Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

19 Ekim 2017

Yamuk insanların yamuklukları arasında bir ömür

Öğrencilik hayatının zorlu olduğunu biliyordum ama bu kadar zorlu olabileceğini hiç düşünmemiştim. açıkçası beni ters köşe yaptı diyebilirim. ama zorluklara alışkın bünyem bunu da iplemiyor ve öylesine yaşayıp gidiyor.

İstanbul'daki evimi teslim ettiğim ev arkadaşlarımdan biri olan Harbiyeli Fetö'cü piç, yamuk yaptı ve whatsapp'den "2 güne kadar evden çıkıcam" yazıp, ağzına sıçmama fırsat vermeden ortadan kayboldu. Oysa onunla olan karşılıklı ağız sözleşmemizde "evden çıkmadan 1 ay önce beni haberdar edeceği"ne dair yemin etmişti. Ama şimdi ise dan diye çıktı ve ben göt gibi ortada kalıcam.

Yahudi asıllı Müslüman olan ev arkadaşım ise kirasını ödedikten 3-4 gün sonra "ben kendi başıma eve çıkıcam" diye yazıp, ay sonunda da evden çıkacağını belirttiği için gayet normal ve insani bir iletişimde kalarak konuşmaya devam ettik. Hafta sonuna kadar da yeni tuttuğu eve taşınacakmış. Planı hafta sonunu kendi evinde geçirmekmiş. Bu yüzden "hayrlı olsun, çok sevindim. inşallah çok mutlu, güzel bir evin olur. istanbul'a geldiğimde çayını içmeye gelicem" dedim, "Beklerim" dedi.

Bu yine iyi ve bazen yamuk yapsada, genel olarak sözlerine sadık kalıyor. Ama diğer piç dansöz gibi kıvırıyor da kıvırıyor. Kıvırdıkça ne dediği birbirini tutuyor, ne tuttuğu diğer söylediklerini bağlıyor. Bu hali ise beni deli ediyor. Şimdi de ortadan kayboldu. Ama bir kaç ay sonra istanbul'a döndüğümde eğer olurda onunla karşılaşırsak, gördüğüm yerde tokat manyağı yapmak istiyorum. O derece sinirliyim. Çünkü faturaları da ödememiş. Yani resmen faturalar ve kira derken götüme giren girene. Allahtan biseksüelim de canım fazla yanmıyor. Aksi durumunu düşünsenize! Eğer saf kan heteroseksüel olsaydım, erkekliğimden dolayı yerimde duramaz, ilk uçakla istanbul'a dönüp, onu gördüğüm yerde sikmeye kalkışırdım. Çünkü saf kan heteroseksüel erkeklik bunu gerektirir.

Off sinirlendim iyice ve bu piçlerle uğraşmak da fena yorucu.
Yani oysa insan olsalar ve insanca iletişim kurmaya devam etseler ne olacakki. ama olmuyor. çünkü insan olmanın, sadece iki ayak üzerinde yaşamak demek olduğunu sanıyorlar.

Bu piçlerin beni yarı yolda bırakmalarından 2 saat sonra eski ev arkadaşlarımdan biri olan ve mesleği Fotoğrafçı'lık olanı "kanka senin ev ne oldu, benim önümüzdeki ay kalacak yere ihtiyacım var" diye mesaj attı ve ben de "önümüzdeki ay değil, şimdi bile taşınabilirsin" yazdım. Böyle denk gelmesi güzel oldu, ama yine de bu stress fena yordu beni.
Bakalım inşallah önümüzdeki ay, kazasız belasız bunu da atlatırsam artık ne maceralar yaşıycam.

Öte yandan kendime biraz para buldum. Çünkü geçen yıllarda çalışırken açtığım Bireysel Emeklilik Sigortası aklıma geldi ve hemen bozdurdum. Orda biriken 6.000 TL kadar para ile kredi kartı borcumu, önümüzdeki ay başıma patlayacak ev kirası ve faturaları vs ödedikten sonra, yine açıkta kalıcam ama en azından bir süre rahatlamış olacağım.

