Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

30 Kasım 2014

iki küçük kahve kupası (devamı)

hikâye şurda başlamıştı: ŞURDA'ya TIKLA

...O gece nasıl uyuya kaldığımı çok hatırlamak istemiyorum. Zaten sonraki günlerde de ben yine "amaaan boş ver gitsin" minvalinde yaşamaya başladım.
Neyse işte; öyle böyle derken, o bana hiç yazmadı, ben de ona kızdım hiç ama hiç yazmadım. Çünkü ona fazlasıyla açık olduğumu, ona tüm içtenliğimle  sevgimi belli ettiğimi biliyordum, o da biliyordu. Bir umut diye sürekli whatsapp'ini kontrol ettim, onu çevrimiçi her yakaladığımda, içimden "bana da birazdan yazacak" diye bekledim. Ama hiç yazmadı.

Ben de tuttum kendimi, telefonunu silmedim ama tüm yazışmalarımızı sildim. Her gördüğüm yerde blokladım. Çünkü ona her yönümle bu kadar açılmışken, o gelip sadece çalıntı iki küçük kahve kupasını bıraktıktan sonra, bi anda hiçbir şey söylemeden siktir olup gitmişti.
Ve eğer bir şey söylenecekse, ilk konuşmaya başlaması gereken orospuçocuğu oydu, ben değildim.

Üstelik arkadaşlık app'lerinde bulunan profillerindeki hakkında kısmına "aşk" aradığını yazmaya devam ediyordu. "al sana aşk, bi yerine sokarsın" diye defalarca yazıp yazıp ona göndermeden sildim. Kendimi anca böyle rahatlattım. Sonra tabii mecburen farklı bedenlere sarıla sarıla onu da unuttum gitti..

Sadece bazen aklıma geldi, ama "benim öküzlüğümden kaçtı" dedim kendime.
Çünkü birinden hoşlanınca kendimi ağırdan satmayı beceremiyorum. Kendimi değerli bir parçaymışım gibi pazarlayamıyorum. Tüm bunların aksine; sırf ayak basılsın diye yere serilmiş ayı postuymuşum gibi, bütün içtenliğimle olduğum gibi seriliyorum karşımdakinin önüne, o an hissettiğim ne ise öyle davranıyorum herkese ve "o da bu yüzden kaçtı benden" diyerek kızdım kendime..

Öyle böyle derken aradan 1 yıl geçti ve işte geçen hafta durduk yere bir anda whatsapp'den bana "selam, ben Kahve Kupası, napiyosun?" deyiverdi. önce bir şaşaladım, profil resmine tekrar tekrar baktım. hayır zaten numarası kayıtlıydı, hiç silmemiştim ama yine de şaşırmıştım. hemen cevap vermedim. biraz durdum, sonra tüm sakinliğimle "iyidir, sağol Kahve Kupası seni sormalı" diye yazıp gönderiverdim.

Anında yazmaya başladı "iyiyim" dedi ve durdu. uzun gelen bir kaç saniye sonra tekrar yazmaya başladığında "geçen gün aklıma geldin öyle otururken. çay içerkene. yolunda mı her şey" diye sordu. "şükür yolunda. senin nasıl gidiyor. var mı bir yaramazlık" diye cevapladım. Ama o, ben bu yazdıklarımı gönderinceye kadar "benim aklıma gelince biri, bi bok oluyor DA genelde. Meraklandım" yazdı ve benim yazdığım cümleler de aynı anda gidince "iyi :) yok benim durumlar iyi" diye cevapladı. ben de "yoo bir şey yok allaha şükür :))" diye yanıt yazdım.
O bu arada yine bir şeyler yazmaya başlamıştı ve bu sefer de "Pazar günü bir kahve içsek azcık o zaman" diye yazdı. Ben de hemen bu yazdığını okur okumaz kapattım whatsapp'i ve bir kaç dakika bir şey yazmadım.

