Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

17 Haziran 2018

hayat'tan enstantaneler

Bu gece kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bitmiş, tükenmiş, enerjim kalmamış gibiyim. 
Sadece bunlar da değil. Sanki bir işe yaramazın teki olup çıkmışım ve aslında zaten hiçbir işe yaramıyormuşum gibi bi ağırlık var üstümde. 
Bu gece; boş beleş biriydim de bunu görmemişim veya aslında görmek istememişim ama işte şimdi görmüşüm veya görmeye başlamışım, başlıyormuşum gibi bir his var içimde. Nedenini bilmiyor ve bu hisleri içimden, üzerimden atamıyorum da.

(yazmayı bıraktım.
aradan 2 saat geçti, tekrar yazmaya başlıyorum.)

2-3 saattir tamamen yukarıdaki düşüncelere, hislere teslimdim ve canım çok sıkkındı. 
Tabii 2-3 saat diyorum ama aslında bu durum bi kaç gündür vardı. Yani günlerdir böyle hissediyordum. 

Hissediyorum hissetmesine ama bu güçsüz düşüren ağırlık hissi, 2 saat önceki kadar yoğun yoruculukta değildi. Bunun yerine, daha çok zihnimi meşgul edip, beni; çevrede olup bitenlere karşı kayıtsız kalmaya zorluyordu. 
Bende bu yüzden insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalıştım. Hatta sırf uzak kalmak için okulun bilgisayar sınıfına kapanıp akşama kadar film izleyip durdum.

Tabii buna rağmen canım hâlâ sıkılmaya devam ediyor, sıkıldıkça ise modum düşüyordu. Düşüşü durdurmak içinse, izlemekte olduğum filmleri yarıda bırakıp odama gidip uyuyarak, düşüş modumu uykuyla geçiştiriyordum. 
Uyumak bazen işe yaramıyor değildi. Ama bi kaç gündür gittikçe daha fazla uyuduğumu fark ettiğimde bu yönteme başvurmayı bıraktım. 

Şunu da fark ettimki; sanırım bu gibi zamanlarda uyumak iyileştirici değil, daha çok; gittikçe insanı karamsarlığa itip, içine kapanmasına neden olan iç sıkıcı bir kaçış yolu. 
Tüm bu ağırlık hissi, sıkıcılık falan eskisine oranla şimdi kat kat yoğunlaşıncaysa; fark etmeden kendi kendime yüzümü astım. İyice takatten düşüp kaldım. 

Ama işte oturup şu cümleleri yazmaya başladığımda fark ettim de; güçsüz olduğumu, bir işe yaramadığımı düşünmeme sebep olan ve gittikçe bu güçsüzlüklük duygusuna kendimi teslim etme nedenim; aslında yarın ailemin yanına gidiyor olmamdı. 

Nedendir bilmiyorum ama durum yıllardır hep bu şekilde tekrarlanıp duruyor. 
Yani; onların yanına gitmeye karar verip de, gün saymaya başladıktan sonra, tüm ruh halim karman çorman oluyo. 
Bi kaç gün öncesinden başlayan gereksiz can sıkılmalarım, öfke patlamalarım, her an kendini göstermek için fırsat kollayan sert çaresizlik hissi, güçsüzlük, iştahsızlık vs vs.

Ve evet işte, yine nedendir bilmiyorum ama onların yanına gidince, kendimi hiç olmadığım kadar çok güçsüz hissediyorum. Sanki onların yanına geldiğimde, onlar hayatımda olmadıkları için her şey kötüye gitmiş, yaşamım, düzenim allak bullak olmuş ve işte bu yüzden mecburen dönüp gelmişim gibi hissediyorum. 

Hatta şu cümleleri yazarken fark ettim de; aslında bunu bana onlar hissettiriyorlar. Hem de fazlasıyla. Üstelik ailemle her buluşmamız böyle oluyor. Yani onların belki de bana yaşam enerjisi vermeleri gerekirken, ben de zaten eser derece de bulunan yaşam enerjisini de alıp yere çalarak yok ediyorlar.

Kavgalar, gürültüler, laf sokmalar, her an didişmek için fırsat kollamalar, üstünlük taslamalar, karşılıklı birbirine hakaret etmeler. Bunlar hiç bitmiyor ve öyle görünüyorki bitmeyecek de.
Tüm bunlara rağmen onları hayatımdan tamamen silemiyorum. Tabi onlar da beni silemiyorlar. Bunun yerine, birbirimize hayatı zehir ederek geçinip gidiyoruz.

(yazmaya ara verdim. 
1 saat sonra tekrar yazmaya başladım.)

