9.03.2024

Akademik Hayat ne kadar akademik

bir hocamızın, akademik hayat üzerine tartışmamızı istemesi üzerine yazdığım yazı ve 95 puan almam :)
----

Her ne kadar, yüksek öğrenim verilen kurumlar için AKADEMİ tanımı kullanılsada, günümüzdeki akademinin LİSE'ye dönüşmüş olduğunu düşünmekteyim. Akademik hayatın en önemli basamağı olan üniversiteler için sokak konuşmalarında da bu algı, hiç kalkmayacakmışcasına zihinlerde kendisine bir yer açarak oturmuş ve üniversite eğitimine başlayanlar arasındaki ilk konuşmalarda da "lise 5'e geçtim" esprileri olarak kendisini utanmadan ve yüzü kızarmadan göstermekten geri kalmamakta.

Akademi'nin durumunun hep böyle olup olmadığı tartışmalarına girmemek hakkımı kullanıyor ve Akademi'nin; ergenliğini az önce yaşamaya başlamış genç insanların, bilim yapmak-yapabilmek için eğitim aldıkları bir "ilk alan" olmak yerine, bir kaç yıl sonraki ileride sırf "gömlek giyeceği bir işi olsun ve ekmeğini ırgatlık yapmadan kazansın" mantığıyla düşünerek girdiği hep fotokopili ve neredeyse hiç kitapsız, fakat instagram renkleriyle bezeli bol slaytlarla doldurulmuş salt sosyalliğin yaşandığı bir alana dönüştüğünüde her ders sonrası düşünmeden edememekteyim. İyi tarafı şu ki; günümüzde İnstagram vb var ve bunlar sayesinde rengarenk slaytlarla "ders işlenecek" adı altında sıkıştırıldığımız odacıklarda akaendemik eğitimlerimizi görebiliyoruz.

Peki ya instagram yokken?
Düşünebiliyor musunuz, insanlar siyah beyaz slaytlarla ders işlemişler. (Bu yaşanmış olanlar korkunç bi durum olsa gerek. O dönemi yaşayan insanlar özelinde, yine gömlekliler tarafından bir araştırma yapılarak, eğitim hayatlarında ve sonrasındaki yaşamlarında öğrenme güçlüğü yaşayıp yaşamadıkları belirlenip tüm dünya halklarıyla paylaşılmalı :)

Sırasıyla ve kendimi sakince gaza getirmişken, hiç uzatmadan ve şu gerçek düşüncemi de yazmadan edemeyeceğim;
Belkide herkes akademik eğitim almamalı ve hatta belkide "akademik eğitim yaşı" diye bir sınır belirlenmeli veya yeni bir  AKADEMİK HAYAT-AKADEMİK EĞİTİM-AKADEMİK EĞİTİM YAŞI benzeri yeni yeni ve sert sınırların olduğu tanımlamalar yapılmalı. Çünkü kafaları ergenlik baskısıyla fazlaca karışık bu yeni gençlerin, henüz  "ne oldum, ne oluyorum" diye düşünmeye bile fırsat verilmeden, yaşadıkları büyük veya küçük topluluklar tarafından adeta "aniden içine itilirek" veya atlamak zorunda bırakılarak geldikleri bu başka şehirler, içiçe girdikleri başka hayatların içinde Akademi'den çok, onunla beraber gelen-onun içindeki sosyal hayatı bir an önce doyumsuzca yaşamaya başlamak, yaşamakta olduklarından ise birazcık daha fazlasını deneyimlemek ve gündelik sosyal ağlarını güçlendirmek dışında bir amaçları olmadığını bol acılıklı bir şekilde gözlemlemekteyim.
Oysa ne çok isterim anne, baba, biraz geniş olarak ise tüm aile, konu komşu ve daha geniş anlamdaysa popüler meslek liderleri tarafından yönlendirilerek yapılan tercihler sonrası doldurulan okullarda eğitim gören insanların yerine geçmiş o; gerçekten ne olduğunun bilincinde, ne olmak ve yapmak istediğine karar vermiş, yaşı kaç olursa olsun, zihninde oturttuğu ve "ben bunu iyi yaparım, yapabilirim, ben bunun üstesinden gelirim, üstesinden gelebildiğim şey sadece bu, hayatım boyunca yapmam gereken şey kesinlikle bu" düşüncelerine kapılıp yolculuğa çıkarak varış noktasına gelmiş insanları görmeyi.

