5.08.2015

Ankara romantik bir şehir değil, Ankara İstanbul'a özenen küçük bir öküz


Otobüs durup da indiğim sırada, aynı otobüsten inen genç yakışıklı ve renkli gözlü birine “ankara da ucuz oteller nerde olur” dedim ve aldı bizi bir muhabbet. işte o da bilmem hangi üniversitede araştırma görevlisiymiş de, geçen yaz fransaya gittiğinde orda tanıştığı bir kızla yaşadığı aşkı hala unutamamışda, falan da filan. Ya pardon da biz ne ara kanka olduk da içimizi böyle birbirimize döküyoruz, ben otel sormuştum en son ama şimdi ailelerimizde kimi sevmediğimizi bile konuşuyorduk. Üstelik adamın patlıcan yemeklerini sevmediğini bile biliyordum ve o da benim onun tersine yemek ayırmayan biri olduğumu biliyordu. Ev yapımı reçellere bayıldığımı da söylemesem olmazdı sanki. 

Bizim muhabbet böyle ilerlerken beraber Kolej’e gitmeye ve ordan ayrılmaya karar verdik. Hem ucuz otelleri orada da bulabilirdim. Turnikelerden geçerken ücretimi o ödedi ve ben artık kanka olduğumuzu düşünerekten olsa gerek teşekkür etmeyi bile unuttum. Sonra tıngır mıngır ilerlediğimiz metro’yla Kolej durağına geldik ve dışarı çıkıp birbirimize telefon numaralarımızı verip “görüşelim mutlaka” dedik ve ayrıldık. 

Sokakta yürürken ayaklarımın altı, Ankara’nın simgelerinden sayılan travesti telefonu yazılı kartlardan geçilmiyordu. Sonra gezine gezine Cebeci’de 30 TL’ye bir otel buldum ve girip bi güzel uyudum. Sabah uyandığımda “bi kahvaltıyı hak ettim” dedim ve toparlanıp süslü valizimi otelde bırakıp çıktım. Bu arada Samsun’lu turist ile yazıştık ve baktımki kafası bazı şeylere basmıyor, bende ona “bu ara kimsenin 1 aylık eğlencesi olmaya niyetim yok” diyerekten sert bi giriş yaptım ve o kendini toplayıp “iyi bir insansın, en azından dost olalım” diye cevap yazdı. Ben de “tamam” gibisinden bir şeyler yazdım.

Ay çocuğa bak ya, ben bir ömür nasıl yaşarız planlarını yaparken, o önümüzdeki bir kaç gün içinde onunla hangi pozisyonlarda sikeşebiceğimizi konuşup duruyordu. Hayır yani tamam bedensel çekim oldu, gayette istediğim gibiydi her şey ve uzun zamandır da biriyle bu kadar uyuşmamıştım, ama yani sırf 1 ay boyunca seks yapıcaz ve sonra da birbirimizi bir sonraki yaz göreceksek, kusura bakma ben gider 1 ay boyunca her gün tek başıma osbir çeker rahatlarım daha iyi olur. Hem açıkçası artık kimsenin eğlencesi olmaya pek niyetim yok. Olacaksa tam olsun, olmayacaksa otostop’a devam. Zaten bu otostop’a çıkma nedenlerimden biri de buydu; artık birilerine vakit ayırmaktansa, kendime vakit ayırıp en azından yaşlılığımda çevremdekilere anlatacak anılarım olur.
Zaten anılarımın hepsini burda yazmıyorum, bazılarını yaşlılığıma sakladım, o zaman da buralarda olursak belki yazarım da, bilemiyorum. bok da çıkabilir yani.

İşte böyle bu düşünceler ve yazışmalar arasında caddede gezerken hornet’i açtım ve selam verip fotoğrafını gönderen efendi bir çocukla konuşmaya başladık. Bu arada bende uygun fiyata bir kahvaltıcı buldum ve ona da kahvaltı yapacağımı söyledim. Karşılık olarak o “ben şimdi kahvaltı yaptım, ama dilersen gelip muhabbet edebiliriz” dedi ve “tamam gel" dedim ve 3-4 dakika sonra geldi, o kendine kahve istedi, ben kahvaltı siparişimi verdim ve aldı bizi bir muhabbet.

