Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

30 Ocak 2015

meşgul çalıyorum. polis çağırın.

çok meşgulum.
kendime aşık ettiğim adamı şimdi de bana aşık olmadığına inandırmakla meşgulum.
bende aşık değildim, ama kendimi ona aşık olduğuma inandırdım.
şimdi hem onu, hem kendimi ona aşık olmadığıma inandırmakla meşgulum.

ahh nasıl bi piskopatım ben böyle,
kendimi çözemiyorum.
nasıl bir pisliğim söyleyin, kendimi temizleyemiyorum.

ikilemlerim, kendime yaşattığım hayal kırıklıkları ve hüzünle kaplı yalancılığım.
iğreniyorum kendi içimden.
hadi söyleyin!
kendimi nasıl temize çekeyim?


27 Ocak 2015

ibneliğin bana verdiği yetkiye dayanarak, kendimi "her bokun üstesinden gelir" ilan ediyorum

Hava bugün hafiften yağmurlu gibi ve sevgili canım da sıkkın yine.
Az önce bir kaç kişi geldi sebze meyve bir şeyler alıp gittiler. Gelen giden olsada, aslında işler pek beklediğim gibi değil ve beklediğim gibi de olacak gibi değil.
Oysa bakkalı açmadan önce; ibneliğimin bana verdiği o bitmez tükenmez hırs sayesinde bakkalcılığın üstesinden geleceğimden o kadar emindim ki, şu an o hissi anlatmak için ifade edecek kelime bulamıyorum.
Ama böyle resmen sanki ibne olmak her işin üstesinden gelebilmek, onu en muhteşem haliyle başarabilmek hissini sonuna kadar yaşatıyordu ve ben de o hissin bana verdiği özgüvenle bu işin üstesinden fazlasıyla geleceğimi sanarak kendimi bakkalın içine atıverdim.
Ama içine girmişken görüyorumki hiç de öyle değil.
Yani gerçekten de ibne olduğum için; işin içine girdiğimde aklımda manyak renkli fikirler oluşacak ve ben bunları birbir hayata geçirip, kümesden biraz daha büyük olan şu mahalle bakkalını kısa bir sürede işaret parmağıyla gösterilecek hâle getirecektim" diye düşünüyordum.. Ama olmadı, bakkalım parmakla gösterilse de o parmak işaret parmağı değil..

Bakkalı açtığıma çok pişmanım ama yapacak bir şey olmadığını bildiğim için de dizlerimi dövmenin gereksizliğiyle bir şey yapmıyorum. Öylesine akşam olsun eve gidip uyuyayım, sabah olsun gelip dükkanı açayım kafasında yaşayıp gidiyorum. Yani tam bir mecburiyet hakimiyetiyle tıka basa doluyum..

Bakkal zamanımın çoğunu aldığı için Öküz Herif'le de biraz aramız açıldı. Çünkü ona zaman ayıramıyorum ve bir kaç haftadır doğru dürüst seks de yapamadık. Hani zaten bu ara onunla seks düşüncesi de aklımda yok ama yine de onun sekse ihtiyacı olduğunu düşünerek üzüldüğüm olmuyor değil. Oysa ben bencil pisliğin tekiydim ve bu yüzden Öküz'ün cinsel arzularını sikime bile takmamalıydım.
Ama işte bu ara bakkalcılığın verdiği başarısızlık hissinden olsa gerek, sikime takıyorum. Özellikle de o işten yorgun argın çıkıp bakkala geldiğinde daha bi üzülüyorum. Çünkü bazen öylece durup hiçbir şey yapmadan saatlerce oturuyoruz. Ne gelen vaaaar, ne de giden.
O anlarda Öküz bana bakıp sadece "niye açtın ki burayı, senin bakkalcılıkla ne işin olur. sözümü dinlesen böyle olmazdı" deyip duruyor. Sonra tabii ben bayramlık ağzımı açıyorum ve başlıyoruz tartışmaya. bu gereksiz tartışmamız bir müşterinin çıkıp gelmesiyle son buluyor.

Bazen onunla tartışmaktan o kadar çok bunalıyorumki içimden "keşke biri çıkıp gelse de, tartışmamız sona erse" diye dua etmekten kendimi alamıyorum.
Ama tabii bu duam çok nadir kabul oluyor. Genelde benim veya onun artık tartışmaktan yorulmasıyla ikimizde susuyoruz. O anlarda ondan nefret ediyorum. Ama sonra nefretim de geçiyor, hiçbir şey hissetmediğim an'lara dönüyorum yine..

Biliyor musunuz; insan biriyle hep aynı şeyleri tartışınca artık konuşmaya da üşeniyor. Bunu yeni yeni anlıyorum. Bu yüzden o veya ben, tartışmak için ağzımızı açtığımızda ikimizden biri eğer yorgunsa dışarı çıkıyor. O genel de çekip evine gidiyor, bense süpürgeyi alıp kapının önünü süpürmeye başlıyorum. Kapının önünü süpürürken, sanki içimdekileri süpürür gibi süpürdüğümü farkettiğimden bu yana çer çöpü daha büyük bir hevesle süpürdüğümü de söylemeden edemeyeceğim.
Bu sırada o ise içeride oturup telefonundan facebook'daki kedi köpek videolarını izliyor, Sözcü gazetesinin mobil web sitesini hatmediyor.

Bakkal işi benlik değil, tamam, kabul. ama ne yapayım be, girdim içine çıkamıyorum. Öylesine kala kaldım. yürüdüğü yere kadar idare edicem mecbur. Başka da elimden bir şey gelmiyor. Hem ne yapayım yaw. Şu beş para etmeyen ve etmeyecek olan hayatta, kendimin bir işe yarayacağını düşünmüştüm. Kendime çalışır öyle yaşar giderim diye beklemiştim. ama kafamdakiler ile gerçektekiler birbirini tutmadı.

Zaten şu hayatta neyi başarabiliyor olduğumu da anlamadım gitti. Öylesine yaşıyorum resmen. Hiçbir yeteneğim yok, hiçbir özelliğim yok, resmen boşbeleş adamın tekiyim ve sadece ömrümü dolduruyorum o kadar.
Bu ara sadece bunu düşünüyorum.  Oysa en azından bakkalcılık hayatıma renk getirir, beni şu sıkıcı hayatımdan alıp renkli bir koşuşturma içerisine sokar diye düşünüyordum. Hiçde öyle değil. Sırf bu bakkal yüzünden kendimi, satılmadığı için yerinde dura dura çürüyen patlıcanlar gibi hissediyorum. Çöpe atılmaktan başka kurtuluşları da yok.

