Bir şey olacağı varsa olur, olmayacağı yoksa olmaz. ama diretirsen
sike sike olur. Hem zaten hayatın kanunu bu; bir şeyi çok istiyorsan
olduracaksın. Lamı cimi yok. "Evrene bırakmak" tembelliğine bulaşmanın
da gereği yok.
Bunları niye diyorum biliyor musun. Şimdi
benim bi ihtiyar vardıya. Hatta önceki yazıda "adam artık mesaj da
atmıyor, unuttu beni" demiştim ya, hah işte tam "unuttu beni" diye emin
olduğum anda, yani yazıyı yazdıktan sonra bana "merhaba" diye yazdı ve muhabbetin sonrası da kendiliğinden gelince de, gittim camda konuştuk. Bana
bi "seni özledim" deyişi varki, sanki hayata geliş amacı beni yalnız
sevmek, sanki dersin allah onu, beni mutlu etmesi için yaratmış da, o da
işini gücünü bırakmış peşimden koşturuyor.
Ya tamam koşmuyor ama
işte böyle hiç olmadık anda bi selam veriyor, hayatım alt üst oluyor. Ne
yapcağımı bilemiyorum, elim ayağım heyecandan götüme kaçıyor.
Yani
ihtiyar'ın beni sevmediğini de adım gibi biliyorum. Hatta benim de onu
sevmediğimden de eminim. Ama işte bunlar hep yazarken kolay oluyor,
yaşarken değil..
Çünkü adam hiç olmadık bi anda, küçük bi selam veriyor, kalbim anında kıt'a duruyor.
Böyledir
işte, hiç umrunda olmayan birinin seni heyecanlandırması. Hayır yani
bilmiyorumki ne diye takıldım buna ve hatta o da ne diye takıldı bana.
Bi
de, işte olmuyor, olduramıyorsun. Onu sildim hayatımdan dediğim anda,
bi bakıyorum bi şekilde çıkıyor karşıma. Hiç ummadığım anda sikiyor
ecdadımı ve kendimi sanki hiç bir şey olmamış, sanki ben onu hiç
unutmamışım gibi olayın taa en başında buluyorum. Yeni bir koşuşturma
yaşamaya başlıyorum. Yani dön babam dön oluyorum.
Oysa
bugünlerde ne güzel onu tam da unutmaya başlamıştım, hatta bana onu
unutmama yarayacak şekilde adını yeşilçam koyduğum biriyle, arkadaşlık etmeye başlamıştım. Sonra
onun da benim kadar aptal, benim kadar şapşal, benim kadar gerizekalı
olduğunu görünce sevmiştim. "Lan belki de biz bununla arkadaş değil,
başka bir şey olmalıyız" diye düşünmüştüm. Çünkü yaşadıklarımın aynısını
yaşıyordu. Çünkü hissettiklerimin aynısını hissediyordu, çünkü birini
unutmaya çalıştığı, canı en çok yandığı günlerde tanışmıştık ve o; o
kadar samimi ve içtendiki, canının yandığını onlarca insanın içinde
burnunuza gelen et kokusundan anlayabiliyordunuz.
İnanamamıştım
önce, lan numara mı yapıyor yoksa demiştim. Ama ne zamanki "offf ben çok
salağım, adama kızıp neler neler dedim, neler neler yazdım" dediği anda
anladım, işte aradığım kişi buydu demiştim. İnanamamıştım benden daha
aptal biriyle konuşuyor olduğuma.
Oysa benim kadar gerizekalı
birinin daha dünyada olabileceği ihtimali o kadar düşüktüki. Ama yok
demek varmış. Benden daha aptalı da varmış ve ben onunla tanışmıştım.
İşte
buydu deyip aşık olmaya kalkıştım ona. Tıpkı durmadan kanayan kötü bir
yaraya, en yakınındaki bez parçasını alıp kirli mi temiz mi olduğuna
bakmaksızın bastırmak gibi bir duygu bu. Ama bunu bile beceremedim.
Çünkü şimdi ihtiyar çıkıp geldi. Öylesine sanki hiç bir şey olmamış
gibi, o her zamanki sakinliğiyle "merhaba" dedi.
Sadece "merhaba" dedi
yaw. Daha önce "bi merhaba'nın insanın ammına koyacağını" söyleselerdi
götümle güler geçerdim. Ama işte kendim gördüm, bunda gülünecek hiç bi
sikim yok. Öyle apışıp kalıyorsun.