Aradan 2 saat geçtiğinde, ben ona götümün içindeki kıl’a kadar her bişeyimi anlatmıştım, o da kendi kıllarından bahsetmişti. Zaten benim şu huyumu ben de sevmiyorum. Az önce tanıştığım adama ne diye her şeyimi anlatıyorumki. Hayır tamam saklayacak şeyim yok da, ama yani bi zahmet bence olsun. Resmen ağzımda bakla ıslanmıyor.

Neyse biz böyle konuş ediş derken kahvaltımızı da yaptık ve Ankara’yı beraber gezmeye karar verdik. Çıktık gezdik tozduk falan, bir kaç mekân’a gidip yedik içtik falan ve akşama doğru o bana “istersen gel bende kal” dedi ve bende hemen atlayıp kabul ettim. Beraber otele gidip benim valizimi aldık, ordan eve geçerken de yemeklik malzeme falan aldık ve eve gelip yemek yapıp bi güzel de doyduk. 

Sonra saatler ilermiştiki app’lerden birinde bi adam “bugün doğum günüm ve iş gezisine geldim, oturup yemek yiyeceğim kimse de yok. benimle yemek yer misin” dediği için üzüldük. Çünkü bu adam yazmadan önce biz bayaa yalnızlık hakkında atıp tutmuştuk ve şimdi bu adam da doğum gününde yalnız olduğunu, yemek yiyecek kimse bile olmadığını söyleyince kahrolduk. Gerçekten kötü bir histi ve bunu ikimizde iyi biliyorduk. Üzülürken adama o “evde arkadaşımlayız ve şimdi yemek yedim. yemek yerine tatlı yiyebilirim” diye yazıştı ve adam da “arkadaşında gelsin, beraber yiyelim” dediği için “evet ya gidelim” deyip adamın da telefonunu alıp telefonda “tamam geliyoruz” deyip kalktık giyindik ve çıktık. 

Metroyla Kızılay’a doğru giderken yolda da işte doğum günü’nde bile yalnız olan birine üzülmenin verdiği o şiddetli duygularla yüklü konu hakkında konuş ediş derken Kızılay’a geldik ve biraz daha yürüyüp adamın söylediği otel’e geldik. Otel’in önüne geldiğimizde ararız dediğimiz içinde aradık ve adam telefonu açıp “aaa siz gerçekten geldiniz mi? ben sizi az önce defalarca aradım ama ulaşılmayınca, gelmekten vazgeçtiniz diye düşünüp diğer arkadaşlarımla yemeğe çıktım” diye cevapladı ve biz telefonu kaptıp birbirimize mal gibi bakakaldık. 

Hayır yani gelicez dedik yani bunun vazgeçmesi niye olsun ki. Off neyse dedik ve sinirlenmemeye karar verip siktir edip, bir kaç mekân’ın önüne gidip işte soda falan içerek milleti kestik. Sonra o bir kaç aşık olduğu adamı gördü ve kahroldu. Ben de “öff boş ver ya, senin olmayana üzülmiycen” gibi sikimsonik cümleler kurarak teselli etmeye çalıştım, ama olmadı.

Ay bu da her şeye üzülüyordu zaten. Üzül üzül resmen Bergen’e bağladı. Sonra ordan başka bir yere gittik ve orda da yine birilerini gördüğü için Bergen’e bağlayınca sinir oldum ve “ya şöyle dans etmeli bi yere gidelim” dedim ve o beni alıp EskiYeni diye bir yere götürdü. Girişte ben tuvaleti gördüğümüz için önce tuvalete gidelim dedi ve tuvalete gittik. O direkt işemeye giderken bende lavaboda elini yıkayıp saçlarını düzelten güleç yüzlü, hafif kızıl saçlı bir tiple bir anda gözgöze geldim ve birbirimize bakıp selam vererek hafifçe sırıttık. Ama bu sırıtma daha çok hani biriyle birbirinize ayıp olmasın diye sırıtıırsınız ya o biçim bir sırıtmaydı ve olabildiğince soğuktu. Lavabo tam kapının önünde olduğu için ve biri elini yıkamaya başladığında giriş kapandığı için ben kapıda içeri girmeden kalakaldım ve bunun üzerine Kızıl bana dönüp yol vererek “geç geç” dedi, bende “yok geçmiycem, arkadaşımı bekliyorum” dedim ve ilerdeki pisuvara işeyen Bergen’i gösterdim.

