Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

29 Temmuz 2015

Otostop çekerken bir yandan da aşk meşk işlerine karışmak


Sonra ben orada 1 saat kadar otostop çektim ama duran olmadı. En sonunda 4-5 tane saman balyası dolu transit pikap geldi ve şöförlerden biri beni Göreme yol ayrımına kadar götürebileceğini söyledi. Tabii ben durur muyum, hemen teşekkür edip, arabada bulunan 2 hamaldan en yakışıklısının yanına oturdum ve yol almaya başladık. Onlarda her yaz hatay’dan gelip işte böyle çiftçilik yapıyorlarmış. Genç hamallar da okul harçlıklarını çıkarıp ailelerine yük olmadan üniversite’lerini okuyorlarmış. Yol boyunca otostop çekerek gezdiğim için şaşırıp durdular ve başıma bir şey gelmemesi konusunda dikkatli olmamı tembihlediler. 

Göreme yol ayrımında beni indirdiklerinde hepsinin yüzünde “işte bu da böyle bir salak” bakışı vardı ve beni işaret ederek konuşuyorlardı. 
Orada da yolun karşısına geçtim ama kimse durmadı. Biraz daha otostop çekmeye devam etmiştimki o anda bir halk otobüsü belirdi ve yola geçip onu durdurup bindim ve Göreme’ye geldim.

Göreme’de süslü valizimle biraz gezindikten sonra Booking.com’dan 18 Tl’ye toplu yatağı olan bir otel buldum ve gidip yerleştim. İçerde bir sürü çekik gözlü vardı ve gece boyunca her uyandığımda “allahım inşallah ipad’i mi, macbook’umu ve telefonumu çalmazlar” diye dua edip durdum. Valizim donlarımla doluydu ve eğer donlarımı çalsalar sesimi etmeyecektim ve hatta kirli olduklarından dolayı yıkamaktansa çalınmalarından yanaydım. Ama neyseki kimse ne sırt çantama ne kirli don dolu valizime dönüp bakmadı bile.

Bende önceki günden kalma tren yolculuğu yorgunluğunu alıp yastığımın üzerine koyduğum gibi uyudum ve sabah 06:40’da uyandığımda direkt terasa çıktım. Manzara muhteşemdi, önümde peri bacaları, arkasında yükselmeye başlayan balonlar ve onların daha da güzel görünmelerini sağlamak için canla başla çalışan sevgili güneş.
Bu manzara karşısında biraz daha zaman geçirip, saat 08:00’e doğru toparlanıp çarşıya gittim, atıştıracak birşeyler yapıp yedim ve Göreme’yi gezdim. 

Sonrada saat 09:00 gibi falan Göreme açık hava müzesi’ni geziyim diye yola koyuldum ve yolda Kanada’lı olduğunu söyleyen ve tek başına gezmekten zevk alan 30 yaşında bir kadınla tanıştık. Ben tek, o tek olunca beraber gezmeye başladık ve tarzancam’la beraber kakara kikiri yaparak gezerken bi baktık ki yol kenarında “saklı kilise” yazılı bir levha. Ben hemen tarzancamla “bak az ilerde secret cörc var, istersen oraya gidelim” dedim ve bu deli de “tamam" dedi, biz tepeye çıktık. 

Hayır yani manyak ben belki sapığım, seni kaçırıp sikicem veya deliyim asıp kesicem, ne diye bana güvenip tepelere geliyorsun ki, değil mi? ama bu manyak benden daha manyak çıktığı için olsa gerek gittik işte dağda bayırda birsürü peribacası, mağara vs gezdik, bu arada belki milyonlarca defa birbirimizin fotoğraflarını çektik ve “secret cörc”ü ararken bi baktıkki anaaa kaybolmuşuz. en son tarlalara dadanıp sebze meyve yerken ikimizde kaybolduğumuz için tarlanın ortasında birbirimize gülüp duruyorduk.

Hele bulduğumuz tek tük elma ve kayısı ağaçlarından yediğimiz meyvelerin tadını da alınca, şu an kaybolduğumuza da inanamıyorduk. Çocukluğumdaki meyvelerin tadından başka tatları yoktu. O kadar güzellerdiki ikimizde sanki kendimizden geçmiştik. Ben dayanamadım bir kaç tane elma çantama attım, o da her yediği elmanın fotoğrafını “natural” falan deyip deyip fotoğrafını çekip öyle yedi.

