Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

26 Ekim 2011

Sex bağımlılığım hakkında 1-2 bla bla bla

Hani sex bağımlısı olduğum kesinleşmişti ya, hah işte ordan devam edeyim.
Terapiler için ilkbahara randevu almış, içimden de "keşke param olsaydı da özel bi psikiyatriste gitseydim ne güzel olurdu" diye düşünerek, parasızlığın verdiği üzüntüyle o gün kendimi eve hapsetme yöntemiyle oyalayıp dışarda az önce tanıdığım adamlarla sikişmektense, evde bol bol porno izleyip osbir çekerek günlerimi geçirdim.
Günler dememe de aldanmayın öyle. Altı üstü 2 gündü. Ama benim için, o siktiri boktan 2 gün, aylar gibi bi şeydi. 2 gün sonra ise dayanamayınca gidip Taksim'de hiç tanımadığım ve şu an yüzünü bile hatırlamadığım herhangi biriyle yiyiştim.

Gerçi yiyişme konusu sadece o 2inci gün yalnız değil, ertesi günlerde de son sürat devam etti. Sadece o ilk 2 gün kendime olan acıma duygumdan dolayı biraz durulmuştum. Sonra baktım üzüle üzüle bi deri bi kemik kalıcam "amaaaan koydur götüne gitsin, siktirmeyip de ne yapcam şu tek avuçluk götü" falan diye diye verdim gazı kendime, her yalnız olduğumu anladığım anda koştum taksim parkında sikecek ibne arayan pezevenglerin kucağına. Verdim gazı "oo yakışıklı naber" diye, verdim gazı "bence sen buralarda heba olma yazık yakışıklılığına" diye diye indirdim fermuarlarını çektim saxomu, boşalttım depolarını orospuçocuklarının ve başım önümde kara kara düşünerek döndüm fakirhaneme.

Böyledir işte sex bağımlılığı.
Zamanla o ilk yıllardaki "aşk arıyorum ben yaaaee" havalarından hiiiiiç eser kalmaz. Artık kiminle yattığının ve yatarken ne hissettiğinin bi önemi de yoktur.  İlk zamanlar sadece aşık olacağı kişiyle yatıp kalkmayı düşünen senin yerinde, tabiri caizse artık yeller esiyordur. Onun yerine; daha az önce hoş bulduğu kişilerle yatıp kalkmayı daha uygun gören biri gelmiştir. Zamanla bu hoşluk şeysini de siktir eden ve hiçbir sınırı olmayan başka biri gelir ve artık karşısındaki adamın burnuna bakarak, sikinin büyük olup olmadığına dikkat edip, sonrasında da pantolonunun önüne gözlerini dikerek karşısındakinin dikkatini kendisine çekmeye çalışan bambaşka biri gelir.
Üstelik bu seferki kişi bi sülük gibi yapışmaya, durduk yerde alakasızca burnu büyük olan herkese kuyruk sallamaya başlayan biridir ve pantolonunun önüne göz diktiği bir çok kişiyi bi köşeye çekme konusunda da başarılıdır.

Bi yerden sonra ise, artık kuyruk sallamayı sadece burnu büyük olanlara yalnız değil, önüne çıkan herkese yapmaya başlar. Çünkü yarrak hastası olmuş ve artık iş senin kontrolünden çıkmıştır. Sen ise bu sırada, sadece aşık olduklarınla yatıp kalkıyorsun sanırsın. Sadece hoşlandıklarınla yatıp kalkıyorsun sanırsın. Oysa öyle değildir, kendine dürüst olman gerekirse; aslında karşında "erkek olsun çamurdan olsun, orospuçocuğu olsun, benim yatağımda olsun" havalarına çookktaaan kapılmışsındır.