Ama bunun üzerine Kızıl “geç geç” deyip yol verdi yine ve bende bir kaç defa daha ısrar edince geçip lavabonun diğer tarafında elimi yıkayıp, ahenkle dans eden saçlarımı ıslatıp arkaya doğru ittim, Kızıl’da bu arada “oo kendine de bakıyorsun” dedi ve ben aynada bakıp gülümsedikten sonra da onu hafifçe süzüp “sende bakıyosun” dedim ve öyle ihihihihih diye birbirimize güldük. 

Bu arada birileri daha içeri girmeye yeltendiği ve burası da çok dar olduğu için ben bir peçete alıp elimi kurulayarak tuvaletin dışına çıktım ve Kızıl’da benimle gelip yan taraftan aşağı inen merdivene bakıp “burası ne” dedi, bende “ya bilmemki, ilk defa geldim” dedim ve öyle onun merdivenden aşağı sarkmasıyla sanki beni de davet eder gibi hareketler yapması bir oldu. Ama ben şimdilik birileriyle flört edemezdim çünkü buraya Bergen’le gelmiştik ve Bergen henüz çişini yapmayı bitirmediği için onu satmaya da niyetli değildim.


ama bizim Kızıl ha bire bir şeyler soruyordu, onun bu saçma sapan bir şeyler sorarak benimle ilgilenmesi ise, içimde durgun vaziyette duran volkanları faal hâle getirmeye yetmişti. Hatta tuhaf biçimde erekte de olmuştum. Çünkü Kızıl bir şeyler söylerken kulağıma yaklaşıyor, adeta kulağıma bir şey söylemiyor, kulağımın içine girip çıkıyordu. O anlarda böyle yanaklarımız birbine değdiğinde ben bi tuhaf oluyordum. 

devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/08/canmn-istanbulum.html

3.08.2015

ankara aç kollarını ben geldim.

Burdan devan edip geldim: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/08/sakalsz-koyluler.html

Sıçmayı geç, bütün fresklerde yıkık dökük ve dediğim gibi vadi komple korunmasız. Duvarda kalan bir kaç freski de siz söküp çantanıza atsanız ve 20 metre aşağıda sizi bekleyen arabanıza binip gitseniz kimsenin ruhu duymaz. Çünkü en yakın koruma görevlisi 1km uzaklıkta, ki zaten yabancı turistler falan hep fresklere asılıyorlardı, bizim dangalak türkiyeli turistleri saymıyorum bile.
Neyse işte akşam 16:30’a kadar vadiyi gezdim ve anladımki buraya da yalnız gelmemek lazımmış. Özellikle yılan varken hiç gelmemek lazımmış. Hele de bir ara öpüşen turistleri görünce iyice iç geçirmedim, kıskanmadım değil. Herkes yavuklusuyla, ben ise elime aldığım değnekle geziyordum. Ahhhh kader, kahpe kader.

Sonra işte gerisin geri yürüyerek Ihlara’ya geldim ve valizimi emanet bıraktığım kazıkçı marketten alıp, adamın tarif ettiği yola doğru koyuldum. 1 saat kadar beklememin üzerinden adamın biri durdu ve beni aldı. Meğer sabah köylerde otostop çekerken de görmüş beni ve bu yüzden almış. İşte ne yaptın ne ettin muhabbetinden sonra ayrılacağımız yola geldik. Çok şükür gelmiştik, çünkü tipimden ibne olduğumu anlamıştı ve muhabbeti "ya boş ver her şeyi. bu hayatta üç şey yapcan; yiycen, içcen, sikcen" deyip duruyordu. Artık bir kaç defa tekrarladığında kendimi arabadan atacaktım ki, çok şükür beni Aksaray kavşağında indirdi ve o ters istikamete devam edip gitti.