Bu bireysel emeklilik hesabını da geçen yıllarda açmış ve her ay cüzi miktarda para yatırıyordum. ama yılın başlarından bu yana işsiz kalınca durdurmuştum ve bu hesabımı da tamamen unutmuşum. Hatta aklımdan bile çıkmıştı.

Geçen gün burda hukuk okuyan arkadaşlarımdan biri olan Karpuzcu ile konuşmalarımızda o "kendime kumbara yapmış, oraya 3-5 kuruş elime geçtikçe atarak biriktiriyordum" dediği anda aklıma benim hesabım geldi ve çaaaat diye bankayla iletişime geçip hesabımı bozdurdum.

bozdurdum bozdurmasına da, bankalar şerefsiz oldukları için, bunca birikimimden kâr olarak bana sadece 250 TL verdiler. Geri kalanı ise farklı bahanelerle kesinti adı altında cukkaladılar. Yine de her şeye rağmen kafam rahatlayacağı için, paramı alıyor oluşumdan dolayı sevinçliyim. (vay be hakkımı aldığım için sevinmek de girdi lügatıma. oysa insan hakkını aldığı için sevinmemeli. çünkü o zaten kendi hakkı!!!)

Neyse, sonuç olarak ise bankalarla çalışmak konusunda şunu söylemek isterim ki; bankaların paranızda gözü var ve bu yüzden onlarda yaptırdığınız veya yaptıracağınız Bireysel Emeklilik Sigortası bi boka yaramıyor. Yani boşuna gidip hesap açtırmayın.
Hatta bankalardaki hesaplar yerine kendi evinizde paranızı her ay biriktirin, hatta her ay çeyrek altın alıp kenara atmak gibi köylü yöntemlerine başvurun daha iyi olur. Çünkü yarın öbür gün kimse sizden, afra tafralarla paranızı almaya, kesinti yapmaya kalkışmıyor. Üstelik birikiminiz de altın olduğu için zamanla daha fazla değerlenmiş oluyor.
Şahsen olurda tekrar toparlanırsam, bu seferki birikim yöntemim bu olacak. Artık bankalara tövbeliyim Kâmil.

Öte yandan hesabımı kapattırmış olsam bile, banka henüz paramı vermedi. Meğer kapattığınızda da, paranızı hemen vermek yerine yaklaşık olarak 1 ay sonra alabiliyorsunuz. Bakalım paramı bana ne zaman verecek. Zaten para elime geçtiği gibi de borçlarımı kapatıp, şöyle sakince arakama yaslanıcam.
Çünkü şu 1 aydır yaşadığım stresi hiç yaşamadım gibi. O neydi ya öyle ben baya kendimi siktim gibi bir duruma girdim.

Bir de çok şükürki, ay başında param bittiğinde dert yandığım bir canım arkadaşım bana para gönderdi de rahatladım. ki ben o aralar sağda solda, mantar gibi türemiş gereksiz vakıfların bursları peşinde koşturduğum için ona da bunu anlatıyordum ve o bana "ben sana burs vereyim" deyip, bana 300 TL ateşledi.
Var ya o 300 TL resmen, bana ilaç gibi geldi. Sanki günlerdir çölde susuz geziyorken, bulunan su gibiydi ve iyice götü başı dağıtmadan toparlandım.
Hem önceki gün KYK Bursu ile Kredisi için başvurular başladı ve dakkasını geçirmeden hemen başvurdum. KYK bursu'da çıkarsa baya götü düzeltmiş olurum.
Ama neyseki şimdi, her şeye rağmen çok daha iyiyim ve derslere odaklanmaya çalışıyorum. Siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz?


16 Ekim 2017

Siyahlar, Beyazlar, Kahverengiler ve geri kalan diller

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

Sucu'da aslında Türkiye'li ama Antalya'da yaşadığı dönemde 400.000 TL bütçeli beyaz eşya işindeki başarısızlığından dolayı iflas edince, zar zor kendini buraya atmış. Buraya geldiğinde de, bir süre sağda solda çalışmış sonrasında ise işte bu işi bulunca devam etmiş, bir süre sonra da su işini tamamen alıp, ticarete devam etmiş.
Bazen Türkiye'ye gidip geliyor ama artık orayla gönül bağını tam kopardığı için gitmek istemiyor. Yani tam da buralı olmuş çıkmış ve hatta konuşması falan da klasik Türkiye Türkçe'sinden Kıbrıs Türkçesi'ne evrilmiş bile.