20 Ocak 2015

anılar, anılar, şimdi göztümde canlandılaaaaar

Bu aralar eski dengesizliklerime geri döndüm ve durmadan saçma sapan hareketler yapıyorum.
Ama aslında saçma sapan değil. Sadece bazı insanlara göre yanlış yaptığım şeyleri savunmamak için, benden beklenilen açıklamayı yapmış ve cayır cayır yanan yüreklere hafifçe su serpmiş bulunuyorum. Yoksa yediğim bokları aslında kaşıklarken gayet de farkındaydım ve hâlâ da farkındayım.
Ve dediğim gibi; aslında saçma sapan da değil. şu an kafamdaki düşünceleri tam olarak buraya dökemesem de doğru şeyler yaptığımdan eminim. sadece toplumsal alışkanlıklar gözünden bakıldığında saçma geliyor o kadar.

Saçmalıklar dediğim şey de aslında bu aralar Öküz Herif'le olmama rağmen, o evde yokken gece yarıları kalkıp barlara gitmem ve barlarda bakıştığım adamları ayak üstü öpmemle ilgili. Tabii cümle böyle olunca sanki her gece birileriyle oluyormuşum gibi bir hava esiyor ama öyle değil. Durum şöyle:

Bu hafta sonu gece (cuma günü)bakkalı kapatıp eve geldim ve yatakta debelenip dururken, fena şekilde boşlukta gibi hissettim kendimi ve düşünmeye başladım. Yani ben Öküz Herif'le bir ilişki içindeyim ama bu ilişkide artık aşkı hisseden taraf sadece o. Ben daha çok bir alışkanlığı devam ettirmek için onunlaymışım gibi hissediyorum. Yani sanki onu sevdiğim için değil de ona alıştığım için beraberiz gibime geliyor.

Daha doğrusu bu aralar hep böyle hissediyorum ve bunu kabullenerek de onunlayım.
Evet, o benim için değerli biri ve sanırım onun benim için değeri hiçbir şeyle karşılaştırılmayacak kadar da çok. ama işte bu değer verme olayı benim aşka dair olan hislerimle hiçbi alakası yok. Sadece işte o var hayatımda ve biz onunla beraber zaman geçiriyor, sevişiyor, sikişiyor, bunlar dışında da dışarda bir yerlerde yeni anılar biriktiriyoruz. Tabii bu anıları da genelde benim zorumla biriktiriyoruz, ama olsun.
 
Çünkü onun pek anısı yok ve anlattığı şeyler sadece birileriyle seks yaptıklarından ibaret. oysa yaşlandığında seks anıları onu sadece üzecek ve "keşke 30'lu yaşlarımdaki sevgililerimle eğlenceli anlar geçirseydim" diyecek. çünkü sadece bir defa buluştuğu adamlarla insanın her hangi bir anısı olmuyor, olamıyor. eğer hastalık kapmadıysa, sadece sikiştiğiyle kalıyor.

O yaşlandığında, gözlerinin uzaklara dalıp birilerine: 

-"30'lu yaşlarımda falandım. ibneliği henüz yeni yeni tatmaya başladığım yıllardı. sanırım net olarak 3-4 yıl önce ibneliği keşfetmiştim. daha önce birileriyle seks yapmadığım için de sürekli yeni birileriyle tanışıp duruyordum. işte o zamanlar yine biriyle tanışmıştık ve sanırım doğulu bir kürt'tü. dışardan bakıldığında hafif feminen bir havası vardı. gerçi bu havası dışarıdan bakıldığında değil de, genelde konuşmaya başladığında hissediliyordu.
iyi bir çocuğa benziyordu. bu yüzden ara ara görüşmeye başlamıştık. ama ben ona; arada bir buluştuğumuz biri gibi baksamda, o bana ilerleyen günlerde sürekli beni sevdiğini, bana aşık olduğunu söyleyip duruyordu.

Tabii o bana her "seni seviyorum" dediğinde gülüyordum. çünkü o güne kadar kimse bana "seni seviyorum" dememişti. üstelik daha görüşmeye başlamamızın 4üncü haftasında, o bana  "seni seviyorum" falan deyince bu bana hem komik, hem de benimle dalga geçiyormuş izlenimi veriyordu. o yüzden söylediği sevgi cümleleri, aşık oldum söylemleri pek inandığım şeyler arasında değildi ve onun ağzından çıktığı için hiç de ciddiye alamıyordum.

ama buna rağmen bir iki defa yatıp kalkmıştık ve yarrağının güzelliğinden dolayı da çok umursamaz gibi de duramıyordum. bazen onu düşününce; beni ilk tanıştığımız zamanlar değil de sonradan çok üzdüğü için "keşke uzak dursaydım" diyorum kendi kendime. ama işte uzak duramamıştım.
aslında ona nasıl kapıldım hiç anlamıyorum. çünkü ilk tanıştığımızda onu fazla feminen biri olarak gördüğüm için ısınamamıştım da, hal hareketlerine bakıp içimden 'bu kesin ya reklamcıdır, ya da modacı falandır' diye düşünmüştüm. ama bir ofisboy'du ve ofislerde çaycılık yapıyordu.
her neyse işte; onunla ilk tanıştığımda siki büyük diye beraber olmaya başlamıştım.
zaten bana göre ilişkimiz seks üzerinden sürüyordu, ama işte o yine tiz bir sesle; bana aşık olduğunu falan söyleyip duruyordu..

Zamanla bu muhabbetleri sıktı ve bana hislerinden bahsetmemesini istedim. zaten bende o aralar başka başka birileriyle beraber olmaya devam ettiğim için de onu çok dikkate almıyordum. doğrusunu söylemek gerekirse; siki güzel olmasa ve istediğim zaman seks yapabileceğim yakınlıkta olmasaydık, dikkate alacağım bir tip de değildi.
çünkü bazen benim de götüm kaşındığında onu arıyordum ve gidip tenhada bir yerde fişi prize takıyorduk. ama bi yerden sonra artık iyice zıvanadan çıktı ve sanırım gerçekten aşık oldu.
ben ona aşık olmadığım için, onun duygularını ciddiye almıyordum ve alacak gibi de değildim. çünkü o bir erkekti ve zaten reddetsem bile en fazla ne kadar incinebilirdiki.
ahahaha hiç unutmam bir keresinde bana kırmızı bir gül getirmişti, salak ya. bende o arabadan inerken gül'ü arabada bırakmamasını ve belki başkasına verebileceğini söylemiştim. o an farketmemiştim ama şimdi düşününce emin oldum ki; arabadan inerken ağlayarak gülü alıp gitmişti..