Yakınlarda gördüğüm Opet’e gidip elimi yüzümü yıkadım, kendime akşamdan hazırladığım sandviçlerimden birini çıkarıp yedim ve oturup bi güzel dinlendim. 

Aa ben size nasıl beslendiğimi anlatmamıştım, şimdi o olayı şöyle yapmaya başladım:
Genel olarak artık Bim, A101 gibi marketler Türkiye'nin her yerinde varlar. Onlara gidip kendime sandviç yapacak malzemeler alıp, akşamları da gün içinde yiyeceğim sandviçler hazırlıyorum ve acıktıkça da höpürdetiyorum. bunun dışında ise zaten çok fazla etçil biri olmadığım için gün içinde yanımda bir şey yoksa da meyve alıp yiyorum. öğün olarak hem daha ucuz, hem daha sağlıklı oluyor. Ama insanın et'teki besinlere de ihtiyacı olduğu için et gibi besinlerden de çok uzak durmuyorum. Bunları sadece ihtiyaç olduğu için 2haftada 1 yiyorum.
Zaten bu yolculukta eti tamamen bıraktım diyebiliriz. Hatta nerdeyse vejeteryan olcam da neyse. 

Aradan 1 saat kadar geçmiştiki artık toparlanıp yola çıkmanın zamanı gelmiştir deyip yola çıktım ve bu sefer çok beklemeden bir taksi durdu ve beni aldı.
Arabadaki yaşlı amca meğer memur emeklisiymiş ve çok eski bir arkadaşının kızının bu tarafa tayini düşünce onu görevli olduğu köye bırakmaktan dönüyormuş. Sonra laf döndü dolaştı geldi bana ve başladım konuşmaya. yol bitinceye kadar da hiç susmadım. Çünkü sussam konu dönüp dolaşıp “ya sizin oralarda doğuda bu olaylar nasıl oluyor, oysa türk kürt kardeştir” muhabbetlarine gelecekti ve ben artık bu muhabbetlerden iyice sıkıldım. 

Ben böyle hiç durmadan konuşurken adam bir ara ters ters dönüp baktı bana ama çok şey etmedim. Neyseki yol bitti ve adama teşekkür edip Aksaray’da indim. Şehir merkezinde sora sora bulduğum ucuz bir pansiyona gittim ve 20 tl’ye kayıt olup uyudum. Sabah uyandığımda şehrin Aksaray Müzesi’ne gidip bakındım ve ordaki 10.000 yıllık yaşam belirtilerini ve o dönem yaşayan insanların eşyalarına bakıp bakıp durdum. Bebek mumyaları, kedi mumyaları ve farklı dönemlerden kalan eserlerin hepsi muhteşemdi. Müze bahçesine atılmış gibi duran çanak çömlekler ise acınacak haldeydiler.

Sonra ordan çıkıp şehir merkezindeki Ulu Camii’ye gittim ve orayı da bi güzel gezip, ezan okununca da abdest alıp cemaatle namaz kıldım. Namaz kılarken rahatlarım diye düşündüm ama hiç rahatlamadım.
Nedense bu ara namaz kılarken rahatlayacağımı çok düşünüyorum ama hiç etkisi olmuyor.
Eskiden arada sırada da olsa namaz kıldığımda içim huzurla dolardı, ama şimdi huzur muzurdan eser yok. Öyle sanki spor yapmışım gibi namazım bitiyor ve ben öyle kalıyorum. Oysa allah benimel biliyorum. Ama neden namaz kılarken rahatlamıyorum onu anlamadım. Yani sanki bir şeyler eksik gibi, bir şeyler yanlış gibi ama anlamadım.

Bir de bu ara içim çok sıkılıyor. Her şeyden ve herkesten sıkılıyorum, bazen neden yaşadığımı düşünürken yakalıyorum kendimi ve sanırım böyle şeyler düşünmemek için de kendimi sürekli bir şeylerle meşgul tutuyorum. Nedenini anlamadım ama işte öyle yani. Sanki ölsem rahatlayacak mışım gibi bir hisle dolup taşıyorum. 
Size de olur mu hiç böyle?

