24.02.2012

şey ıııımmmm şey

Şehrin en soğuk mahallesinde yaşıyordu. Çünkü burdaki insanların gülücüklerinin hepsi önceki yıl çıkan yangında yok olmuştu ve o günden bu yana kimse gülmediği için mahalledeki soğuk hava dalgası temmuzun ortasında bile kırılmamıştı. Aslında evlerden birine yeni gelin gelen 16'lık kadınlardan biri bi kaç ay önceki doğumda dünyaya getirdiği bebeğinin çığlıkları yüzünden biraz tebessüm eder gibi olmuştu ama ona çevrilen sert bakışlar, tebessümünün gülücüğe dönüşmesini önleyip anında yok etmişlerdi.

Şehrin diğer mahallesindeyse kimse ağlayamıyordu. Çünkü bi önceki yaz çıkan kuraklıkda herkes yağmur duasına çıkıp gözyaşlarını ekinleri yeşertmeleri için tanrıya ödünç vermişlerdi. Tanrı göz yaşlarını toplayıp yağmur olarak veriyordu onlara.
Mahalledeki küçük çocuklardan biri babasının onun başını okşamamasından dolayı bi ara ağlar gibi olmuştu, ama babası dönüp gülümseyerek ona baktığında çocuk susmak zorunda kalmıştı...

Not: Hikaye yazıyım dedim ama devamını getiremedim. Takıldım kaldım. Demekki hikaye yazmakla, aylardır yıkanmayan çiş kokulu yataklardaki sikişmelerini yazmak arasında dağlar kadar fark var.

17.02.2012

bla bla bla..

Artık bir şeyler yoluna girsin istiyorum. Yaşadığım kararsızlıklar, yediğim boklar, sıçtığım anlar artık bitsin istiyorum. Yalnızlık ne kadar zordur bilir misin? Hiç olmadık anda intihar'ı düşündürtür sana. Koca evde tek başına dolaştığın her an, dünyaya tek geldiğini ve tek başına yaşayıp, sonra da tek başına öleceğin korkuları teslim alır zihnini ve sonrasında da bedenini, beş para etmez bi bok çuvalından ibaret görmeye başlarsın.

Evin en sessiz köşesi dile gelir. Salonda yürüyen karıncaların ayak seslerini işitirsin, sivri sinekler vızıldamayı bırakıp seninle konuşmaya başlarlar, ibne hamamböcekleri sık sık sabunlarını düşürdüklerinden olsa gerek banyodan hiç olmadık sesler gelir. Mutfakta tabak çanak ne varsa, gecenin bi yarısı sebepsizce dile gelirler. Onlar dile geldikçe, sen korusa korusa sadece odanın soğukluğundan koruyacak olan, ama buna rağmen senin ona korkudan; bir zırhmış gibi davranmaktan geri kalmadığın yüzdeyüz pamuktan yapılmış olan battaniyeye daha bi sıkı sarınırsın.

Yaşın ilerledikçe daha bi korkarsın ölümden. Bazen osbir çekerken aklına "ya şu an ölürsem ve sikim elimde kaskatı kesilmiş bi halde beni böyle bulurlarsa ne olacak" diye düşünmeden edemezsin..

Zaman, hiç sormadan bir şeyler alıp götürür senden. Hiç farketmezsin. Bi sabah kendini 30'unda bulursun. "Onca sene nerde?" diye hesap soracak kimsende yoktur. Hayatına girip girip çıkanları düşünürsün, kimsesiz kalışının sebebini kendi huysuzluğuna bağlarsın.
Allah diye birini aramaya, bir şeylere inanmaya ihtiyaç duyarsın. Hiç bir şey bulamadığın için kendine sarılırsın..

Var'la, yok arasındaki gidip gelmelerin, tıpkı bir orospunun altına girdiği yakışıklının onu bu hayattan çekip kurtarması hayallerine dalıp gitmesi gibidir. Ne kurtulan olacaktır, ne de kurtacak kimsesi vardır. Zaten yakışıklının gözünde, altındaki orospunun bomboş bir çuval'dan başka bir anlamı olamaz. Orospunun sadece bir kaç dakikalık sultanlığı vardır. Boşaldıktan sonra biten ve bir çöp bidonuymuş gibi dönüp bakılan. İçine girip çıkan her erkek, ona sadece doğmayacak bir kaç piç bırakır.