Onlarla her buluşma öncesinde bu duyguları yaşıyorum. Henüz atladığım olmadı.
Şimdi bunu, yani ailemle buluşmaya karar verdiğim için kendimi güçsüz hissettiğimi anlamışken biraz rahatlamadım değil. Hatta çok rahatladım. Bunu anlamışken, sanırım bir kaç saate kadar bu düşünceleri, bu güçsüzlük hislerinin tamamını yok ederim. 

(yazmayı bıraktım. 
3 gün sonra tekrar yazmaya başladım.)

Ailemin yanına geldim. İçimde bir güçsüzlük falan filan yok. Bu sefer başka bir duygu var ama henüz ne olduğunu anlamadım.

Üstelik buraya ait olmadığım, hiçbir zaman ait olamayacağımı düşünüyorum. 
Cümleyi "düşünüyorum" diye bitirdim ama doğrusunu söylemek gerekirse; bu "düşündüğüm" değil, bildiğim bir şeydi. Üstelik çocukluğumdan bu yana bunun hep farkındayım, hep biliyordum. Bu her zaman böyle oldu. Kendimi ait hissetmedim ve hissedemiyorum da. Burdan uzaklaşınca "zaten buraya da ait olmadığımı" unutmuş oluyorum ama işte dönüp gelince tekrar hatırlıyor ve hatta yeni baştan öğrenmiş oluyorum.

(yazmayı bırakmıştım.
2 gün sonra tekrar yazmaya başladım)

Ailemle çok farklıyız. Öylesine farklıyız ki, bu farklılık yüzünden bir daha görüşmemeyi düşünmüyor değilim. Onları hayatımdan tamamen silip, bir daha arkama bakmamak üzere çekip gitmek istiyorum. 
Dünyaya bakış açıları hiçbir zaman değişmeyecek, beni sahipleniş tarzları ölünce son bulacak. Onlar böyleler ve ben onları değiştiremeyecek kadar, onları bu şekilde kabullendim.

Değişmeyecekler ve kendileri değişmedikçe beni değiştirme denemelerinden hiç vaz geçmeyecekler. Dediğim gibi onlar böyleler. Ben de şöyleyim.

Birbirimizi değiştirmeye çalışmak, sorunlarımızın devam etmesine, geleceğe taşınmasına neden oluyor. Bu da her zaman sürüp giden bi çatışmayı doğurup, gittikçe büyütecek de.
Sanırım buna artık; onlarla görüşmeyi tamamen keserek bi son vermeliyim. 
En azından kendi ruh sağlığım için bunu yapmalı ve kendimi artık tamamen "yol"uma vermeliyim. Şimdiki buluşmamız, onları son görüşüm olacak gibi duruyor.

(yazmayı bıraktım.
1 gün sonra tekrar yazıyorum.)

Ailem çok tutucu. Bu tutuculuklarını perçinleyen şey; onların daha geniş bi pencereden bakmasını önleyen sığ bakış açıları ve bundan dolayı bazen iletişim kurmamız imkansız hâle geliyor. 
Bazen onları, oldukları gibi kabullenerek hayatıma devam etmeyi düşünmüyor değilim. Ki zaten hâlâ görüşüyor olmamızın nedeni bu davranışım ve aslında hayatıma devam etmemi sağlayan şey de bu.
Ama ne yazıkki bu da bi yere kadar devam etti. Yani şimdiki buluşmamıza kadar. Çünkü gittikçe beni bana daha kötü hissettiriyorlar. Kötü hissetmekten yoruldum. Onlarla kötü olmaktan, onlara kötü davranmaktan, onları kötü hissettirdikten sonra kötü hissetmekten yoruldum. Çok yoruldum.

Hepsi bu şekilde değiller tabi. Örneğin bir abim ve benden küçük olan tek kardeşimle bi nebze de olsa anlaşabiliyoruz. 
Bazı konularda fikrimi söylediğim zaman veya bir şey yaptığım zaman "sen bilirsin, senin hayatın" diyebiliyorlar. Ama diğer geri kalan 5 kardeşim hepsi bana düşman gibiler. Ne yaparsam yapayım yanlış yapıyormuşum gibi hissettiriyorlar, ne söylesem tuhaf karşılıyorlar. 

Onlarla her hangi bi konuda ortak yolu bulmamız o kadar zor ki. Artık bunu iyice kabullendim. Onları en basit bi konuda bile asla razı edemiyorum. Asla memnuniyet ifadesini yüzlerinde göremiyorum. Hep bi rahatsızlık, hep bi benden yana şikayet durumu var. Sanki dünyanın kötü gidişatının sebebi bile benmişim gibi davranıyorlar. Yoruldum. Yorumdum. Yoruldum.

