Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

16 Kasım 2017

iki deli bir araya gelmemeliydi

Geldiğim bu okulda çok farklı insanlar var. Hepsinin yaşantıları, yaşanmışlıkları, yaşamak istedikleri, hayata bakış açıları, kişisel duruşları ya da duramayışları, sandalyede oturuşları, yürürken tökezlemeleri ve savurmuşlukları. 
Hepsi birbirinden çok farklı ve bu çeşitlilik çok hoşuma gidiyor.

Hoşuma gittiği için de, buraya ilk geldiğim günden bu yana durmadan yeni insanlarla tanışıyordum. Tanıştığım her insan da beni hayran bırakan bir yaşanmışlık, farklı bir duruş arayıp duruyordum ve bu yüzden olabildiğince çok insanla tanışıp, hayata nasıl baktıklarını, neyi nasıl ifade edeceklerini, ettiklerini görmek, gözlemlemek zorundaymış gibi günlerimi geçiriyordum. 
Çünkü yaşanmışlıklarını dinledikçe, başlarından geçen iyi veya kötü olayları onların kendi ağızlarından dökülen kelimelerle birinci ağızdan duydukça hayranlığım artıyor veya azalıyordu. 

Bu sürekli tanışmaların birinde ise, karşımdaki kadının da benim gibi olmasından dolayı şok yaşayınca kendime geldim. ne yapıyordum ve hatta o da, ne yapıyordu? ya da ikimiz için söylemek gerekirse; ne yapıyorduk böyle? 
kendimize ve çevremizdekilere nasıl davranıyorduk. 
çevremizde bulunan ve yeni tanıştığımız insanlara göre kendimizi konumlandırdığımız yer birer gözlemci, tanıştıklarımız ise birer deney faresi gibiydiler.

bu tanıştığım kadın, farkında olmadan bana bunu fark ettirdiği an kendimden tiksindim. midem bulandı kendimden. çünkü ben ve ona göre; tüm insanlar birer deney tüpü içindelerdi de, biz onları izlerken dinliyor gibiydik. hatta sanki onlar insan değil de, birer gerçek fare'ydiler.

onlara gösterdiğimiz ve bize göre bu farkında olmadıkları "deney faresi" muamelesini hak ediyorlar mıydı? çok acımasız değil miydik? ne yapıyorduk, ne yaptığımızı sanıyorduk, ne boktuk ki, onlara farklarında olmadan böyle davranabiliyorduk? onları böyle konumlandırabilmiştik?

hayır, bu davranışımızı hak etmiyorlardı. Çünkü onlar insandı ve biz onlara çaktırmadan, yaşanmışlıklarını dinleyip, kendilerini de, kafamızın içinde kurgulamakta olduğumuz hikâyelerin kahramanlarına dönüştürüyorduk.

yani bizim çevremizde birer fare olmak mıydı onların görevi, yoksa arkadaşımız, dostumuz, sırdaşımız, nefret ettiğimiz biri, ya da gıcık kaptığımız sıradan biri, belki aşık olacağımız kişiler mi olmalıydılar? belki de kavga ettikten sonra arkadaş olanlardan olmalıydık onlarla, ya da aynı kişiden hoşlanan, aynı okulda okuyan sıradan insancıklar olmalıydık.

ama bunların hiçbir olmamıştık ve aksine, olma şansını da geri tepiyorduk. insanlar bizim için tanışıp, hayatları hakkında bilgi alacağımız konuşan ve nefes alıp veren birer objelerdi. 
onların yaşanmışlıklarını dinlemek ve kenara atmak, bizim tek acımasız amacımızdı. bunu hep yapıyorduk, yapmıştık. belki bundan sonra da hep yapacaktık.

sonuç ne olursa olsundu, ama şu an yaptığımız şey iyi değildi. içinde saf kötülük barındıran bir şeyler vardı. insanın, saf duygusallığını, o yıpranmışlığını dinleyip kıskananlardık. karşımızdakini ruhuyla, çıplaklığıyla, samimi hüznünü, içten sevinçlerini koklaya koklaya onu sömürüp, sonrakine geçiyorduk. 
oysa bunu yapmamalıydık, bunu yapacak kadar kötüleşmemeliydik, ama yapıyorduk.
biz kötü insanlardık. biz başkasının acısını dinleyerek, onun yaşanmışlığını sömürerek mutlu olan iki asalaktık ve işte tanışmıştık.

