Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

14 Temmuz 2018

Vahşi Batı'daki Tatil Köyü'nde Uysal Bir Garson

Ramazan Bayramı'nı geçirmek için ailemin yanına gitmiştim ama ne yazıkki ben bayramı geçiremedim, o ve onlar bana geçirdi.
İlk günler nerdeyse hep iyi geçen bayram öncesi, esnası ve artık iyice yüz göz olmaya başladığımız anda zehir olan bayram sonrasında, kafamı ellerimin arasına almadan içindekileri bi yerlere oturtup, yıllar önce aldığım gibi yürürlüğe soktuğum eski kararımı şimdi tekrar gündemime getirip, artık işlemde olmayan o kararı tekrar işleme sokmam gerektiğine ikna oldum. 
Çünkü bazen böylesi daha iyidir. Önce kendimiz, önce kendimiz, önce kendimiz ve sonra yine kendimiz ve en sonunda da biz iyi olduktan sonra herkes için böylesi daha iyidir.

Evet, yani bazen olumlu veya olumsuz bir şeyler olur biter ve zaten bizde hayatı, tüm güzelliği veya olanların çirkinliğine rağmen yaşayarak devam ettirip gütmek zorundayızdır. Hem yaşantımız, HAYAT karşısında, yerdeki herhangi bi karıncanın yaşamı gibidir. Tek fark burdaki karınca sizsiniz ve sizin gibi milyarlarcası daha vardır.

Siz içlerinden sadece biriyken ve çevrenizde sizin gibi milyonlarca karınca daha varken, şimdi yapmanız gereken şey sakinleşip kendinizden 50 kat ağır olan yükünüzü yere bıraktıktan sonra, olmakta olanlara baktığınızda bi tercih yapma zorundasınız:
ya siz de olup bitenlerle beraber bitmeyi tercih edersiniz, ya da yolunuza devam eder gidersiniz.

Kararımı zaten vermiştim; yani eskiden yaptığım gibi yoluma devam edip gitmeli, tekrar aileme dönmemeliydim. Onlarla olan ilişkiyi (ki aslında ortadan kaldırmıştım)tekrar ben yönetmeli ve asla (bi daha geri adım atarak)ödün vermemeliyim. Bunun sonucunda yine yalnız kalacak ve bazen yalnızlığımdan kaynaklı çok fazla yanlış yapacak, bazen sırf yalnızlığımı yok etmek için saçma sapan bir yaşam sürecek, gerçek anlamda hiç tanıyamacayağım insanlarla zaman geçirerek vaktimi öldürüp yok edecektim ama zaten başka ne yapabilirim ki? 
Gerçi böyle diyorum ama yalnızlığına karşı; şimdi eskisine nazaran daha iyiyim ve farkındalığım daha yüksek. Üstelik artık onu yok etme çabasına da girmiyorum. Bunun aksine onu biraz da olsa ehlileştirdim ve bunu bilinçli bir seçimin sonucunda yaşamaya başladım. Böylece saçma sapanlıklarım azaldı ve gittikçe daha da azalttığımı kendim de görüyorum.
Hem zaten yalnızlık o kadar da korkulacak bir şey değil. Ona alışalı çok oldu. Ona aşık olalı...

Süslü kelimeleri bir araya getirdiğim cafcaflı kendimi haklı gösterme cümlelerini bi kenara bırakıp sadede gelirsek; artık ailemden tamamen kopup gitmeli ve kendi yolumu iyice belirginleştirmeliyim. Bu herkes için iyi, benim için ise mecburi bi şey.

Oysa uzun zamandır "aile" ve aile ilişkileri hakkında düşüncelerimi, fikirlerimi vesaireleri değiştirmiş olduğum için böyle düşünmüyor ve bu yüzden adımlarımın sıklığını ve yürüyüş tarzımı değiştirmiştim. Daha önce onlara karşı yürürken; uzun aralarla paldır küldür adımlarken, şimdi daha sık ve "catwalk" demek doğru olur mu bilmiyorum ama işte karşılık bekleyerek "davetkâr" yürüyordum diyebilirim. 

Bundan çok önceki "aile" anlayışım ise hemen hemen şöyleydi: 
aile; bireyi, dünyanın onu rahatlıkla sömürebileceği hâle getiren en küçük topluluktur. 
Böyle düşünüyordum ve bu yüzden aile kavramının doluluğuna değil boşluğuna, özellikle kutsallığının sıfırlığına inanıyordum. (zaten şu her şeye kutsallık atfetme alışkanlığımız olmasa dünya daha güzel bir yer olur. buna da canı gönülden inanıyorum.)