Hayır yani kendini ne bok sanıyorsun veya ne boksunki böyle dondan çıkan şey gibi kahve içmeye davet ediyorsun.
Üstelik bu ne demek ya, sen o kadar güzel bir kaç günlük şeyden sonra kalk bir anda ortadan kaybol, ses seda çıkarma ve aradan onca zaman geçip insanlar eski mutsuzluklarına tekrar alışıp mutlu olduklarını sanarak yaşamaya başlamışken, tekrar hiçbir şey söylemeden çıkıp "kahve içelim" teklifinde bulunabiliyorsun ki? Nasıl bir yüzsüzlük bu, nasıl bir ahlaksızlık ki bu..
 diye düşünceler aklımdan geçip durdu. Sinir oldum, kapattım telefonu ve bir müddet cevap vermedim.

Sonra gittim tuvaletteki klozetin tepesine tüneyip, sıçarken düşündüm "olabilir aslında, yani insan şu iki günlük dünyada neler neler yaşıyor. Belki de bana anlatamayacağı bir şey olmuştur. Hemen kötüye yormamak lazım" dedim kendi kendime ve sıçmam bitmişken sakinleşmiştim bile.
Tuvaletten çıktıktan sonra da whatsapp'i açıp "önceki defterleri açmayı sevmiyorum ama en son kahve içmeye sözlendiğimizde, senden bir daha haber alamamıştım" diye yazıp gönderdim. Bunun sadece kızgınlık olmadığını belli etmek için de "üzülmüştüm." diye de ekledim.

Bir kaç saniye sonra yazmaya başladı "telafiye davet ediyorum zaten. sana güzel haber vercem olum. üstelik bi özür borcum var, ödeyeyim :)" dedi ve ben hemen 10 kilo Yumoş'u tek yudumda içmiş gibi yumuşayıp "tamam. içelim" diye cevap verdim.

Sonrada yazdıklarını tek tek harfi harfine kekeleyerek okumaya başladım. "GÜZEL HABER VERCEM OLUM" kısmı aklımdan gitmiyordu.
Gece boyunca yüzlerce defa açıp açıp okudum yazışmamızı. Evet her defasında gördüğüm tek cümle "GÜZEL HABER VERCEM OLUM" oluyordu.

Sanırım Kahve Kupası'nın aklı yerine gelmişti. Tabii gitti bol bol milletle yiyişti ve baktıki ömür dediğin sadece yiyişerek geçecek gibi değil, bana dönmeye karar verdi. Üstelik benden daha iyisini bulacak değil ya. Hahayt işte böyle yola gelmişti nihayet.
Hem filmlerde de zaten hep böyle olmuyor muydu? Kötüler film boyunca kazanmaya devam ederler, iyiler ise film boyunca cefa çekerler, finale yakın ise tabiki iyiler kazanırlardı.
Bu filmin iyi'si ben olduğuma göre kazanan tabiki ben olcaktım.

Bu düşünceler arasında Pazar günü gelip çattı. Ben akşam için traş oldum, bayramlık elbiselerimi çıkardım giydim. Botlarımı boyadım, dişlerimi fırçaladım, bi paket nane şekerini ard arda yuttum ve sokakta karşılaştığım herkese "bugün evlilik teklifi alacağımı belli edercesine" havalı havalı bakıp durdum. Ama kahrolası saatler o gün 1 saat geri alınmıştı ve üstelik zaman da geçmek bilmiyordu, o da yine bir şey yazmıyordu.

Geçen yıl sözleşip gidemediğimiz cafe'de buluşuruz diye düşünüp gittim o cafe'nin çevresinde bir yerlere konuşlandım. Hani kendimce; onunla kaldığımız yerden devam edeceğiz, sanki bir yıl önce değil de, daha dün gece bu cafe'de buluşmak için sözleşmişiz mesajını evren'e vermeye çalışıyordum. Böylece evren göt, kazanan ben olacaktım.

Ama bir türlü öğleden sonra olmak bilmedi. Sanki o gün bir yıl gibi uzun gelmeye başladı. Bekledim bekledim bekledim.

