19.07.2011

Biri yüzüme gülünce, o kişinin melek olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum

Biri yüzüme gülünce o kişinin iyi biri olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Hatta o kadar salağım ki, o kişi sikini çıkarıp bana doğru sallayarak gelse dahi, beni sikmeye geldiğini aklımın ucundan bile geçirmiyorum. Bi dakka lan aslında “geçirmiyorum” kelimesi doğru bi kelime olmadı, daha doğrusu “geçiremiyorum.” Çünkü gerçekten aptal, salak, geri zekalının teki olduğum için, o kişi gelip beni sikinceye kadar olayın hiçbir zaman farkına varamıyorum. Bunun yerine “her halde çişi geliyor, o yüzden sikini eline almış dolanıyor” diye düşünüyorum.

İşte bu aralarda yine öyle oldu. Aslında öyleymiş de ben yeni fark ediyorum. Bende diyorumki ulan neden götümde bi sancı var, neden götüm sürekli kaşınıyor. Ama meğer bu eve taşındığımdan beri, ev sahibim tarafından sikiliyor muşum da haberim yokmuş. Gerçi haberdar olmayışımın nedeni götümün follofoş olması olabilir. Sonuçta her beğendiği tipin yarrağını daha ilk andan itibaren ağzına almaya razı olunca, göte girip çıkan yarrakları da fark edemiyorum. Teyzenin gerçi tipi de kayık ama sanırım güler yüzüne kandım...

İşte bu ev sahibim teyzeninde bi yarağı varmışki maşallah. Gerçi kadının bu yaşlı başlı haline bakıp yaraklı olabileceği hiç aklımdan gelmemişti ama işte aklımızdan geçenler ve geçmeyenler hayatın çok da sikinde değil. Hayatın sikinde olmayınca, yediğimiz yaraklar yanımıza kâr kalıyo. Gerçi teyzeye dikkatli bakınca, genç kızken amında jilet taşıdığı yüzünden belli olmuyo değil, ama ben salak, gerizekalı, beyinözürlü, aptal şapşal bi maymun olunca hiç anlamadım.

Neyse efendime söyliim işte, teyzenin gençliğinde amında jilet taşıyan tiplerden olduğunu anlamam şöyle oldu:
Şimdi bu eve geçen yıl yerleşirken doğalgazı açtırırken, elektirk ve suyu da üzerime alacaktımki ev sahibim “faturalar benim üzerime geliyor, istersen kendi üzerine al, istersen bu şekilde kalsın sen aylık olarak ödersin, hem boşuna açma kapamayla uğraşmayıp, masraf yapmazsın” dedi. Bende  onun bu teklifi karşılığında ohooo hemen havalara girdim ve "tamam, valla böyle olursa daha iyi olur" falan dedim ve işte böyle böyle anlaştık. Sonra daha te ilk faturadan itibaren güleryüzünü eksik etmeden “faturan x tl geldi, bide apartman temizlik masrafı 10 lira var toplam 65 tl verirsen tamamdır” dedi ve ben işte aylık, bazen 5 aşşağı, 5 yukarı her ay ne derse onu ödüyordum. Sonra durum böyle böyle olunca geldik geldik bu geçen haftaya. 

Geçen hafta yine fatura kesim zamanı olunca baktım apartmanın girişinde faturalar. Hoop aldım faturaları ve toplam ne yapıyorsa ödiyim dedim. Ama bi baktım benim faturalar hepi topu 30 lira ediyor. Hadi buna apartman temizliğinin 10 lirasını da say, etti sana 40 lira. Eee ammına koduğumun teyzesi benden her ay 60-70 lira alıyordu?

Uu beybe bende bi hareketlenme oldu ve hemen sinirle faturaları aldığım gibi kapısına dayandım. Kapıyı çal çal açan olmadı ve bende eve çıkıp soyunup uyudum falan. Sonra işte ertesi gün baktım teyze elinde bi kap yemekle geldi. Neymiş oğlunu özlemişmiş falanda bana yemek getirmişmiş. Sinir falan hepsi dünde kaldığı için güleryüzle karşılayıp sağdan soldan konuştuk ve sonra faturaları verip "teyze bu ay düşük gelmiş her halde" dedim parayı uzattım. Teyze parayı alıp "ık mık" etti, boğazını temizledi ve elimden parayı alıp "herhalde az geldi" deyip gitti.