Aile kavramının kutsal olmadığını yer yer dile getirdiğim ve hatta kendi ailem içinde de tartıştığım olmadı değil. Böyle konuştuğum zamanlarda herkesin ağzı açık hayretler içinde kalıyorlardı. Bu düşüncem biraz evrim geçirsede, yer yer hâlâ böyle düşünmüyor değilim.

Tüm bu düşünceleri bi kenara atıp, şimdi neden onlara yakınlaşmaya başladığımın veya yakınlaşmak istediğimin sonucunda yaşananlar karşısında böyle kırıldığımın nedenine inersek:
Ailemi en son geçen yıl görmüştüm ve özlediğimi düşünüyordum. Zaten özellikle 2-3 yıldır onlarla eskisine nazaran daha sık iletişim kuruyor ve daha fazla gidip görüşüyordum. 
Belki de bu hareketlerimin altında olgunlaşmaya başlamanın getirdiği, getirmekte olduğu yeni bakış açılarımın etkisi olabilir. Zaten azda olsa öyle de olduğuna inanıyorum. Ama tabi benim de hiçbir zaman tek bir düşünceye saplanıp kalmamak gibi bir yanım varken, o eski düşüncelere bağlı kalarak onlarla hiç görüşmemek olmazdı. Tüm bunların ardından ise, görüşmelerimizin sonunda hep hayal kırıklığı oluyordu. 

Hayal kırıklıklarına o kadar alışkındım ki, bunları çok önemsemiyor, olumlu olan tarafları gözümde büyüterek, aslında kötü olmadığını, aksine gittikçe iyiye doğru yol aldığımızı kendi kendime dile getirerek içime su serpiyor, üzüntü yangınımı söndürmeyi başarıyordum.
Yani sonuçta ailemdi. Kötü şeyler yaşasakta, biliyorum ki başım sıkıştığı an aradığımda el uzatacak olan onlardan başkası değil. Aile tüm kötülüklerine rağmen budur. Böyledir.

Hem sonuçta karınca değil, herkes gibi bende insanım. Ot gibi yerden de bitmedim. Kendi kendime bi yerde yeşerip büyümedim. Kurtlar tarafından bulunup vahşi doğada yetiştirilmedim. Benim bi insan ailem vardı. 10 yaşına kadar annem olduğunu sandığım bi ablam, evde ne işe yaradığını bilmediğim anne dediğim yaşlı bi kadın, diğer ablamlar, abimler falanlar filanlar var. 

İnsan, şimdiki mutsuzluğundan farklı bi mutsuzlukla sarmalanmış olarak büyümüş olsa bile, ailenin kutsallığına inanma-masına rağmen 33 yaşına gelmişkende aile sıcaklığını arıyor. Bu başka bi sıcaklık, başka bir şey. O hissin tam olarak anlatılması için belki de onlarla iyi bir iletişim kurulması lazım. Ama arada iletişim olmayınca, anlatımı hiç becerilemiyor. Ya da ben beceremeyenlerdenim.

Yukarda da dediğim gibi; uzun zamandır görmemenin verdiği özlem duyguları arasında onlara gittiğimde gördümki; aslında sandığım gibi özlememişimdir. 
Sadece her zamanki gibi uzun zamandır olardan uzak kalınca özlediğimi sanmışım o kadar. Gittiğimde kaldığım nerdeyse her gün onlarla atıştık ve zaten bayram sonrasındaki son tartışmada da dayanamayarak hemen Vahşi Batı'ya doğru yola çıktım.
O gün şunu bir daha anladım ki:
İnsanın; sevilmediğini, istenilmediğini bilmesi kadar güzel bir duygu yok. Bunu bazen unutuyor olsam da, aileme dönerek tekrar hatırlıyor olmak muhteşem bi duygu. Teşekkürler.

Dönüşten önce evden çıkarken oğlum'da evdeydi. Bir kaç saat önce bizimkilerle kavga etmiştik ve doğrusu, bakış açılarından dolayı oğlumun onlarla vakit geçirmesine gönlüm razı değildi. Bu yüzden onu da alıp evden çıktım ve herkesin önünde "bir daha bu eve gelme, hep annende kal" diye tembihledim. 
Onu kardeşimin evine bıraktıktan sonra oğlumun annesine de aynı minvalde bir mesaj gönderdim ve taksiye atlayıp ufukta kayboldum.

Vahşi batıya geldiğimde kredi kartına yüklenerek geçirdiğim bi kaç günlük savrulmanın ardından, nihayet 5 yıldızlı bi tatil köyünde garsonluk işi buldum. Akşam 18:00'den gece 02:00'ye kadar bar garsonluğu yapıyorum ve benimle beraber çalışan onlarca kişi daha var. 
burada bi kaç ay sabrebilirsem, biraz para biriktirip vücudumu Kıbrıs'a atabilirim. Sonrasında yine buluruz bi çaresini.