Belki aynı orospuyu, aynı ailenin tüm bireyleri sikmiştir. Kimbilebilirki? Olabilir yani; sonuçta önemli olan orospunun amcığının ederini karşılayabilmek değil mi? abi dün sikmiştir, kardeşi bugün sikecektir, babası önceki hafta gelmiştir, amcası ayda bir, dayısı her 2 günde bir sikiyordur bu orospuyu. Aynı orospu akraba olduklarını bilmedikleri birbirinden yakışıklı onlarca kişiye umut bağlayıp durur. Bir mal olan orospunun canı yanmaz artık, çünkü sadece amı değil, canı da hissizleşmiştir. Gözyaşları da yoktur onun, duygularını kaybedeli yıllar olmuştur. Tıpkı susmayı öğrettikleri gibi, ağlama'mayı da öğretmişlerdir. Zaten onca ağlamadan sonra temizlenen ve sonra tekrar kirlenen gözler artık ağlayıp ağlamamak arasında gidip gidip gelir. Karasızlıkların en büyüğü de budur. Ağlasam mı, yoksa ağlamasam mı?..

Dışarda kocaman kahkahalar patlatırsın, mutluluğun kıskanılır. Oysa bilmezlerki eve dönüp kapıdan içeri girdiğin an yıkılıp kalmışsındır. Kimse bilmez nelerle savaştığını, hangi gülümselerinin gerçek, hangilerinin sahte olduğunu. Hayat sana sadece iyi rol yapmayı öğretmiştir, başka da verecek bir sikim şeyi yoktur zaten onun.


Her yalnız kaldığında gülümsemelerinin yerini asık suratın alır. Yalnız başına kaldığın her an da için kan ağlar. Ve sen ağlamamak için asla yalnız kalmak istemezsin. Denize düşen yılana sarılır misali herkesi iyi biri olarak görürsün. Belkide asıl kötü benimdir diye düşünürsün. Hem bu kadar farklı fikrin, bu kadar farklı bakış açısının olduğu bir dünya da kimi kötü diye etiketleyebilirsin ki, kim asıl kötü olabilir ki? Sen mi, yoksa seni "aşkım" diye sikip, boşaldıktan sonra prezervatifiyle beraber sokağa atan mı orospuçocuğu mu?

15.02.2012

Sevip siksen bi türlü, sevmeden siksen başka türlü..

Bir şey olacağı varsa olur, olmayacağı yoksa olmaz. ama diretirsen sike sike olur. Hem zaten hayatın kanunu bu; bir şeyi çok istiyorsan olduracaksın. Lamı cimi yok. "Evrene bırakmak" tembelliğine bulaşmanın da gereği yok.

Bunları niye diyorum biliyor musun. Şimdi benim bi ihtiyar vardıya. Hatta önceki yazıda "adam artık mesaj da atmıyor, unuttu beni" demiştim ya, hah işte tam "unuttu beni" diye emin olduğum anda, yani yazıyı yazdıktan sonra bana "merhaba" diye yazdı ve muhabbetin sonrası da kendiliğinden gelince de, gittim camda konuştuk. Bana bi "seni özledim" deyişi varki, sanki hayata geliş amacı beni yalnız sevmek, sanki dersin allah onu, beni mutlu etmesi için yaratmış da, o da işini gücünü bırakmış peşimden koşturuyor.
Ya tamam koşmuyor ama işte böyle hiç olmadık anda bi selam veriyor, hayatım alt üst oluyor. Ne yapcağımı bilemiyorum, elim ayağım heyecandan götüme kaçıyor.

Yani ihtiyar'ın beni sevmediğini de adım gibi biliyorum. Hatta benim de onu sevmediğimden de eminim. Ama işte bunlar hep yazarken kolay oluyor, yaşarken değil..
Çünkü adam hiç olmadık bi anda, küçük bi selam veriyor, kalbim anında kıt'a duruyor.