Kıbrıs Türkçesi'ni daha önce duydunuz mu bilmem ama bana çok tatlı geliyor. Eski osmanlıca türkçesinin, zamanla rumca ile karışımı gibi bir şiveleri var ve ilk duyduğumda ne konuştuklarını anlamak için küçük beynimin bütün hücrelerini kullanmak zorunda kalıyordum. Şimdi ise yavaş konuştukları müddetçe anlıyor ama tepki verme sürem eskisi gibi uzun kalıyor. Yine de bazen tatlı bulduğumu söylemeliyim. Gerçi tatlı konuşanlarınkini tatlı buluyorum desem daha doğru olur. Tatlı konuşamayanların ise ne yazıkki bir şey bulamıyorum.

burda iş olarak da pek iş sahası yok. Öğrenci olarak ise sıfır derecesinde işler var. Çünkü okumaya geldiyseniz, zamanınızı ya okula, ya da işe vermeniz lazım. İş yerleri de çoğu saat 17:00'ye kadar açık olduğu için, sizi çalışmak istediğiniz saatlerle, onların sizi çalıştırmak istediği saatler uyuşmuyor ve işte böyle benim gibi beş parasız kala kalıyorsunuz.
Sucu dışında başka kalıcı işlere de baktım ama bulamadım. Dediğim gibi zaten küçük bi yer olduğu için iş alanı yok gibi bir şey. Olanlarda ise yine öğrencileri, günlük yevmiye karşılığında çalıştırıp geçiniyorlar. 
Mesela bu hafta iki farklı günlük iş'te daha çalıştım. Biri bahçıvanlıktı ve bahçıvanla birlikte serasını ekip biçtik, akşama kadar toprak taşıdım, ot yoldum, saksıları ayırdım. Akşam ise 70 TL yevmiye aldım.

Diğer iş ise zeytin bahçesin olan yaşlı bi adamla zeytin toplamaya gittik ve olgunlaşmakta olan zeytinleri, ağaçlardan, küçük bir çıpa türü alet ile yere serdiğimiz brandaların üzerine döktürüp, sonrasında da kasalara doldurduk.
Akşama kadar yaptığım bu iş karşılığında da 70 TL adım ve nihayet şu bi kaç gündür karnımı doyurabiliyorum.

Zeytin bahçesinin sahibi, Kıbrıs Barış Harekatı'ndan önce Rum Tarafı'nda yaşıyormuş ve anlattığına göre okuldayken, öğretmenler her zaman bir savaş çıkabileceği üzerine öğütlerde bulunup "savaş çıktığında ne olursa olsun, sakın teslim olmayın. son kurşununuza kadar çarpışın ve son kurşunu sizi almaya geldiklerinde kafanıza sıkın. kendinizi öldürün ama Rumlara teslim olmayın" diyorlarmış. O zamaki çocuk, şimdiki bu yaşlı adam, okulda aldığı "sakın teslim olmayın" öğütleriyle yaşarken, bi gün Barış Harekatı altında kendi yaşamakta olduğu toprakları karşı tarafa bırakılınca sinirlenmiş ve o siniri hâlâ geçmiş değil. Bana dedi ki;
o ibneler geldi, hiçbir şey yapmadan ülkemizi bu gâvura verdiler. oysa biz bütün halk ölmeye çoktan razıydık. şimdi ne oldu, topraklarımız hep orada kaldı. bak bu küçük bahçeyi bana verdiler. oysa orada binlerce dönüm arazimiz vardı. annem beni zeytin tarlamızda doğurmuştu. ben gözümü açtığımda zeytinleri gördüm ama şimdi benim değiller...