yaşı benimkine nazaran daha genç. yani benden 10 yaş kadar genç. ama 2 yıl önce 47 yaşında bir adamla evlenmiş bile. ailesi karşı çıkmış ama ailenin hükmü 18'inden sonra kime geçerdi ki? kocasını da bırakıp, işte bu okula, istediği bölümü okumaya gelmiş  güya.
saçları kıvır kıvır, sürekli sırıtkan bir ağızla gezdiği için ve her şeye her an gülmeye hazır olduğundan dolayı samimiyetsiz. renkli giyimi, uçlarda yaşayışının en büyük göstergesi. fıldır fıldır gözleri deliliğini biraz ele versede, delileri gözönünden kaldırıp onları yüksek duvarlı bahçelerin arkasındaki binaların içinde bir yerlere hapseden toplumda, iyi rol yaparak kalabalığa adapte olmuş gerçek bir deliyi kim fark edebilirdi ki?

bence delileri hastahane adı altında, hapishanelere kapatmak iyi bir fikir değil. tüm delileri salıverip, akılları hastahanelere kapatmamızın zamanı geldi de, geçiyor.
hem biliyor musunuz, gerçek deliler ve kötüler, kendilerini en iyi saklayan ve asla yakalanmayanlardır. yakalananlar ise, kendini saklayamayan cahil aptallardı. hastahaneler onlarla dolu ve bu aptallar yüzünden bize yer kalmadı.

bence o da hafif bir deliydi ve kendine hastane olarak bu okulu bulmuştu. ben de farklı değildim tabii ve kendime burayı bulmuştum. yeni şeyler yaşamak, yeni yaşanmışlıklar biriktirmek için burdaydım. yeni insanların hayatlarının içine zerk olmak için burdaydım. biz, iki hasta insan. farklı cinsiyetlerde, aynı kafada, aynı hastalıkla boğuşan ve hasta olduğunu kabullenmeyen zavallılardık.
ama ben onunla tanıştıktan sonra, hastalığımı kabullenmiştim. kabullenince iyileşmeye de başlamıştım ve 1 ay sonra ise, yani şimdiyse hastalığımın büyük bir kısmını atlatmıştım olduğum için bunları yazıyordum.

14 Kasım 2017

Sınav maradonu başlamıştı ve zavallı öğrenci derslere asılıyordu

Bu hafta sonu ilk defa üniversite sınavlarımdan birine giricem ve böylelikle sınav haftası da başlamış olacak.
Biraz heyecanlı gibiyim ama tabii geçen haftaki kadar da değilim. Çünkü geçen hafta içimde olan şey; heyecandan çok, büyük bir korku idi ve doğrusu onu aşmak için; ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Üstelik ders çalışmama rağmen, okuduğum hiçbir şeyi de anlamıyordum ve öylece geçip gidiyordum. En sonunda bunu hocalara da söyledim. Dedim "hocam valla hiçbir şey anlamıyorum ve gittikçe stress olmaya başladım"
Önce bi yaşımdan dolayı stress olmama şaşırdılar, sonrasında çok şükürki hepsi bunun normal olduğunu, ama tabii abartılacak bir durum da olmadığını söylediler.

Öyle böyle derken de, baktım zaten stresim de dinmiyor ve hatta gittikçe artıyor, aldım kitaplardan birini, açtım derslerde aldığım notları, onlar üzerinden kütüphaneye kapanıp köpek gibi çalışmaya başladım. Harıl harıl çalışmaya başlamışken, aradan bir iki gün geçti ve zaten o arada stress de kalmadı. Geçen haftadan bu yana her gün bi derse çalışıyorum. Durum böyle olunca aslında hocaları da anlamaya başladım. Şimdiye kadar ise sadece dinleyip geçiyordum. Bugünlerde ise bazı taşlarım daha yeni yeni yerine oturmaya başladılar. Yani ilk günlerki gibi değil. (buna rağmen inşallah derslerden kalmam. çünkü ondan yana da ayrıca çok korkuyorum.)
Hocalar da iyi gibiler. Sonuçta işlerini yapıyorlar ve derslerini anlatıyorlar. sonrası ise bize kalmış. Bakalım artık.

