Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

28 Temmuz 2015

Samsun'dan trenle Kayseri'ye trende uyuya kalıp ordan başka yere

Trabzon’dan kaçıp Samsun’a geldiğimde derin bi nefes almadım değil, güzel insanların arasına karışmış onlan faşist veya faşistler arasına karışmış onlarca güzel insanda yok değildi. ama işte insan olumsuzluklarla karşılaştığında aklında yer eden sadece onlar oluyor ve açıkçası bahsederken de zaten olumsuzluklar ön plana çıkmış oluyor.

Yaşadığım o şeyler yüzünden canım fena halde sıkkın bir şekilde Trabzon’dan kaçıp bulduğum ilk Samsun otobüsüne bindiğimde derin bir nefes aldım. Gece yarısı Samsun’a vardığımda ise resmen bayram ediyormuşcasına sevindim. Hani bunun nedeni karadeniz insanının pislik yapma olasılığından uzak da olmuş olmaktan kaynaklı olmuş olsada, aslında bi yandan yeni bir şehir görmenin verdiği o güzel heyecan dalgası da olabilir.

Gece yarısı şehri pek görecek gibi olmadığımdan, bulduğum ilk araba ile tren garına gelip yetkili aradım ama kimse olmayınca bende sessizce yan taraftaki mescit’e girip bir güzel uyudum. Sabah da sessizce toplanıp, bulduğum bir çay ocağına valizimi bırakınca şehri gezindim. Artık tüm şehirler birbirine benziyor olduğundan olsa gerek akşamki heyecan dalgasından pek eser kalmadı. Zaten bütün binalar nerdeyse aynı mimari ve aynı renk tonlarında, bütün insanlar aynı şeyleri giymiş gibilerdi. Hani farklı olan hiçbir şey yoktu ve şehrin bence tek güzel denilebilecek binası olan tütün fabrikası’nı da avm’ye dönüştürmüşler. O güzelim bina ve muhteşem alan olmuş para basma makinası. ama keşke güzel bir müzeye çevrilseydi, çünkü şehirde gezdiğim bir kaç müze götüm kadardı ve bilirsinizki 58 kiloluk biri olarak götüm dünyada pek bir yer kaplamıyor. 

Şehir merkezinden fazla uzaklaşmadan biraz gezinip akşam da sessizce tekrar tren garı’na geldim. Önce hani böyle fazla destursuz gezmiyim diye etrafa bakınırken de güvenlik görevlileriyle karşılaştım ve tatatatatam oradan beni kışkışladılar. Mecburen kaçıp gittim ve ucuz otel aradım, ama bulamadım. Hepsi 40 TL’den kapı açıyorlardı ve ben şimdilik 40 tl ödeyebilecek güçte değildim. 

Mecburen bir kaç otel daha gezdikten sonrada döndüm geldim tren garı’na ve dışarıdan açık olan pencereden mescit’e girip kenardaki namazlıklardan bir kaçını alıp yastık ve yorgan yaparak, kadınlar için ayrılan perdeli bölüme geçip uyudum.
Sabah aniden kapının açılmasıyla uyanınca tir tir titredim ama çok şükür ki, namaz kılmak için gelen güvenlik görevli’si perdeli bölümü açmadı. Ben götüm pıt pıt atarak öyle orada bir yandan uyuyor numarasıyla oyalanırken, ikinci güvenlik görevlisi’de geldi ve direkt namaz kılmaya başladı. İşte o anda ayakkabılarımın perdenin dışında olduğunu farkettim ve korkum binlerce kat daha arttı. Çünkü görürlerse bir sürü olay çıkabilirdi ve bu tartaklanmama kadar da uzayabilirdi. birinci güvenlik görevlisi uyku sersemi olduğundan dolayı olsa gerek namazını kıldıktan sonra ayakkabılarımı görmedi ve kendi ayakkabılarını giyinip çıktı, aradan 5 dakika geçtikten sonra diğer güvenlik görevlisi’de dualarını edip kalktı ve kendi ayakkabılarına uzandığı sırada benimkileri gördü ve çat diye hemen perdeye asılarak açıp “ne yapıyorsun burada" diye başladı soru sormaya. o soru sorarken ben uyku sersemi numarasıyla yavaşça yerimden doğruldum ve sorduğu sorulara olabildiğince uykulu bir ses tonuyla cevap verip durdum.

sonra da işte neden izinsiz girdiğimi falan sordu, ben de az param vardı o yüzden dedim ve bu başladı nutuk çekmeye. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum nutku bittiğinde bana mescitten çıkmamı ve bekleme salonunda kalabileceğimi söyledi, bunun üzerine teşekkür ettim ve beraberce çıktık, ben bekleme salonu’na gittim ve mesainin başlamasına kadar da bekledim.

sonra mesai başlamaya yakın gelip bana istersem, valizimi falan trenin samsun vagonuna bırakabileceğimi söyledi, bende olur dedim ve o da bana yardım edeceğini söyleyerek beraber trene doğru gittik, o bana kapıyı açtığında trene bindim ve bindiğim gibi de o bi anda arkamdan popomu tuttu. ben yanlışlıkla oldu diye düşünüp sesimi çıkarmadan ikinci kapıya yöneldiğimde o da benimle beraber yöneldi ve tekrar popomu tutunca emin oldum ve dönüp yüzüne baktım. Piç beni sikmek istiyordu ve bunu bakışlarından belli ediyordu. Ben de ikinci kapıyı onun açmasına fırsat vermeden, kendim açtım ve dönüp ters ters bakıp devam ettim. Vagona geldiğimde valizimi yerleştirdim ve mesai başladığında da biletimi alıp gelip oturdum.