Ee şimdi düşünüyorumda ammına koduğumun teyzesi gelmiş 70 yaşına hala merdiven çıkıp buraya kadar bana bi kap yemek getiriyor. Demek boşuna getirmiyormuş. Acaba benden her ay fazladan aldığı 25-30 lirayla bana yemek mi yapıyor, yoksa her ay bacağını götüme sokuyorda ben mi hissetmiyorum. Ama yani işte işin iç yüzünü insan öğrenince fena bozuluyor. 

Ahh be teyzem, ben sana kiranı zamanında ödeyemedim diye o kadar oflanıp poflanıyorum, o kadar utanıyorum ve hatta 1 gün geciktirince köşe bucak saklanarak eve gelip gidiyorum, ama sen her ay benim adeta götümü siktirerek kazandığım iki kuruşuma gönül rahatlığıyla tenezzül edebiliyorsun. 
Ben kiramı 2inci gün hala ödeyemediğimde eve sırf sen uyumuş olduğun bi vakitte gelebileyim diye, sokaklarda başı boş köpekler gibi dolanırken, sen ertesi gün benim iki kuruşumu gözünü dahi kırpmadan cebine atabiliyosun. 
Ah be teyzem niye böyle amcıklık yapıyosun, ne diye benim alın terime el uzatıyorsunki?
Bak bu yaşında mum gibi titreyip dururken bile, hayat emaresi olmayan o kupkuru ellerinle her ay hakkın olmayan iki kuruşumu aldığını farkettim ya, inan siktin attın beni farkında değilsin. 
Ama sana da kızamıyorumki yine salak olan benim işte. Ne diye senin o kırış kırış olmasına rağmen gülücük eksik olmayan yüzüne kandımki?
Gerçi sorun sende değil bende. Çünkü her gülen yüze kanıyorum. 
Ah be teyzem senin gibi kaltaklar yüzünden yaşama sevincimi kaybediyorum. Senin gibi para sevdalısı amı tutuşuk insanlar yüzünden herkesden nefret edesim geliyor. 
Ah be teyzem bana niye böyle yaptınki?
Yani sana anne dediğim için mi bana böyle bi kazık attın. Ha söyle teyzem niye siktin ecdadımı, niye siktin attın yaşama sevincimi. 
Bak aldığın iki kuruşuma lafım yok, güvenimi boşa çıkarmana üzülüyorum. Oysa ben senin melek olduğunu düşünmüştüm, çünkü melekler gibi gülüyordun. Ama ammına koyıyım teyze senin emi. Beni sadece şaşırttın ya sana hiç bi şey demiyorum. O her ay düzenli bi şekilde elini uzattığın iki kuruşumda helal olsun sana. Çünkü rolünü iyi yapıyosun. Sorun bendeki hala insanların içlerinde bi yerde iyilik olduğunu düşünmeye devam ediyorum. Senin ta ammına koyiyim teyze.

11.07.2011

Çocukken her şeyi anlıyosun ama hiç bir şey yapamıyosunya, büyüyünce o anlar fena koyuyo sana

Ben daha kalkmamış at siki kadar küçükkene, fakir bi ailem vardı. Hatta sadece fakir değil, üstelik fakirlik derecesinin de en altındaki fakirlikte bi aileydi. Aslında doğu'nun tümü öyle değil mi? Zaten en zenginimiz altına BMW çektiği gibi, geçen hafta zift dökülüp üstüne mıcır serpilmiş yolda, manşetleri katlı beyaz gömleğinin 3üncü düğmesini açtıktan sonra karı kız peşinde koşturmaya zaman ayırıp, ipini koparmış pezeveng gibi kendini gösterebilenimizdir. O da BMW'si çok dikkat çektiğinden dolayı bi bok yiyemez, günün sonunda anca elini siker. Bu da ayrı bi konu tabii..

Gerçi o zamanlar sadece benim ailem değil, yaşadığımız mahalle hepsi fakirdi. Erkekler genelde çarşıda hamallık yaparlardı, kadınlar ise ellerine geçen ilk çamaşır sepetini alıp pazardaki manavcıların çöpe attığı ezik sebze meyveleri toplayıp, akşama çoluk çocuğa yedirme telaşında yaşarlardı. O kadınlar arasında, elimden tuttuğu gibi soluğu pazarda alan annemde vardı.