neyse işte öyle zamanlarımdı ve açıkçası iki erkeğin sikişmesini ciddiye aldığım kadar, aşklarını ciddiye almıyordum. hem etrafta da herkes az önce tanışmasına rağmen bol bol birbirini sevdiğini söylüyordu, ama tüm bu sevgi gösterilerine rağmen en fazla bir kaç gün sonra küçük kedi yavrularının sokağa terkedilmesi gibi insani terkedilmeler yaşanıyordu. böyle bir ortamda beni sevdiğini söyleyen bir erkeği ciddiye alamıyordum. karı kılıklı birini niye ciddiye alacaktım ki..

işte böyle, kendimce mantıklı bir çok nedenim vardı. ama en büyük nedenim;
bir insan, daha 3-4 hafta önce tanıştığı birine nasıl olurda kalkıp hiç utanmadan "sana aşık oldum" diyebilirdi ki. işte bunu anlayamıyordum ve onun söylediği bu "sana aşık oldum" cümleleri, açıkçası benim için pek bir anlam ifade etmiyordu..
o zamanlar böyle düşünüyordum ve onun bana söylediği 'sana aşık oldum, seni seviyorum' söylemleri komik geliyordu ve zaten ben de pek siklemiyordum.
sonra tabii öyle böyle derken aradan 1,5 yıl geçti ve o artık eskisi gibi değildi. başımın etini yemiyor, birileriyle yattığım için dırdır edip durmuyordu. hâlâ onunla aynı yataktayken gay app'lerini kurcalamama rağmen sessiz kalabiliyordu.
işte tam da o günlerde farkettimki aslında ben de ona aşık olmuşum. sonra tabii tutamadım kendimi ve bunu ona söylemeye karar verdim. kimbilir ne kadar sevinecekti. bir daha birileriyle yatmayacaktım, bir daha onun yanında gay app'lerini karıştırmayacak ve hatta onun yanında tüm app'leri silecektim. yani onun beni sevdiği gibi, bende onu sevecektim.
zaten 1,5 yıldır beklediği şey de buydu. onunla sırf siki büyük diye yatıyor olmama rağmen beni inatla sevmeye devam ediyordu. sırf ben istiyorum diye bazen zorla beni sikiyordu. işte gerçek aşk buydu. yani sen sevdin diye o da seviyor durumlarının yaşanılmasına gerek yoktu. eğer ortada bir seven var ise de ilişkiler yürüyüp gidebiliyordu. tabii bunun adı platonik aşk'dı ve ben onun beni sevmesinin karşılığı olarak sikinden sütünden yararlanıyordum.

işte böyle böyle düşünürken, ona "seni seviyorum" falan gibi şeyler söyledim. ama bu sefer o eskisi gibi hissetmediğini söyledi. ben de "olsun beklerim" dedim, bekledim. çünkü inanıyordumki insan bir zamanlar sevdiği birini şimdiki zamanda tekrar sevebilirdi, bir zamanlar karşılıksız sevdiği birini şimdi karşılığı varken daha kolay sevmeye başlayabilirdi. her şeyi beklemeye alışmış olan ben, onu da bekleyebilirdim. elbet bir kaç ay içinde dışarda arayıp bulamadığı sevgiyi bende bulmaya yönelecekti. çünkü ben hep yanındaydım ve onu sevmeye dünden olmasada, bugünden hazırdım.

çok geçmeden tahmin ettiğim gibi oldu. döndü geldi bana. ama değişmişti, bana çok kırgındı. onu çok kırdığım için kırgındı, ona daha önce inanmadığım için kırgındı, onu ciddiye almadığım ve bana "seni seviyorum" dediğinde güldüğüm için kırgındı.
bunları pek söylemiyordu, ama derin iç çekişlerinden anlıyordum.
suçumu şimdi böyle kolay kolay kabul ettiğime bakma. o zaman çok hınzırdım ve onu sevmeme rağmen, daha önce ona haksızlık ettiğimi kabul etmiyordum. çünkü eğer kabul edersem, o bana üstünlük sağlamış olurdu diye düşünüyordum ve gururumdan ödün vermiyordum. onun haklı çıkıp, beni alt etmiş olabileceğini kabul edemiyordum.

inadım tutmuştu. hınzır hınzır onun; beni, suçumu kabul etmeden de seveceğini düşünerek takılmaya, beraber yaşamaya devam ettik. ama bu beraber yaşama dönemi ikimiz için de bir kaos ortamıydı. daha doğrusu o benim hınzırlığımın etkisiyle çabuk sinirleniyor, etrafı dağıtıyor, bana siktir çekip evinden kovuyor, ama bir kaç hafta sonra tekrar yalvar yakar beni aramaya devam ediyordu. her defasından eksiksiz böyle oluyordu ve ben ne yaparsa yapsın, beni hayatından silemeyeceğini biliyordum.
çünkü o beni daha önce, şimdi nefret ettiği kadar çok sevmişti.
tüm o rezil kavgalarımıza rağmen beraber olmaya devam ettik. kötü günlerle içiçe, güzel günler de yaşadık. çok güzel günlerdi. keşke bozulmasaydı.."

diye, bunları uzun uzun herhangi birilerine anlatmasını istiyorum. Çünkü ilerde çok yaşlanıp, iyice yalnız yaşayan gizli bir ibneye dönüştüğünde, en azından bu güzel anıları hatırlasın ve mutlu olsun istiyorum. sadece bu kadar.
ama dediğim gibi; artık Öküz Herif'in duyguları aşk'a dönüşmüş olsada, benimkiler çoktan bir alışkanlığa dönüştü ve bundan daha öteye geçmiyor.
hem Öküz Herif cidden iyi biri ve açıkçası galiba o iyi biri olduğu için de ona değer veriyorum. çünkü iyi insanlar az bulunuyor. benim gibi etçiller ise etrafta fink atıyor. 

18 Ocak 2015

Sık sık dinlediğim bazı tıngırtılar

Hepimizin canının sıkım sıkım sıkıldığı dönemler oluyor ve olacaktır. Ne yazıkki bilim denilen yer yer safsatalarla dolu dünya buna henüz bir çare bulamadı; yani canımız sıkılınca "offf canım sıkılıyor" diye söylenmeye devam edeceğiz veya mastürbasyon yapıp yorgunluktan uyuya kalmayı bekleyeceğiz.

Ama bazen can sıkıntımızı atmak için kendimizce yöntemler buluruz. Mesela ben canım sıkıldığında "yeni birileriyle tanışma zamanım gelmiş" deyip kendimi sokağa atanlardanım. Eğer hoş birini bulursam ve gözüme temiz birisi olarak göründüyse iyi bir saxo ile sıkıntımı atarım.
İlerde ortaya çıkabilecek tehlikeli sağlık durumlarında kendimi veya onu korumak adına ise, mutlaka iletişim bilgilerini alırım.
Evet, ne olursa olsun mutlaka sağlığınıza dikkat edin. Az önce tanıştığınız adam size güven vermiyorsa derhal ordan kaçın, güven veriyorsa da önce sağlığınız deyip mutlaka iletişim bilgilerini alın ve o kişiye çaktırmadan sadece sizin ulaşabildiğiniz bir yerlere kaydedin..