Büyük ihtimal 1-2 hafta sonra ayrılıcam ve bi daha özel anlardaki telefonlaşmalar dışında hiç görüşmeyeceğim. 

(yazmaya ara verdim
3 saat sonra yazmaya başladım)

Buraya gelirken ailemi hiçbir zaman gelişim öncesinde haberdar etmiyorum. Her zaman yüzlerce kilometre uzaklığı geride bırakıp, evin kapısını çaldığımda, ablamlardan birinin "kim o" diye seslenmesinin ardından, karşılık olarak "ben" diye cevapladığımda öğrenmiş oluyorlar. 

Bu hiç değişmedi. Çünkü yoldayken, plansız bir şey olur veya belki ben kendi kendime eve gelmekten vaz geçebilirim diye düşünüyor, böyle düşündüğüm için de evin kapısını çalıncaya kadar onları haberdar etmiyorum. Bunu hayatıma bir kural olarak geçirdim ve bozmamaya çabalıyorum.

Öte yandan "geleceğim" dersem de, iki elim kanda bile olsa gitmek zorunda hissediyorum kendimi. Ki bir keresinden geleceğimi söylemiştim ve uçağın kalkışından saatler önce, canım hamburger çektiği için hamburger yemeye gittim ve döndüğümde uçağı kaçırmış olduğumdan dolayı yüzlerce lira verip, aktarmalı bi şekilde gitmiştim. Hamburger pahalıya patlamıştı ama sonuç olarak oğlum'la telefonda konuşurken ona o gün geleceğimi söylemiştim ve bu yüzden söylediğim gün gitmeliydim. Gittim ama o gün bir daha anladımki; oğluma bile olsa, tamamen benim kontrolümde olmayan şeyler için asla söz vermemeliydim. O gün bugündür de bu kuralımı uyguluyorum. 

Tabii sadece bu konuda değil. Genel olarak küçük büyük fark etmeksizin ağzımdan çıkan sözleri tutmak gibi bir takıntım var. Bunu bir alışkanlık olarak edinmek için yıllarca kendimle uğraştım ve o çabalarımın sonunda bunu başarmışken, bunun öyle kalması için de elimden geleni yapıyorum. 
O yüzden birileriyle, önemli veya önemsiz bir konuda konuşurken söz vermemeye, vaat etmemeye çalışarak konuşuyorum.
Zaten insan, önemli veya önemsiz bir konuda dahi olsa doğruluk üzerine hareket edince, işleri de rast gidiyor. Her şey bu kadar basit işte. Çünkü hayatın kuralları da yeterince açık ve net. Fazla karıştırmaya gerek yok. İnsan yaptıklarından sorumludur. Yapacaklarından veya yapmak istediklerinden değil.

(ara verdim.
bi kaç saat sonra tekrar yazmaya başladım)

İlk gün eve geldiğimde, henüz kapıdan içeri girip ablamlarla ayak üstü birbirimizi öperken, oğlum da diğer odadan çıkıp, en şaşkın haliyle bana baktı. Çünkü o da geleceğimden haberdar değildi. 
Beni gördüğünde bi an donup kaldı öylece. Ne yapacağını bilmeden, nasıl bi tepki göstereceğini kestiremeden durup biraz daha bakınmaya devam etti. Biz bu arada ablamlarla ayak üstü en yapay halimizle hal hatır sormayı bitirmiş, öpüşmeleri geride bırakmıştık ve ben oğluma sarılıp, başını kendime bastırıp sıkıca öpünce oda bana sarıldı. İki dakika sonra ise "tatili burda geçirelim olur mu" diye başladı konuşmaya.

Oysa onunla olan telefon konuşmalarımızda güya; bu yaz benimle vakit geçireceğini konuşmuş, bunu kendi aramızda kararlaştırmıştık. Ama şimdi gelişimin ikinci dakikasında o "tatili burda geçirelim" deyince anladımki burdan ayrılmak istemiyor. 
Ve belki de annesi ve ailem onu burda kalmaya ikna etmiş. O böyle sürekli "tatili burda geçirelim" deyince bir şey demedim. Sonraki gün ve bir sonraki gün de aynı şekilde isteğini  dile getirince ikna oldum. Çünkü onu yaz tatili adı altında yanımda götürmeye zorlarsam, bu istemediği zevksiz bir tatile dönüşecekti ve benimleyken mutluluktan çok, mutsuz anılar biriktirecekti. Doğrusu onun bu yaşta, benimle mutsuz anılar edinmesindense, hiç anı biriktirmemesini daha sağlıklı buluyorum.