1 Temmuz 2018

bulanık su

İstediğimiz kadar özgürlük naraları attıktan sonra, götümüze boncuk sokup kulağımızın arkasını siktirsek de, her şeyi olduğu gibi yaşayamadığımız gibi, yaşadıklarımızı da oldukları kadarlıklarıyla bile olsa buralara yazamıyoruz.
Zaten yazabildiklerimiz ya geçmişe karışmış ve artık gerçekliğini çoktan kaybettiği için değersizleşmişler, ya da artık eskisi kadar kişinin üzerinde etkisi olmayan anılardan oluşan aşılmışlıklardan ibaret şeyler.
Gerçekliğini çoktan kaybetmişler ise hatırlandıkları kadarıyla kurgulanıp yazılabiliyor. Ama kurgular da çoğunlukla hep başkalarının başından geçenlerle tamamlanıp öyle aktarılabiliyor. Ya da yer yer ben öyle hareket ediyorum demeliyim.

İyisiyle değil de, kötüsüyle bayram geldi geçti. Geriye ise nasırlaştıkları için tutup yere çalmama rağmen hiçbir şey hissedemeyen kalpler, benim yüzümden gözyaşlarıyla ıslanmış küçük bir yürek ve aştığım yüzlerce kilometre kaldı.

Kilometreleri aşarken içim içimi yedi, yediklerim bana dokundu, her şey birbirine girince düşüncelerim bulanıklaştı. Bir kaç gün boyunca oğlumun:
-annemle yine barışın
-ama biz onla çok farklıyız. biliyorsun hep kavga gürültü vardı, bu hep öyle gidiyordu
-ya tamam da, küçük bi ihtimal de yok mu? küçücük?" cümlesi tarafından esir alındım.

Bu son cümlesini günlerce düşündüm. Düşündükçe üzüldüm ve sonra "belki de oğlum için annesiyle barışmalıyım" diye karar verdim. Sonuçta etrafındaki babalı çocuklara, sıcak görünen yuvalara özeniyordu ve bu isteğini kendinden kaynaklı masumluğuyla dile getiriyordu.
Tam da işte ben kararımı verip, belki de oğlumuz için annesine telefon açıp "eğer sen de uygun görürsen, çocuk için bir araya gelelim. sadece o istiyor diye bi araya gelip, tekrar aynı evde yaşayalım" demeyi düşündüğüm gün, kıyamet koptu.
Evde herkes üzerime gelip, abandıkça abandılar ve o an gördümki; aslında her ne kadar çocuk için bir araya gelsek de, ona hiçbir zaman mutlu bir yuva veremeyiz. Çünkü ailem bu. Oğlumun annesinin ailesi de farksız değil. Kafaları geçen yüzyılda kalmış ve bunu aşamıyorlar. Olur da biz tekrar aynı evde yaşamaya başlarsak, işte o zaman geçen yüzyıl adetleri tekrar evimize yerleşecek ve her şey silbaştan başlamış olacaktı.

Madem her şey sil baştan başlayacak, o zaman neden bu kadar süredir noktalamıştımki. Neden o çocuğu babasız da büyünebileceğine alıştırdımki? Bunu yapmaya ve her şeyi tekrar en başından bok etmeye hakkım yok. Kimseye ve en başta kendime ve oğluma bu kötülüğü tekrar yapamam. Evet kötü şeyler oldu bitti, ama daha kötüsünü yaşamayı hak etmiyoruz.

Hem şimdi dönüp evin içinde kopan o kıyamet sahnesine bakıyorum da; aslında bu kez de farklı olmadı. Çünkü her defasında böyle oluyor. Aynı şeyleri, farklı zamanlarda tekrar tekrar yaşayıp duruyorum. Belki de buna karşı bi bağımlılığım oluştu, veya aynı kırgınlıkları yaşamaktan bıkmadım gitti. Belki de tüm bunlarla uğraşmak yerine, aynı şeyleri deneyimleyerek ve her defasında daha büyük bi hayal kırıklığıyla yüz göz olmak yerine, değiştiremeyeceğimi kabullenip, onlarla mücadeleyi bırakmalıyım.
Evet bunu yapmalıyım.

Zaten tüm bu kırgınlıkların, yaşanılan ve yaşatılan hayal kırılıklarının nedeni de benden başkası değil. Çünkü değişime inanan biri olduğum için, insanların değiştiklerine dair umudum da bitmiyor.
Belki de umudumu tümden yitirmek yerine, sadece bazı konularda yitirsem daha iyi olacak. Böylece herkesin daha güzel bi hayatı olur. Tabii en başta benim.

Aslında bi ara öyle yapmıştım. Yani tüm umudumu yitirmek yerine, bazı konulara dair yeşerip duran umudumu toplayıp çöpe atmıştım ve gerçekten kendimi daha iyi hissetmiştim. Üstelik sadece ben değil. Hayatımda olan herkes iyi hissetmişti. Herkes iyi hissediyordu.

