29.07.2018

ishal gay antik kent plajında

şu anda saat 20:29 ve bi sahil kasabasının, halk plajında denize karşı sırtımı kayalara iyice yaslamış vaziyette yerimi sağlamlaştırarak oturmuş, bu satırları yazıyorum.
öğlen karnımı, çalıştığım otelin yağlı personel yemeğiyle doyurduğum için ishal oldum.
denizin gidip gelirken ayaklarımı köpüğüyle öptüğü dalgaları eşliğinde bazen sesli, bazen sessiz osuruyor ve açıkçası sıçmamak için de kıçımı kontrol etmeye çalışıyorum. çünkü bilirsinizki ishalken insan osurduğu zaman bi anda altına sıçabiliyor ve ortaya çıkan durum hiç de güzel değil.
bunu bir defa askerdeyken yaşamıştım. hava çok soğuktu ve arabayla askeri arazi kontrolüne gitmişken bi anda hapşurmuş ve hapşurmayla beraber ise altıma kaçırıvermiştim.

ankaranın o kuru soğuğunda, altta askeri içlik giydiğim için ishal boku etrafa çok saçılmamış, ben de hemen arabayı kenara çekip soyunarak içliği çıkarıp, bacak aramı iyice temizledikten sonra kenardaki çalılıkların arasına gizleyivermiştim.
allahtan o gün tektim ve kalabalıktan uzak, kimseye rezil olmadan olayı kontrol altında tutmayı becermiş, sonrasında ise hiçbir şey olmamış gibi tabura dönmüştüm.
şimdi yine ishal olmuşken o altıma sıçma anım aklıma geldi ve yazdım. tabii sadece şimdi değil, askerden sonraki tüm ishallerimde aklıma gelip duruyor.

ishal olma olayım ise her yağlı yemek yiyişimde gerçekleşiyor. henüz yağlı yemek yiyip de ishal olmadığım bir yemek sonram olmadı. bu yüzden genel olarak yağsız yemekler yiyor, çok yağlı olan yemeklerden de ishal olmamak için uzaklara kaçınıyorum.

ama burada çalışmaya başladıktan sonra, mecburen yağlı yemekleri de yiyorum, çünkü yapabileceğim başka bir şey yok. başka yerde yemek yemek için de bütçem yok. kazandığımı da yemeğe verme gibi bi lüksüm yok.
bu lüksler yerine olabildiğinde yağsız yemek seçiyor, karnımı da karpuz, cacık, meyve ve sebze gibi şeylerle doyurmayı tercih ediyorum.
böyle yapınca kendimi daha iyi hissettiğimi de söylemeliyim.

personel yemekleri her yerde böyle iğrenç mi yapılıyor bilmiyorum ama çalışanların hiçbiri bu yemekleri beğenmiyor.
gerçi yemek yapanların hakkını da tümden yememek lazım, çünkü bazen gerçekten çok güzel yemek yaptıkları oluyor. ama genel olarak kötü olunca, o bir kaç seferlik güzel yapılan yemekler de arada kaybolup gidiyor.
benim dışımdaki çalışanların çoğunluğu, otelin personel yemeklerinden hep şikayetçiler. hatta geçen haftalarda 1-2 kişi yemeklerin berbatlığından dolayı işi bırakıp, başka otellerde işe girdiler.

işten çıkma olayları sadece yemeklerle ilgili değil. bazen daha iyi bri iş buldukları için, bazen içerdeki elemanlarla anlaşamadıkları için, bazen ise burda sıkıldıkları için gerçekleşiyor. zaten bu sektörde (turizm) eleman değişikliği çok sık olan bi durum ve bu yüzden müdürler falan bu değişimlere çok normal gözüyle bakıyorlar. çünkü elemanlarla beraber, müşteriler de çok sık değişiyor. bu kadar sık değişim içinde ise, eleman değişikliği pek sıkıntı olmuyor. gidenin yerini gelen dolduruyor.