Böyledir işte, hiç umrunda olmayan birinin seni heyecanlandırması. Hayır yani bilmiyorumki ne diye takıldım buna ve hatta o da ne diye takıldı bana.
Bi de, işte olmuyor, olduramıyorsun. Onu sildim hayatımdan dediğim anda, bi bakıyorum bi şekilde çıkıyor karşıma. Hiç ummadığım anda sikiyor ecdadımı ve kendimi sanki hiç bir şey olmamış, sanki ben onu hiç unutmamışım gibi olayın taa en başında buluyorum. Yeni bir koşuşturma yaşamaya başlıyorum. Yani dön babam dön oluyorum.

Oysa bugünlerde ne güzel onu tam da unutmaya başlamıştım, hatta bana onu unutmama yarayacak şekilde adını yeşilçam koyduğum biriyle, arkadaşlık etmeye başlamıştım. Sonra onun da benim kadar aptal, benim kadar şapşal, benim kadar gerizekalı olduğunu görünce sevmiştim. "Lan belki de biz bununla arkadaş değil, başka bir şey olmalıyız" diye düşünmüştüm. Çünkü yaşadıklarımın aynısını yaşıyordu. Çünkü hissettiklerimin aynısını hissediyordu, çünkü birini unutmaya çalıştığı, canı en çok yandığı günlerde tanışmıştık ve o; o kadar samimi ve içtendiki, canının yandığını onlarca insanın içinde burnunuza gelen et kokusundan anlayabiliyordunuz.
İnanamamıştım önce, lan numara mı yapıyor yoksa demiştim. Ama ne zamanki "offf ben çok salağım, adama kızıp neler neler dedim, neler neler yazdım" dediği anda anladım, işte aradığım kişi buydu demiştim. İnanamamıştım benden daha aptal biriyle konuşuyor olduğuma.
Oysa benim kadar gerizekalı birinin daha dünyada olabileceği ihtimali o kadar düşüktüki. Ama yok demek varmış. Benden daha aptalı da varmış ve ben onunla tanışmıştım.

İşte buydu deyip aşık olmaya kalkıştım ona. Tıpkı durmadan kanayan kötü bir yaraya, en yakınındaki bez parçasını alıp kirli mi temiz mi olduğuna bakmaksızın bastırmak gibi bir duygu bu. Ama bunu bile beceremedim. Çünkü şimdi ihtiyar çıkıp geldi. Öylesine sanki hiç bir şey olmamış gibi, o her zamanki sakinliğiyle "merhaba" dedi.
Sadece "merhaba" dedi yaw. Daha önce "bi merhaba'nın insanın ammına koyacağını" söyleselerdi götümle güler geçerdim. Ama işte kendim gördüm, bunda gülünecek hiç bi sikim yok. Öyle apışıp kalıyorsun.

"Seni özledim" dedi, "ne olur tekrar buluşalım, seninle konuşmayı özledim" dedi ve beni olayların en başına döndürdü. Bende "telefonum sende var, istediğin zaman ara buluşalım" deme kaçamaklığına sığındım, o da "tamam, bu ara hastayım evde yatıyorum. iyileşiyim arıycam" dedi. Biliyorum sikinde değil onun. Sadece o an öylesine dedi. Ama işte o an öylesine demiş olması bile içimde binlerce umut beslememe neden oluyor. Kendimi topladığım şu sıralar yine aptallaştırıyor.

Bense sırf onu unutmak için bu yeni tanıştığım aptala, gerizekalıya, yani yeşilçam'a sığındım. Hani sığınmak değil de, işte kendimi onunla kandırmayı denedim. Hani en azından ona biraz ilgi gösterirsem, ihtiyar'ı unuturum sandım. Aslında unuttum da. Ama adam yırtık dondan fırlayan yarak gibi kenardan çıkıp bi merhaba deyince yeşilçam, meşilçam yalan oldu..