Annem genelde meyvelerden birinin ezik yerlerini, yanında bıçak falan olmadığından parmağını sokup "cılk" diye temizleyip elime tutuştururdu. O zamanki meyveler, şimdiki gibi hormonlu olmadığı için, bana göre tatları şimdikinden kat be kat daha güzeldi ve inanırmısınız, o günlerde pazardan topladığımız ezik domateslerin tadı bile apayrıydı. Ben, ezik yerleri cılk diye tek defada çıkarılıp atılmış o koca meyveyi mideye indirinceye kadar, annem sepetini diğer kadınlardan hızlı doldurup, kolumdan tuttuğu gibi çekiştirerek eve dönerdik.

Eve de bi an önce dönmek zorundaydık. Çünkü daha gidip dağdan, bayırdan tezek falan toplanması gerekiyordu. Yaz boyunca her gün pazara gidip manavcıların çöplerini karıştırmasak da, her gün tezek toplamaya çıkardık. Çünkü doğunun bahtı kara olmasına rağmen, kışı bembeyaz ve bıktırıcı ve hatta isyan edici bi uzunlukta geçerdi. Uzun geçen kış aylarının verimini, yazın sokakta karnı burnunda kadınların bir iki ay sonra kucaklarına aldıkları bebelerle görürdük.

Bizim orda uzun ve soğuk kış yüzünden yakacağa her zaman ihtiyaç vardır. Bu yüzden kışa kadar toplayabildiğimiz kadar ücretsiz yakacak toplamak zorundaydık. Tezeğe ben ve annem yalnız çıkmazdık. Eve geldiğimizde ablamlar falan, yani kısaca evde kaç kişi varsa herkes önceden hazırladığı torbayı kapıp çıkardık. Sadece biz değil, tüm mahalleli tezek toplamak için koşuştururdu ve en çok tezek toplayana herkes düşman gözüyle bakardı. Büyüklerimiz dağda, bayırda tezek yarışındayken, yaşadıkları kendi küçük dünyalarından sıyrılıp, çok ciddi psikolojik savaşlar yaşarlardı ve onların yaşadıkları soğuk savaş hali karşısında Rusya, Amerika bok yemişti.

Biz çocukların ise dünya sikinde olmadığı için, işin piçliğindeydik. Genelde küçük siyah poşetlere, büyüklerimizin dönüp bakma tenezzülünde bulunmayıp toplamadığı parçalanmış tezek kırıntılarını, burnumuzdan akan sümüğün kahkahalarımız eşliğinde ağzımıza kaçmasını umursamadan poşetlerimize doldurup, oynayarak vakit geçirirdik. Ha bide çalı çırpı bulduk mu almadan edemezdik. Çalı çırpıyı genelde her aile kendine ait bi yerde üst üste yığar, yanına da tezeklerini bırakıp tekrar tezek toplamaya çıkardı. Tezek toplama işi tamamen bittiğinde bu sefer, herkes çalı çırpı toplamaya başlardı.

Çalı çırpı da önemlidir, çünkü "tandır"da ekmek yapılacak ve o ekmekler çoğu zaman yemeksiz yiyilecekti. (Belki de biz kürtlerin kalın kafalı oluşumuzun nedeni, çok fazla ekmek tüketmemizle de alakası olabilir.) Tabii siz yeni yetmeler veya anasının ammından çıktığı gibi babasının dizine konuşlanıp, televizyon izleyen yeni nesil piçler tandırı ne bilirsiniz. Yada biliyorsunuzdur ama sadece ismini ve ne yapıldığını genel kültür babında biliyorsunuzdur. Neyse dur lan küfür etmeyecektim güya. Bi dakka kaçışmayın gelin buraya söz küfür etmeyecem.