İçi yanıyordu ve hâlâ devletin, barış imzalamasını saçma buluyordu. Bir aralar artık her şeyi bırakıp dünyayı gezmiş, bir kaç farklı ülkede yaşamış ve en sonunda yine Kıbrıs'a dönmek zorunda kalmış ama özünde doğduğu topraktan daha sıcak bir toprak olmadığını da iyice bellemiş.
Kıbrıs'a döndüğünde evlenip, karısıyla beraber, o yıllardaki modaya uyarak 2 çocuk yapmış ama şimdi çok pişmanmış. "Moda ne bokki. Başkasına uyarak çok büyük yanlış yaptık. Şimdi iki çocuk tek var, zaten onlarda büyüdü başka yerlerde yaşıyorlar" deyip durdu.

Öğle yemeği olarak, karısının hazırladığı patetes haşlaması, domates, ekmek ve kendi tarlasının mahsulü olan dünyanın en güzel salamura yeşil zeytinlerinden yedik. Akşam saat 17:00'de zeytinleri kamyonetinin kasasına yükledik ve eve döndük. Bir kaç hafta sonra yine arayacak, yine zeytin toplamaya gideceğiz. O güne kadar, elimdeki su toplamış yaraların iyileşmesini, çiziklerin kabuk bağlayıp dökülmesini, omzum, sırtım ve bacak ağrılarımın geçmesini diliyorum.

Bu iki iş diğer işlere nazaran ağır olsalar da daha keyifli gibiler ama güneş altında saatlerce çalışmak insanı fena bıktırıyor. Neyseki zeytin topladığımız günün öğleden sonrasında, yağmur yüklü bulutlar, güneşi saklayıp beni mutlu ettiler. Zeytinci'de bulutlara bakıp "bu yağmurda bizi adam yerine koymaz, hep gavura yağar" dedi. Akşam iş çıkışında 70 TL verdi. Teşekkür ettim.

Saati 5 tl olan diğer çalışmaların çoğuysa fazla yorucu ve ağır işler.
Bu işleri yapanlar ise genelde Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden buraya okumaya gelen fakir aile çocukları. Hepsi hayvan gibi çalışıp, gün sonunda 2 kuruş paralarıyla mutlu mesut uyuyorlar. burada mecburi bir "sömürünün alası durumu" yaşanılıyor ve kimsenin buna ses çıkardığı yok. açıkçası karnım açken, ben de sömürülmeye hazırım. Çünkü aç ayı, bale yapmaz.

siyah öğrenciler ve pakistanlı öğrenciler, genelde inşaatlarda çalışıyorlar. Türkiye'nin doğusundan (özellikle Şanlıurfa, Mardin, Şırnak, Batman'dan)gelenler ise biraz daha hafif hizmet sektöründeler. Garsonluk falan işte. Çoğu birbirini kolluyor da ve bunu gördüğüm zaman mutlu oluyorum.
Zaten uzun zamandır bu kadar fazla doğulu'yu bir arada görmemiş ve bu kadar sık iletişime geçmemiştim.

Teni yanık, gözleri yeşilin bilmem kaçıncı tonu, elleri nasırlı, kaşları kalın ve tek, burunları her an öfkeden kabarmaya hazır gibi suratlarına oturmuş bi şekilde öylece gülümsemeleri ve sürekli her an her yerde Kürtçe konuşmaları güzel. Tıpkı siyah öğrencilerin de, birbirlerini gördükleri her an sıcak bi kahkaha patlatıp, İngilizce veya Afrika'nın bilmem hangi bölgesindeki hangi dili konuşmaları gibi.
Ama doğrusu çoğu enetelektüel anlamda yetersiz ve bir iki muhabbet sonrasının devamını getiremiyorlar. Bu üzücü bir durum ve çoğu bunun farkında olmasına rağmen, akşam çakacağı İzmirli, Aydınlı, Hataylı, Adanalı kızlardan başka hiçbir şey düşünmüyorlar.
Umarım çakmak, tüm eksiklikleri kapatır...