Yeşilçam'da iyi biri. Hemde çok. O da salak salak böyle karşısına ilk defa çıkıp gözünün içine içtenlikle bakan olgun adamlara tutulup kendi canını yaktırıyor. Yeşilçam'ı seviyorum, ama böyle farklı bir sevgi. Sex yapmak istiyorum, abi kardeş olmak istiyorum, can ciğer olmak istiyorum, onunla her bok olmak istiyorum. Ama şimdi ihtiyar çıktı ya, artık onunla ne olmak istediğimi bile bilmiyorum. Hatta açıkçası, artık onunla hiç bi şey olmak istemiyorum..


Yeşilçam'la da tanışmamız garip olmuştu. İşte böyle bi kaçgündür netten yazışıyorduk ve bi gün kahve içmek için buluştuk. Yeşilçam masaya oturur oturmaz, o sıralar henüz daha çok yeni götüne yediği kazığın acısıyla canının yanmasını anlatıp durdu. Hatta anlatmıyor, ağlıyordu. Hemde ağzı burnu salya sümük bi şekilde ağlıyordu. Tabii o ağladıkça bende ona hayran oldum.
Lan bi insan birini seviyor diye bu kadar aptallaşamazdı, bi insanın canı bu kadar yanamazdı, bi insan birini sevdi diye bu kadar acı çekemezdi, bi erkek başka bir erkeği seviyor diye gözlerinin içi kalp şeklini alamazdı.

Ama işte sevmişti. Hemde sonunda göt gibi açıkta kalacağını bile bile. Ve zaten olan da olmuştu, sevdiği adamın tatili bitince ülkesine dönmüştü, bizim yeşilçam da göt gibi açıkta kalmıştı. Zaten bu hep böyle olur. Çünkü batı ve doğunun aşk anlayışı farklıdır. Batı aşkı sadece sikiştiği anda yaşar, doğu ise sikişemediği her an da; aşk diye diye çöllere düşer.
Doğu aşkı yüreğinden kolay kolay çıkarmaz, batı ise dilinden düşürmez.
Doğu aşkı daha kanlı canlı sever, sevdiği uğruna yemeyeceği bok yoktur, hatta başkasına yar olmasın diye sevdiğini bile öldürür.

Ama batı sevdiğine sadece yatakta değer verir, o sevdiğini; onu sürekli sikerek belli eder, ona bunu hissettirir ve yataktan çıktıklarında artık kimse kimsenin sikinde değildir.
Batının aşk anlayışı, yatağın büyüklüğünün sınırlarıyla belirlenir. Doğunun  aşk anlayışı ise gözün göremediği kadardır.

Ama tüm bunlara rağmen, bana göre batı daha gerçekçi, daha realisttir bu anlamda, doğu ise daha hayal aleminde daha dokunulmayacak şekilde yaşar. Anlatamaz, konuşamaz, dokunamaz, sadece sever. Kendi içinde sever. Birini sevdiğinin bilinmesini bile istemez. Çünkü doğu sevgi konusunda bencildir. Sadece dokunulanı değil, duygularını da paylaşmak konusunda bencildir. Genelde bu bencilliğini sevdiği kişiye karşı yaşar, ona "seni seviyorum" demez, diyemez. Gider kendi kendine söylenip durur. Seni seviyorumlar duvardan duvara söylenir durur. Öylesine kendi halinde söylenir durur. En fazla yakın arkadaşlarına açılır, ama asla sevdiğine açılmaz. Batılı ise daha gerçekçidir, çünkü sevdiğine "seni seviyorum" deyip fermuarını açar. Sonuçta beden dediğin başka bir bedeni arzular. Yani sonuçta aşkın canı yarrak ister. Zaten batının gözünde "aşk" demek, "et" demektir ve doğu'da bunu kendi argo atasözlerinde "et ete değmelidir" diye seks'sizce dile getirir.