(canım sıkıldığı için yazmayı bıraktım
sonraki gün tekrar yazmaya başladım)

Oğlum on yaşını çoktan devirmiş, dört-beş ay sonra ise onbir yaşında olacak. Sınıfında ve hatta okulunda başarılı bir öğrenci. Okulda derece yaptığını söylediğinde, başarısını kutlamak için iPad'imi hediye olarak verdim, ama o; diğer bisikletinin artık ona küçük geldiğini belirterek yeni bi bisiklet istediğini söyledi. Ben de "yeni bisiklet şimdi değil de seneye alırım. hem o zaman sen biraz daha büyümüş olduğun için, sana tam uyacak olan bisikleti seçmiş oluruz" diye karşılık verdim, kabul etti. 
Kabul etmesine çok sevindim. Zaten şimdi istesemde ona bisiklet alamam. Çünkü param yok, iPad'i de zaten uzun zamandır pek kullanmıyordum, hediye bahanesiyle elden çıkarmış oldum :)
Şu bi kaç gündür onunla vakit geçirirken fark ettim de, sanki biraz olgunlaşmış. 
Bazı hareketleri olması gereken yaştan daha olgun ve bu yüzden beni bile yer yer idare ettiğini düşünmeme sebep oluyor. Oysa ben otuzüç yaşında olmama rağmen hâlâ kimseyi idare edemezken ve insanlar nasıl idare edilir bilmiyorken, onun henüz on yaşında bunu yapabiliyor olması, bende küçük bi şok etkisi yaşattı.

Üstelik sadece bu da değil. Örneğin geçen yıl bana karşı inanılmaz kaba ve saldırganca davranırken, bu yıl inanılmaz derecede anlayışlı davranıyor. Hareketleriyle, konuşmalarıyla, bana olan bakışlarıyla sürekli "seni anlıyorum" dercesine iletişime geçiyor. 
Henüz hiçbir kaba davranışta bulunmadı ve gayet nezaketli bi şekilde vakit geçiriyoruz. Sanırım gerçekten büyüyor, bunu anlamak inanılmaz muhteşem bi duygu. 

Tüm bunlara rağmen annesiyle yaşamasından dolayı bazen üzülmüyor değilim. Çünkü annesi de, ailem gibi fazla tutucu ve sığ bir dünya görüşüne sahip.
Zaten annesinin, oğlumun kafasının içini iyice allak bullak ettiğini, bazı telefon konuşmalarımızda, oğlumun sarf ettiği kelimelerden de anlamıyor değilim. Buluşmalarımızda ise birebir şahit oluyorum.

Kendince oğlumuza islam dini hakkında eğitim verdiğini sanarak, müslümanlıkla alakası olmayan tüm gelenek görenek ve saçmalıkları çocuğun minik kafasına doldurmaktan geri kalmıyor. 
Örneğin; oğlumun henüz yedi-sekiz yaşındayken, benimle olduğu bir yaz tatilinde, yanımızdan geçen sokak köpeği için "köpeğe dokunmayalım, çünkü o necis" demişti ve bu cümlesi beni inanılmaz derece de şaşırtmış, şaşkınlığı üzerimden attığımda ise kahkaha atmama neden olmuştu. 
Yahu sen daha sekiz yaşındasın, necis nedir, ne değildir, sen nerden bileceksin, allahın küçük sofisi.

Aslında çocuğun bu şekilde cümle kurmasına neden olan annesinin bi suçu yok. Çünkü islam'a ait olduğu düşünülen ve müslümanca olduğundan şüphe dahi edilmeden, nesilden nesile sadece kulaktan kulağa aktarılarak yaşamayan devam eden bi "alt kültür" var. 

Bu kültürün islam ve müslümanca yaşamla hiçbir alakası yok veya uzaktan alakası var gibi dursa bile, bunların aslında alakası olduğu düşünülen islami davranışlardan, fazlasıyla uzaklaşılmış bi şekilde abartılıp saçma sapan hale getirilmiş olarak yaşanıyor  ve kulaktan kulağa öğretilerek, sonraki neslin de bu saçmalıkları yaşanması dayatılıyor.

Bunu bu kadar kesin ve net bir şekilde söyleyebilmemin nedeniyse; aynı alt kültürle büyümüş olmamdan başkası değil. O kültürle büyüdüğüm için; neyin nasıl öğretildiğini, neden öğretildiğini şimdi dönüp bakınca daha iyi anlıyor ve anlamaya çabalamak için de elimden geleni yapıyorum. Oğlumun hayatını bu alt kültürün içinde geçirmesini istemiyorum ve bu isteğimden dolayı, bi kaç yıla kadar onu tamamen yanıma alıyor olacağım. Umarım bunu yapabilirim. Çünkü kapasitesinin var olduğunu görüyorum ve eğer görmeme rağmen onu tamamen, annesi ve aileme bırakırsam; insanlıktan çıkmasına da göz yummuş olacağım. İnsanlıktan çıkmasını istemiyorum. İyi bir insan olması için elimden geleni yağacağım inşallah.