Burdaki yerel halkla biraz içli dışlı olduktan sonra, size geçmiş yıllarda parasızlıktan dolayı kerhaneye düşen öğrencilerden, okurken bi yandan da oruspuluk mesleğine başlayan genç kadınlardan, okul okumaya geldiği halde, bir süre sonra kumar batağına düşen zengin öğrencilerden, içki bağımlılığına yakalanıp okulu bırakanlardan bolca bahsederler.
Bir çoğu artık bu hikayeleri duymaya alıştıkları için sanki olması gereken şey bu olayların ta kendisiymiş gibi konuşurlar. Çünkü hayat onların değildir ve dağılan kendi hayatları değildir. Yani her şey olması gerektiği gibi ilerliyordur.

Buranın insanlarının temizlik konusunda büyük bir sorunları olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Temizlikten anladıkları sadece ellerini yıkamak. Onun dışında yaşadıkları yerler, çalıştıkları alanlar falan pek pis.
Geçen gün bir şeyler almak için gittiğim marketin raflarındaki kat kat tozu gördüğümde, işletmeci kadına, onu aşağılayan bir ses tonuyla "abla neden her şey bu kadar pis" dedim ama kadın hiç oralı bile olmadan "pis değil, sadece biraz tozlu" dedi.
Cevabı karşılığından hiçbir şey diyemedim ve 1-2 saniyelik boş boş baktıktan sonra, marketten çıkıp hayatıma devam ettim.

Çevresi düzenli bir kaçı dışında diğer evlerin etrafı toz toprak. Anladığım kadarıyla bir çoğu çiçek bile ekmekten acizler. Ağaçlar ise kendiliğinden çıkıp büyüdükleri için oralarda öylece salınıyorlar. yoksa bunların ağaç dikeceği de yok. Bu durumu dile getirdiğim yerel bir kadın, bana burada yaşayan yerel halkı kötülediğimi söylemişti ama bunun kötülemek olmadığını, sadece ilk defa buraya gelmiş birinin gözlemleri olduğunu ısrarla anlatmaya çalıştım, tabiki anlamadı.
Çünkü henüz tam anlamıyla medenileşmiş sayılmazdı ve zaten evrimsel süreç içerisindeki sıcak havaların insanı mayıştırması etkisi burada hala geçerliliğini koruyor. Büyük ihtimal genel olarak pis ve basit yaşıyor olmalarının nedeni de akdeniz havası olsa gerek. (konu hakkında detaylı bildi için: Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabı okuyabilirsiniz.)
Kitabın giriş sayfalarında özetle; sıcak iklimde yaşayan insanların, hayatta kalmak için çok fazla çaba göstermedikleri ve ruhsal olarak da göstermek istemedikleri vs vs gibi konulardan bahsediliyor. Yani aslında böyle pis olmalarının nedeni, akdeniz'de yaşıyor olmaları olabilir.
Öte yandan soğuk yerlerde yaşayan insanların daha fazla icat çıkardıkları falan da varsayılıyor.

Böyle bilimsel ve evrimsel şeyler hakkında yazmayı çok sevmiyorum çünkü bu konuda çok bilgili biri değilim. bildiklerim ise henüz nokta babında sayılırki, o yüzden bu konuyu, nokta koyarak kapatıyorum.

Okulun kendi içindeki öğrenci popülasyonunun karmaşık olması hoşuma gidiyor. En azından ingilizce konuşacak çok fazla insan var ve her gün 3-5 kelime konuşuyoruz. Geçen fark ettim de, eğer konuşmalarımız böyle devam ederse 2-3 yıla kadar sular seller gibi ingilizce şakırım. demedi demeyin.
Şimdi ingilizce dedim de, aslında kürtçe'yi sevsem, okulda Kürtçe öğrenmek de zor değil. Çünkü okulun yarısı Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelen öğrencilerden oluşurken, diğer yarısı Türkiye'nin Güneydoğu'sundan gelen öğrencilerden oluşuyor ve yukarılarda bi yerlerde de dediğim gibi, çoğu kendi aralarında zaman mekan yer mer fark etmeksizin Kürtçe konuşuyorlar. Bazen ne konuştuklarını tek tük anlasam da ger kalanların ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmuyor.