Sadece ben değil tabii, tüm öğrenciler de elimizden geleni yapıyoruz. Valla gün içinde kütüphane tıklım tıklım öğrenci kaynıyor. Millet nefes almadan ders çalışarak sınavlara hazırlanıyor desem yeridir. Herkes kitaplarına hayvan gibi abanmış halde akşamı ediyor. Bu abananlardan biri de ben oldum ve sınav stresim de böylece bitmiş oldu.

Geçen gün ders çalışırken şunu fark ettimki, aslında tanıdığım birileriyle ders çalışamıyorum. Hatta resmen ders çalışmamak için elimden geleni de yapıyormuşuz gibi hissettim. Çünkü oturup ders çalışmak yerine fısır fısır sağdan soldan bir şeyler konuşarak zaman öldürüyoruz. Bunu fark edince de biraz gerilmedim değil. Sonra biraz düşününce çözümü buldum ve hemen hayatıma geçirdim. Çözüm basit: ders çalışma alanında, tanışmadığım birileriyle aynı masaya oturmak ve çalışmaya öyle koyulmak.

Bu yüzden tanımadığım masalardaki boş yerlere oturup ders çalışıyorum. Böylece hem daha çok çalışmış oluyorum, hem de dikkatimi toplayıp, sadece derslere vermiş oluyorum. Öteki türlüsü pek çekilmiyordu. Hatta "gıybet taym" oluyordu desem yeridir.

Hele bir de burda tanıştığım kişi sayısı artınca, iyice lafazanın teki olup çıktım. Resmen konuşmak için her fırsatı değerlendirdiğimi bile fark ettim. Sanki allah dil vermiş ve ben o dili her an kullanmalıymışım gibi yaşıyordum.
Neyse işte bunu durdurdum ve çok şükür kendimi derslere verebildim.
Hatta kendi tuttuğum ders notlarını da temize çekip, sınıftakilere dağıttım. Hepsi çok sevindiler. Ama açıkçası benim kadar da ciddiye almadılar. Bazen, sınıftakiler arasında, sadece kendimi okula gelmiş gibi hissediyorum. Sanki onlar öylesine takılıyorlar gibi. Sanki boş boş geliyorlar gibi. Çoğunun maddi durumu iyi olduğu için ve paralı gelmiş oldukları için dersleri falan da iplemiyorlar.

Ben ise, onların aksine hep en öne oturup, hocaları dikkatle dinlerken, aynı zamanda sürekli soru da soruyorum ve işte tam da bu sorularım yüzünden bana gıcık da oluyorlar.
Bazen beni sevdiklerini söyleselerde, dersteki sorularımdan sıkıldıklarını fark edebiliyorum. Arkadam "salak bu ya" dediklerinden eminim. Ama sikimde değil.

Hocalarla da bazen tartışıyoruz ve onların da sıkıldığını fark ediyorum. Ama açıkçası onların da sıkılmalarını takmıyorum Sonuç olarak robot değilim ve her söylediklerini doğru kabul etmek için okula gelmedim. Zaten tartışmalarımızın bazı bölümlerinde bana hak verdiklerini söylüyorlar. ama hoca olmanın, onlara verdiği "iktidarlıktan kaynaklı her durumda haklı olma" hallerinin ağırlığını da kaybetmek istemedikleri çok belli. Bu yüzden, bazen ben de kendi doğrumda çok ısrar etmiyor, öylece her söylediklerine "he he" deyip geçiyorum.

Ama genel olarak entelektüel anlamda çok eksikleri var ve zaten bir çoğu bunun farkında. O yüzden sadece uzmanlık alanlarında tartışmaya çalışıyorlar. Buna rağmen ise, uzmanlık alanlarındaki mantıksızlıkları üzerinden tartışmaya devam ediyorum ve o anlarda sinir olup "dersi sulandırma" diyorlar. Ben de gülüp "tamam hocam pardon" deyip konuyu geçiştiriyorum.