tabii herkes daha iyi bir iş için gitmiyor. bazen müdürlerin de farklı nedenlerden dolayı elemanları şutladıkları da oluyor. mesela önceki hafta Lobi garsonlarından birini jandarma eşliğinde şutladılar. Sebebi de garson'un, lobi'de sarhoş olan bir kadını odasına çıkarırken, fazla yakınlaşmaya başlamalarından dolayı asansörde olup biten ayak üstü seksleriydi. aslında kadın'a ve bana göre seks yapmaları normaldi. sonuçta kadın'da bundan şikayetçi değildi. şikayetçi olduğu şey "seks esnasında telefon kaydının alınmış" olmasıydı. kadın bunu ertesi gün anımsayınca şikayetçi olmuştu ve garsonu işten jandarma eşliğinde çıkarmış oldular. sonrası ne oldu, neler olacak bilmiyorum.

bu tür olaylar, özellikle bu sektör için sık olanlardan biri. zaten şefler'in de dediği gibi "turizm sektörüne girip de hâlâ milli olmamış olan varsa gelsin bizi siksin"

karnım guruldarken bu satırları yazıyorum ve gökyüzünde; yarın kırmızı dolunay'a dönüşecek kocaman bi ay var. etraf sessiz. bi kaç yüzmeye kalan kişi dışında, sahilin üst tarafında arabalarını park edip etrafına yerleşerek içkisini yudumlayan arkadaş grupçukları var.
sahilin biraz daha üst tarafından antik bi kent kalıntısı var ve gündüz saatlerinde buralar turist kaynıyor. bi de birbirini ayartıp tarihi sutunlara dayayıp ayak üstü sikişenler.
gay'lerin çoğunlukta olduğunu söylememe gerek yok. birbirlerine göz kırpıp donlarını aşağıya indirmek için her an tetikte bekliyorlar.

tanıştıklarımdan bi kaçı eskiden buraların daha kalabalık olduğunu, gaylerin buluşma ve birbirlerini bulma yeri olduğunu söylediler. şimdilerde ise 2-3 kişi yalnız geliyormuş buralara.
eskiden bu kadar yoğunken, şimdi bu kadar ıssızlaşmasının nedeninin internet olduğunu düşündüğünü söyleyenler var. ben de bu görüşe katılıyorum.

aslında sadece katılmıyorum, haklı da buluyorum. çünkü internet hayatımızı çok kolaylaştırdı. yani artık bi göt için onlarca kilometre tepmemize gerek yok.
ama tabii bu kadar kolaylaşan dünya da, kolay elden çıkarmaların olması da normaldi. oysa eskiden böylemiydi; insanlar bulduğuna yapışır, asla bırakmazmış.
mesele kerem ile aslı'ya baksanıza. adam bi amcık için dağları delmiş. mecnun'a baksanıza, leyla'yı sikemediği için kafayı yemiş.

oysa onların çağında internet olsa, kerem dağı deler miydi? Aslı'nın ilk tribinde tinder'ı açar başka bi aslı'yla match olur, onun bacaklarının arasını delerdi.
Mecnun da Leyla yüzünden kafayı yiyeceğine, Twitter'dan başka bi Leyla düşürür hayatına sağlıklı bi insan olarak devam eder giderdi.
hey gidi hey. internet her şeyi değiştirdi.

insan yaş aldıkça değişimi de, bu eski yaşına oranla daha hızlı oluyor galiba.











şimdi tekrar eskisine göre yaşayıp, burda da öyle yazmaya devam edeceğim. yani daha önce sanki bir ailem yokmuş gibi. sanki yerden "hop" diye bitmişim gibi. bu da ailem hakkındaki son yazıydı.
hoş çakal.







minibüs durağındaki sikici tip. siki kalkmıştı ve onu diğer tarafa çevirip arkadaşına iyice yapıştı. o da beni görünce dur dedi ve durdular.
ama adamın siki kalkımıştı ve dışarı çıkıp ikini tekrar düzeltikkten sonra yine içeri girip başka bir şöförle yakınlaşmaya çalıştı.

 siki kalkmış uyuyan garson

25.07.2018

sikimde olan her şey dahil tatil köyleri ve Sahte Cennet

Garsonluk işi yoğun yoruculuk haliyle olsa bile son sürat devam ediyor. Zaten yapacak başka da bir şey yok. Doğrusu işin eğlenceli tarafına ve mecburi olarak çalışmak zorunda olduğum kısmına odaklanınca pek sıkıntı olmuyor, bende zaten etmiyorum. Sonuçta bi şekilde para kazanmalı ve önümüzdeki eğitim yılını rahat geçirmeliyim.