Kürtçe'yi ise çocukluğumdan bu yana hiç sevmedim ve ilgi de duymadım. Bu yüzden de Türkçe konuştum ve hayatıma da öyle devam ettim. Ama bazen keşke Kürtçe'de öğrenseydim demiyor değilim. Malum; 1 dil bilen 1 insan, 2 dil bilen 2 insandır. Ben azla yetinmişim o ayrı.

O da arkadaşlarımdan biri Batmanlı Kürt'tü ve geçen kavga ettik. Kavgadan sonra ise, o diğer odalardan birine taşındı gitti. Onun yerine ise Bilgisayar mühendisliği okuyan biri geldi. Bu yeni gelen adam ise bilgisayardan okey oynamak dışında bir şey yapmıyor. Ben ilk zamanlar "helal olsun adama, hep çalışıyor. hep iş yapıyor" diyerek kendi kendime içimden söyleniyordum ama sonra, odaya her giriş çıkışta çaktırmadan göz ucuyla bilgisayarına bakınca, onkine okey oynadığını görüp kahroldum. Yazık.
Diğer oda arkadaşım (ığdırlı)ise piç'in önde gideni. Arada kavga etsek de, geçinip gidiyoruz.

Pansiyon tam olarak doldu. diğer odalar da da farklı insanlar kalıyor. Afrikalı Siyah Müslüman ve Siyah Hristiyanlar, Hataylı Araplar, Doğulu Kürtler, Adanalı Belirsizler, Mersinli Türkler falan fistan. Bir de 1 adet ben varım. Yani hepimiz ayrı bi dünyayız ve birbirimize çarpmadan dönmeye devam edip gidiyoruz.


13 Ekim 2017

Suculuk, Hukukçuluk, Kankacılık Müesseseleri

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

...Güzel, hoş, mütevazi bir havası var. mütevazi havasına yakışır şekilde bir de gülümsemesi var. Güldüğü zaman ağzı eciş bücüş oluyor ama inanılmaz tatlı bir şekilde yakışıyor da. Gözlerinin rengi de çok güzel. ela gibi ama aslında insanın kalbini, gözlerinin yeşil renkte olduğuna inandırıyor.

Uzağı görme problemi olduğu için her derste, en öne geçip oturuyor. Çünkü hocayı 5-6 adım uzakta olsa bile net göremiyor ve hocanın tahtaya yazdığı yazıları da iyi okuyamıyor. bunu önlemek için her dersin başlamasından bir kaç dakika önce gidip çantasını en öndeki koltuklardan birine bırakıp kendine yer ayırıyor. Sonrasında da hocayı dinleyerek not tutuyor.
Not tutma yöntemi de çok iyi, baktım birazcık, hatta baya iyiydi.

Neyse işte bu kısımları çok uzattım. Bitireyim; Durum böyle olunca, onunla da arkadaş olmuştuk. Arada bazen buluşup çay içip sağdan soldan muhabbet ediyoruz. LGBT falan filan gibi şeyler konusunda bilgisi var. Özellikle son 2 yıldır çok fazla boş zamanı olduğundan dolayı biraz bu konuları araştırmış. Hatta LGBT belgesellerini özellikle izlemiş. Bana bunu birazcık gururla söylediğinde, ona "lgbt falan sikimde değil. ben insanım ve doğrusu anlaşılmak için basit bir tanımlamayla anılmayı sevmiyorum. çünkü tanımlamalar, faşizmin başlangıcıdır. faşizme dönüşecek olan gölün ilk damlalarıdır. zaten bilirsin damlaya damlaya göl olur. tüm bunlardan bağımsız olarak sevdiğim şey ise, hoşlandığım ve benden hoşlanan kişilerle olmak. bu kadın veya erkek olmuş çok önemli değil. ama evet erkekleri daha çok beğeniyorum" dedim gözlerine bakarak.
cümlem üzerine o başını hafifçe eğip başka bi tarafa bakarken, yine eciş bücüş gülümsemesinden bir tane patlattı. konuyu ibnelikten başka yerlere çektim, mevzular derinleşti, bizde içine daldık gittik.