Neyse işte tandırda da öyle her gün ekmek yapılmaya gidilmezdi. Tandıra gitmenin de bi cinliği, bi hinliği, bi acaba ekmek yaparken nasıl daha az çalı çırpı yakarım hesabı vardı. Bunun için ekmek yapacak kişi tandır yolunu, günün daha ilk saatlerinden itibaren gözetler ve ilk tandıra gidenin ardından gidip "senden sonra ben ekmek yapmaya gelecem" denilirdi. Diğer aileleleri bilmem de, bizimkilerde yakacak bir şey olmadığı için bunu hep böyle yapardık. Tandıra da hep ben gönderilirdim. "Annem dediki"yle başlayan cümle "senden sonra biz geleceğizle" devam ederdi. Ben bu sözleri söylerken, tandıra girmiş olan kadının kem gözleri, küçücük yüreğime korku saçan "ondan sonra gelmenin verdiği kıskançlık dolu bakışları" altıma işememe az kala, beni ordan kovarcasına ağzından çıkan "tamam" sözüyle son bulurdu. Eve gelip bi kenarda pısırık pısırık "tamam" kelimesini aktarıp görevimi bitirirdim. Sadece basit bi "tamam" kelimesi eve yetişirdi, ama o kıskançık dolu, çekememezlik dolu, nefret dolu bakışlar hep aklımda kalırdı.
 Aslında şimdi düşünüyorumda; bana kıskançlık dolu gözlerle bakan o kadınlarında suçu değildi, çünkü bizimkiler hiç bir zaman tandır'ı ilk yakan olmadılar ve aslında suç bizimkilerin de değildi, çünkü hiç bir zaman tandırı ilk yakacak kadar yakacakları olmazdı.

6.07.2011

Zaman işte böyledir. Eğer biriyle sözleşirsen durur ve hiiiiiç geçmek bilmez

Bu yazı şu yazının devamıdır: Şu yazı için tırtıklayın

...Allahım kendine bakma hastasıymış bu. Ama hoşuma gidiyor. Çünkü bakımı hiç belli olmuyor gayet sıradan bir görüntüsü ve gayet normal hareketleri var. Yani böyle etrafta şıkır şıkır dolanan tiplerden değil. Ama benim gibi de mağara adamı kıvamında değil. Çünkü benim saç sakal birbirine karışmış, yüzüm gözüm kıl içinde ve beni gören aklından "sanırım traş bıçağı henüz icad edilmedi" diye geçiriyor. Ama benim aksime ona bakan, bayaa bakımlı ve sade bir tip görür. Zaten "metrosexüel dedikleri böyle bir şeyse, kurban olurum ben buna" diyorum içimden. Sonra katları dolaşırken birbirimizi elliyoruz. Ellerim hiç rahat durmuyor ve bu hareketlerim onu bayaa rahatsız ediyor. Çünkü her fırsatta "ay çok tatlısın" deyip bi yerini çimdikliyorum. O da elini karnıma vurup "yerim seni" falan diyor ama yüzünden onu çok fazla rahatsız ettiğimin farkındayım, ama kendime hakim olamıyorum. Allahım durayım. Ya biri ellerimi arkamda birleştirip kelepçe falan taksın, yada buna benzer bir şey yapılsın bana.

Neyse işte böyle böyle falan derken, sevmediğim bu cevahir gözüme cennet gibi gelmeye başlıyor. Sonra saatler ilerlerken başka bir mağazaya giriyoruz. "ordan çocuklar için de bir iki hediye almalıyım" diyor ve biz rafların arasında kayboluyoruz. O arada sanırım bir iki öpüşüyoruz, bir iki siklerimizi elliyoruz ve tercihin ne diyor? bende şaşırıp "ne tercihi?" diyorum, o "a mı p misin?" diye soruyor bu sefer. Bende "a-p ne ulan, yatakta canın ne isterse osun" diyorum ve "güzel" deyip konuyu kapatıyor. Sonra elleşmeler uzayıp giderken sikimin ağzı sulandığı için bacaklarımda ıslaklık farkedip "artık duralım" diyorum. Duruyoruz ve aldığı şeyleri paketledikten sonra cevahirden çıkıp, dışarıdaki banklardan birine oturuyoruz.

Yanyanayız, elim onun omzunda ve oda cüssesine bakmadan, benim küçük kollarımın altına hafiften sığınmaya çalışıyor. Sonra durup yüzyüze bakışıyoruz ve o konuşmaya başlıyor "bu gece aslında bi şeyler yaşamalıyız. Dudaklarını, gözlerini, burnunu, kaşlarını saçlarını her yerini ezberlemeliyim" diyor. Bende nefesim kesilmiş, ağzım bi karış açık onu dinliyorum. Devam ediyor birşeyler söylüyor ve "bende istiyorum" deyip yarıda kesiyorum. "İstersen bir otele gidelim" diyecek oluyorum, ama o anında "yok olmaz arkadaşlarım bekliyor, zaten çok geç oldu" diyor, bende "hımm" falan yapıyorum.