(geçen gün yazmayı bırakmıştım, şimdi 'iki gün sonra' tekrar devam ediyorum)

Bayramdayız artık. hatta bugün üçüncü günü. Bu vesileyle sizin de bayramınız mübarek olsun. Umarım nice güzel bayramlar görürüz. 

Bayram münasebetiyle, ailedeki herkes annemin evine gelip, geceleri de onda yatıp kalkınca, ben de annem'e gitmek yerine; doğunun bu en pis, en geri kalmış, en sığ insanlarının yaşadığı şehrinin sokaklarda dolandıktan sonra, gece yarısı eşiyle beraber evlerine dönen kardeşimin evine gidip onlarda uyudum. Çünkü abimlerle konuşmuyorum ve bu konuşmama halimden dolayı, bayram olsa bile karşılaşmak istemiyorum. Yani annem'e gitsem; ister istemez kendimi, abimlerle bi kıyametin içinde bulurdum ve ben de bu kıyamet halini yaşamaktan bıktım. Kıyametten kaçarken de, bayramın ilk günü gemiş oldu, geçince de oğlumla bayramlaşamadık.

İkinci gün uyandığımda, dışarı çıkıp sokaklarda gezindim. Eski çocukluk arkadaşlarımla karşılaştık, bir kaçıyla sadece selamlaştık, bi kaçıylaysa sarılıp bayramlaştık. Bakış açıları hiç değişmemiş. 
Konuşmalarını hâlâ çirkin ve değindikleri konuları da hâlâ rezilce buluyorum. Hiç gelişmemiş, bilgi birikimi edinmemiş, hayata bakış açılarını hiç değiştirmemişler. Bu çok can sıkıcı bi durum. Selamlaşmadan öteye geçmeyen muhabbetlerimizden sonra "tekrar görüşürüz" deyip ayrıldım yanlarından. 

Öğleden sonra oğlum, ablamın telefonundan arayıp, abimlerin evde olmadığını söyleyerek beni eve çağırdığı için eve gittim ve tüm ev ahalisiyle bayramlaştık. 
Yarım saat sonra oğlumu odalardan birine çekip konuştum. Kendi dili döndüğünce, annesiyle tekrar denememizi istediğini söyledi. Hatta "küçük bi ihtimal de yok mu?" diye sordu ve ben "yokki. o başka bi hayat istiyor, ben başka bi hayat. biz birbirimize hiç uymuyoruz" dedim ve ben cümlemi tamamladığımda onun gözleri çoktan dolduğu için bi anda gözyaşlarına boğuldu.
Kendime çekip sarıldım ve "amacım seni üzmek değil. annenle biz uymuyoruz. olmuyor. ikimiz de seni seviyoruz, ama birbirimizle yapamıyoruz. o iyi bir insan, kötü değil. onu sev, ama biz onunla olamayız" gibi cümleler kurup durdum.

biraz sakinleştiğindeyse "başka şeyler de konuşmak anlatmak isterdim ama şimdi anlatamıyorum, ne konuşacağımı da bilmiyorum. sen biraz daha büyüdüğünde konuşuruz. anlatırım sana" dedim "tamam" dedi.
iki üç dakika sonra gözyaşlarını silerken, akmış olan burnunu çekip, yüzünü gözünü sildi ve içeri gidip çay içmek istediğini söyledi. "tamam" dedim ve oturduğumuz yerden beraber kalkıp birbirimize sarıldıktan sonra odadan çıktık.