Bu arada erkek hocalardan biri hakkında, bugün, ikinci sınıflardan bazı kızlarla yatma karşılığında onları derslerden geçirdiği dedikodusunu duydum. Ki zaten okuldaki tek düzgün hoca tipi onda var sayılır. (Ki normalde dışarda buna sümük bile sürülmez.)
Ama okulda hoca olunca ve kızlar derslerden geri kalınca, hoca bunlara bi ihtimal önden geçirme karşılığında olayı çözüyorlarmış. Bilmiyorum, bende söyleyenin yalancısıyım ama o çocuk da pek boş biri değil. Genel de söyledikleri çıkıyor. Daha önce bir kaç dedikoduyu daha söylemişti, dediği gibi oldu.

Yalnız canımı sıkan durum şu ki; bu kızlar ailelerinin parası var diye özel okula gelip, ne diye onun bunun altında inleyerek sınıf geçmeyi kabul ediyorlarki. Madem paranız var ve özel okula geldiniz, o hocayı cebinden çıkartacak duruşu da sergilemelisiniz.

Sırf ders geçmek için yatağa girmek çok çirkin bence.
Gerçi böyle diyorum ama belki bende ilerde böyle bir şeye başvurabilirim. Çünkü ne zaman büyük konuşsam, hep çok geçmeden altında kalıp eziliyorum. Off dağlar off. İnşallah bu konuda öyle bir şey olmaz. Yani ders geçmek için, kimsenin altında kalmam. Zevk için olur da, ders geçmek için olmaz. olmasın. lütfen. pls.

"seks" dedim de, buraya geldiğimden bu yana iki sırnaşma dışında bi bok olmadı.
Hatta buraya geldiğimden bu yana, genel olarak bi cinsel isteksizlik oluştu bende. Üstelik hoş bulduğum kişiler olmasına rağmen, kimseye ısınamıyorum. yani soğuk bir nevale gibi, kendi içimde yaşayıp gidiyorum.
ki, resmen osbir çekmekten kuruycam desem yeridir. tek cinsel hayatım osbir çekmek ve yatağa sürtünerek boşalmak. her gece yatağa sürtüne sürtüne boşalıp uyuya kalmak can sıkıcı. Üstelik oda arkadaşlarım fark etmesin diye yastığı dişleyerek boşalmak da ayrı bi moral bozucu.
allahtan dikkatliyim de, henüz onlara yakalanmadım.

Ya da bilmiyorum, belki de ne bok yediğimi biliyorlar ve çaktırmıyorlardır.
Gerçi içlerinden biri, yatağa sürtünerek boşaldığımı zaten hiç fark edemez, çünkü kulaklığı sürekli takılı ve internetten film, komik videolar vs izliyor. Diğeri ise zaten gecenin bi yarısına kadar, pansiyonun işletmeciliğini yapan piç'le muhabbet ettiğinden dolayı hiç hiç göremiyor. (Zaten geçen gün, ben yokken dolabımı karıştımış ve ben fark edince de, ona fena patlamıştım. o da, o günden sonra bana daha bi mesafeli yaklaşıyor. bu yüzden de genelde gecenin bir yarısı odaya geliyor.)

Biraz dangalak bi çocuk. Saf ayağına yatan, ama piçin teki olmaktan geri kalmayan cin biri. Sürekli saflıkla karışık hareket ederek arada canımı sıkıyordu. Emin olamadığım için, nezaket kuralları içerisinde, tatlı tatlı uyarıyordum ama sonra emin olunca sıçtım ağzına.
Tabii ağzına sıçmama rağmen, ikinci defa yine dolabımı karıştırmaktan geri kalmayınca bu sefer hepten sinir oldum ve verdim veriştirdim. O günden sonra pısırdı kaldı. Pansiyoncuyu da, bu dangalağı uyarması için gidip fırçalayınca, her şey hal oldu.

Zaten oldum olası, saf ayağına yatıp alttan alttan dolaplar çevirenleri hiç sevemedim gitti. Buna ise ayrı gıcık olmaya başladım.
Diğer eleman ise dediğim gibi öyle kendi halinde, pislik içinde yaşıyor.