Sonra işte hayatlarımızdan falan fistan konuşuyoruz. Ailelerimiz, eğitim durumlarımız ve şu anki iş hayatlarımız. O son 1 yıldır türkiye'de yaşıyormuş. Ama çalıştığı firmadan izin alıp eylül'e kadar bakü'ye dönecekmiş. Sonrasında tekrar gelecekmiş falan. Yüzüm asılıyor ve o bunu farkedip "keşke daha önce tanışsaydık" deyip "ama eylülde burdayım ve hiç bi yere gitmiyorum" diye ekliyor. İyice romantikliğe bağlamış olduğum için, yüzüm biraz asık bi şekilde "tamam" diyorum. Kendimi o an öyle bi kaptırmışımki sanki sağ kolumu koparıyorlarmış gibi acı çekiyorum. Sonra bana "şimdiye kadar hayatında hiç kimse olmadı mı?" diyor. Bende:

"Olmadı değil, çok oldu. Ama öyle uzun ilişkilerim hiç olmadı. En uzun ilişkim 4 gün veya 4 saat sürüyo. Gerçi benimkilere ilişki bile denilmez. Siktiri boktan adamlarla siktiri boktan anlar işte. Gerçi o an yaşadığım şeylerin siktiriboktan olduğunun da farkındaydım, ama işte üzülmemek için gülüp geçiyorum bende.

Aslında hâlâ; birinin hayatıma girip, bi daha hiç çıkmamasını istiyorum. Hani açıkçası bu ki; istemiyor değilim. Zaten sırf böyle düşündüğüm için de, durmadan yeni insanlarla tanışıyorum. Çünkü içlerinden birinin, beni en çirkef halimle sevip, hayatıma; hiç çıkmayacak şekilde girecek kişi olacağını düşünüyorum. Belki hayatıma bi kez girip, hiç çıkmayacak kişiyi bulurum diye de, her yerde gözümü dört açıp birilerini süzüyorum. İşte dediğim gibi her tanıştığımla da "belki bu hayatımın sonuna kadar beraber olacağım kişidir" diye tanışıyorum. Ama yok en fazla bir defa beraber oluyoruz, yada birden fazla beraber olsakda, kimse hayatıma çıkmamak üzere girmiyor. Girenlerde işte alel acele işleri varmış gibi siktir olup gidiyorlar.

Olmuyor işte, ne yapıyım. Belkide sorun bendedir, belkide onlarda. Sorun kimde bilmiyorum ama tanıştığım onca adama rağmen sonuçta yalnızım." diye uzun uzun bi kaç cümle kuruyorum. Hayatımda ilk defa birine böyle bi konuşma yapıyorum. Daha doğrusu böyle bir soruya ilk defa böyle bi cevap veriyorum. Çünkü daha önceki sorularımda sadece "yok" deyip kesip atmakla yetinmiştim.

Cevabım onu susturuyor ve götünü, götüme biraz daha yapıştırıyor. Bomboş bankta ikimiz bi köşeye yapışmış öyle oturuyoruz. Sonra sessiz bi kaç saniye ve ardından o konuşuyor;
"Söylediklerin hoşuma gitti. Ben seninle ömrünün sonuna kadar beraber olmak isterim" diyor ve ben onun sözünü kesip "ama benimle beraber olursan çok zorlarım seni, çünkü sadece benim olmanı isterim, bana ait olmanı isterim. Hiç bir şekilde birileriyle görüşmene razı olmam ve eğer birileriyle beraber olursan seninle çok pis kavga ederim" diyorum ve bunları söyler söylemez de susuyorum. Çünkü saçmaladığımı sadece cümlem bitince anlayanlardanım.

Saçmaladığımı farkedince içimden "allam yarebbim ben yine saçmalamaya başladım. Lütfen biri gelip beni sustursun, yada deprem falan olsun kaçışalım, yada ne bileyim savaş çıkmış olsun ve ilk bombayı da cevahir'in önüne atmış olsunlar, bizde bombanın patlamasıyla etrafa savrulup ayrı ayrı düşelim" diyorum içimden. Ama ben bunları düşünürken o konuşmaya başlıyor "evet razıyım, hemde hiç bi şekilde birileriyle beraber olmam. Sadece seninle yaşarım" diyor ve ben pörtlemiş olan gözlerimi önlemeye çalışarak "hımm ama ben ciddiyim" diyorum. O ise "ben de ciddiyim. Zaten öyle günlük ilişkiler yaşamayı seven biri değilim. Daha önceki ilişkim 4 yıl sürdü" diyor. Ben kendimi tutamayıp "waw" diyorum. Çünkü benim en uzun ilişkim, onunkisi gibi 4 yıl değil, 4 gün sürüyor. Bazen de sadece 4 saat...