Tabii can sıkıntımı atmak için sadece saxo çekecek birini aramaya çıkmıyorum. Bazen tüm can sıkıntıma ve modern dünyanın tüm pornografik baskısına rağmen, oturup videosuz müzik de dinlerim. İşte bu zamanlarımda, bazen sadece bir şarkıyı dinlediğim olur, bazen ise işte beğendiğim şarkıları bir listeye toplar, sırayla çalıp dursunlar isterim.
Ama tabii bu liste yapma durumuna pek düşmem. Çünkü biraz üşengecim ve doğrusu şarkı dinlemek için liste yapmak bana çok gereksiz geliyor. "Offf canım sıkkınken bir de kalkıp şarkı listesi mi yapcam" diye düşünüp listeleri de yarıda kapatanlardanım.
Liste yapmak yerine o günlerde beğendiğim bir şarkı varsa onu açar ve o şarkıyla can sıkıntımı atıncaya kadar oyalanırım.
Tabii sadece canım sıkkınken müzik dinlemem, işte yolda molda, metroda falan diğer insanlarla fazla huhatap olmamak için de kulaklığı bir özel alan koruması olarak kullanırım. Tabii dışarıdan sesler gelmesin diye de bir şarkı koyuveririm içime.
İşte o içime attığım şarkılardan bazılarını sizin için listeleyeyim dedim. Belki dinlemek istersiniz.. Buyursunlar efendim; işte günlerce üstüste dinleyip durduğum bazı şarkılar:

1-Yıldız Tilbe: Aşkımı Sakla
Her ne kadar şarkının adı "Aşkımı Sakla" olsada ben onu "Ben seni böyle sımsıcak bilmezdim" diye ezberledim bile. Geçen ay sanırım yüzlerce defa dinledim. Hâlâ da dinliyorum, dinleyeceğim ve siz de dinleyin istiyorum. Bu şarkıyı dinlerken tüylerim diken diken oluyor. Böyle sanki..
Neyse işte dinleyin yani:




2-Müslüm Gürses: Affet
Müslüm Gürses'in, artık tamamen amerika ve avrupa'lıları taklitten öteye geçmeyen çakma türk elitlerinin eline düştükten sonra biz varoşlardan kopması kabul edilebilir bir durum değildi, ama yapacak bir şeyimiz de yoktu. Elimizden gelen tek şey eski kasetlerine saldırmaktı. Jiletlerimizle aldığımız eski kasetlerin kaplamalarını çize çize açıp dinledik. Doğrusu her nekadar bu şarkıyı sevsem de, aslında bence bu şarkıdan sonraki şarkı kadar başka güzel şarkısı da yoktur. O şarkı bana hep çocukluğumu hatırlatır, ama siz şimdi Affet'i dinleyin:





3-Müslüm Gürses: Hangimiz Sevmedik
Eskiden bu şarkıyı her dinlediğimde sebepsizce ağlardım. Neden ağladığım konusunda bir fikrim yok, belki de 9yaşında çaycılık yaparken, çay götürdüğüm müşterilerimizden birinin bu şarkıyı dinleyip dinleyip kendini jiletlemesine şahit olduğumdandı. Ama tabii bu olamaz ve ağlamamın nedeni ne hiç bilmiyorum. Sadece burnumu çeke çeke ağlardım işte. Gerçi artık, anamın hissiz insanlara dediği gibi  "kalbim kurudu galiba" ve bu yüzden ağlayamıyorum. Neyse siz şarkıyı dinleyin, ben diğer şarkılara geçiyorum.





4-Kibariye: Alıştık Artık
Kibariye'nin en sevdiğim şarkısı valla. Üstelik dinlerken can sıkıntısı, man sıkıntısı bırakmıyor bende. Gayet göbek atarken, sanki klibim çekiliyormuş gibi hissediyorum. Lütfen yandan yandan.





5-Nu: Man O To (Bu listede sadece tek yabancı şarkı bu olacak)
Ne dediğini bilmediğim ve öğrenmek istemediğim en güzel şarkılardan biri. Zaten can sıkıntım geçsin diye dinlerken bir de "ne diyor acaba" diye uğraşmaya gerek duymuyorum. Hem eminim ruhum şarkı sözlerinin ne anlama geldiğini biliyordur, bu yüzden bilincim bilmese de olabülür. Ama çok güzel vallahi ya.
Bu arada daha önce bir kaç şarkı sözünün türkçe anlamını merak edip bakmıştım, o güzelim şarkı sözlerinin böyle tırt mırt amlamlara sahip olduğunu öğrenince şarkıdan soğumuştum, dinleyememiştim. İşte bu yüzden "anlamların canı cehenneme, bana başka bir şey lazım" diyor ve sizi şarkıyla başbaşa bırakıyorum:





6-Erkan Oğur: Zahit Bizi Tan Eyleme
Bütün şarkıları can sıkınıtısından veya göbek atmak istediğim zamanlar dinleme. İşte bazı şarkıları sadece ruha seslendiği için de dinlerim. Geçen yıl falan uyumadan önce açıp dinleye dinleye uyurdum. Şimdi liste yaparken aklıma geldi ve buraya da ekliyeyim dedim. Dinleyin efenim. İyi dinlemeler.





7-Ayşegül Aldinç: Alimallah
Hiç eskimeyecek ve dinlemekten hiç bıkmayacağım şarkılardan biri. Ayrıca bence Ayşegül Aldinç çok güzel bi kadın ve evet herkes ona lezbiyenliği çok yakıştırıyor ama o lezbiyen değil,  taaaaam mı?





8-Sibel Can: Padişah
Ya aslında bu şarkıyı can sıkıntılarımda dinlemiyorum, daha çok aklıma geldiğinde açıp dinlediğim şarkılardandır. Bilmiyorum ya ben hep sevdim bu şarkıyı. Tabii içimdeki oryantal hemen götümü o tarafa bu tarafa oynatmaya başlıyor ama olsun.





9-Teq Ü Req: Çar Zarok
Kürtçe konuşmayı ve anlamayı pek bilmiyor olabilirim ama işte dinlediğimde rahatladığım ve böyle içimin kıpır kıpır olduğu şarkılardan biridir. Şarkının türkçe sözlerini sağdan soldan bulabilirsiniz, bol bol sosyal mesaj veriyor. Ama doğrusu sosyal mesajlar sikimde değil, şarkının o tatlı akışını seviyorum. Anlayamazsınız..