Benim amacım ve iş motivasyonum şimdilik "eğitim", ama ne yazıkki herkesin amacı öyle değil. Bu sektörde çalışanların büyük çoğunluğu Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan gibi ülkelerden gelmiş ortadoğulu garibanlardan oluşuyor. Hepsi, gelişmekte olan ülkelere ve gelişmiş ülkelerdeki zenginlere, birer eşya olsun diye bilerek güdülen büyük siyasi ve politik olaylar sonrasında buraya rızayla gönderilmiş süsü verilmiş genç kız ve genç erkekler.
Bu politik ve siyasi oyunlar, sadece onların ülkelerinde değil, bizim kendi ülkemizin doğusunda da oynanıyor ve zaten bizim doğudan gelenlerin durumu da çok farklı değil. Her şey büyük bi titizlikle işleniyor ve ortaya işte biz modern köleler çıkıveriyoruz.

Sadece biz değil, onlarda buldukları ilk işe atlayıp, tabiri caiz ise köpek gibi çalışıyorlar. Üstelik burda Rus müşteriler çok olduğu için biraz kabaca bile olsa onlarla anlaşabiliyorlar. Ama tabii, bu insanların ilk amaçları sadece düzenli bir işte çalışmak olunca, bir çoğu (ki bunlar henüz genç ve bende bunlardan bahsediyorum) dilin öneminin ve rusça konuşarak daha ön saflara geçebileceklerinin farkında değiller. Bu yüzden verilen işi yapıp geçmek dışında bir şey yapmıyorlar. Yapmaya da hevesli değiller.
Bu hevessizlikleri kötü dursa bile, amaçları; içgüdüsel olarak bi an önce işlerini yapıp bitirmekten başkası değil. Bazen şefler en ağır işlere onları yönlendiriyor ve dönüşlerini gördüğümde, adeta bir savaştan çıkmış gibi yorgunlukları her hallerinden belli oluyor.

Tabii çoğunluk dediğim gibi bu ülkelerden gelenlerden oluşsa da, Türkiye'nin doğusundan gelmiş veya gelmek zorunda kalmış onca insan da var. Zaten herkesin buraya gelişi, hayatlarından karşılaştıkları zorluklardan kaynaklı ve gelmek dışında, yapabilecekleri başka bir şey de yok.
Şehirlerinde kalsalar, bir çoğu bu zorlukları aşamayıp işsiz kalacak ve sonrasında da işsizlikten kafaları karıştırılıp dağa çıkartılmaları çok zor değil. Biliyorum, orda doğdum büyüdüm.

Bir çoğumuzun buraya geliş amacı zaten hayatlarını, kimseye el açmadan yaşamak ve kimseye muhtaç olmadan günlerini geçirmek. Ama buraya geliş amaçları salt bununla kalınca, bunun ötesine de geçemiyorlar.
Bir kaçı dışında henüz kitap okuyan, düşünen, araştıran kimseye rastlamadım. Neden okumadıklarını sorduğumda "zamanlarının olmadığı" cümlesini kuruyolar. Oysa hepimizin zamanı aynı ve aslında okumak zamanla alakalı değil. Okumak için ayrı bi zaman da olmayacak. O zamanı kendimizin yaratması gerekiyor. Yoksa, okumak için zaman diye bir şey yok. Okuma zamanı diye bir şey yok.

Tabii bu söylediğim şey, yalnız bizim doğululara özgü değil. Aksine genelin böyle bir sorunu var.
Örneğin Manisalı bi oda arkadaşım var ve babası 3 evli. Bunlar kardeşler, amcalar, yeğenler, torunlar, tombalaklar diye gidince baya kalabalık ve kalabalıktan kaynaklı olsa gerek "kabalıkları" de fazla.
Tabii diğer aile fertlerini tanımıyorum ama çocuğun anlatımından yola çıkarak bu sonuca vardığımı söylemeliyim. Üstelik kendisi de çok kaba ve düşüncesiz. Ufak tefek şeyler hakkında sürekli uyararak iletişimi devam ettirmeye çalışsam da, çoğu zaman bozmadan edemiyorum.
Çünkü modern dış görünüşünün aksine, gerçekten düşüncesiz ve tam bir odun. Üstelik bazen kendince aşırı delikanlılık tasladığı hareketleri oluyorki, o anlarda üstüne kusmamak için tuvalete kaçıyorum.