Neyse işte Aksaray’da zaten göt kadar yer, iki tur atınca şehir bitiyor ve sıkılıyorsunuz. Bir kaç gündür yollarda olduğum için hazır bulduğum ucuz otelde bir gün daha kalmaya karar verdim ve ikinci günün gecesinde 3-4 defa osbir çekip uyudum.
Osbir çekme amacım da acaba sikim kalkıyor mu diye kontrol etmekti. Çünkü uzun zamandır osbir de çekmiyorum ve sikim çiş yapmak dışında bir işe yaramamaya başlamıştı. Eskiden ben günü 3 osbirsiz kapatmazdım bile, ama şimdi ise en erken 3 hafta önce osbir çekmiştim. Hey gidi günler hey.

Osbir çekerken de kendi kendimi gaza getireyim dedim ama o da olmadı. Sevdiğim, seviştiğim adamları düşündüm ama sikim bana mısın demedi. Öyle ölü yılan gibi bacak aramda kala kaldı. Ben de işte porno açıp izleyerek onu kandırdım ve uyanınca da osbir çektim. 1 saat sonra tekrar kandırdım ve tekrar osbir çektim. ama zerre zevk almadım. Öyle kuru kuru osbirle yetinip uyudum.

Sabah uyandığımda yurtdışında tatile gelen çocuk aradı konuştuk ettik. Yaşı daha 20 olduğu için sana aşık oldum deyip duruyordu. ben de hislerinde acele etmemesi gerektiğine dair söylemlerde bulunup durdum.
Sonra da işte konuşmaya başladık falan filan. Detaylı konuşmalarımız sonrasında baktım ki, o zaten en fazla 1 ay sonra yaşadığı ülkeye dönecek, ben ise yine osbir’e devam edicem, içim biraz tuhaf oldu. 

Evet çocuk benden hoşlanmış ve sürekli 4 ağustos’tan 25 ağustos’a kadar benimle geçireceği günleri sayıp duruyor, ama sonra o gidince ben yine kalcam sap gibi ve bu durum bana pek hoş gelmiyor.
Artık sadece eğlendiğim ve eğlenebildiğim kişilerle pek zaman geçirmek istemiyorum. Artık cehennemin dibine bile gitsem, hiç ikiletmeden “bende seninle geliyorum” diyen birilerini arıyorum. Hem o daha ergen ve tabii ki her gördüğü erkeğe atlarcasına aşık olduğunu sanacak. Ki aslında aşık da olacak. Ama işte ben şimdilik ergen tavırları çekecek halde değilim. En fazla 1 ay sürecek bir şeyleri de aramıyorum. 

Bunları düşününce çocuktan soğudum. Çünkü o yarın öbür gün gidecek ve ben yine yalnızları oynamaya başlıycam. Madem yalnızları oynıycam, şimdiden oynamaya devam edeyim daha iyi olur.
Bunu henüz çocuğa demedim tabii ve bu sabah da aksaray’dan yola çıkıp şehir dışına doğru yürümeye başladım. Onunla da telefonda konuşup bunları anlatmayı düşünüyorum. Çünkü 1 aylık güzel zaman geçirsek bile ben artık 1 ay’la yetinebilecek biri değilim, bana 1 ömür lazım.

Sonra Aksaray merkezden kafamı da toplıyım, boşuna da üç beş kuruş masraf etmiyim diye yürüye yürüye şehir dışına çıktım ve otostop çekmeye başladım ama kimse bana mısın demedi.
Bir ara bir adam durdu ama o da salak çıktı. Meğer adres arıyormuş, beni de beraber onun gideceği adresi bulalım diye arabasına almış. Onunla karayolunda bir kaç tur attık ve aradığı adresi bulduğunda indim. İnerken de bana demez mi “dikkat et kendine, böyle herkesin arabasına binme. bi manyağa denk gelirsin bıçaklar seni atar bir kenara”
o böyle dediğinde derin bi “ooffff” çektim ve “dayı herkes iyi, boşuna kötü insan arama” dedim ve indim. 