Ama sonrasında pes edip, diğer insanları (daha doğrusu, biraz daha geleneksel yaşayan ve geleneksel kalıplarından çıkmak yerine, hayatlarını geleneksellikle harmanlayarak yaşayanları)kıskandım, bu yüzden kendi doğruluğumu bırakıp, onları taklit ederek bir şeyleri başarabileceğimi, iyileştirebileceğimi, kendimi ve ailemi daha sağlıklı bir zemine oturtabileceğimi düşünerek yaşamaya başladım.
Bundan bi nebze başarılı olmadım değil. Ama sonuçta, bi yerden sonra ipler kopuyor ve taklidin de yapaylıktan öteye geçmediği hemen belli oluyor. Çünkü onlar da modern hayatın içinde ayakta kalmak için, taklit etmeyi keşfetmişler.
Ne aptalım değil mi? Sadece kendimin taklitçi olduğunu sanarak yol almışım ve sonra bi yere çarpınca da üzülüyorum.
İşte bu taklit etme işi falan hepsi, kendini kandırmaktan başka bir şey değil.
Zaman; meyveleri olgunlaştırır, kıskanarak baktığımız insanları taklit etmeyi öğretir ve yaşlıları tek tek öldürür.

17 Haziran 2018

hayat'tan enstantaneler

Bu gece kendimi çok güçsüz hissediyorum. Bitmiş, tükenmiş, enerjim kalmamış gibiyim. 
Sadece bunlar da değil. Sanki bir işe yaramazın teki olup çıkmışım ve aslında zaten hiçbir işe yaramıyormuşum gibi bi ağırlık var üstümde. 
Bu gece; boş beleş biriydim de bunu görmemişim veya aslında görmek istememişim ama işte şimdi görmüşüm veya görmeye başlamışım, başlıyormuşum gibi bir his var içimde. Nedenini bilmiyor ve bu hisleri içimden, üzerimden atamıyorum da.

(yazmayı bıraktım.
aradan 2 saat geçti, tekrar yazmaya başlıyorum.)

2-3 saattir tamamen yukarıdaki düşüncelere, hislere teslimdim ve canım çok sıkkındı. 
Tabii 2-3 saat diyorum ama aslında bu durum bi kaç gündür vardı. Yani günlerdir böyle hissediyordum. 

Hissediyorum hissetmesine ama bu güçsüz düşüren ağırlık hissi, 2 saat önceki kadar yoğun yoruculukta değildi. Bunun yerine, daha çok zihnimi meşgul edip, beni; çevrede olup bitenlere karşı kayıtsız kalmaya zorluyordu. 
Bende bu yüzden insanlardan olabildiğince uzak durmaya çalıştım. Hatta sırf uzak kalmak için okulun bilgisayar sınıfına kapanıp akşama kadar film izleyip durdum.

Tabii buna rağmen canım hâlâ sıkılmaya devam ediyor, sıkıldıkça ise modum düşüyordu. Düşüşü durdurmak içinse, izlemekte olduğum filmleri yarıda bırakıp odama gidip uyuyarak, düşüş modumu uykuyla geçiştiriyordum. 
Uyumak bazen işe yaramıyor değildi. Ama bi kaç gündür gittikçe daha fazla uyuduğumu fark ettiğimde bu yönteme başvurmayı bıraktım. 

Şunu da fark ettimki; sanırım bu gibi zamanlarda uyumak iyileştirici değil, daha çok; gittikçe insanı karamsarlığa itip, içine kapanmasına neden olan iç sıkıcı bir kaçış yolu. 
Tüm bu ağırlık hissi, sıkıcılık falan eskisine oranla şimdi kat kat yoğunlaşıncaysa; fark etmeden kendi kendime yüzümü astım. İyice takatten düşüp kaldım. 

Ama işte oturup şu cümleleri yazmaya başladığımda fark ettim de; güçsüz olduğumu, bir işe yaramadığımı düşünmeme sebep olan ve gittikçe bu güçsüzlüklük duygusuna kendimi teslim etme nedenim; aslında yarın ailemin yanına gidiyor olmamdı. 

Nedendir bilmiyorum ama durum yıllardır hep bu şekilde tekrarlanıp duruyor. 
Yani; onların yanına gitmeye karar verip de, gün saymaya başladıktan sonra, tüm ruh halim karman çorman oluyo. 
Bi kaç gün öncesinden başlayan gereksiz can sıkılmalarım, öfke patlamalarım, her an kendini göstermek için fırsat kollayan sert çaresizlik hissi, güçsüzlük, iştahsızlık vs vs.