Diğer oda arkadaşlarım ise bunun tersine gayet medeni sayılırlar. Üstelik çok efendi ve eğlenmeyi de biliyorlar. Biri Trabzonlu, diğeri Urfalı.
Trabzonlu olanın ses tonu hep yüksek perdeden oluyor ve bazen kendi aramızda konuşurken ona biraz alçak sesle konuşması gerektiğini, çünkü onu duyduğumuzu hatırlatmak zorunda kalıyoruz. O da her defasında gülerek sesini alçaltıyor.

Konya'da bi üniversite de 4 yıllık turizm bölümü okuyor ve son 1 yılı kalmış. Hem paraya ihtiyacı olduğu için, hem de staj gerekliliğinden dolayı gelip burda çalışmaya başlamış ve işte yuvarlanıp gidiyor. Çok efendi, gayet mantıklı hareket eden, kaba saba hareketleri olmayan, medenileşmiş bir trabzonlu. Böyle trabzonlu çok az bulunur. Ya da benim tanıştıklarım arasında böylesine ilk defa karşılaşıyorum. Umarım daha da çoğalırlar.

Urfalı olan da inşaat mühendisliği okuyor ve çok fırlama biri. Ama tüm bu fırlamalığına rağmen efendi ve mantıklı konuşup hareket ediyor. Gözlüksüz yaşayamayangillerden olup, fazla esprili bir konuşma şekli var. Ayrıca kendisiyle barışık ve egosunu yer yer fazlasıyla alt ettiği oluyor.
Sanırım olurda burdaki işimden ayrılırsam, bu ikisiyle görüşmeye devam ederim, diğerleri ise, bi ihtimal ya görüşürüm, ya görüşmem.

Zaten kıbrıs'taki arkadaşlardan da elediğim çok kişi oldu ve Karpuzcu dışında henüz yazıştığım pek kimse olmadı. diğerleriyle arkadaşlığımız çok ilerlememişti ve yer yer okulla ilgili şeyler dışında pek konuşmadık.
O konuda böyle işte.

Aklıma gelmişken şu konuyu da yazayım ve yazıyı bitireyim;
Tatil köyleri ve "her şey dahil" konseptlerini biraz tuhaf bulmaya başladım. Daha doğrusu bu konu üzerine düşününce, sanki burası ve bura gibi yerlerin, insanların çıkıp geldikleri sahte cennetler olduğunu düşünmeye başladım.
Çünkü inançlı insanlar bilirlerki (doğrusunu allah bilir ama ne yazıkki kulaktan kulağa gelen bilgilerde şöyle biliniyor) öte dünyadaki cennette, iyiler oraya gidip istedikleri gibi yer içer, eğlenir ve tüm hayatları da bu sınırsızlıklar içinde böyle sürüp gider.

Şimdi bu cennet algımdan kaynaklı, nedense bu her şey dahil sistemlerini de sahte cennetler olarak görmeye başladım.
Zavallı insanlar, doğruluk üzerine zorlu bir hayat yaşayıp, en sonunda vaat edilen ama kimsenin görmediği bi cennete gitmektense; yalan yanlış ve haksızlıklar üzerine kurulu kolay bir hayat yaşayıp, arada bu sahte cennetlerde vicdanlarını boğarak hayatlarına devam etmek zorunda kalıyorlar.

Evet belki yanlış bir düşünce ama nedense böyle düşünmeye başladım. Sanki aslında insanların farkında olmadan cennete gidip geldiklerini düşünerek, vicdani rahatlığı yakaladıklarını ve böylece, yer yer berbat olan hayatlarına bir müddet daha motive olup devam ettiklerini düşündüm.
Büyük ihtimal tüm bu düşüncelerimi yarın öbür gün unutacağım ama şimdilik bunlar aklımda ve yazmak istedim.

Bir de son zamanlarda iyice yazma tadım kaçtı. Öylesine yazıp geçmek ve sadece o anki aklımdan geçenleri veya o anlarda ile günlerde yaşadığım ya da yaşamakta olduğum şeyleri gelişi güzel, önemsizce buralara döküp rahatlamak istiyorum.
Gerçi yazdıktan sonra hâlâ rahatlayamadığımı da söyliim. Ne olacak bu hâl bilmiyorum.