Sonra düşündümde adam yakışıklı olsa onunla mesai başlayıncaya kadar günah dolu saatler geçirmeye razı olabilirdim, ama bu tip ve bu ezik davranışlarıyla pek oralı olamazdım. Ayrıca benim de kendime göre bir beğeni algım var ve öyle her siki olanla yatacak değilim. Haddini bil ezik.

Neyse işte sonra saatler geldi ve tren hareket etti ve ben Samsun’dan Sivas’a biletimi almış olarak sivas’a kadar geldim. sonra da sivas’dan kayseri’ye kadar bir bilet daha aldım ve akşam 20:00’de hareket edecek olan treni bekledim. bu arada gar’ın bahçesindeki meyve ağaçlarına dadandım ve karnımı bi güzel doyurup tren hareket edeceği sırada da binip kendi yerime yerleştim. Tabii gün içinde çok fazla çuf çuf sesi ve dün geceden kalma yarı uykusuzluk olunca hemen uyuya kaldım ve Kayseri’de inecekken, inemeyip gecenin 1’inde kalabalığın gürültüsüyle uyanınca trenin artık gitmediğini farkedip, neler oluyor diye etrafa bakınmaya başladım. Tren’den indiğimde gördümki meğer bir kaza yapmışız ve trenin altına giren bir araç metrelerce sürüklendikten sonra hamura dönünce anca durabilmişiz. Tabii bu arada arabanın şöförü son anda arabadan atlayarak canını kurtarmıştı.

İlk saatlerde adamın arabasının başına gelenler yüzünden trendekilerin ağzından sürekli çıkan “ah vah” sesleri, sonraki saatlerde artık millet araba şöförünün de kaza da gebermesi gerektiği hakkında yorumlarda bulunarak tarihe karıştı. hatta gebermek lafı bile hafif kalıyordu, çünkü millet saatlerce beklemekten dolayı kazaya sebep olan araç sürücüsüne ana avrat dümdüz saydırıyorlardı. Bu küfürlü homurdanmalar eşliğinde kendi yerime dönüp uyuya kaldım ve sabah 6:30 gibi uyanıp toparlanıp trenden indim. Çünkü söylenenlere göre tren bir kaç saat daha böyle kalacakmış ve raydan çıkmış olduğu için de ray’a yerleştirilmek için başka bir makinenin gelmesini bekleyecekmiş.

Trenden inip az ilerdeki köye gittim ve açık olan bakkaldan ekmek arası bir şeyler yiyip sonrada köy köy otostop çekerek Nevşehir Göreme’ye geldim.
Yolda beni alan adamlardan biri 2 yıllık yeni evliymiş ve karısı bu yıl düşük yapmış. Adam ya ben çocukları çok sevdiğim için olsa gerek allah çocuk vermedi bize dedi. O böyle söyleyince içim burkuldu, adama sarılasım geldi de tuttum kendimi. Sohbet ederken adam çok duygusala bağladığı için her bişeyini anlattı ve yolda giderken aniden “nasılsa acelen yok, gel seni benim nohut tarlama götüreyim” dedi ve yoldan sapıp bir tarlaya girdik. Bu yıl yağmur düzensiz ve fazla yağdığı için nohutlarından pek verim alamamıştı. Tarlaya girip kendimize biraz çiğ nohut topladık ve arabaya dönüp bunları yiye yiye yola devam ettik. Onun köyüne geldiğimizde ben indim ve hayatında mutluluklar dileyip, çok teşekkür ederek yol kenarında durup otostop çekmeye devam ettim.

Biraz sonra eski bir toros durdu ve beni aldı. Araba da eski bir sporcu olduğunu söyleyen 40 yaşlarında bir adam vardı ve beni ilk gördüğünde işid militanına benzettiğini söylediği için kahkaha aatarak güldük. Bu gülüşümüzün üzerine sohbetimiz daha sıcak ve içten bir havaya büründü ve adam doğu’luları çok seviyorum dedi.
Bende güldüm ve köyünün adını söyleyerek “bende mahmat’lıları çok seviyorum” dedim ve yine güldük. 
Sonra öyle böyle sohbetimiz ilerlerken adamın profesyonel bir tekvandocu olduğunu ama gençliğinde ülkücü olaylarına karıştığı için siciline işleyen olaylar yüzünden sporu bırakıp işte şimdi böyle demir doğramacı olduğunu söyledi. Zaten bugünlerde de hapse girme tehlikesi varmış, çünkü daha bir kaç yıl önce arkadaşlarıyla adamın birini dağa kaldırıp haşat ettikleri ve sonrasında da adamın şikayetçi olmasından dolayı yıllardır mahkemelik olduklarını, mahkemenin de daha bu hafta kendisinin 3 yıl 4 ay hapis cezasıyla sonuçlandığını anlattı. “napıyım ya, çok cahildim. neyin ne olduğunu bilmiyordum. kim olay var derse atlıyordum. çok aptaldım” dedi durdu.
Hapse girersem çoluk çocuğuna kimsenin bakmayacağını tekrarlayıp durmuştu.

Yol ayrımına geldiğimizde beni indirdi ve birbirimize bol şans diledik, o diğer köye doğru devam etti.

2 yorum:

yaz-(s)aklan-kaç dedi ki...

Yahu devami yok mu? Çok heycanlı, yolculuğunda bol şans ;)

Hayat_Erkeği dedi ki...

Teşekkürler. Devam ediyor :))