Yukarıdaki düşüncelerimde, içinde yaşadığımız durumdan çoğunlukla bu gencecik zihinleri sorumlu tutuyor gibi görünsemde, akademik hayatta eğitim verenler arasındaki gömleklilerinde en az onlar kadar sorumlu olduğunu ve hatta büyük, en büyük sorumluluğun da onlara düştüğünü düşünmeden edememekteyim. Belki de yapılması gereken şey; akademideki tüm gömleklilerin, bol köpüklü Double White Chocolatte Orange Mocha'lı sosyal medya paylaşımı yapmalarını sağlayan bu döngüden vazgeçip, asıl yapmak istedikleri işe dönmeleri ve olmak istedikleri kişiye dönüşmeleridir. Özetle; Akademik Hayat'ın çok da akademik olduğunu düşünmüyor ve bu yüzden akademideki tüm toplulukların, sadece akademiye gönül vermiş insanlardan oluşması hayalini kuruyorum. 
ve evet, bence bazılarımızın yapabileceği tek iş ırgatlıktan başkası değil, ırgatlık ise aşağı bi konum değil. 
aynı zamanda akademinin, modern dünyanın yeni kölelerini ürettiği alan olarak görmeye başladığımı da belirtmek isterin. fakat düşüncem henüz tohum aşamasında ve bunu detaylandırmadım.

4.03.2024

kader ağlarını nasıl örer

Henüz 13 yaşındayım ve yaz aylarından birindeki o sıkıcı haftanın, en sıcak gününün bi an önce bitmesi için elimden gelenin en iyisi olan depomuzda yerleri temizliyorum. Aslında o gün orda, kitap okuyorda olabilirim ama şimdi üzerinden çeyrek asır olan 25 yıl geçip gitmişken, anlatacağım konuyla çok çok alakasız ve gereksiz olan bu detaylara girip asıl anlatmak istediğimden fazla uzaklaşmamalıyım. 
Tamam, detayların canı cehenneme. Zaten 13 yaşımdan 1 yıl önce anladığım "kendi kendimi yetiştirmem gerektiği" düşüncesine teslim oluşumdan hemen sonra kolilerin arasına sakladığım yüzlerce sayfalık kalın kitapları okumaya başladığımdan kimene? O yüzden, işte hemen anlatmak istediğime geçiyorum;
    Hava karanlık ama  gündüzün teslim aldığı sıcaklığın etkisinden henüz tam kurtulmuş değil. Apartmanın önü, dairelerdeki ailelerin çocuklarıyla dolu. Merdiven şişlerinde sallanan çocukların arasından geçip, akşam ezanı okunmuş olmasının üzerinden çok zaman geçmiş olmasını geciktirmemeye çalışan acelemle eve doğru koşturuyorum. İşte geldim, 4. kattaki evimizde ablam kapıyı açıyor, yeğenlerim ortalıkta bir şeylerle oyalanıyorlar, abim çoktan gelip televizyonun karşısına dikilmiş, elinde kumanda bana ters bi bakış atıyor ve ben o bakışın "cehennemin dibinden mi geliyorsun? öyle eşşek eşşek bakacağına abdest alıp, namazını kıl! ne diye oyalanıyorsun?" demek olduğunu anlayıp, günlük koşuşturmasından dolayı dalgınlıkla namaz vaktini kaçıran müimin edasıyla, uyanırcasına kalkıp ışınlanır gibi tuvalete gidip sıçıyor, sonrasında banyoya koşup abdestimi aldığım gibi odalardan birindeki seccademle en müslümanın tartışılmaz bi şekilde ben olduğu havamla namazımı kılıp mutfağa geçiyorum. Bugünlerim güzel günler, çünkü yengem 6-7 hafta önce doğum yaptı ve şimdi bebekle beraber evde olduğu ve bundan dolayı da eve sürekli gelen giden olduğu için evde taze sıcak yemek, tatlı ve diğer atıştırmalıklar eksik olmuyor. Namazını eda etmiş küçük mümin havamla yer sofrasına oturup bir şeyler atıştırıyorum ve o esnada bebeğin ağlayışlarını dinliyorum.