Nihayet saat 16:00 olmuştu ama ondan hâlâ ses seda yoktu. Bayram günü, bayramlıkları giydirilip hiç bilmediği bir yere terkedilmiş küçük bir çocuk gibi gezindim sokaklarda.

Gün boyunca o bir şey yazmamıştı diye bende yazmamalı ve cool'luğumdan ödün vermemeliyim diye yazmadım. Öylece başıboş bırakılmış evcil sokak kedileri gibi Cihangir'i turladım durdum. Sonra "ehhh sıçarım cool'luğuna" dedim ve whatsapp'den "selam, ben akşam saatlerine kadar Cihangir taraflarında olacağım, bilgine" diye yazdım.
Yazdıklarımı görmesine rağmen cevap yazmadı. Büyük bir inatla, belki gelir diye ben de Cihangir'de dolanmaya devam ettim. Ama aradan bir kaç saat geçmesine rağmen hiçbir şey yazmadı, aramadı. Bayramlıklarımı giyinmiş halde öylece kaldım sokakta, boyalı botlarım çamura bulanmıştı iyice, eski parlaklıklarından eser kalmamıştı. Yediğim nane şekerleri de yanıma kâr kalmıştı.

Yavaşça evin yolunu tuttum, ayaklarımı sürüye sürüye eve yürüdüm, karşıma çıkan herkese düşmanımmışlar gibi büyük bir sinirle baktım. Eve girdiğimde ":( ben anestezi aldım. yarın ya da Salı günü çıkıcam ve arıycam seni. Haber veremediğim için özür dilerim. dün gece aniden oldu.." diye yazdı ve ardından bir de hasta yatağında, hastane giysileriyle çekildiği bir fotoğraf attı.  Cidden fena görünüyordu, korkmuştum. ama bi yandan da şeytan sürekli "belki de rol yapıyor. seni kandırdı. çünkü sen gerizekalısın ve kandırılmayı hakediyorsun" deyip duruyordu.

Şeytan'ımı boşverip "geçmiş olsun, neyin var? geleyim mi? yardıma ihtiyacın vardır" diye yazdım ama cevap vermedi. İnternetten de neden anestezi alınır vs diye bakınıp durdum. Bazı önemli durumlarda anestezi alınabiliyormuş, ama bunun ne olduğu ile ilgili bir şey bulamadım. Hemen "kötü şeyler düşünmeye gerek yok" diyerek konuyu araştırmamaya karar verip çıktım netten.

Gece yarısı uyanıp tekrar telefona baktım ama ondan da ses seda yoktu, ben de bu sefer "umarım önemli bir şey yoktur. her neyin var ise de allahım şifa versin." diye yazıp gönderdim. 
Yine cevap vermedi. Bir kaç saat sonra cevap verdiğinde şöyle yazmıştı "selam. şimdi verdiler telefonu. annem yanımda. Çok sağol :) :) :) Beyinde bir damar tıkanıklığı var. Ama çok önemli olan bir şey değil. Şiddetli bir baş ağrısı nöbeti geçirince hastaneye kaldırdılar ve beyin/kalp vs hepsine bakmak zorunda kaldılar.. Şu an temiz görünüyor, bakalım yarın tekrar.."
Bunun üzerine ben de "çok geçmiş olsun. dikkat et kendine, sevgiler." diye yazdım ve onu çok meşgul etmemek adına herhangi bir şey yazmamaya karar verdim.

Ertesi gün kendisi yazdı "bir şey çıkmadı, sağ ol. duaların işe yaradı sanırım :)" diyordu. ben ise dualarımı siktir edip "olum seni o hâlde görünce korktum lan. bir daha hiç hasta olma inşallah" diye yazdım. sonra da "çalışıyor musun?" diye sordu, o anda çalışmadığım için "yok, beşiktaş'dayım. öyle oturmaca. bir şey çıkmadığına sevindim" diye yanıt yazdım. O ise "akşam gelebilirim. ya da bir saate falan" diyordu ve o bunları dediği an da, ben yine evlilik teklifi hayallerine yelken açmıştım bile.
 Güya o beşiktaş'a gelecek, biz meydan da buluşacağız ve o bi anda  kafam kadar bir yüzüğü bana uzatırken önümde diz çöküp evlilik teklifi edecekti. ben biraz naz'a çekecektim, ama basit ve ucuz biri olduğum için en fazla iki saniye sonra "evet evet evet" diye bağırarak kabul etmiş olacaktım.