10-Mabel Matiz: Yaşım Çocuk
Klibi bok gibi olan ama en çok sevdiğim şarkılardan biridir. Sanırım ölünceye kadar bıkmadan ara ara dinleyebileceğim nadir şarkıdır da diyebiliriz. Sanki bana yazmış gibi ama tabii benimle alakası yok, zaten nalakası olabülür kü?
Bu arada umarım bu klip çekimi için para vermemiştir, vermişse kazıklanmış :dd





11-Pamela Spence: Ayrılamayız Biz
Offf sanırım en çok çok çok çok sevdiğim şarkıların başında geliyor. Böyle bir doğallık, bir samimiyet var bu şarkıda. Seviyorum abi, başka cümlelere ne hacet.





12-Feridun Düzağaç: Alev Alev
Sözleri, müziği ve Feridun Düzağaç'ın bu şarkısındaki sesiyle slow parçalarım arasında özel bir yer var. Sözleri zaten her defasında bir parça parça edip duruyor, ama o sesinin güzelliği ve yükselip alçalan hali; böyle sanki ruhumu elinin arasına alıp sıkıp sıkıp durması gibi bir şey. Garip ama işte öyle.
Bu şarkıyı da dinlerken gözlerim dolardı, yüreğim Euro'laşırdı diye iğrenç bir espriyle sizi şarkıya gönderiyorum.





13-Hande Yener: Kibir
Sanırım Hande Yener'in bugüne kadar ve bugünden sonraki en güzel şarkısı hep bu olacak. Gerek klibi, gerek şarkı sesi ve müziğiyle insanı mest edip kendini milyonlarca defa dinletse bıktırmaz. En azından ben yıllardır bıkmadım ve yıllar ca bıkmayacak gibi duruyorum.





Varsa şarkı önerileriniz yorumlara bekleriz, yoksa da şarkılarla siktir ederiz. Baaaay.

14 Ocak 2015

geri vites

Şimdi öylesine bakkalda oturuyorum, gelen giden pek yok. Genelde müşteriler akşam saat 16:30'dan sonra gelmeye başlıyorlar. gün içinde ise ev hanımları acil ihtiyaçlar için ara ara gelip gidiyorlar.
Birde geç uyanan çocukların anneleri tarafından bakkala gönderilme meselesi var, genelde 4 yumurta ve 2 taze ekmek alıyorlar. Sabahın köründe çıkıp gelen bu küçük çocuklar yüzünden, bazı anne-baba'ların, çocukları sırf sabah markete göndermek için yaptıklarından eminim.

Bunlar dışında gelen giden yok, aldığım yeni mallar yerinde duruyor. Bunları nasıl satıcam hiç bilmiyorum. bir de havalar soğuyunca insanlar pek dışarı çıkmamaya başladılar, dışarı kimse çıkmayınca satışlar çok çok düşüyor. Sokakta kedi ve köpek sayısı bile azaldı, insanlar niye dışarı çıksın ki..
Geçen hafta aldığım yeni malların içinde büyük boy Nutella kavanozları da var, ama onlar bile hiç satılmadı. Düşünebiliyor musunuz, Nutelle satılmayan bir bakkalım var, onun yerine Çokokrem alıyorlar. Hem Nutella satılmayan dükkan mı olurmuş ya, bence insanların şu an deli gibi Nutella almaya gelmiş olması lazımdı ama yoklar :( Yoksa Nutella krizi yalan mıydı?

Zaten nutella'lardan birini ben açıp kaşıklamaya başladım ve 3'te 2'si bitti bile. Umarım geri kalanları da yemek zorunda kalmam. Yani çünkü para kazanmam lazım, çünkü ay sonunda kira ödemesi var, elektriği var, suyu var, şusu var, busu var. Birsürü ıvırı zıvırı var.
Üff esnaflık hiç de öyle bana göre bir iş değilmiş, şimdi burada otururken daha iyi anlıyorum. Zaten ben elinde kahve kupasıyla ofisin camından dışarıya bakıp "dünyayı nasıl kurtarabilirim" diye düşünerek zamanını öldürmesi gerekenlerdenim :(

Sabah evden çıkarken, yün hırkamı giydim. Cebimde geçen yıl bu zamanlarda Cihangir'deki evde gripten öleceğimi sandığım günlerden kalma sümüklü kağıt peçetelerim vardı. Elime alıp biraz evirdim çevirdim ve "offf be nerden nereye" dedim kendi kendime.
Hayat çok tuhaf. Geçen yıl Cihangir'de sürterken iyiydi, ama şimdi şehrin olay olmasa hiç farkedilmeyecek olan bu tarafında yaşarken, insan "acaba ilerde daha neler olacak" demekten kendini alamıyor.
Hep bir mutsuzluk, hep bir umutsuzluk hakim bu semtte bana.

Ahh bu arada taşınmak falan filan demişken, buraya taşınırken nakliyecinin bende şok etkisi, adeta soğuk duş etkisi ve daha bilumum şeyler yaratan cümlesini anlatmış mıydım?
Tamam tamam cevap vermeyin anlatmamıştım. Durun anlatayım:

Kendimi bildim bileli hep ev değiştiren biri olduğum için,  nakliyeci Kemal abi ile çalışıyorum. Zaten yeni bir nakliyeci bulmaktansa onunla çalışmak daha mantıklı. Çünkü bir sokak öteye de taşınsam, dünyanın öbür ucuna da taşınsam benden her seferinde sadece 100 TL alıyor. Bu durum benim de işime geldiği için ses çıkarmıyorum. Çünkü gelirken hamal'ları da yanında getiriyor ve onlara da adam başı 60 TL veriyorum.
Kemal abiyle tanışmamız da bundan sanırım 5-6 yıl önce falandı. O zamanlar sanırım ya Tarlabaşı'nda yaşıyordum ya da Dolapdere'de. Çünkü oralar hem Taksim'e yakındı, hem de kiralar şimdiki gibi değil, çok ama çok daha ucuzdu. Zaten ev sahipleri, köpek bile bağlasan durmayacak o rutubetli bodrum katları için trilyon kira alabilecek değillerdi ya.