Diğer odada durmadan ağlayan bu organizmayı nedensiz bi şekilde çok sevdiğimi söylememe gerek yok. Aradan onca yıl geçmiş olmasına rağmen, annesi bana hâlâ onu diğer yeğenlerimden daha çok sevdiğimi söyler. Çünkü o henüz bebekciğin teki, o evimizin en küçüğü ve ben oldum olası bebekleri sevmişimdir. Hâlâ da severim. O günahsız bebek bakışları, sadece ağlayabilme yetisine sahip olmaları bana hep yaşam sevinci vermiştir. Yıllar sonra oğlum olduğunda annesi hemen susturmasın, ağlaşıyını biraz daha dinleyeyim çabam da bundandı. Ama henüz kendi oğlumun olmasına çok var ve bu konuyla alakası yok. O yüzden, önceki cümleye geri dönüyorum;
Namazımı eda etmişliğimle, sofrada oturmuş bir şeyler yerken yeğenlerim de geliyor ve biz hep beraber yemeğimizi yiyip, sofrayı topladıktan sonra tv odasına geçiyoruz. 
Abim iri cüssesiyle kanepeye serilmişcesine oturmuş, elindeki kumandanın ona verdiği güçle bu evin kumandanı olduğunu belli ederek kanal kanal geziniyor. 3-4 dakikada bi değişen kanallardan sıkılıyoruz ama sıkılmak henüz dağarcığımda söz hakkı olmayı bırak, anlamlı bir kelime olarak bile varlığa kavuşmuş değil. Nihayet kanallardan birinde durduğu zaman, yengemde gelip diğer kanepeye oturuyor ve gün içinde gelen giden eşrafı saymaya başlıyor. Gelenlerin beşik hediyesi olarak ne getirdikleri gibi detaylar da konuşulunca artık konuşacak bir şey kalmıyor ve işte o an yengem;
-bugün öğleden sonra Rıfkiye geldi. ne dedi biliyor musun? Gelmiş meğer bizim evin hangi ev olduğunu bilmediği için kapıdaki çocuklara "bizim bi akrabayı görmeye geldik. yeni doğum yapmış. onun evi burda mı, biliyor musunuz" diye anlatmış ve Serra demişki "haaaaa hani 3 tane erkek çocuğu vardı, şimdi bi tane daha erkek çocuğu olan Muhterem Abla mı" demiş ve Rıfkiye "he odur he" demiş de onu eve getirdiler. Yaw sen biliyorsun, Rıfkiye içeri girdi, bi saat güldü. ben niye güldüğünü bile zorla öğrendim. dünya başıma yığıldı. hele bak, apartmanda çocuklar beni nasıl tarif ediyorlar. dünya başıma yıkıldı, demek herkes beni böyle tarif ediyor, evimi öyle gösteriyorlar!

Muhterem Yengem'in o konuşmasının üzerinden şimdi 25 yıl geçti ve yengem o günden sonra bi daha hamile kalmadı. Son yeğenim ise o bebekcikti ve büyüdü kocaman adam oldu. Muhterem Yenge'nin konuşmasındaki Serra ise 5 yıl önce, benden bi büyük olan abimle evlenerej yengem oldu ve üstelik Serra'yı abimle tanıştırıp evlilik yaptıran da Muhterem Yengem'den başkası değil. Peki asıl konu ne derseniz, konu şu ki;
Serra ve abim 5 yıldır evliler ve onca çabalarına rağmen çocukları olmuyor, olma olasılıkları yükseldiğinde ise her defasında bi kaç ay sonra düşük yapıyor veya dış gebelik gibi şeyler oluşuyor. Hastanelere ödedikleri paralar, yaptırdıkları aşıların ise hesabını tutan yok zaten.
Çocuk sevmeleri ise başkalarının çocuklarını sevmelerinden ibaret kaldı.
Acaba 25 yıl önce yaşanan o ev tarifiyle, bu çocuksuz evliliğin bi alakası var mı diye düşünmeden edemiyorum ve yine eminimki; her iki tarafta, o tarif ve konuşmanın gerçekleştiğini çoktan unutmuş ve hatta farkında bile değillerdir. 
bense tüm bunları hatırlayıp hatırlayıp duruyorum ve birinin çocuk yapmayı bırakıp, diğerinin ise tüm tedavilere rağmen çocuksuz olmasının nedeni olarak 25 yıl önceki o olay olduğu bağlantısını kurmadan edemiyorum. aynı zamanda acaba ikisini yüzyüze getirip geçmişlerinde böyle bi bağlantı olduğunu söyleyip, birbirleriyle konuşacak bir şeyleri var mı diye karşılaştırmak düşüncesine de saplanıp kalmış gibiyim. yani öyle çok saplantılı değilim ama bi ihtimal işte. belki de birbirlerinden helallik isteyebilirler falan.