Ben ve süslü valizim yine yoldaydık ve bu seferki olayı anlamamış halde birbirimize bakıyorduk. Biraz ilerde gördüğüm dinlenme tesisine gittim ve oturup biraz dinlendim. O sırada gelip giden otobüslerden Mersin arabalarını görünce acaba Mersin’e mi gitsem diye düşünceler kafama üşüştü ama “yurtdışından gelen çocuğa söz verdim, şimdi ankara’ya gidicem, orda 2-3 gün geçirip ordan da onun yanına Samsun’a geçicem” dedim ve düşüncelerimi susturdum. 1 saat sonra anakara arabaları gelmeye başladı ve ben gelenlere ne kadara gidersiniz diye sormaya başladım. Normalde 30 tl idi ama paramın az olduğunu söylediğim bir otobüs şöförüne 15 tl’ye beni almalarını rica ettim ve o da aldı. 


Ücreti ödeyip yerime oturdum ve yol boyunca çocukluğum aklıma geldiği için ağlayıp durdum. Hayır yani ne alaka niye ağladım bende bilmiyordum ama sanırım gözlerimin pası silinsin diye kendime bahane aradığım için bu bahaneyle yetinip ağlamaya başlamıştım. Otobüs Aşti’ye girerken, artık ağlamıyordum ve etraftakileri kesmeye başlamıştım.

2.08.2015

Sakalsız Köylüler


Sonra yolda karşılaştığım adamın birinin “ilerdeki kahveye git orda yardım ederler” sözüyle beraber süslü valizimi aldım çeke çeke kahveye vardım. ayaklarımdaki ibne spor ayakkabılarımla olabildiğince hetero bir tavır takınıp “selamın aleyküm” diyerek içeri girdim, bütün başlar “bu ibne de nerden çıktı şimdi” edasıyla bana doğru döndü ve süslü valizi kenara bırakıp, ortamdaki en yetkili abiye doğru dönüp “ya burdan ıhlara’ya nasıl araba bulabilirim” dedim ki, bu amcanın başında bir kasket vardı ve sağ elinin işaret parmağı ile orta parmağının yarısı yoktu, burnu da çok sivri ve ben burdayım dercesine karşımda duruyordu. Göz altı torbaları ya alkolden ya da ırsi bir sebepten dolayı nerdeyse yıtrılacak gibi aşağı doğru dolu dolu sarkmışlardı ve bu durum adama farklı bir hava katıyordu. Galiba çirkin olmasından dolayı onu yetkili gibi görmüştüm ve o da “kardeş anam avradım olsun bu saatte burda araba bulaman” dedi ve ben kendimi tutamayıp bi anda ağzımdan “öff dayı ne biçim konuşuyorsun ya” cümlesi çıkıverdi ve masadakiler de onu “düzgün konuş amınakoyim ya, adam yabancı” gibi cümlelerle fırçalamaya başladılar. 

Allahım ya gittikçe batıyorduk ve ben o anda kahveciyi görünce,masayı boşverdim ve ona doğru yürüyüp “dayı bana bi çay verebilir misin” dememle adam “kardeş bu saatte araba olmaz, sen şu çayı al iç bi dinlen en azından” dedi ve çayı uzattı. Ben de çayı alıp diğer küfürlü masaya gelip oturdum. Şimdi herkes biraz daha sakin ve küfürsüzdü.

Kesikparmak yine konuşmaya başladı ama bu sefer hiç küfür etmedi. Köyün çok ters bir istikamette olmasından dolayı araba bulamayacağımı ve bu yüzden muhtarlığın misafirhanesi’nde yatıp sabah otostop çekerek Ihlara’ya gidebileceğimi söyledi. Sonra da aldı bi muhabbet, herkes ayrı ayrı aynı soruları sordu, hepsine sabırla aynı cevapları tek tek verdim.
Tam soru cevap şeysimiz bitti derken bir de tatilini geçirmek üzere köye dönen bir astsubay çıka gelmez mi, ayak üstü onun tarafından da sorgulandım ve bir de ehliyetimi alıp fotoğrafını falan çekti. Ben de bu arada kesikparmak abi’nin istediği ikinci çayı içmekle meşguldum. Sonra artık herkesin soracak bir şeyi kalmadığından olsa gerek, Kesikparmak Abi “sen dediğim gibi yap, şu ilerdeki camii’nin yanındaki ev muhtarın oluyor, git ona durumu anlat, misafirhaneyi açsın” dedi ve ben onun söylediklerini mantıklı bulup muhtar’a doğru yol aldım.