-hiç sevgilin oldu mu" diye sorduğunda;
-evet, arada bol bol ayrılıp tekrar barışsak da, 5-6 yıllık bi sevgilim oldu. buraya gelmeden 2 ay önce falan yine denemiştik ama olmadı. doğrusu tüm bu süreçte de kendimizi çok yıprattık. çünkü birbirimizin ağzına sıçmaktan mutlu olmaya fırsat bulamıyorduk" dedim. o da bu cevabım üzerine;
-ilginç. ben aslında 2 erkeğin ilişkisinde, her zaman mutlu olunacağını düşünürdüm
-yok sen baya yanılıyorsun. çünkü "gay olunca, sadece mutlu olunur" diye bir şey yok. aksine daha fazla mutsuz bile olabiliyorsun. çünkü her şeyi sadece duvarların arkasına gizlenerek yaşayınca, bu gizlenme durumu taraflara baskı oluşturup gereksiz tartışmaların yaşanmasına neden oluyor. durum böyle oluna da görünürde yaşayabileceğin tek şey mutsuzluk oluyor.
-haklı olabilirsin" dedi, konumuz da gay ilişkilerden ve tarafların yaklaşımlarından devam ederek uzadı gitti. Sonra da zaten "görüşürüz" deyip ayrıldık.

Geçen gün kafeteryada karşılaştığımızda da, çok yakışıklı başka bi İzmir'li arkadaşıyla tanıştırdı. Ki zaten ikisi 2-3 yıldır, izmir'den arkadaşmışlar ve birbirlerinden habersiz burayı tercih edip, kazanınca da ortak arkadaşlar vasıtasıyla haberdar edilip tekrar görüşmeye başlamışlar. Bu yeni tanıştığım çocuk yazılım mühendisliği okuyor. Gözleri donuk mavi, kumral tenli ve dudakları mat pembe. yani enfes :)
Neyse o konuya girmiyim. Zaten "25 yaş altına dönüp bakmıycam" adında bi yeminim var. o yemini bozmıycem üleeen. O yüzden bu konuyu da hemen atlıyorum...

İşte ben, İdealist Hukukçu Kız ve Karpuzcu, yani üçümüz öyle arada buluşup muhabbet ediyor, ortak derslere giriyoruz. Sevdim bu kafaları. Sanırım hukuk sınıfından insanlarla arkadaş olursam daha iyi olur. Çünkü bizim adalet sınıfındakiler henüz çok fazla çocuk kafasındalar ve doğrusu, zeka seviyeleri iyi olsa da, pratik hayat zekaları ve bakış açıları beni boğacak kadar sığ. Onlarla konuşamamak ve hatta yer yer bir konuyu defalarca konuşmak gibi sorunlarımız oluyor.

Geçen gün içlerinden biri, ders arasında telefonundan arabesk müzik açmış dinliyordu. Böyle tatlı tatlı uyardığımda (ki o arada ben de telefonumdan kitap okuyordum)
-ne olacak ya, dinleyelim işte" dedi.
-Sanki kulaklık takarak dinlesen daha iyi olur" dedim ama baktım konuyu uzattıkça uzattı. Basit bir olay bi anda tartışma havasına dönecekken durdum ve zaten bir iki dakika sonra hoca gelmiş oldu, ders başlayınca da olay kapandı gitti.

Sonraki ders arasında kalabalığa rağmen yine müziğini açtı ve ben de, tekrar söylenmek yerine kalkıp sınıftan çıktım, tuvalate gidip pisuvarda onun ağzına ediyormuşum gibi işeyip geldim. Sınıfta ondan başka kimse kalmıştı ve;
-kalabalıkta uyarmam ayıp olur diye bir şey demedim ama cidden, bazen insanlar senin müzik tarzını dinleyebilecek ruh halini yaşayamıyor olabilirler. belki bu yüzden birazcık dikkat etsen daha şık olur" dedim. pişmiş kelle gibi sırıtarak;
-tamam ya, sen de çok uzatıyorsun haaa" dedi.

Kafa yapısı bu olunca "en iyisi çok takmamak" diye düşündüm ve bu yüzden muhabbeti azaltmaya karar verdim. Zaten derslere odaklanıp, ilerlesem yeterli. Onun dışında ise hukuk derslerine gireyim, ve böylece kendime ne katabilirsem katayım diye kasmak en doğrusu. Geriye kalan ise yalan dolan gibi görünüyor.