23.02.2024

baba söyler misin; ARA GÜLER mi, GÜLMEZ mi?

 Yıllar önce ufak bi entel dantel takımının alkışları eşliğinde açılan Ara Güler sergisinde gezinirken, ona da fotoğrafları gibi muamele edilen sanatçının kendisiyle tanışmış ve onun hayret dolu bakışları altında, anılaştırılmak istenmesine gıcık olması durumunu yüzünden okuyarak şaşırmıştım. Ara'nın uzun bi araya girmek üzere olduğu gerçeğinin yüzüne ısrarla vurulmak istenmesi gibi çekilen onlarca iphone selfieleri, sahte gülücükler eşliğinde tık tık tık sesleri arasında kaynayıp giderken,  adamın suratından düşende bin parçaydı. Adeta allah aşkına beni bırakın fotoğraflarıma bakın diye bağırıyordu ama çığlıkları kimsenin sikinde değildi ve herkes bi an önce, onunla çekildiği fotoğrafı sosyal medya hesaplarında paylaşıp ne kadar sanatsever, sanatçıdostu ve bilumum bilmem daha neler neler olduğu algısı yaratmakla çok meşguldu. 
Oysa sevgili Ara soyadına tezat bi şekilde asık suratını saklama gereği duymadığını belli edercesine sahte gülücüklerden bunalmış bi havayla tırnak ucu kadar küçük merceklere boş boş bakınıyor, zaten doğuştan çökük olan göz torbaları, bu entel tayfanın "sanatçıyla ölmeden önce son bi poz çektik" kokulu hareketleri sonrası 337 kilo daha göz yaşı yüklenmişcesine iyice çökükleşmişti. 
Ablaklaşmış suratı, çökük alnı, o gün iyice düşmüş alt dudağı, tıka basa dolu göz torbalarıyla öylece etrafta gezinip, insanların onu boş boş önemsediklerini ispat etme çabalarını dinliyor, 3-5 poz veriyor ve bi kaç iltifat sonrası diğerine geçip gidiyordu. 
Çok şaşırdığım için ve hatta onunda, sergisine gelenlerin aslında onun özünü ve sanatını hiç siklemediklerini, sikinde olmadığını anlamışlığını kabullenişiyle adama üzülmüştüm ve içten içe çok istememe rağmen fotoğraf çekmemiştim. 
O günün üzerinden yıllar geçti. Yani daha doğrusu sanırım 10 yıl falan. Ama 10 yıl geçmiş olsa bile, onunla ilgili her gördüğüm haberde-fotoğrafta, onun sergideki duruşu ve bomboş bakışları aklıma gelir. hazır bizimde böyle bir fotoğrafımız varken paylaşayım diye paylaşıyorum. 
ama bence insanlara "galiba yakında öleceksin, dur da iki fotoğraf çekelim" diye yaklaşmayın. çünkü ölecekler, öleceklerini bilirler ve yaşayacakların, neden onlarla fotoğraf çekinmekte olduklarını bilirler.
Ben bunu 18 yaşımda anladım. Ya da 19 falan. 
Babamın ölümünden hemen önceki aylardı ve ben babamın iyice çökmüşlüğü karşısında yapabileceğim tek şeyin, etrafta gezinmekte ola bi kaç bacak kadar torununu alıp yatağının kenarına dizip onun, bu pozunun son pozu olduğunu bile bile fotoğrafını çekmiştim. Üstelik ben, ufak piçlerle sonsuzlaşacak tek bi fotoğraf için hazırlıklar vs yaparken, onun da gözleri dolmakla meşguldü. 
İkimizde anlamıştık fotoğrafı neden çektiğimi. Zaten 1 yıla kalmadan ben askere gittim ve o da ben askerdeyken öldü. Fotoğrafı ise hala dolu dolu bana bakmakta.