8 Haziran 2018

afrorizmalar ve bi şeyler

Herkesin rol yapmayı öğrendiği bir dünya da yaşıyoruz. Kim öğretti, biz nasıl öğrendik ve bu rolleri hayata geçirirken nasıl da hiç zorluk çekmeden yaşayıp gidiyoruz?
---
küçük gördüğüm her şeyin altında ezildim.
-----
"paranın satın alabildiği şeyler" arasına "tüm zamanımı" ekleyelim.
---
pratikte her şey güzel, gerçekte bok.
----
artık insanlar hakkında yanılmak istemiyorum.
----
"kimsenin bi bok olmadığı" konusuna katılmıyorum. 
bence hepimiz bi bokuz ve kendi böceğimiz tarafından yuvasına götürülmeyi bekliyoruz.
----
sevginin, insanın tüm açıklarını kapattığına inandığım yıllarımı özledim: 2010-2015
---
şu an inanılmaz derecede bokum geliyor ve sıçmamak için kendimi zor tutuyorum. çünkü oda arkadaşlarım ayakta işiyorlar ve sırf bu yüzden, gönül rahatlığıyla klozete oturamıyorum. 
ayakta işemeleri yüzünden, bazen onları sırt sırta birbirlerine bağlayıp tokatlamak istiyorum. 
ulan halka açık pisuvarın başındamısınız da ayakta işiyorsunuz piçler. 
neyse, mecburen her tarafı yıkayıp sıçıcam.
-----
bu ara "melek mosso" dinlemeye başladım. aleyna çakal ve "soluksuz kaldım köşelerde yalnızım" adlı şarkıyı da sürekli dinliyorum. ayrıca yabancı bi slow şarkıya remix yapmışlar, o da güzel olmuş. geçen haftaya kadar onu da takıntı derecesinde dinleyip durdum. adını unuttum. "fucking popstar. loving rockstar" mı ne öyle bir şey diyor. remixli olan klipte arabalar drift yapıyor. klibi izlemiyorum.
----
özellikle şu günlerde libidom tamamen yerlerde. kimseyi sevişecek kadar ve hatta arzulayacak kadar bile çekici bulamıyorum. kuş ötmeyi bıraktı, kanat da çırpmıyor beybi.
-----
şu an kütüphanedeyim. sınavların çoğu bittiği için, içerisi pek bi sakin. hatta benim gibi beleş internetciler dışında kimse yok. 
ben ise yarın son sınavıma girip, sonrasında ver elini Türküye yapıcam. buralar allah'a emanet olacak.
----
ayağımdaki mantar sanırım kıçıma sıçradı. çünkü geceleri kıçım inanılmaz derecede kaşınıyor. geçen gün fotoğraflarını çekip baktım. geceleri kaşımaktan dolayı, baya baya kabuk attıracak kadar kötü görünüyordu. sınav haftası falan filan derken de doktora gitmeyi erteledim. kendi kendime kremler sürdüm ama pek yararı olmadı. doktora gidip götümü göstermem şart.
------
temizliğe dikkat eden ben'in bu hale düşmesi kötü.
demekki ne oldum değil, ne olacak bu götün hali demek lazımmış.
------
aslında belki de mantar değil, çok fazla oturmaktan dolayı da bu hale gelmiş olabilir. malum bu ara günün en fazla yarım saatini ayakta geçiriyor, diğer geri kalan saatlerinde ise ya oturuyorum, ya da yatıyorum. hımmm mantıklı. (inşallah mantar değildir.)
------
bayramı ailemle geçirme planım var. bakalım ne olacak. umarım güzel şeyler olur. olsun. allahım.

6 Haziran 2018

okul biterkene

"başlangıcı olan her şeyin bitişi vardır" kuralı, okul için de geçerli. İlk yılın sonuna gelmişken, hafta sonu gireceğim final sınavı dışında, başka sınav kalmadı. Girip çıktığım sınavlara dönüp bakıyorum da, geneli iyi geçti ve açıkçası; bu dönemki ortalamamın, geçtiğimiz dönemkinden daha yüksek olacağını da düşünüyorum. Hatta düşünüyorum değil de "bekliyorum" demek daha doğru olur, ama bakalım işte.

Sadece dersler konusunda gelişme yok; genel olarak arkadaşlıklar, insani ilişkiler, hayatım hakkındaki düşünceler, toplumsal anlamdaki bakış açım, bireysel özgürlükler, saçmalıklar, beklentiler ve insanlara karşı yaklaşımım da, onlara verdiklerim ve aldıklarım, önyargılarım ve önyargım bile olamayacak düşüncelerim de falaaaaan fistan her şey hakkında "düşüncelerim birazcık evrim geçirdi" diye biliriz.

Değişimin kendisini seven biri olarak bunların hepsini olumlu buluyor ve zaten elimden geldikçe olumlu yönlerinden bakmaya çalışıyorum. Ama buna rağmen olumsuz yönleri de yok değil ve zaten olumsuz yönleri olduğu için, aslında olumlu yönleri de var olmuş olmuyor mu?

Tüm bu; yeni bir ülkede okul deneyimi, aslında bir çok olaya yanlış yaklaştığımı görmeme ve olayları yanlış algıladığımı, bazen inadına yanlış yerinden baktığımı gösterdi bana.
Değişimin bu yanını seviyorum. İnsanı, körlükten kurtarıyor. Yeniliyor. Kabuğunu değiştirtip, dışarıya öyle salıyor.