"Seni özledim" dedi,
"ne olur tekrar buluşalım, seninle konuşmayı özledim" dedi ve beni
olayların en başına döndürdü. Bende "telefonum sende var, istediğin
zaman ara buluşalım" deme kaçamaklığına sığındım, o da "tamam, bu ara
hastayım evde yatıyorum. iyileşiyim arıycam" dedi. Biliyorum sikinde
değil onun. Sadece o an öylesine dedi. Ama işte o an öylesine demiş
olması bile içimde binlerce umut beslememe neden oluyor. Kendimi
topladığım şu sıralar yine aptallaştırıyor.
Bense sırf
onu unutmak için bu yeni tanıştığım aptala, gerizekalıya, yani
yeşilçam'a sığındım. Hani sığınmak değil de, işte kendimi onunla
kandırmayı denedim. Hani en azından ona biraz ilgi gösterirsem,
ihtiyar'ı unuturum sandım. Aslında unuttum da. Ama adam yırtık dondan
fırlayan yarak gibi kenardan çıkıp bi merhaba deyince yeşilçam, meşilçam
yalan oldu..
Yeşilçam'da iyi biri. Hemde çok. O da
salak salak böyle karşısına ilk defa çıkıp gözünün içine içtenlikle
bakan olgun adamlara tutulup kendi canını yaktırıyor. Yeşilçam'ı
seviyorum, ama böyle farklı bir sevgi. Sex yapmak istiyorum, abi kardeş
olmak istiyorum, can ciğer olmak istiyorum, onunla her bok olmak
istiyorum. Ama şimdi ihtiyar çıktı ya, artık onunla ne olmak istediğimi
bile bilmiyorum. Hatta açıkçası, artık onunla hiç bi şey olmak istemiyorum..
Yeşilçam'la da tanışmamız garip olmuştu. İşte böyle bi
kaçgündür netten yazışıyorduk ve bi gün kahve içmek için buluştuk.
Yeşilçam masaya oturur oturmaz, o sıralar henüz daha çok yeni götüne
yediği kazığın acısıyla canının yanmasını anlatıp durdu. Hatta
anlatmıyor, ağlıyordu. Hemde ağzı burnu salya sümük bi şekilde
ağlıyordu. Tabii o ağladıkça bende ona hayran oldum.
Lan bi insan
birini seviyor diye bu kadar aptallaşamazdı, bi insanın canı bu kadar
yanamazdı, bi insan birini sevdi diye bu kadar acı çekemezdi, bi erkek
başka bir erkeği seviyor diye gözlerinin içi kalp şeklini alamazdı.
Ama
işte sevmişti. Hemde sonunda göt gibi açıkta kalacağını bile bile. Ve
zaten olan da olmuştu, sevdiği adamın tatili bitince ülkesine dönmüştü,
bizim yeşilçam da göt gibi açıkta kalmıştı. Zaten bu hep böyle olur. Çünkü
batı ve doğunun aşk anlayışı farklıdır. Batı aşkı sadece sikiştiği anda
yaşar, doğu ise sikişemediği her an da; aşk diye diye çöllere düşer.
Doğu aşkı yüreğinden kolay kolay çıkarmaz, batı ise dilinden düşürmez.
Doğu aşkı daha kanlı canlı sever, sevdiği uğruna yemeyeceği bok yoktur,
hatta başkasına yar olmasın diye sevdiğini bile öldürür.
Ama batı sevdiğine sadece yatakta değer verir, o sevdiğini; onu
sürekli sikerek belli eder, ona bunu hissettirir ve yataktan
çıktıklarında artık kimse kimsenin sikinde değildir.
Batının aşk
anlayışı, yatağın büyüklüğünün sınırlarıyla belirlenir. Doğunun aşk
anlayışı ise gözün göremediği kadardır.
Ama tüm bunlara
rağmen, bana göre batı daha gerçekçi, daha realisttir bu anlamda, doğu
ise daha hayal aleminde daha dokunulmayacak şekilde yaşar. Anlatamaz,
konuşamaz, dokunamaz, sadece sever. Kendi içinde sever. Birini
sevdiğinin bilinmesini bile istemez. Çünkü doğu sevgi konusunda
bencildir. Sadece dokunulanı değil, duygularını da paylaşmak konusunda
bencildir. Genelde bu bencilliğini sevdiği kişiye karşı yaşar, ona "seni
seviyorum" demez, diyemez. Gider kendi kendine söylenip durur. Seni
seviyorumlar duvardan duvara söylenir durur. Öylesine kendi halinde
söylenir durur. En fazla yakın arkadaşlarına açılır, ama asla sevdiğine
açılmaz. Batılı ise daha gerçekçidir, çünkü sevdiğine "seni seviyorum" deyip fermuarını açar.