O zamanlar yaşadığım semtler genel olarak hapçıların, esrarkeşlerin, yaşı 50'yi geçmiş şişko kadın fahişelerin, hırsızların ve anadolunun bağrından kopup gelmiş o koca burunlu az önce sakal traşı olmuş laz-kürt jiletci travestilerin ağırlıkta olduğu semtler olsada, bu bana hiç rahatsızlık vermiyordu. Sadece geceleri dışarı çıkarken kimse bana zarar vermesin, salça olmasın diye; üstüme hafifçe bira döküp, elime de yarısı boş bir bira şişesi alıp, karanlıkta yürüyen sarhoş adam numarasıyla sağa sola yalpalayarak yürümek zorunda kalıyordum o kadar.
Ama doğrusunu söylemek gerekirse, onca vukuat işlemeye hazır insanın arasında yaşamama rağmen, o semtlerde yaşamak bana daha çok güven veriyordu. Tek güven vermeyen şey polis ekiplerinin her sokak başında beni durdurup kimlik kontrolü yapmalarıydı. Polis ekipleri değişmediği müddetçe zaten 7-8 durdurma olayından sonra artık beni durdurmuyorlardı. Ama eğer ekip değişirse, bu yeni gelen ekibin de yüzümü iyice bellemeleri için en az 7-8 defa durdurup burunlarından soluyarrak kimlik kontrolümü yapmaları gerekiyordu. Sonra bu yeni ekip de yüzüme alışınca, artık onlarda durdurmuyorlardı.
Genelde polis ekipleri en erken 5-6 ayda bir değişirdi. Çünkü gelen polisler mahalleye alışınca esrar kaçakçılığına ve rüşvet işlerine bulaşıyorlardı. Yüce devletim, para karşılığında kişiliği dik duramayan polis kardeşlerimin çok daha fazla kirlenmemesi için böyle bir sistem geliştirmiş ve en fazla 1 yıl içinde bu tür ekiplerin yerlerini ve hatta görev yaptıkları şehirleri bile değiştiriyordu..

Bak nerden nereye gelmişim, neyse ben Kemal abi'ye geçiyorum: bu mahalleler arası ev değiştirme olaylarımda hep Kemal abi'yi arardım. O da sağ olsun kırmaz, çıka gelirdi. Kemal abi'nin görüntüsü bildiğin basket topuydu. Sadece yanlardan fırlamış kol ve bacakları, birde en üstte kaş ve gözleri vardı o kadar. Yaşı ise 50'lerindeydi. 5 tane çocuğu olmuştu ve çocuklardan 3ü kadındı.
-"erkek çocuklar evlenince en fazla bir kaç mahalle uzağa gidiyorlar, ama kadınlar evlenince bir daha haber almak zor oluyor." diye bi cümle kurmuştu. Yüzüme hüzünlü bir ifade takınıp, Kemal Abi'nin yüzüne bakmıştım. Zaten hüzünlü bir ifadeyle ona bakmaktan başka ne yapabilirdim ki?..
Karısıyla ilgili hiçbir şey anlatmadı. Ben bi kaç taşınma esnasında, lafa "şimdi eşinle başbaşa daha rahatsındır"a getirerek sıkıştırdım ama hep beni duymamış gibi yapıp, başka şeyler anlattı. Karısını ya sevmiyordu, ya da başka bir şey vardı.

Neyse işte, Kemal abi tek bir "offfffff" çekişte,  yüzündeki kırışıklıkların sebebini anlatabiliyordu. Bende eşşek değildim tabii, anlıyordum içten offff çekmelerinin derinliğini.

İşte biz bu Kemal Abi'yle geçen yıl yollarımızı ayırdık. Sebebine gelince; ben her ev taşıdığımda hep daha iyi bir eve taşınıyordum. Her defasında "bu ev öncekinden daha güzel" gibi cümleler kuruyordu.
Cihangir'e taşınırken de onu çağırmıştım ve yine onun getirdiği hamallarla eşyaları eve çıkarmıştık. Evin içini falan gördüğünde bayaa uzuun bir ıslık çalmıştı ve "vaybe yeğen sende köşeyi döndün" demişti ve ben "yok be abi ne köşesi" derken, hep beraber kahkahayı kopartmıştık.

Aslında köşeyi döndüğüm falan da yoktu ve bunu o da biliyordu. Sadece diğer arkadaşımla beraber cihangir'de yaşayabileceğimizi birbirimize söyleyip gaza geldikten sonrada işte bu devasa eve taşınmıştık. Tabii deniz gören küçük bir manzarası ve arka tarafta çiçeklerle çevrili bir bahçesi olunca, biraz göze lüks geliyordu. Neyse işte öyle böyle taşındık oraya ve zaman su gibi akıp geçti.
Sonra ev arkadaşımın maddi sorunları başlayınca ve ben bi kaç kirayı ödeyip paraya sıkışınca "burdan çıkmanın zamanı geldi" diye söylenip tek başıma ev aradım ve şu anki evi bulunca da Kemal Abi'yi aradım. Kemal abi sağolsun 2gün sonra hemen çıktı geldi ve evi toplanmış halde bulunca, bu evden daha güzel bir eve taşınacağımı sanarak;
-"bu sefer nereye gidiyoruz" dedi, bende:
-"gazi mahallesine" diyince, o:
-"bu sefer olmadı galiba, geri vites attın" dedi.
-ehhh abi işte ya, böyleside güzel.bakalım daha ne olacak." deyip, onun konuşmasına fırsat vermeden eşya koli'lerinden birini kaptığım gibi merdivenlerden aşağı inmiştim.

Çünkü Kemal Abi'nin bu cümlesiyle böyle bi tuhaf olmuştum. Zaten zor günler geçiriyorken, bir de onun çıkıp "geri vites attın" demesi fena koymuştu bana. İşte böyle yani.

Neyse yine bir şeyler yazdım durdum. Zaten gelen giden pek yok. Kimse geşmiyor ve ben oyalanayım diye akşama kadar onlarca defa kapının önünü süpürüp durmaktan da bıktım. Hem yerleri süpürünce tekrar kirleniyor, rüzgâr sokakta bulduğu bütün çer-çöpü benim bakkalın önüne topluyor. Ben de bu yüzden karar verdim şimdi dışarıyı süpürmüycem. Öyle kalsın bi müddet bakkalım ne olacak.

12 Ocak 2015

yazının başlığı ne olsun?

Şu an saat 01:15 ve az önce eve geldim. Zaten bakkal evin hemen karşısında olunca pek eve gelmeye hevesim olmuyor. Nasılsa eve de gelsem oturcam, madem eve gelince de oturcam o zaman bakkal'da oturayım belki bi gelen olur 50-60 TL'lik bir alışveriş yapar diye oturdum 1demlik çay kaynatıp tek başıma içtim. Tabii kimse gelmedi. Sadece bir kaç tane öğrenci var onlar geldiler. Onlar da zaten genel olarak her gün aynı saatlerde geliyorlar, yani 22:15 veya 22:30 da falan.

Öğrenci oldukları için, pek paraları olmuyor ve aldıkları da sadece cips, kola, sakız ve sigara oluyor.
Ama örneğin zengin bir öğrenci var ve tek başına yaşıyor. Sanırım pilotluk falan okuyordu. Ya da çocuk kumral ve havalı bir tip olduğu için ben ona pilotluğu yakıştırdım. Şu an doğrusu ne okuduğu net olarak aklıma gelmedi ve ikileme düştüğüm için pilotluk okuyup okumadığından emin olamadım. Belki gerçekten de pilotluk öğrencisidir ve ben ikileme düştüğüm için pilotluk okuduğunu net olarak söyleyemiyorum.