Pansiyonda sadece biz yokuz, ama burdan sıkıldığım için pek kimseyle konuşmuyorum. Çünkü tuvaletler bok içinde, mutfak tezgahı pis, odalar çöplük, banyoda ise su akmıyor derecesinde az akıyor, sahibi ve işletmeci sorumsuz, sadece paraları almakla meşguller. Açıkçası buraya geldiğime çoktan pişman oldum ama yapabileceğim bir şey yok.

Öte yandan buraya mecbur kalmayayım diye yurtkur başvurusu yaptım ama onda da 55. sıraya takılıp kaldım, bi türlü ilerlemiyor.
Bakalım bana ne zaman yurt çıkacak da bu cehennemden kurtulacağım.
allahım yardım et.
Sınavlar var diye, nerdeyse otelde hiç zaman geçirmiyorum ama gecenin bi yarısı da olsa buraya dönmek zorunda olmak fena koyuyor. Üstelik bu pis yere para vermiş olduğum aklıma gelinceyse, kendi kendime sinir oluyorum. Gerçi böyle diyorum ama bu ülkeye geldiğimde bütçeme göre en uygun bulabildiğim tek yer burasıydı. Yapabileceğim bir şey de yoktu. Buna da çok şükür. Ama şimdi daha karşılaştırmalı bakınca ve daha uygun yerler görünce, içim cısss ediyor.  Yani fena kazıklandım. Ama en azından kazığın boyutu, boyumun yarısına kadar gelebiliyor da, beni iyice dağıtıp geçmiyor. bu yüzden çok söylenmiyor, sessizce kabullenmeye çalışıyorum.

Bu hafta sonu başlayacak olan sınavlar için bana dua edin. Ben de elimden geleni yapıyor, ha bire derslere asılıyorum. Yine de kalırsam, yapacak bir şey yok.


3 Kasım 2017

hanzolarla hanzolaşma qeyfi

İçimden yazma arzusunun tamamen yok olduğu ve hatta "yazmanın kendisini" saçma bulduğum bir günlere girdim. Yaz yaz ne olacak sanki. Ne bok olacak. Hiç.
Gerçi böyle diyorum ama şu saçma yazılarım beni fazlasıyla kendime getirdi, kendimi görmemi sağladı. şimdi ise, işte dönüp baktığım zaman saçma yazılar topluluğu olup çıktılar.

saçma olarak geliyor olsada, tüm bu saçmalıkları karalarken geçmişe yönelik olarak kendimi görmemi sağladı, nerde bok yememem gerektiği halde, yediğimi, nerde sıçmamam gerektiği halde sıçtığımı falan filan gösterdi. iyi de oldu.

doğrusu bazen tüm o, olup bitmiş şeyleri (yani bokları) yemesem, şimdi belki daha büyük  boklar yiyor olabilirdim. çünkü insan, hatadan kaçarak daha büyük bir hata yapar. bu yüzden, bazen bok da olsa "iyiki" yemişim, diyorum.
ama yine de "acaba daha büyük boklar yememek için mi o küçük bokları yedim, yoksa gerçekten canım sadece bok yemek istediği için mi yedim" diye düşünmüyor değilim. sonuç olarak, yediğime odaklanıyor ve öyle ilerliyorum.

zaten insan sürekli ileri akan bir su'dan oluştuğu için, geçmişdeki boklar şimdi yeni yeni midesini bulandırsa da, yürümeye devam etmek zorunda. duracak zamanı yok insanın. çünkü insan ancak kendini öldürerek durabilir. yani; yaşarken, zamanı durdurmak imkansız. zaman ancak, ölerek durdurulabilir. tabii bu da sadece kendi zamanımızdan ibarettir. yani herkes kendi zamanının sahibidir. efendisidir. yönetim ona aittir.

yönetime sahip olan bu aciz insan, zamanla beraber akıp gitmek zorunda. akıp gitmek istemediği zaman, durduğu an, ölüm başlar. ölüm zamanı yok eder, zamansızlığı başlatır. yani aslında, belki de; başka bir zaman algısını hayata geçirir. ona da "zaman" demek gerekir mi bilmiyorum. ama şu bir gerçekki; hayatı kendi konuşmalarımızdaki basitlikte yaşayarak anlayabiliriz. başka türlüsü için gökten indirilen kitap var. onda da zaman konusu çok derin işlenmiyor diye düşünüyorum. yani zaman kavramımız, bu dünya için geçerli ve bu dünyaya ait kelimelerden cümleler kurarak onunla beraber yaşayıp gidiyoruz.

off neler anlatıyorum. neler yazıyorum. kafayı mı yedim acaba. dur başka şeyler yazayım.