Bak aslında şimdi bunları yazarken farkettim. Sanırım bizim ihtiyar'la böyle bi kopuk, bi bağlı olan ilişki durumumuzda bundan kaynaklanıyor. Çünkü ihtiyar benim gibi türkiye'de doğmuş olsada, burda büyümüş biri değil. Benim aksime o amerika'da büyümüş, orda onlarca yıldır yaşayan ve sonrada varını yoğunu bırakıp türkiye'ye dönen biri.
Benimse onun tam tersine tohumlarım doğuda atıldı, farklı bir ilde çocukluğumu yaşadım, sonrada "eeeeh yeter sikerim geleneğinizi göreneğinizi" deyip sikim daha yeni kalktığı yıllarda istanbul'a kapağı attım ve hala yaşıyorum.

Geleneğini göreneğini siksende, hiç bir zaman özünden, köklerinden kopamıyorsun. Bir tarafın hep görünmeyen demir zincirlerle bağlı kalır oraya. Hem gücün sadece kendine yeterken, köklerine nasıl hükmedeceksin ki? Hükmedemezsin. Öyle ortalarda bir yerlerde, bağlı olduğun zincirlerle beraber şangır şungur yaşayıp gidersin. Yaşarkende biraz daha sessiz olmayı öğrenirsin. Çünkü zincirler çok ses çıkarır. Aslında zincirlerin sesi çıkmaz, zincirler sadece canını yaktığı için senden sesler çıkar. Bu sesler, seninken zincirlerinin şangırtıları olur kalır. Canın her yandığında, uzaktan sana bakanlar "zincirlerini kırıyor" derler. Canın yanmış kimene, batı'nın dediği gibi; canın cehenneme.

Ben işte böyle sikindirik bi şekilde yaşarken ne batılı olabildim, ne doğulu kalabildim. Tam iki arada bir derede kaldım.
Sanırım; gel gitlerim, nefretim, sevinçlerim, hüznüm her şeyim bundan dolayı muallaklık oluyor. Hiç bir şeyi tam yaşayamıyorum, tam olarak ne yapacağımı da bilemiyorum. Çünkü bir yanım batıdayken, köklerim doğuda, bir yanım gece gibi her kusuru kapatırcasına karanlıkken, diğer yanım gündüz gibi ayan beyan ortada. bi yanım tam bir orospuçocuğuyken, öbür yanım sadece bir çocuk. Bir yanım sevmek için yanıp tutuşurken, diğer yanım sikişmek için 40 takla atıyor. bir yanım sevilmek istediğini belli etmek için her fırsatta gözgöze gelmek için fırsat kollarken, öte yanıp bu kusurumu saklamak için gözlerimi hep başka tarafa çevirtiyor.
Ama yine kendimi "kusursuzluğum belki çok fazla kusurum olmasındandır" diye düşünmeden edemediğim için seviyorum. Çünkü bi insan benim kadar fazlasıyla sakatsa, bence bunda başka bi bok vardır..

Ama ihtiyar öyle değil. Onunla olan olayımıza sadece siktir eder gibi bir merhaba sıcaklığında yaklaşıyor. Mesela ben dün "sevgililer günü" dolayısıyla öylesine sırf laf olsun diye "sevgililer günün kutlu olsun" diye mesaj attım. Ondan "seninde" diye kısa bi mesaj beklerken, o ise bana "senin de sevgilim..." diye mesaj attı ve yine sikti ecdadımı.

Oysa ben böyle bir şey de beklemiyordum. Hele sondaki o 3 nokta yok mu. Onlara yüklediğim anlamları bi bilseniz ağzınız 40 gün açık kalır. ama birde işin kolayına kaçıp "ehhh adam 3 nokta bırakmış" demekte var tabii. Ama işte öyle diyemiyorum. Belki de sırf ondan geldiği için, siktiri boktan 3 noktaya hiç olmadığı kadar anlamlar yüklüyorum. Benim yüzümden 3 nokta da kendiliğinden çok büyük bir külfet altına giriyor. Sanki onlara da haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Ama olmuyor, hasızlık ettiğimi bile bile anlam yüklemeye devam ediyorum. Çünkü elimde değil. Aslında elimde olsa yine anlam yüklemeye devam ederim. Çünkü başka seçeneğim yok. Sanırım seviyorum, yada buna benzer başka bi şi..