Muhtarın evine geldiğimde onlarca defa özür dileyerek durumu anlattım ve o da kimlik bilgilerimi aldıktan sonra yakışıklı olan oğluna misafirhanenin anahtarını verdi ve o benimle misafirhaneye geldi. Tabii yolda yürürken ben çocuğu hayalimde yüz defa soydum, giydirdim. Mübarek de bi gamze var, bi hafif seyrek sakal var, bi tebessüm varki, böyle insan hayranlıktan donup kalıyor.
Neyse geldik misafirhaneye ve ben yataklardan birine uzanıp onu kudurtayım dedim ama sonra düşündüm de şimdi ortalığı çok karıştırmanın bir anlamı yok ve bunun üzerine toparlanıp ilaçlarımı aldım.
İlaçlarımı alırken bu da başladı konuşmaya, mübarek gitmiyorda, konuşması tutmuş ha bire konuşuyor da, konuşuyor. ama ben yani gitmezse üzerine atlıycam haberi yok.

Neyse tuttum kendimi ve o yaklaşık 1,5 saat kadar sağdan soldan konuştu.
İşte askere gitmeden önce; meğer bu gitmiş komşu köylerdeki askere gidecek olan tüm 94’e 2 tertiplerini toplamış ve bir kaç günlük eğlence düzenlemişler. Eğlence yeri de tabiiki babasının muhtar olmasından dolayı bu misafirhane olmuş. Adam başı iyi bir miktar para toplamışlar ve askere gidecekleri bir kaç gün öncesine kadar, davul zurna’sından dansöz’üne, alkolünden bilmem nesine kadar günlerce iyice yiyip içip kudurmuşlar. Hatta o kadar kudurmuşlarki köyde bu eğlenceden dolayı kavga çıkmış ama sonra toparlamışlar.

İşte o, böyle böyle yedikleri bokları anlatırken bende “yaaa demek öyle, eee daha daha” demekle meşguldum. Ay piç karşımda durmuş her boku anlatıyordu ve ben o gittiği gibi, hemen onu düşünerek osbir çekip uyuya kalmayı planlıyordum. Bi ara baktım gidecek gibi değil, yalandan pencereyi açıp “hava çok güzel ya, baksana yıldızlara hepsi çok net görünüyorlar” dedim ve bunun üstüne o da, geçen yaz dışarda kaldıkları bir geceyi anlatmaya başladı. Ben de o sırada çaktırmadan onu yıldızlara bakma bahanesiyle dış kapıya doğru götürüyordum, ki zaten konumuz yaz aylarında yıldızların çok net göründükleri falan filan olmuştu bile.

İşte o anlatırken biz dışarı çıktık ve o da geçen yaz tarlada uyudukları sırada başlarından geçen macerayı anlattı. Macera dediğim de işte bunlar bir kaç arkadaş buluşup tarlada içmişler ve eve gitmeye üşenip tarlada uyumuşlar. Tabii o sırada yıldızları izlemişler, işte gökyüzü çok güzel görünüyormuş falan. O böyle anlatırken ben de içimden “he he, hadi tamam, evine git artık” falan diyordum. Ama bu bi türlü gitmedi, bende tuttum konuyu asker eğlencesindeki dansöz olayına getirdim ve dansöz olayından da sikli soklu şeyler konuşturmaya başladım. 

Çünkü bunun gideceği yoktu ve açıkçası, bunun gitmemesinden dolayı aklıma “lan acaba sevişmek mi istiyor” düşünceleri üşüşmeye başladı. Sonra baktım ben bunu biraz daha zorlayınca bu niyetimi galiba anladıki “neyse geç oldu, ben gideyim. hadi bir şeye ihtiyacın olursa ses et” dedi ve bu cümlesinden 36 dakika sonra anca gitti.
 Ay piç gidicem gidicem dedi ve o kadar zor gittiki, benim osbir çekme hevesim bile kaçtı. O gittiği gibi de uyudum ve sabah 8’de uyanıp toparlandım. Sonra banyoya gidip kendime baktım ve haftalardır kesmediğim sakalımın artık beni İşid veya Pekeke militanına çevirdiğini farkettim. Kahretsinki sakal bana yakışıyordu ve canım hiç kesmek istemiyordu. Ahh keşke sakalımla dağdan inmiş gibi görünmesem ve hatta sakal dağdan inme modunda sayılmasa.