Bir ara karşılaştığımız kavun gibi bir şeylerin olduğu tarlada bana “bunlar ne” gibisinden bir şeyler sordu, benimde aklıma adı gelmedi. Hayır yani kavun değil, karpuz da değil, bu dombalak şeyler ne olabilir diye adını hatırlamaya çalışıyorum ama hatırlayamıyorum. en sonunda “sindirella” dedim ve o bunların adının balkabağı olduğunu söylediği gibi birbirimize güldük. Bi ara o kadar çok güldükkü gözlerimden yaş geldi, hatta ufakça osurmuş da olabilirim.

Neyse gülmemiz bittiğinde o balkabaklarından birini kesmek istediğini söyledi ve bana “bıçak var mı” diye sordu, benim de aklıma çantamdaki bıçak gelince hemen atlayıp “yes” dedim ve çantamı açıp çıkaracakken “lan şimdi bıçağı çıkarırsam bu dağ başında kız yanlış anlar, iyisi mi bıçak yok diyim” diye düşündüm ve sanki çantamda bulamamışım gibi el kol işaretleri yaptım, o da “ok, no problem” dedi de rahatladım.

Balkabaklarını rahat bıraktıktan sonra 2 saat kadar daha dağlarda deli sikmiş gibi gezine gezine yolu bulduk ve meğer baloncuların uçuş yaptığı bölgeye geldiğimizi farkedip bir sevindik bi sevindik ki allahım anlatamam. Hele yolda insanlarla karşılaşmaya başlayınca sevincimize diyecek yoktu. Kiliseyi de “very very secret cörc” diye birbirimize espri yapıp yol boyunca da gülüp durduk. Ahahahaha bu espriyi tarlanın içinde yaparken daha bi gülüyorduk. Üstelik “veriiii veriiii secret cörc” diye diye anırdık durduk.


Neyseki 2,5 saatlik kaybolma maceramızdan sonra gittiğimiz müzede mail adreslerimi birbirimize verdik ve sımsıkı sarılıp sonrada ayrıldık. Sarılırken birbirimize sımsıkı sarılırken kadının memelerini hissettim, güzellerdi. 
Neyse, ben müzeyi’de gezdim ve otele dönüp “artık Göreme’de farklı bir şey göremeyecem” deyip toplandım ve otostop yaparak Nevşehir’e geldim. 

Beni Nevşehir’e getiren adam seramik satan bir iş adamıydı ve ülkenin halinden şikayet edip durdu. Ben de bugünlerin de geçeceğini söyleyip kendimce onu rahatlattım ve Nevşehir’e geldiğimizde beni indirdi. 
Nevşehir’den Kaymaklı ve Derinkuyu Yeraltı Şehirleri’ni görmek için Kaymaklı’ya geldim ama geç kalmış olduğum için Yeraltı Şehirleri’nin mesai saatleri bittiği için kapalı olduklarını söylediler. Bende kalacak yer bulmak için gördüğüm mescitlere gittim ama onlarda kapalıydı ve bu yüzden Kaymaklı’daki tek pansiyonu bulup 30 tl’ye oda kiraladım ve eşyalarımı bıraktım. 


Sonra da Hornet’i açıp etrafa bakındım ve tam o anda biri selam verdi. Selamını başım gözüm üstüme alırken aramızdaki uzaklığa baktığımda 220 metre diyordu ve beni bi heyecan dalgası alıp başka diyarlara götürüyordu. Çok geçmeden bir iki sohbet muhabbet cümlesiyle “buluşalım” dedik ve bu kalktı arabasıyla çıktı geldi, sonrada şehir dışında bir tarlanın ortasına park edip konuşmaya başladık. meğer işte yurtdışında yaşıyorlarmış ve ailece tatile gelmişler. Bi kaç gün sonra da Samsun’a dönecekler ve 25 ağustos’a kadar orada kalacak, ama ailesi büyük ihtimalle 4 ağustos’da tekrar yurtdışına gideceklerdi, o da 25 ağustos’da istanbul’a gidecekdi, çünkü orada teeee ebesinin şeyinde evleri varmış.

Devamı şurda: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/07/turk-kurt-kardestir-ayrm-yapan-kallestir.html

1 yorum:

yaz-(s)aklan-kaç dedi ki...

Haha çok iyi ya :D yahu kafan attı diye tee ebesinin dinine git bi cörcü bulama, ne komiksin :) valla bu işin sonu nereye varcak çok meraklıyım bak şimdi :)