Buraya gelmek; İstanbul'da yaşamış olduğum dönem içerisinde, sınırlı bir çevrenin içine takılıp kalmışlığın verdiği o belirsiz sarhoşluğu farketmemi sağladı. Oraya takılıp kalmışım ve her şeyin, oradaki gibi olduğu sanısıyla yaşamaya devam etmişim.
Hatta kısa süreliğine ayrılmalarımda bile, bunu hiç fark etmemişim ve bu şekilde yaşamaya devam edip, bugünlere gelmişim.
Ama işte şimdi mecburi olarak, oradan uzun süreliğine ayrılınca, İstanbul dışında kocaman bir hayat olduğunu görmeye başladım.

Buraya gelmek, iyi veya kötü olsun, küçük büyük herkese karşı bakış açımı az çok değiştirdi. Daha önce farkında olmadan herkesin aslında gay'liği normal karşıladığını sanan ben, burada yaşadığım deneyimler sayesinde, kendi cinsinden biriyle beraber olmanın aslında normal karşılanmadığını iyice anladım.

Bir çoğu (yetişkinler dahil) kendi cinsinden birileriyle de yattığını söylerken utanmayan, çekinmeyen ve bunu gayet normal bi şekilde ifade eden erkeklerle tanışmamışlar. Onların tanıştığı ilk kişi ben oldum.
Bunu öğrendiklerinin ilk günlerinde mesafe koymalar, bir daha selamlaşmamalar yaşansada, sonrasında bir çoğu, onları sikmeye kalkışmayacağımdan emin olduklarında muhabbetlerimiz kaldığı yerden devam etti.

Oysa bundan önce "herkesin ibneliği normal karşıladığı" sanısına kapılmış öyle yaşıyordum. Yani sonuçta yaşanılanlar zorla değildi ve zaten kimsenin özel hayatına dahil olabilecek bir konu da değildi. Tüm bunların böyle olmadığının farkına burada vardım.

Nedeni ise; sürekli İstanbul'da yaşayıp, çoğu zaman ordaki ibne ortamlarından başka ortamlara takılmamak, daha eğitimli insanlarla beraber zaman geçirmek, ön yargılarını kırmış insanlarla iletişimde kalmak gibi nedenlerdi. Çünkü size "tü kaka" diyen birileri olmadığı zaman, size zarar verdiğini bile bile bok yeseniz bile doğru yaptığınızı düşünerek yemeye ve kaldığınız yerden yaşamaya devam ediyorsunuz.

Burada ise, çok net bi şekilde gördüm ki; olay böyle değilmiş.
Götünüzü siktirmeniz veya sikinizi bir göte sokmanız, herkesi ilgilendiriyor. Bunu siz unutmuş olsanız bile, insanlar, yatak odanızda ne haltlar yediğinizi, o haltı nasıl yediğinizle ilgileniyor. Üstelik bunu "haklarıymışcasına", yanlış yapmadıklarından emin bir şekilde davranarak sürdürüyorlar.
Burada, bu yeni topluluk içerisinde, bu unuttuğum duygu durumlarını, yaşam şekillerini, bakış açılarını tekrar deneyimleyerek hatırlamış oldum. İyi oldu. Çünkü bazen bi tokat, insanın kendine gelmesine fazlasıyla yardımcı olur. Tabii ben birden fazla tokat yedim ama olsun.

Bu tokatlara rağmen, çoğunu sikime de takmadım. ve tokatçılık yapmaya kalkışanlardan bi kaçını kenara çekip "eğer ibne olmaya karar verirsen, gel seni ilk siken ben olayım. seversen zaten devam edersin, sevmezsen bi daha götünü siktirmezsin. ama benim dışında birine götünü siktirirsen, emin ol çok kötü bir deneyim yaşarsan. çünkü kimse seni benim gibi öpe koklaya sikmeyecek. haberin olsun." demekten de geri kalmadım.

İlk günler kızsalar da, onlara yürümediğimi fark ettiklerinde, yavaş yavaş tekrar iletişim kurmaya başladılar ve bir çoğuyla şimdi yakın arkadaşız. Ama bir kaçı hâlâ salak salak konuşup canımı da sıkmıyor değiller.
Gerçi onlara da hak vermiyor değilim. Çünkü çoğu henüz daha yeni yeni yirmili yaşlarına adım atmış hâldeler ve sanıyorlarki, hayatlarının tümü ortaokul muhabbetlerinin devamından ibaret kalacak.