Ama tabii tüm bunları şimdilik bana sürpriz yapacağını düşündüğüm için, onun sürprizini de bozmamak adına hiç konuşmamalıydık ve bu yüzden onun "akşam gelebilirim. ya da bir saate falan" cümlesine cevap vermeliydim.
ben de cool bir şekilde sürprizden haberim yokmuş gibi "olur, gel" diye yazdım.
Sonra da yine tatlı hayallerime daldım. O gelecek, bana evlilik teklifi edecek, sonra biz evlenip hayatımızın sonuna kadar mutlu mesut bir şekilde yaşayacaktık.

Öyle hayallerime dalıp gitmişken o da bir kaç saat sonra çıkıp geldi, piç arabasıyla geldiği için ışıklara kadar ben gitmek zorunda kaldım. Yani bu demektiki evlilik teklifini meydan da kalabalığın içinde değil, arabada biz baş başayken yapacaktı. Olsun sonuçta herkes görmese de biz evlenecektik ya, bu yeterdi.

Arabaya binmeden önce bir yandan da "acaba onu gördüğüm de eskisi gibi hissedecek miyim? o ne hissedecek. yoksa "amaaaan boş ver gitsin" mi diyeceğim? belki de o benim için "boş ver gitsin"  diyecekti" adında pis düşünceler aklımdan flaş flaş flaş olarak geçip gidiyordu.
Ama arabaya bindiğim an her şeyi unuttum, kapıyı açıp onu gördüğüm an aklımdaki her olumsuz şey uçtu gitti. Bir anda ışıklarda bir kaç saniyeliğine öpüştük ve sonrada yola devam ettik.

"Nereye gidelim" falan filan derken, aç olduğum için "Karaköy'e gidelim" dedim ve gidip bir yerde yemek yedik. Bu arada ben 10 defa kadar "ee sürprizin ne" diye sorup durdum. O da her defasında "bir sabırlı ol, burdan çıkalım sonra" deyip durdu. Ben de içimden "hımmmm demek evlenince evlatlık çocuk da büyütcez" adından yeni yeni düşünceler geçirmekle meşguldüm.

Yemekten sonra "cezalısın, hesabı sen öde" dedim ve hesabı ona ödettim, sonra Karaköy'ün yeni açılan cafe'lerinden birine girip birbirimize sırnaşa sırnaşa bir şeyler içtik ve o arada artık o sürprizini yapmaya karar vermiş olmalıydı ki, boğazını hafif hafif temizlemeye başladı.
Ben de kalbim durmasın diye, çaktırmadan derin derin nefes alıp veriyordum. ama kahrolası burun deliklerim şişmeden edemiyorlardı ve tam da bu anda "çalıştığım şirketin Amsterdam ofisinden, yani genel merkezinden iş teklifi aldım, hayatım boyunca beklediğim iş fırsatı nihayet geldi beni buldu. artık ceo'luğa sadece iki oda uzağım" dedi.

Evet ilk tanıştığımızda da işinden gücünden, kariyer hedeflerinden falan hep bahsetmişti. Nasıl yükseleceğini, neler yapacağını falan. Ben de kendimce onun için bunu önemsediğimden dolayı cidden çok dikkatli bir şekilde dinlemiştim ve hatta onun, şirket içindeki bir kaç kişiyle olan sürtüşmesini nasıl iyileştirebileceği konusunda fikirler vermiştim. Fikirlerimden birini harfi harfine yaptığında, sürtüştüğü kişiyle arası düzelmişti ve o da diğer fikirleri de hayata geçireceğinden bahsedip, ofis içerisinde anlaşamadığı kişilerle olan ilişkilerini düzelteceğini söyleyip durmuştu..