Ya birde işin tuhaf yanı şuki, köyde bile millet sakalsızdı. Ya bu salaklar sanki bankada veya büyük iş kulelerinde çalışıyorlarmış gibi sürekli traş olmakla ne yaptıklarını sanıyorlar anlamadım ki. Hayır yani altı üstü tarlaya gidip soğan patates ekip biçiyorsunuz. Sanki tarladaki ürünün karşısına sakalla çıkınca iyi verim alamıyor musunuz, yani nedir bu düzenli traş olma havalarınız. Bi rahat bırakın sakalınızı falan ya. Zaten bütün köylerde de bu durum aynı. Herkes traşlı falan ve bi tek sakallı benim. 

İşte böyle böyle sakalıma bakıp düşünürken traş makinemi çıkardım ve o güzelim sakalımı kesip, çirkinliğimi ortaya çıkardım.  Sonra çirkinliğime baka baka dişlerimi fırçalayıp giyindim ve süslü valizimi falan alıp kapıyı çekerek yola çıktım. 
Artık araba geçmeyen bir yerde olduğum için bende bulduğum her tekerlekli araca el kaldırıyordum. Traktörler dışında da geçen araç yoktu.
Sonra traktörün biri durdu ve beni bir yere kadar götürdü, tabiki şöförü ilerdeki dağın yamacındaki tarlasına gidiyor olduğu için traşlıydı ve ben orda inip bir beş dakika bekledikten sonra 65 yaşlarında bir çift traktörleriyle çıka geldi ve ben direkt el kaldırınca da durup beni aldılar. Onlarla konuşa edişe bayaa bir yol aldık. sonra tabii tarlanın birinde onlarda durdular ve ben inip “hayrlı işler” dileyerek yürümeye başladım.

Biraz zaman geçmiştiki, biçer döveri’nin bozulduğunu söyleyen sakal traşını bu sabah olmuş bir toros şöförü yanımda durdu ve onunla da 4-5 km yol kat ettik. Sonra ben indim ve yürümeye başladım ve tabii gelen başka bir araba beni alınca da onlara iyice yalaka muhabbeti yapa yapa kendimi onlara Ihlara Vadisi’nin üst tarafına bıraktırdım, teşekkür ettim ve ayrıldık. Tabiiki onlarda sakal traşı olmuşlardı ve sakalların uzamasından dolayı ya dün ya da önceki gün traş oldukları çok belliydi.

Arabadan inince Ihlara Vadisi’nin girişindeki marketlerden birinden kazık fiyata bisküvi falan alıp, valizimi ona bıraktım ve vadiyi gezmeye çıktım.
Allahım vadi’de vadiymiş yani. Git git bitmiyor. Bi ara gördüğüm yılanla ödüm bokuma karışmadı değil ve bu yüzden başım hep önümde yürümekten etraftaki yüzlerce yıllık evlere, kiliselere falan hiç bakamadım. Öyle birileriyle karşılaşma umuduyla yürüdüm de yürüdüm.


Sonra çok şükür 1-2km kadar daha yürüdükten sonra kalabalıkla karşılaştım, çünkü meğer ben vadi’nin teeee en yukarısından başlamışım ve katır gibi yol yürümüştüm. Bu düşüncelerimi aklımdan siktir edip millete takılarak vadiyi bi güzel gezindim. Vadi o kadar korumasız ki, bütün kiliseler talan edilmiş. İçinde bok edilmemiş hiçbir kilise, ev vs göremedim. Hepsinde insan bok’u vardı. Umarım sıçanlar hayatlarının sonuna kadar belli aralıklarla ishal olup dururlar. (Gönlüm hayatlarının sonuna kadar demeye el vermedi.)

Devamı için tık tık tık: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/08/ankara-ac-kollarn-ben-geldim.html