Çünkü bazen dönüp tüm bu okul olaylarına daha dikkatli bakarak gözlemleyince, aslında öğrencilerin çoğunun, sakalı çıkmış erkek veya mini etek giymiş kız çocukları olduklarını görüyorum. Evden ipini koparmış, anası babası başında olmadığı için, artık özgür olduklarını düşündükleri bir yanılgıya kapılmışlar.
Bunların her yüzlercesinin içerisinde bir kaçı dışında dersleri ipleyen yok gibi. Cayır cayır yanan bedenlerine uyup, bi an önce sevgili edinme ve o sevgili ile yiyiştikleri azdırıcı anılar biriktirme derdindeler. Bu iyi veya kötü değil. Bu yanıltıcı bir durum. Bu trajikomik bi durum. Bu insanlık için zaman kaybı.

Tüm bu düşüncelerime rağmen, bunu herkes için genelleyemem. Zaten bu durumun farkında olanlar da kendilerine çeki düzen verip hayatlarını öyle yaşamaya başlıyorlar. ama bunun farkında olmayanların daha ilk günlerden dağıttığını söyleyebilirim.

Öte yandan biliyorsunuz Kıbrıs demek; kumar demek, Kıbrıs demek; disko olarak görünen ama genelev olarak çalışan kerhaneler demek.
Bu kerhanelerdeki pezevenklere 150-200 TL bayıldın mı, bütün kadınlarının minileri 3 parmak daha yukarı çekilip girişe açık hâle getiriliyor. Henüz gitmedim ama açıkçası bu kerhanelerin içini ve iç işleyişlerini merak etmiyor da değilim.

Özellikle geçen hafta yanında hamal olarak çalıştığım Sucu'nun anlattığı aşk hikayesinden sonra iyice merak etmeye başladım. Çünkü bir komşusu 8 yıl önce kerhaneye ilk gittiğinde kadınlardan birine aşık olmuş ve hâlâ aynı kadın için haftanın 2-3 günü o disko görünümlü kerhaneye gidip geliyormuş.

Adamın dediğine göre, ilk gördüğü zamanlardaki dışında bir daha hiç ilişkiye de girmemiş. Sadece kadını alıp odalarına çekilip saatlerce konuşuyorlarmış. Böylece başka erkeklerin, o kadının bedenine daha az dokunmasını ve kendisi için daha temiz kalmasını sağlıyormuş.
Böyle bahsedilince adamı inanılmaz merak ettim ve bu yüzden nerde oturduğunu, ne iş yaptığını vs sordum. Sucu "şu caddenin aşağısındaki berber ya" dedi.
Önümüzdeki ay param olursa saçımı kendim kesmek yerine, bu sefer gidip ona kestirmeyi düşünüyorum. Böylece belki adama bir yardımım dokunur, vicdanım daha rahat olur.

Sucu'yla da param bittiğinde tanıştık. Çünkü bu ay param tamamen bitti ve bilgisayarımla, telefonumu satılığa çıkarmama rağmen kimse almadı. durum böyle olunca da kredi kartından çektiğim otel parasının ektresini de ödeyemedim ve her şey patlayıp ters gitti. Ben de yoğurt ve kuru ekmek doğrayıp yemekten bıktığım için günlük işler aramaya başladım. Sucu'yu da öyle buldum. Ama iş çok ağır. Çünkü burdaki apartmanların çoğunda asansör yok ve 2-3 katı elinde iki tane 20 kiloluk damacana sularla çıkmak zor oluyor. bu işin sonunda günlük (10 saat çalışma karşılığında)yevmiye olarak 50 TL aldım ama doğrusu akşam yatağa uzandığımda sırtım, omzum her tarafım ağrıyınca yapamayacağıma karar verip, Sucu'ya da "işin ağırlığından dolayı gelemeyeceğim"i söyledim, anlayışla karşıladı.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/siyahlar-beyazlar-kahverengiler-ve-geri.html