Ama tüm onları unutmuştum bile. Üstelik teee 1 yıl önce konuşmuşuz. Aklıma iş güç nerden gelsindi ki? Bu yüzden olsa gerek o "çalıştığım şirketin Amsterdam ofisinden, yani genel merkezinden iş teklifi aldım, hayatım boyunca beklediğim iş fırsatı nihayet geldi beni buldu. artık ceo'luğa sadece iki oda uzağım" cümlesini bitirirken gözlerim doldu.

Ben evlilik teklifi beklerken güzel haber dediği şey meğer bir kaç yıldır beklediği iş teklifiydi. "git anana ver bu haberi orospu çocuğu" dedim içimden.
Fena halde sinir oldum, ama bi yandan da "aaaa çok sevindim, harika" demekten kendimi alamadım. Yüzümdeki gülümseme o kadar içtendiki bi an içimdeki hayalkırıklığını bile unuttum. O anlatmaya devam etti, hayallerinden, amaçlarından, ilerde kendini nerede görmek istediğinden falan filan.
Hayallerinin hiçbirinde ben yoktum. Kendini görmek istediği yer yanım değildi. Benden çok uzakta, teee ebesinin yanında görüyordu kendini.
dinledim sessizce. gözlerimin doluluğunu geri çekmeye çalışırken bir yandan da "çok sevindim" demekten kendimi alamıyordum. İçim kan ağlıyordu, ama sanki gerçekten sevinmişim ve kalkıp göbek atmamak için kendimi zor tutuyormuşum gibi bir halim vardı.
Koca penceredeki yansımamızda bizi yan yana görünce, onun mutluluğunun yüzüne yansımış hali ile benim mutsuzluğumun yüzüme yansımış halini ayırt edebiliyordum.
güya dışardan bakılınca mutluymuşum sanıyordum ama aslında kendi yansımama bakınca mutsuzluğum çok net görülüyordu.
Bu yüzden onun konuşmasını kesip "ya aslında biliyor musun. şu hayallerin falan filan sikimde değil. bana ne ya senin nerden ne iş teklifi alıp nereye gideceğin. eben yanına kadar da yolun var" deyiverdim ve bu cümleden sonrada hemen sustum.

Çünkü eğer konuşmaya devam edersem ağlayacaktım ve ağlayınca çok çirkin olduğum için birilerinin yanında ağlamamalıydım. Hele bu kalabalık da hiç ağlamamalıydım. Hele onun yanında hiç ama hiç ağlamamalıydım. Hele böyle bir konuda susmalı ve hiç konuşmayıp, az önceki hiçbir şeyi sikine takmayan, sebepli sebebsiz mutlu olmayı becerebilen adam rolüme devam etmeliydim.

ben susunca onun da yüzünün asıldığını farkettim, sonra bir şey söylemedik. camın yansımasından bize bakıyordum ve o da artık camdan beni izliyordu.
sonra bir kaç saniye daha sessiz sessiz durduk. öylece sadece nefes alıp veriyorduk. üstelik burnumda akmaya başlamıştı. hayır yani duygusal anlarda insanın burnu niye akarki, o na ne oluyo. üstelik yanımda peçete falan da yoktu. sümüğüm akarsa ne yapacaktım. şimdi bu entel dantel cafe de sümüğümü elimle alıp koltuğun orasına burasına silsem hiç olur mu? hayır olmazdı. o yüzden burnum akmamalıydı.