Ve evet işte, yine nedendir bilmiyorum ama onların yanına gidince, kendimi hiç olmadığım kadar çok güçsüz hissediyorum. Sanki onların yanına geldiğimde, onlar hayatımda olmadıkları için her şey kötüye gitmiş, yaşamım, düzenim allak bullak olmuş ve işte bu yüzden mecburen dönüp gelmişim gibi hissediyorum. 

Hatta şu cümleleri yazarken fark ettim de; aslında bunu bana onlar hissettiriyorlar. Hem de fazlasıyla. Üstelik ailemle her buluşmamız böyle oluyor. Yani onların belki de bana yaşam enerjisi vermeleri gerekirken, ben de zaten eser derece de bulunan yaşam enerjisini de alıp yere çalarak yok ediyorlar.

Kavgalar, gürültüler, laf sokmalar, her an didişmek için fırsat kollamalar, üstünlük taslamalar, karşılıklı birbirine hakaret etmeler. Bunlar hiç bitmiyor ve öyle görünüyorki bitmeyecek de.
Tüm bunlara rağmen onları hayatımdan tamamen silemiyorum. Tabi onlar da beni silemiyorlar. Bunun yerine, birbirimize hayatı zehir ederek geçinip gidiyoruz.

(yazmaya ara verdim. 
1 saat sonra tekrar yazmaya başladım.)

Onlarla her buluşma öncesinde bu duyguları yaşıyorum. Henüz atladığım olmadı.
Şimdi bunu, yani ailemle buluşmaya karar verdiğim için kendimi güçsüz hissettiğimi anlamışken biraz rahatlamadım değil. Hatta çok rahatladım. Bunu anlamışken, sanırım bir kaç saate kadar bu düşünceleri, bu güçsüzlük hislerinin tamamını yok ederim. 

(yazmayı bıraktım. 
3 gün sonra tekrar yazmaya başladım.)

Ailemin yanına geldim. İçimde bir güçsüzlük falan filan yok. Bu sefer başka bir duygu var ama henüz ne olduğunu anlamadım.

Üstelik buraya ait olmadığım, hiçbir zaman ait olamayacağımı düşünüyorum. 
Cümleyi "düşünüyorum" diye bitirdim ama doğrusunu söylemek gerekirse; bu "düşündüğüm" değil, bildiğim bir şeydi. Üstelik çocukluğumdan bu yana bunun hep farkındayım, hep biliyordum. Bu her zaman böyle oldu. Kendimi ait hissetmedim ve hissedemiyorum da. Burdan uzaklaşınca "zaten buraya da ait olmadığımı" unutmuş oluyorum ama işte dönüp gelince tekrar hatırlıyor ve hatta yeni baştan öğrenmiş oluyorum.

(yazmayı bırakmıştım.
2 gün sonra tekrar yazmaya başladım)

Ailemle çok farklıyız. Öylesine farklıyız ki, bu farklılık yüzünden bir daha görüşmemeyi düşünmüyor değilim. Onları hayatımdan tamamen silip, bir daha arkama bakmamak üzere çekip gitmek istiyorum. 
Dünyaya bakış açıları hiçbir zaman değişmeyecek, beni sahipleniş tarzları ölünce son bulacak. Onlar böyleler ve ben onları değiştiremeyecek kadar, onları bu şekilde kabullendim.

Değişmeyecekler ve kendileri değişmedikçe beni değiştirme denemelerinden hiç vaz geçmeyecekler. Dediğim gibi onlar böyleler. Ben de şöyleyim.

Birbirimizi değiştirmeye çalışmak, sorunlarımızın devam etmesine, geleceğe taşınmasına neden oluyor. Bu da her zaman sürüp giden bi çatışmayı doğurup, gittikçe büyütecek de.
Sanırım buna artık; onlarla görüşmeyi tamamen keserek bi son vermeliyim. 
En azından kendi ruh sağlığım için bunu yapmalı ve kendimi artık tamamen "yol"uma vermeliyim. Şimdiki buluşmamız, onları son görüşüm olacak gibi duruyor.

(yazmayı bıraktım.
1 gün sonra tekrar yazıyorum.)

Ailem çok tutucu. Bu tutuculuklarını perçinleyen şey; onların daha geniş bi pencereden bakmasını önleyen sığ bakış açıları ve bundan dolayı bazen iletişim kurmamız imkansız hâle geliyor. 
Bazen onları, oldukları gibi kabullenerek hayatıma devam etmeyi düşünmüyor değilim. Ki zaten hâlâ görüşüyor olmamızın nedeni bu davranışım ve aslında hayatıma devam etmemi sağlayan şey de bu.
Ama ne yazıkki bu da bi yere kadar devam etti. Yani şimdiki buluşmamıza kadar. Çünkü gittikçe beni bana daha kötü hissettiriyorlar. Kötü hissetmekten yoruldum. Onlarla kötü olmaktan, onlara kötü davranmaktan, onları kötü hissettirdikten sonra kötü hissetmekten yoruldum. Çok yoruldum.