Her neyse işte bu çocuk diğerlerinden farklı. Genelde her gece bu saatlerde gelip bira soruyordu, ama artık bira sormuyor. Çünkü önceki gece "ya aslında tekel iznim yok ve bu sigaraları bile aslında ben kaçak satıyorum. yani yakalanırsam ceza kesilecek" diyerek netleştirdim, o da "tamam abii, bir daha bira falan sormuycam" dedi, güldük, cips, çikolata, bisküvi ve kola alıp gitti.

Diğer öğrencilerden ise mesela aynı evde yaşayan 2 genç kadın var. Bunlar apartman aidatlarını geç ödemekle meşhurlar. Sanırım 3 yıldır bu mahalledeler ve 2 yıldır da aynı evdelermiş. Ama işte öğrenci oldukları için olsa gerek paraya sıkışınca aidatları falan ödememekle sıkıntıyı aşmaya çalışıyorlar. Bunları da hep apartman yöneticilerinden ve onların eşlerinden duyuyorum. Çünkü bakkal olunca bütün mahalle size dedikodu taşımak zorunda hissediyor kendini ve siz de onları dinlemek zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Böylece onlar ve siz belli olmayan bir belirsizlikle beraber yaşamayı öğrenmiş oluyorsunuz.

Yine bir başka öğrenci grubu var. Bunlar da 2 genç erkek ve fetullah'çılar. Bıyıklarından öyle anladım. Bıyıkları yalan söylüyorsa o ayrı, ama ellerinde de bir iki defa Risale-i Nur falan gördüm. Bunlar da o parasızlardan oldukları için genelde hep makarna, ekmek ve yumurta alıyorlar. Yalan olmasın geçen gün Çokokrem'de aldılar. ama sanırım çokokrem hiç bitmeyecek.
Bir de aslında ne oldukları, kime inandıkları falan sikimde değil. İsterlerse klozet kapağına tapsınlar, isterlerse direkt şeytan ayetlerini okusunlar, ama parasız 2 öğrenci oldukları çok net.
Geçen bir tanesi kar yağdığında üstünde ince bir mont vardı. O karın altında afedersiniz it gibi titreye titreye okula gitti, akşam da titreye titreye eve geldi.
Diğer arkadaşı da ondan farksız değil, ayakkabılarına geçen gün dikkat ettim, ne yazıkki ayağındaki yazlık ayakkabılarla kar'da çamurda ceylan gibi seke seke yürüyordu.

Bir de tabii ufak veletler falan var, böyle ilkokula, ortaokula, liseye falan gidenler. Liseye ve ortaokula gidenler genelde sürekli gelip "abi tek dal sigara satıyor musun" diye soruyorlar. Cevabım olumsuz olunca sanki analarını öldürmüşüm gibi ters ters bakıyorlar. Çünkü benden önceki bakkal mahallenin piçlerini  tek dal sigaraya alıştırmış. Ben de bunlara yok çekince, bana; sanki yüzlerine kezzap fırlatmışım gibi bakmaya başladılar.
Ahh bu veletler ahh. Sanıyorlarki beni anam 30 yaşında doğurdu, bilmiyorlarki bende onlar gibi el kadardım, sonra büyüdüm yarrak kadar oldum.

Diğer öğrencileri de anlatayım mı? yoksa başka zamana mı kalsın..

bir de son olarak not: marketi nasıl işleteceğim konusunda mail atanlar sizi ayrı seviyorum canlar.

10 Ocak 2015

canı sıkılan gay bakkal

Bugün bakkal sahibi olmamın 17inci günü. Yani artık bir işçi gibi hissetmiyorum, ama doğrusunu söylemek gerekirse, kendimi patron gibi de hissetmiyorum. Sanırım daha çok hiçbir şey olmamış, olamamış, olmayacak, olamayacakmış gibi hissediyorum.
Ama bence kendimi işçi olarak hissetmem daha güzeldi. Çünkü kendimi bir yere, en azından ucundan azıcık da olsa bir sınıfa ait hissedebiliyordum. Şimdi ise burda akşama kadar oturup birilerinin gelip ekmek, sakız, orkid, kondom, permatik vs almasını bekliyorum. Bakkal sahibi olmak çok sıkıcıymış. Hele bu soğukta küçücük bir sobaya sarılıp müşteri gelmesini beklemek :((

Bi yandan burada otururken aslında kendimi sanki bir mal gibi de hissediyorum. Hatta daha çok; bir bok başarmaya çalışan, ama aslında hiçbir bok başaramayacak öküzün teki gibi hissediyorum.
Ve hazır bunları düşünürken aklıma geldi de; aslında o son krediyi de çekmeyecektim.

Çünkü bakkalcılık çok zormuş. Yani hiç de öyle dışardan  bakıldığı gibi kolay değilmiş. Oysa daha önce "sabah açarım dükkanımı, otururum akşama kadar para kazanırım" diye düşünüyordum. Ama şimdi burda öylece oturup soğuktan titreyince farkettimki yanlış yapmışım. Çünkü pek iş yok ve doğrusunu söylemek gerekirse sanki biraz kazıklanmışım gibi hissediyorum.

Üstelik bakkal işletmek hiçde basit değilmiş. Zaten sabahın 7sinde dükkanda olmanın neresi basit olabilir ki. Hadi bunu geçtim akşamları 23:00'de dükkanı kapatmak ve gün boyunca o saate kadar dükkanda tıkılıp kalmak ne demek biliyor musun?
Off şimdi daha çok anlıyorum esnaf kardeşlerimi :(


Bu arada bakkalcılığın bile bi dünya ıcığı cıcığı varmış ve kimse bana bunlardan bahsetmemişti, şimdi kendimi biraz değil, saha çok salağın ta kendisi gibi hissediyorum. Mesela dükkana gelen toptancılarla bile iyi anlaşmalıyım ki beni kazıklamasınlar ve kâr marjım düşmesin. Yoksa piçlerin beni kazıkladıklarını bile anlayamayabilirim.
Zaten geçen gün yumurtacı bana yumurtaların tanesini 30 kuruştan verdi ve ben bunu 3 gün sonra başka bir toptancının söylemesiyle anca farkettim. Meğer yumurta fiyatları bu ara düştüğü için aslında yumurtaların tanesini 22 kuruştan alabilirdim, ama fiyatlardan haberim olmayınca yediğim kazık yanıma kâr kaldı.