Bu yüzden onun 4 yıllık ilişki lafını duyunca çok şaşırdığımı da saklamaya çalışıyorum ve ardından "peki neden ayrıldınız" diye soruyorum. O da "o Londraya taşınınca ayrılmış olduk" diyor. Bende akıllıyım ya hemen cevap veriyorum "ee sende ardından gitseydin" diyorum. Benim cevabım üzerine o gülüp "burda değil, o zaman Bakü'deydik, aynı evde yaşıyorduk. O Londraya okul için gidince ayrıldık, bende türkiye'ye gelip yerleştim" diye ayrıntılı falan fistan bi şeyler anlatıyor ve ben "hımm" demekle yetiniyorum. Sonra konu dönüp dolaşıp yine bize geliyor ve birşeyler konuşuyoruz. Ben iyice romantiğe bağlamışım. Böyle birbirimize bakıp bakıp gülüyoruz ve omzunda olan elim onu okşamaya başlıyor, o da koltuk altıma biraz daha sokuluyor. Ben etrafa bakınıp kimsenin bize bakmadığına emin olduğum ilk anda dudaklarına yapışıp 1-2 saniye sürecek bir öpücük konduracakken, telefonu çalıyor ve bu düşüncemden vazgeçiyorum.

Meğer ev arkadaşı gelirken şunu-bunu al diye bir şeyler istiyorlar "tamam" deyip kapatıyor telefonu. "Zaten artık geç oldu kalkalım" diyorum, o ise "ama bu gece seninle olmak istiyorum" diyor. Bende "ee tamam, madem çok istiyorsun otele gidelim" diyorum "yok olmaz" diyor ve ekliyor "çünkü geç kalırım, evden de bekliyorlar zaten" diyor. "Of ulan tamam eve git" diyorum ve kalkıp mecidiyeköy'e doğru yürümeye başlıyoruz. O ise bana başka bi soru soruyor "peki eylül'de bakü'den geldiğimde nasıl yapıcaz?" diye soruyor. Ben "bilmem yaparız bi şekilde" diyorum. Ama verdiğim cevabın onu tatmin etmediğini yüz ifadesinden anlıyorum ve bu sefer "hele sen bi git gel, bakarız çaresine" deme lüksünde bulunuyorum..

Yol üstünde burger king'den 2 dondurma alıp yola devam ediyoruz. Sonra onu metrobüs durağına kadar götürüp bırakıyorum ve o "eylül'de geleceğim, bekle beni" diyor. Yüzümde salakça bi ifadeyle, ama biraz fazla yakınlaşmamış olmanın burukluğuyla olsa gerek "tamam" diyorum ve "hadi görüşürüz" deyip elimi uzatıyorum. Tokalaşırken yanaklardan öpüşüyoruz ve ben tam dönüp gidecekken, o "telefon numaranı vermeyecek misin?" diyor. İşte beklediğim şey buydu. Telefon numarasını onun sormasını bekliyordum. İçim bi başka mutluluk patlamasıyla doluyor ve numaracıktan "aaaa unuttum pardon dur hemen vereyim" diyorum ve söylemeye başlıyorum. O ise "yok eğer vermek istemiyorsan verme" diyor, bende "saçmalama unuttum yahu" diyorum. Sonra numaralarımızı alıp ayrılıyoruz. Eve gelirken yol boyunca götümde kelebekler uçuşuyor. Sonra eve gelip kendimi kırık kanepenin üstüne attığım gibi osbir çekince, tüm heyecanım geçiyor. Çünkü düşündümde Eylül'e daha 4 koskocaman ay var. Ve inanın 4 ay değil de, sanki 4 ömür sonra buluşmak üzere sözleşmişiz gibi hissediyorum. Ben 4 ay boyunca bekleyememki. Bu arada bir sürü bok yerim.