'a döndüm ama zaten burdan da yaz aylarında mezun olucam ve bu sınavdan aldığım puana bakmadan, ilan edilen memur alımları arasında, bana göre olan tüm duyurulara başvurucam. Bu çabalarımın sonrasında da bi yerlere yerleşirsem daha ne istiyimki.

En azından düzenli bi maaşım olur, oturur işimi yaparken, bi yandan da oğlum için kenara para biriktirmeye başlarım. Zaten biraz da onun için girdim tüm bu okul okuma ve sonrasında memur veya bir şey olma yoluna. Ama bakalım artık, inşallah sonu da güzel olur.

Memur olursam yazmaya ve edebi anlamda gelişmeye daha çok zaman ayırmayı da düşünüyorum. Çünkü entelektüel anlamda çok büyük bi eksikliğim olduğunun farkındayım ve bu eksikliği, düzenli para akışımın olduğu bir sisteme adapte olduktan sonra tamamlamak daha kolay olacak gibi duruyor.
Umarım yanılmıyorumdur. Yanılıyorsam da zaten istifa eder, işsizliğe tekrar geri dönerim. Yani çok büyük bi dert değil.



2.11.2018

Diplomalar kağıt mı, kağıtlar mı diploma falan işte

Buraya geldiğimde okul başlamıştı ve başlamış olduğu gibi de kalabalık bi şekilde devam ediyordu.
Üç hafta sonra vizelere gireceğimiz için kütüphanedeki masalar şimdiden dolmaya başladı. Öğrencilerin ihtiyacı olan kitaplar yok ama kütüphanede masaların olması, gelenlerin kaba saba sandalyelere oturup masalara çöreklenerek kendi kitaplarından ders çalışmalarına yetiyor.
Ben de kendi kitaplarını alıp, kütüphanenin çok şükürki var olan masalarında çalışarak bu hafta sonu İstanbul-Ortaköy'deki okullardan birinde gireceğim KPSS'ye hazırlanıyorum.

Yarın uçakla yola çıkıp, pazar gününe kadar İstanbul'da kalacağım ve hafta sonu KPSS'ye girip öğleden sonra yine kıbrıs'a dönücem. biletleri vs tee geçen ay kpss başvurusu esnasında ayarlamıştım. Çok paraya patlamadı ama ucuz da değildi.
Öküz'le de planımızı yaptık zaten, onunla da sınav gününe kadar zaman geçirip, yollu yolunda gerek diyerek dönücem.

Şu an yine kütüphanedeyken, şöyle bi baktım da; aslında öğrenci sayısı göz önüne alındığı zaman, masaların da sayısı az ama henüz sınava çok zaman olduğu için şimdiki inek yoğunluğuna yetiyorlar. 2 hafta sonra ise yetmemeye, sınav haftasında ise kavgalara neden olacaklar. Yetersiz kütüphaneye bakıldığında bile aslında okulun içler acısı hâli anlaşılabilir.

Evet okulun durumu içler acısı. ama ne yazıkki insanlar diplomaya aç, insanların ailelerine gösterecek bir diploma adında bi kağıt parçasına ihtiyaçları var, insanların diplomasız yaşayamamak gibi bir alışkanlıkları var. Birbirlerini yıllarca aşağılama uğraşlarının sonunda diplomalarını alıp ailelerine "paranızın karşılığı işte bu" demeye ihtiyaçları var.

Hem zaten artık tüm duvarların da diploma denilen bi süse ihtiyacı var. Öğrencilerin hepsi bu kağıt parçası için günlerini toplayıp ay ediyorlar, aylarını toplayıp yıla çeviriyorlar ve sonra yıllarını alıp bi kağıt parçasıyla değiş tokuş etmiş olarak yaşayıp gidiyorlar.

Bazılarının ellerindeki veya duvarlarındaki diploma bir işe yarıyor ama bu iş de karınlarını doyurmaktan başka bi iş değil. Yani mideleri doluyor ama zihinleri boş. Çünkü modern dünya iyi bir aldatmaca ile onları bu labirente hapsetti ve insanlar fare olduğunun farkında değil.

Fare olduğunu fark eden ben gibiler sürekli sistemi hacklemeye çalışarak stress altında kalmadan yaşamanın peşindeyiz. Ama buna rağmen aslında benim ve ben gibilerin hayatı daha zorlu geçiyor. Stress olmamak için çırpınırken,  stress oluyoruz, ya da oluyorum mu demeliyim.

Şartları kabul edip, labirentin içindeki fare olarak yaşamayı kabul eden diğerleri ise de itildikleri durumun içindeki nedenlerden dolayı stress olup, bunun sonunda ise farkında olmadıkları bok gibi bir hayatı yaşayıp gidiyorlar. Bazıları yaşayamıyor ve intihar ediyor ya o da başka bir konu.

Son zamanlarda yine bu eğitim meselesiyle ilgili düşünüyorum.
Bence eğitim denilen ama eğitimle alakası olmayan tüm bu kravat ve gözlüklü aldatmaca, modernleşmeyi başaran insanı fena bi şekilde köşeye kıstırmış durumda.
Oysa böyle olması gerekmiyordu. İnsan sistem yaratanken, sistem insan yaratmaya doğru gitmemeliydi. Birinin tüm bunlara dur demesi, sürüp giden çarka çomağını sokması gerekiyor. Birimiz hepimiz için değil ama en azından doğru bildiği düşünce için  kendini feda etmesi gerekiyor. Yoksa tüm bu aptal sürüsü nasıl aydınlığa çıkacak ki?