Hepsi bu şekilde değiller tabi. Örneğin bir abim ve benden küçük olan tek kardeşimle bi nebze de olsa anlaşabiliyoruz. 
Bazı konularda fikrimi söylediğim zaman veya bir şey yaptığım zaman "sen bilirsin, senin hayatın" diyebiliyorlar. Ama diğer geri kalan 5 kardeşim hepsi bana düşman gibiler. Ne yaparsam yapayım yanlış yapıyormuşum gibi hissettiriyorlar, ne söylesem tuhaf karşılıyorlar. 

Onlarla her hangi bi konuda ortak yolu bulmamız o kadar zor ki. Artık bunu iyice kabullendim. Onları en basit bi konuda bile asla razı edemiyorum. Asla memnuniyet ifadesini yüzlerinde göremiyorum. Hep bi rahatsızlık, hep bi benden yana şikayet durumu var. Sanki dünyanın kötü gidişatının sebebi bile benmişim gibi davranıyorlar. Yoruldum. Yorumdum. Yoruldum.

Büyük ihtimal 1-2 hafta sonra ayrılıcam ve bi daha özel anlardaki telefonlaşmalar dışında hiç görüşmeyeceğim. 

(yazmaya ara verdim
3 saat sonra yazmaya başladım)

Buraya gelirken ailemi hiçbir zaman gelişim öncesinde haberdar etmiyorum. Her zaman yüzlerce kilometre uzaklığı geride bırakıp, evin kapısını çaldığımda, ablamlardan birinin "kim o" diye seslenmesinin ardından, karşılık olarak "ben" diye cevapladığımda öğrenmiş oluyorlar. 

Bu hiç değişmedi. Çünkü yoldayken, plansız bir şey olur veya belki ben kendi kendime eve gelmekten vaz geçebilirim diye düşünüyor, böyle düşündüğüm için de evin kapısını çalıncaya kadar onları haberdar etmiyorum. Bunu hayatıma bir kural olarak geçirdim ve bozmamaya çabalıyorum.

Öte yandan "geleceğim" dersem de, iki elim kanda bile olsa gitmek zorunda hissediyorum kendimi. Ki bir keresinden geleceğimi söylemiştim ve uçağın kalkışından saatler önce, canım hamburger çektiği için hamburger yemeye gittim ve döndüğümde uçağı kaçırmış olduğumdan dolayı yüzlerce lira verip, aktarmalı bi şekilde gitmiştim. Hamburger pahalıya patlamıştı ama sonuç olarak oğlum'la telefonda konuşurken ona o gün geleceğimi söylemiştim ve bu yüzden söylediğim gün gitmeliydim. Gittim ama o gün bir daha anladımki; oğluma bile olsa, tamamen benim kontrolümde olmayan şeyler için asla söz vermemeliydim. O gün bugündür de bu kuralımı uyguluyorum. 

Tabii sadece bu konuda değil. Genel olarak küçük büyük fark etmeksizin ağzımdan çıkan sözleri tutmak gibi bir takıntım var. Bunu bir alışkanlık olarak edinmek için yıllarca kendimle uğraştım ve o çabalarımın sonunda bunu başarmışken, bunun öyle kalması için de elimden geleni yapıyorum. 
O yüzden birileriyle, önemli veya önemsiz bir konuda konuşurken söz vermemeye, vaat etmemeye çalışarak konuşuyorum.
Zaten insan, önemli veya önemsiz bir konuda dahi olsa doğruluk üzerine hareket edince, işleri de rast gidiyor. Her şey bu kadar basit işte. Çünkü hayatın kuralları da yeterince açık ve net. Fazla karıştırmaya gerek yok. İnsan yaptıklarından sorumludur. Yapacaklarından veya yapmak istediklerinden değil.

(ara verdim.
bi kaç saat sonra tekrar yazmaya başladım)

İlk gün eve geldiğimde, henüz kapıdan içeri girip ablamlarla ayak üstü birbirimizi öperken, oğlum da diğer odadan çıkıp, en şaşkın haliyle bana baktı. Çünkü o da geleceğimden haberdar değildi. 
Beni gördüğünde bi an donup kaldı öylece. Ne yapacağını bilmeden, nasıl bi tepki göstereceğini kestiremeden durup biraz daha bakınmaya devam etti. Biz bu arada ablamlarla ayak üstü en yapay halimizle hal hatır sormayı bitirmiş, öpüşmeleri geride bırakmıştık ve ben oğluma sarılıp, başını kendime bastırıp sıkıca öpünce oda bana sarıldı. İki dakika sonra ise "tatili burda geçirelim olur mu" diye başladı konuşmaya.