Eskiden yazdıkça coşuyordum, kendi kendime kurduğum o saçma cümlelerin üzerinde, bazen o kadar çok oynuyordumki, 1 hafta boyunca takılıp kaldığım yerler olurdu. Hele bazen de birilerinin yaşadığı o çok üzücü bir olayı kendi başımdan geçmiş gibi anlatırken yaşadığım zorlanmayı sanırım hiç bir şeyde yaşamazdım ve bu beni çok yorardı. şimdi ise tüm bunların hiçbiri yapmak istemiyorum.
hepsi bok gibi geliyor.

pansiyondaki insanların hepsinin benden daha salak olduğuna inanmaya başladım. ve inanmaya başladığım günden bu yana, pansiyondan nefret ediyorum. içindekilere ise (başta kendim olmak üzere) acıyorum. allah'ım neden her gittiğim yerde, benden daha salak insan topluluğuyla yaşamak zorunda bırakıyorum kendimi. lütfen benden daha akıllı ve ahlaklı insanlarla tanışayım ve hep o toplulukla beraber yaşayayayım.
evet benden daha ahlaksız insanları da sevmiyorum.
yani kısaca; her şeyde üst çıta benim. benim altımda olunmamalı. hep benim üstümde olunmalı. aksi takdirde, kendimi kötü hissediyorum.

pansiyondaki oda arkadaşlarımdan biri sürekli dolabı karıştırıyor. diğer ise zaten 18 saat bilgisayar önünde oyun oynayarak teknolojik trans yaşıyor. bazen onun için "keşke dolabı mı karıştırarark sosyalleşse" demiyor değilim.
adamın sosyal hayatı yok. oturduğu koltuk, bilgisayar masası olarak kullandığı masa falan bok götürüyor. geçen gün "şunu azcık temizle artık hihihihihi" dedim de, utandı kalktı temizledi. ama ne yazıkki masa yine aynı halde. o da hiç şikayetçi değil ve açıkçası ben de bi daha söylemem.
çünkü onun sınırları sadece onu ilgilendirir. o gün söylemeye de hakkım yoktu. sadece onun, benim selamımı gülerek almasından cesaret alarak, dilimi tutamamış, söylemiştim.

işte görüyorsunuz, gülümsemeyi bile hemen kullanan acizin biriyim. belki de hepimiz böyleyizdir. biri suratımıza güldü mü artık onun tüm sınırları aşabiliriz sanıyor ve öyle davranmayı kendimizde hak görmeye başlıyoruz. bu çok ayıp bir şey. bunu yapmamalıyız. yapmamalıyım.

diğer oda arkadaşım da öyle biri. yüzüne gülümsediğin an, tüm sınırları aşıyor. sınırlara pek takık değil. sadece kendi sınırları var o kadar. böyle olmasının nedeni, entelektüelliğinden değil de, daha çok hanzoluğundan ve bunu anlattığınızda da anlamıyor. defalarca denedim, olmadı. adam mal olarak doğmuş ve mal olarak ölecek.

öte yandan, burda o kadar çok hanzo varki, sanki; hayatım boyunca kaçtığım tüm hanzoların toplamı burdaymış gibi hissediyorum ve bu yüzden artık hanzoluğun da bir yaşam şekli olduğuna karar verip saygı duyuyorum.
"keşke ölseler" diycem ama dememek için kendimi zor tutuyorum. çünkü "hanzolar ölsün" dersem, faşist bir söylemde bulunmuş olurum ki, hayatım boyunca faşizmden kaçtım, faşistlerle dilim döndükçe ağız kavgası yaptım. şimdi kalkıp böyle dersem, hayatım boyunca ağzımdan çıkan tükürükleri yalamış olucam. 

neyse hadi bugünlük bu kadar. sonra bi ara yine gelir saçmalarım.