Sonuçta beden dediğin başka bir bedeni arzular. Yani sonuçta aşkın canı yarrak ister. Zaten batının gözünde "aşk" demek, "et"
demektir ve doğu'da bunu kendi argo atasözlerinde "et ete değmelidir" diye seks'sizce dile getirir.
Bak aslında
şimdi bunları yazarken farkettim. Sanırım bizim ihtiyar'la böyle bi
kopuk, bi bağlı olan ilişki durumumuzda bundan kaynaklanıyor. Çünkü
ihtiyar benim gibi türkiye'de doğmuş olsada, burda büyümüş biri değil.
Benim aksime o amerika'da büyümüş, orda onlarca yıldır yaşayan ve
sonrada varını yoğunu bırakıp türkiye'ye dönen biri.
Benimse onun tam
tersine tohumlarım doğuda atıldı, farklı bir ilde çocukluğumu yaşadım,
sonrada "eeeeh yeter sikerim geleneğinizi göreneğinizi" deyip sikim daha
yeni kalktığı yıllarda istanbul'a kapağı attım ve hala yaşıyorum.
Geleneğini göreneğini siksende, hiç bir zaman özünden, köklerinden kopamıyorsun. Bir tarafın hep görünmeyen demir zincirlerle bağlı kalır oraya. Hem gücün sadece kendine yeterken, köklerine nasıl hükmedeceksin ki? Hükmedemezsin. Öyle ortalarda bir yerlerde, bağlı olduğun zincirlerle beraber şangır şungur yaşayıp gidersin. Yaşarkende biraz daha sessiz olmayı öğrenirsin. Çünkü zincirler çok ses çıkarır. Aslında zincirlerin sesi çıkmaz, zincirler sadece canını yaktığı için senden sesler çıkar. Bu sesler, seninken zincirlerinin şangırtıları olur kalır. Canın her yandığında, uzaktan sana bakanlar "zincirlerini kırıyor" derler. Canın yanmış kimene, batı'nın dediği gibi; canın cehenneme.
Ben işte böyle sikindirik bi şekilde yaşarken ne batılı olabildim, ne doğulu kalabildim. Tam iki arada bir derede kaldım.
Sanırım;
gel gitlerim, nefretim, sevinçlerim, hüznüm her şeyim bundan dolayı
muallaklık oluyor. Hiç bir şeyi tam yaşayamıyorum, tam olarak ne
yapacağımı da bilemiyorum. Çünkü bir yanım batıdayken, köklerim doğuda,
bir yanım gece gibi her kusuru kapatırcasına karanlıkken, diğer yanım
gündüz gibi ayan beyan ortada. bi yanım tam bir orospuçocuğuyken, öbür
yanım sadece bir çocuk. Bir yanım sevmek için yanıp tutuşurken, diğer
yanım sikişmek için 40 takla atıyor. bir yanım sevilmek istediğini belli etmek için her
fırsatta gözgöze gelmek için fırsat kollarken, öte yanıp bu kusurumu saklamak için gözlerimi hep başka tarafa
çevirtiyor.

Ama yine kendimi
"kusursuzluğum belki çok fazla kusurum olmasındandır" diye düşünmeden
edemediğim için seviyorum. Çünkü bi insan benim kadar fazlasıyla sakatsa, bence bunda
başka bi bok vardır..
Ama ihtiyar öyle değil. Onunla olan olayımıza sadece
siktir eder gibi bir merhaba sıcaklığında yaklaşıyor. Mesela ben dün
"sevgililer günü" dolayısıyla öylesine sırf laf olsun diye "sevgililer
günün kutlu olsun" diye mesaj attım. Ondan "seninde" diye kısa bi mesaj
beklerken, o ise bana "senin de sevgilim..." diye mesaj attı ve yine sikti ecdadımı.
Oysa ben böyle bir şey de beklemiyordum. Hele sondaki o 3 nokta yok mu.
Onlara yüklediğim anlamları bi bilseniz ağzınız 40 gün açık kalır. ama
birde işin kolayına kaçıp "ehhh adam 3 nokta bırakmış" demekte var tabii. Ama işte öyle diyemiyorum. Belki de sırf ondan geldiği için, siktiri boktan 3 noktaya hiç olmadığı kadar anlamlar yüklüyorum. Benim yüzümden 3 nokta da kendiliğinden çok büyük bir külfet altına giriyor. Sanki onlara da haksızlık ediyormuşum gibi geliyor. Ama olmuyor, hasızlık ettiğimi bile bile anlam yüklemeye devam ediyorum. Çünkü elimde değil. Aslında elimde olsa yine anlam yüklemeye devam ederim. Çünkü başka seçeneğim yok. Sanırım seviyorum, yada buna benzer başka bi şi..