Oysa onunla olan telefon konuşmalarımızda güya; bu yaz benimle vakit geçireceğini konuşmuş, bunu kendi aramızda kararlaştırmıştık. Ama şimdi gelişimin ikinci dakikasında o "tatili burda geçirelim" deyince anladımki burdan ayrılmak istemiyor. 
Ve belki de annesi ve ailem onu burda kalmaya ikna etmiş. O böyle sürekli "tatili burda geçirelim" deyince bir şey demedim. Sonraki gün ve bir sonraki gün de aynı şekilde isteğini  dile getirince ikna oldum. Çünkü onu yaz tatili adı altında yanımda götürmeye zorlarsam, bu istemediği zevksiz bir tatile dönüşecekti ve benimleyken mutluluktan çok, mutsuz anılar biriktirecekti. Doğrusu onun bu yaşta, benimle mutsuz anılar edinmesindense, hiç anı biriktirmemesini daha sağlıklı buluyorum.

(canım sıkıldığı için yazmayı bıraktım
sonraki gün tekrar yazmaya başladım)

Oğlum on yaşını çoktan devirmiş, dört-beş ay sonra ise onbir yaşında olacak. Sınıfında ve hatta okulunda başarılı bir öğrenci. Okulda derece yaptığını söylediğinde, başarısını kutlamak için iPad'imi hediye olarak verdim, ama o; diğer bisikletinin artık ona küçük geldiğini belirterek yeni bi bisiklet istediğini söyledi. Ben de "yeni bisiklet şimdi değil de seneye alırım. hem o zaman sen biraz daha büyümüş olduğun için, sana tam uyacak olan bisikleti seçmiş oluruz" diye karşılık verdim, kabul etti. 
Kabul etmesine çok sevindim. Zaten şimdi istesemde ona bisiklet alamam. Çünkü param yok, iPad'i de zaten uzun zamandır pek kullanmıyordum, hediye bahanesiyle elden çıkarmış oldum :)
Şu bi kaç gündür onunla vakit geçirirken fark ettim de, sanki biraz olgunlaşmış. 
Bazı hareketleri olması gereken yaştan daha olgun ve bu yüzden beni bile yer yer idare ettiğini düşünmeme sebep oluyor. Oysa ben otuzüç yaşında olmama rağmen hâlâ kimseyi idare edemezken ve insanlar nasıl idare edilir bilmiyorken, onun henüz on yaşında bunu yapabiliyor olması, bende küçük bi şok etkisi yaşattı.

Üstelik sadece bu da değil. Örneğin geçen yıl bana karşı inanılmaz kaba ve saldırganca davranırken, bu yıl inanılmaz derecede anlayışlı davranıyor. Hareketleriyle, konuşmalarıyla, bana olan bakışlarıyla sürekli "seni anlıyorum" dercesine iletişime geçiyor. 
Henüz hiçbir kaba davranışta bulunmadı ve gayet nezaketli bi şekilde vakit geçiriyoruz. Sanırım gerçekten büyüyor, bunu anlamak inanılmaz muhteşem bi duygu. 

Tüm bunlara rağmen annesiyle yaşamasından dolayı bazen üzülmüyor değilim. Çünkü annesi de, ailem gibi fazla tutucu ve sığ bir dünya görüşüne sahip.
Zaten annesinin, oğlumun kafasının içini iyice allak bullak ettiğini, bazı telefon konuşmalarımızda, oğlumun sarf ettiği kelimelerden de anlamıyor değilim. Buluşmalarımızda ise birebir şahit oluyorum.

Kendince oğlumuza islam dini hakkında eğitim verdiğini sanarak, müslümanlıkla alakası olmayan tüm gelenek görenek ve saçmalıkları çocuğun minik kafasına doldurmaktan geri kalmıyor. 
Örneğin; oğlumun henüz yedi-sekiz yaşındayken, benimle olduğu bir yaz tatilinde, yanımızdan geçen sokak köpeği için "köpeğe dokunmayalım, çünkü o necis" demişti ve bu cümlesi beni inanılmaz derece de şaşırtmış, şaşkınlığı üzerimden attığımda ise kahkaha atmama neden olmuştu. 
Yahu sen daha sekiz yaşındasın, necis nedir, ne değildir, sen nerden bileceksin, allahın küçük sofisi.

Aslında çocuğun bu şekilde cümle kurmasına neden olan annesinin bi suçu yok. Çünkü islam'a ait olduğu düşünülen ve müslümanca olduğundan şüphe dahi edilmeden, nesilden nesile sadece kulaktan kulağa aktarılarak yaşamayan devam eden bi "alt kültür" var. 