Daha bunun gibi onca şey var. Mesela kola bayisi de bana promosyonlu ürünlerden bahsetmemiş ve ben aslında almam gereken ürün yerine başka şeyler aldığım için şu an ürünlerin hepsi gözümün içine bakıyor. Oysa piçler işlerini de tam yapmıyorlar. Malı getirdiklerinde kapının önüne atıp gidiyorlar, akşamları o koca kolileri taşımak çok zor oluyor.

Tüm bunları yaşarken kendimi sanki oyuna gelmiş gibi, sanki paramı çöpe atmış gibi de hissediyorum ve hatta 15 yıl sonra kendimi karşıdaki çöp kovasındaki poşetleri tırmalayacak gibi hissediyorum. Niye bana bunlardan bahsetmediniz, çünkü şu an işçiliğimi özledim, o süslü ofisde 3-5 kuruşa çalışarak öğlen aralarında dışarı çıktığımda, elimdeki kağıt kahve kupasını sımsıkı tutup trilyonluk hava atmayı özledim..

Bana kimse bakkal işletmenin bir hapishaneye girmek olduğunu söylemedi ve şimdi canım çok sıkılıyor.

6 Ocak 2015

Modacı, reklamcı, makyöz falan olamadım, gittim bakkal açtım!

Kendimi bildim bileli işçi olarak çalışıyorum ve geçen ay artık işçi olarak çalışmaktan sıkılıp istifa ettim. Zaten işçi olarak çalışmak çok keyifsizdi ve uzun zamandır bir işçi olarak çalışmaktan artık bıktığımı kendime itiraf edip duruyordum.
Gerçi çalışma hayatı başlı başına keyifsizdir ve çalışma alanında yaşanan ufaktefek pürüzler bile insanın psikolojisinin içine ediyor. Benim gibi zayıf bir kişiliğiniz var ise bu durum daha da kötüdür. En ufak şeyde bile hemen gelecek korkularınız depreşir, 15 sene sonra kendinizi gördüğünüz yer; çalışmakta olduğunuz şu süslü ofis binasının karşısındaki kırık dökük otobüs durağının önündeki çöp kovasında yiyecek bulma umuduyla poşetleri tırmalayan kedi yavrularının en yakın arkadaşı olursunuz. Ya da başka bi ihtimalle; yaşınız ilerledikçe iyice huysuz bir ibne olursunuz ve bu yüzden işverenler size iş vermezler ve zaten yaşınızda geçmiş olduğundan dolayı karın tokluğuna götünü siktirebilmek için, en fazla bir kaç ay sonra kanser eden ucuz makyaj malzemelerini yüzüne götüne boca edip otobanlarda bir palyaço gibi gezinen ibnenin teki olursunuz.
Ben böyleyim işte, en ufak bir olumsuzlukta en kötüsünü düşünür ve kendimi iyice mutsuz ederim. Çünkü hayat mutsuz olmamız için her fırsatı kullanır, ben ise bunları hiç kaçırmam..

"istifa ettim" dedim ya, aslında istifa etmemin nedeni; geleceğimi garantiye almak için attığım bir adımdı.
Çünkü geçen yıl taşındığım bu mahallemizin bakkalı, dükkanı satmaya karar vermiş ve camına da "DEVİREN SATLIKTIR" yazısını asmıştı.
Evim bakkalın hemen karşısında olunca, işçilikten sıkılmış olan ben, adamın o yazıyı sanki benim için asmış olduğunu düşünüp çok da geç kalmadan öyleymiş gibi de hissetmeye başlamıştım bile.
Sanki hazır birazcık para biriktirebilmişken "allah bana bir mesaj vermek istiyordu" gibi de düşündüm ve gittim bakkal sahibiyle bir kaç defa ciddi ciddi pazarlık yapıp durdum.

Adam bakkalını satma sebebi olarak "evime hiç zaman ayıramıyorum, gece eve geç gidip, sabah erken çıkıyorum. bu yüzden karımı hep uyurken veya o kendisi, gün içinde bakkala gelirse görebiliyorum" diyerek ve "zaten artık yaşlandım, bu işler de benden geçti" diyerek açıklıyordu.
Haksız da değildi hani, çünkü yaşı ilerlemişti ve eminim artık götündeki kıllar bile hayata tutunamıyorlardı. En çok da; eskiden çocuklarıyla bol bol vakit geçirebildiğini anlattı, ama artık onları bile göremiyordu. Zaten çocukları da büyüyüp kendi hayatlarını kurmuş oldukları için, çocuklarını çok nadir gördüğünden dem vurdu. Hem sanırım çocuklarını sık göremediği için biraz değil, çok üzülüyordu.
O böyle üzüntüsünden falan bahsederken, ben de içten içe babamın erken ölmesine sevindim. Yani tabii aslında babamın 10 yıl önce, henüz 65 yaşındayken ölmesi belki erken sayılmazdı, ama yinede bizi ailece çok fazla dağılmadan önce birarada görüyorken ölmesi, onun bizim için az üzülmesi anlamına gelmişti. En azından o ölmeden önce biz bir aradaydık ve bizi istediği zaman görebilmişti..

İşte böyle; o an bile bencilliğim tutmuş, adamın üzüldüğü şeyden kendime üzülünmeyecek bir şey çıkarıp konuştukda konuştuk. En sonunda tekrar sözleşip ayrıldık ve ben bir kaç gün sonra istifa etmiştim.
Çünkü adam yaşlı olduğu için bakkala bakamıyordu, ama ben onun aksine daha "gençtim ve eğer enerjimi seks yapacak birilerini arayarak  harcayacağıma, bu işe harcarsam belki bakkal işini büyütüp ilerde bir marketler zinciri kurabilirdim" diye düşünmeye başlamıştım bile. Hayâlden hayâle atlarken kararımı vermiş, bankadan krediyi çekmiştim bile..
 
En sonunda Öküz Herif'in tüm engellemelerine ve onlarca defa kavga edip birbirimize bağırıp çağırmamıza rağmen gidip bakkalın sahibiyle anlaştım ve bakkalı 13gün önce devr aldım.
Evet artık karşınızda küçük bir mahalle bakkalı olan bir ipne var. 
Ekmek veya salça lazım olursa bana gelin, yumurtanın çift sarılısı da bende, ayrıca haftanın 4 günü taze sebze, meyve de bulunur. İsterseniz günlük taze süt falan da getirebilirim. Yani para verecekseniz karşılığında ne istediğinizin hiçbir önemi yok. Sadece götümü istemeyin yeter..

Ha unutmadan; tabiki para üstü olarak vereceğim 25 kuruş bozuğum yok, ama isterseniz şurdan iki sakız alabilirsiniz. Alışveriş yaptığınız için teşekkürler, tekrar bekleriz.