aklımda burnum varken o "yine bok ettim her şeyi. değil mi?" deyiverdi. ben de "yooo ne bileyim ya ben daha başka şeyler düşünmüştüm" diye cevap verdim, ama o "yok aslında yine bombok ettim" dedi. ben de bunun üzerine kendimi tutamayıp "ettin tabi. bana ne senin işinden ya. hem bunun bana haber verilecek tarafı ne ki? sen bir anda ortadan kaybol, sonra tekrar dön gel ve sana güzel bir haberim var de, ama verdiğin haber de aldığın iş teklifin olsun. yani bana ne abi senin iş teklifinden. zaten konuşmuyoruz, etmiyoruz. bana niye bunu söylüyorsunki. ben haber olarak senin artık milletle yiyişmekten bıktığını ve benimle artık aynı evde yaşamak istediğini bekliyorum, ben haber olarak "beni sevdiğini" duymak istiyorum. ama sen bana haber olarak iş teklifinden bahsediyorsun. ya bana ne senin iş teklifinden. bana ne ya." dedim ve sustuk. hiçbir şey söylemedik. sonra da ben yine konuşmaya başladım. ama bu sefer içimde bir şey kalmadığı için "aslında haklısın. belki de bu da bir haber. ama ne bileyim, işte ben aptal şapşal şeyler düşündüğüm için başka haberler bekliyordum" dedim.

Sonra bir müddet sustuk kaldık öylece. Bayaa bir zaman sonra birbirimize bakışmalarımız sıklaşmaya başlamıştı. Üstelik burnumda akmayacak gibiydi. Kendimi zorlayıp güldüm, o da güldü. ellerimiz bir ağacın saçma sapan dalları gibi kendiliğinden birbirine karıştı ve sonrada dudaklarımız birbirini çektiği için öpüştük bir kaç saniyeliğine.
Dudaklarımız birbirinden ayrılırken o "şu an tam bir film sahnesi gibi oldu her şey" dedi ve ikimizde gülmeye başladık.

Gerizekalı ya, beni güldürdü ve ben üzüntümü falan filan her şeyimi unuttum. Sonra yavaş yavaş o pis hava kayboldu. "İçimden geçenleri bil diye söyledim. Artık tutmak istemiyorum, yanlış da anlamanı istemiyorum. ama içimden bunlar geçiyordu ben de söyledim" deyiverdim.
"İyi yaptın söylemekle" dedi ve "sen de gelsene" diye ekleyip güldü. Ben de güldüm "heee tabi hemen geleyim. Gelemeyeceğimi sen de biliyorsun" diye ekledim. Sonra bunu gülerek bir kaç defa daha tekrarladı. Ama hani öylesine espri mahiyetinde söylediğini ikimizde gayet iyi biliyorduk. Bu yüzden sürekli komik cevaplarla geçiştirmeye çalıştım.

Sonra da işte bir şeyler daha zıkkımlandık, hesap az geldiği için ben ödedim ve çıkıp sokakta bir kaç selfie çekerek yürümeye devam ettik. "Ne zaman gidiyorsun?" diye sormak aklımda gelince, o "şu an toparlanıyorum aslında. zaten 4 Kasım'da uçağım kalkıyor. Bugünlerde Türkiye'deki resmi işlerimi falan ayarlıyorum" dedi. "Hımm iyi o zaman" dedim ve öpüşe koklaşa oto parka gelip arabayı aldık.

Arabada baktım bana sıcak davranıyor, canı seks yapmak istiyor, ee ben de zaten adamdan hoşlanıyorum ve bedenlerimiz zaten birbirine fazla tanıdık oldukları için tenler fazlasıyla birbirini arzuluyor "bu gece bende kalmak ister misin?" dedim hemen atlayıp "evet" dedi hayvan ve bana gelip sabaha kadar ara ara uyanıp yiyişip durduk. Sabah duşa beraber girdik, evden beraber çıktık, yolda öpüşe koklaşa gideceğimiz yere gittik ve sonra da sakince ayrıldık..

3 yorum:

yaz-(s)aklan-kaç dedi ki...

şu sıralar evet bence de ; 'yazmak, yaşamaktan bile güzel'

çok üzüldüm bee bu hikayeye :( bana göre mutsuz bitmiş...

Adsız dedi ki...

çok güzeldi. harika bayıldım.

Adsız dedi ki...

hamam eksik kalmis can...