Bu kültürün islam ve müslümanca yaşamla hiçbir alakası yok veya uzaktan alakası var gibi dursa bile, bunların aslında alakası olduğu düşünülen islami davranışlardan, fazlasıyla uzaklaşılmış bi şekilde abartılıp saçma sapan hale getirilmiş olarak yaşanıyor  ve kulaktan kulağa öğretilerek, sonraki neslin de bu saçmalıkları yaşanması dayatılıyor.

Bunu bu kadar kesin ve net bir şekilde söyleyebilmemin nedeniyse; aynı alt kültürle büyümüş olmamdan başkası değil. O kültürle büyüdüğüm için; neyin nasıl öğretildiğini, neden öğretildiğini şimdi dönüp bakınca daha iyi anlıyor ve anlamaya çabalamak için de elimden geleni yapıyorum. Oğlumun hayatını bu alt kültürün içinde geçirmesini istemiyorum ve bu isteğimden dolayı, bi kaç yıla kadar onu tamamen yanıma alıyor olacağım. Umarım bunu yapabilirim. Çünkü kapasitesinin var olduğunu görüyorum ve eğer görmeme rağmen onu tamamen, annesi ve aileme bırakırsam; insanlıktan çıkmasına da göz yummuş olacağım. İnsanlıktan çıkmasını istemiyorum. İyi bir insan olması için elimden geleni yağacağım inşallah.

(geçen gün yazmayı bırakmıştım, şimdi 'iki gün sonra' tekrar devam ediyorum)

Bayramdayız artık. hatta bugün üçüncü günü. Bu vesileyle sizin de bayramınız mübarek olsun. Umarım nice güzel bayramlar görürüz. 

Bayram münasebetiyle, ailedeki herkes annemin evine gelip, geceleri de onda yatıp kalkınca, ben de annem'e gitmek yerine; doğunun bu en pis, en geri kalmış, en sığ insanlarının yaşadığı şehrinin sokaklarda dolandıktan sonra, gece yarısı eşiyle beraber evlerine dönen kardeşimin evine gidip onlarda uyudum. Çünkü abimlerle konuşmuyorum ve bu konuşmama halimden dolayı, bayram olsa bile karşılaşmak istemiyorum. Yani annem'e gitsem; ister istemez kendimi, abimlerle bi kıyametin içinde bulurdum ve ben de bu kıyamet halini yaşamaktan bıktım. Kıyametten kaçarken de, bayramın ilk günü gemiş oldu, geçince de oğlumla bayramlaşamadık.

İkinci gün uyandığımda, dışarı çıkıp sokaklarda gezindim. Eski çocukluk arkadaşlarımla karşılaştık, bir kaçıyla sadece selamlaştık, bi kaçıylaysa sarılıp bayramlaştık. Bakış açıları hiç değişmemiş. 
Konuşmalarını hâlâ çirkin ve değindikleri konuları da hâlâ rezilce buluyorum. Hiç gelişmemiş, bilgi birikimi edinmemiş, hayata bakış açılarını hiç değiştirmemişler. Bu çok can sıkıcı bi durum. Selamlaşmadan öteye geçmeyen muhabbetlerimizden sonra "tekrar görüşürüz" deyip ayrıldım yanlarından. 

Öğleden sonra oğlum, ablamın telefonundan arayıp, abimlerin evde olmadığını söyleyerek beni eve çağırdığı için eve gittim ve tüm ev ahalisiyle bayramlaştık. 
Yarım saat sonra oğlumu odalardan birine çekip konuştum. Kendi dili döndüğünce, annesiyle tekrar denememizi istediğini söyledi. Hatta "küçük bi ihtimal de yok mu?" diye sordu ve ben "yokki. o başka bi hayat istiyor, ben başka bi hayat. biz birbirimize hiç uymuyoruz" dedim ve ben cümlemi tamamladığımda onun gözleri çoktan dolduğu için bi anda gözyaşlarına boğuldu.
Kendime çekip sarıldım ve "amacım seni üzmek değil. annenle biz uymuyoruz. olmuyor. ikimiz de seni seviyoruz, ama birbirimizle yapamıyoruz. o iyi bir insan, kötü değil. onu sev, ama biz onunla olamayız" gibi cümleler kurup durdum.

biraz sakinleştiğindeyse "başka şeyler de konuşmak anlatmak isterdim ama şimdi anlatamıyorum, ne konuşacağımı da bilmiyorum. sen biraz daha büyüdüğünde konuşuruz. anlatırım sana" dedim "tamam" dedi.
iki üç dakika sonra gözyaşlarını silerken, akmış olan burnunu çekip, yüzünü gözünü sildi ve içeri gidip çay içmek istediğini söyledi. "tamam" dedim ve oturduğumuz yerden beraber kalkıp birbirimize sarıldıktan sonra odadan çıktık.