Bu yer yer tatsız sohbetler, bana gençlerin ne kadar aptal olduklarını, ne kadar akıllı olduklarını, ne kadar zeki ve salak olduklarını, ne kadar basit ve zor düşündüklerini gösterdi. Yetişkinlerin de aslında ne kadar salakça düşündüklerini, ne kadar basitçe olaylara takılıp kalarak hayatlarını boka çevirdiklerini görmeme yaradı.

Yani sadece cinsel anlamda değil, diğer konularda da çok salak ve sığlar. Bilgi sahibi olmak, bilgili olmak, eğitimli olmak, saygılı olmak gibi konularla zerre kadar ilgilenmiyorlar. Çoğu bir an önce okudukları bölümden mezun olup, para kazanma derdinde. Başka da dertleri yok. Ha bi de "bu akşam kimi siksek" dertleri var ama bu "günlük" bir dertten ibaret.
Uzun vadeli dertleri, bi an önce okulu bitirip herhangi bir işe atanmak. Bunun dışında başka hiçbir şeyi kafalarına takmıyorlar.

Yani para kazanmak derdi güzel bir şey ama yirmili yaşlarında biriyle konuşurken "neden bu bölümü okuyorsun" diye sorduğumda, bana cevap olarak "çünkü ataması var" dediği anda, onu bi yerlere atamış olduğum için, karşımda olmasına rağmen görmemeye başlıyorum.
Ki zaten uzun soluklu muhabbet ettiğim arkadaşlarım bu kişiler arasında değil ve "bi yerlere ataması olacak diye okuyanlar"la muhabbetimiz "selam"dan öteye geçmiyor.
Daha yirmi yaşındasın neyin atamasından bahsediyorsun solucan.

Böyle insanlarla tanışa tanışa sonlarının olmadığını da gördüm. O yüzden bir çoğuna artık "bu düşünceyle okumanın iyi olmadığını" söylerken, onlara acıdığımı da hal ve hareketlerimle, ses tonum ve cümlelerimle belli etmekten geri kalmıyorum.
Zaten çoğu, takındığım o anki tavrımdan dolayı bana sinir olup masamdan kalkarak atandığı yere siktir olup gidiyorlar. Belki de siktir olmuyorlar, sadece; analarının ammına gerisin geri girip, dokuz ay, on gün sonra tekrar çıkarak hayata yeniden başlıyorlardır. Bilmiyorum.

Ya açıkçası ben de bu insancıkları küçük görmek istemiyorum ama ne bileyim, bi insan daha yirmisinde neyin atamasının derdinde olabilir ki. Hayır tamam, illa atanıp maaş alma derdindeysen, bari sevdiğin bi bölüm oku, sonrasında da sevdiğin işe atan, mutlu olacağın bir şeylere zamanını harca, emeğini sevdiğin şey için ortaya dök.
ama yok, paşalarım ve sultanlarım, sırf sikik bi işin ataması var diye okumaya gelmişler.
Doğrusu bu insanların, topluma hiçbir yararı olacağını sanmıyorum. Yararı olabilecek insanların da önünü kapatanların bu kimseler olduğundan da şüphe etmiyorum.

İşte buraya gelmek, birazcık kendimi görmemi ve kendimle beraber, hayatın diğer yanlarını da görmemi sağladı.
Evet, insanlar ekmek derdinde ama bu ekmeği nasıl kazandıklarının derdinde değiller.
İnsanlar mutsuz bi hayat yaşamak için ellerinden geleni yapıyorlar ve mutsuzluk için çırpındıklarının da farkında değiller.
İnsanlar birer zavallı. İnsanlar aynada kendilerine bakıp "ne yapıyorsun" demekten aciz, sadece nefes alıp veren canlıdan başka bi şey değiller.

İşte buraya gelmek, aslında; herkesin, benim gibi yaşamadığını veya hayatı benim gibi algılamadıklarını fark etmemi sağladı. Oysa daha önce herkesin benim gibi düşündüğünü, yaşadığını, yaşıyor olduğunu falan sanıyordum. Böyle değilmiş. Bunu, kendim farkına vararak fark etmek de güzel oldu. Belki de böylesi daha güzeldir. Böyle olması gerekiyordu. Eğer öyleyse, oldu bile.
----
He bi de, geçen gün notlarımı sattım ve uçak biletimi aldım. Önümüzdeki hafta İstanbul'da olacağım. Sonrasındaki günlerde ise, önümüzdeki senenin okul ve yurt parası için iş bulup çalışacağım.
Bi yandan da DGS için kasmayı düşünüyorum. Bakalım nasıl olacak.
Ne olacaksa olsun da, güzel olsun inşallah.
inşallah.