Bazen öfleyerek "ne yapıyorum ben yaa" dersin, ama bunu kendine itiraf edecek kadar farkına varamazsın. Çünkü etrafta sex yapacak o kadar çok kişi vardırki ve sen sikiştikçe canın o kadar fazla sikişmek istiyordurki, artık beyin kıvrımların henüz erekte olmamış yarrağının şekline girmiştir bile.
Ama tabii kendine bunu itiraf edemezsin. Çünkü sahipsiz olmanın verdiği yalnızlıkla; canın şehvetle karışık, birazcık şefkat istiyordur...
Eee tabii madem kendimize dürüst olmaya karar verdik, o zaman şehvetle karışık şefkat aradığını da kabullenmek lazım. Yoksa bu kendini salıvermişlikleri sadece şehvetle açıklamak, insanın kendisine olan en büyük hakareti olur.
Zaten şefkatle karışık bir şehvetin içinde olduğunu, kollarına kendini bırakıp başını kucağında olduğun kişinin çenesinin tam altına sürttüğünde daha iyi anlarsın...
Adamın kucağındayken farkına varırsın; daha en başındayken istediğin şey belki sadece yarrak değildi, ama şu anda yediğin şey kucağında olduğun adamın yarrağından da başka bir şey değildir.
Ve acı olan şey ne biliyor musun, bilinçaltın seni şefkat aramak için yönlendirirken sen artık sadece yarrak arayan götün teki olmuşsundur.

Bu yüzden yapamazsın durduramazsın kendini. Bazen gecede 1-2 saat arayla 2 farklı kişiyle beraber olursun. Ama tabii bunu da sadece şefkat arıyorumla açıklamak ahlaksızlık olur. Kendi kendini kandırmanın alası olur. Ama yinede bilirsin elinde değildir bu. Kontrolü çoktan kaybetmişsindir. Götün başın ayrı oynuyordur ve kaybeden de senden başkası değildir..

Aslında şimdi bunları yazdımya, dönüp baktığımda şunu anlıyorumki; insan her yaşta şefkat istiyor.
Oysa ben küçükken; büyüyünce şefkate ihtiyaç duymayan mutlu insanlar olacağız sanıyordum. Ama öyle değil. İnsan büyüdükçe hayatta ne kadar yer kaplıyorsa, canı o kadar çok yanıyor.
Belkide kısa boylu olduğum için yatıp kalkıp allaha şükr etmeliyim =)
Neyse işte, sex bağımlılığı hakkında yazmak istiyordum ve yazdım. Rahatladım mı derseniz, evet rahatladım.
Şimdi bi kuş kadar hafif ve tek taşla vurulacak kadar kolay bi lokma olmaktan çıkmaya çalışıyorum.

24 Ekim 2011

Twitter saçmalıklarımdan seçmeler

Blogdan bu ara soğumuşken boş kalmasın diye twitter saçmalıklarımı yazıyım dedim.
Sizde beğendiklerinizin numarasını yorum olarak yazın, bende bunda sonra tweetlerimde o şekil saçmalamaya devam ediyim.

1- mutlu sonlar sadece filmlerde oluyor, böyle ne idüğü belirsiz aşklar ise insanın ecdadını sikiyor..

2-Hayat çok sikindirik be dostum. Ne olacağı belli değil, ne zaman öleceğin belli değil, öyle boş bi şekilde allah'a emanet yaşıyosun..

3-Kanyon starbucks'da bi kahve 10 lira. Yanındakine götümün kenarıymış gibi dönüp omuz üstünden bakmak, paha biçilemez.

4-sevdiğini serbest bırak bu gece bar'a gitsin.

5-Kaddafi'nin öldürülmesiyle ilgili olarak şu cümle çok uygundur “Canavarlarla mücadelede dikkatli olun ki, siz de onlardan biri olmayasınız”

6-Gidiyosunya; ardından 2gözüm 2çeşme bakakalıyorum ve içimden "acaba bu 2çeşme 1havuzu kaç saate doldurur" diye düşünmekten kendimi alamıyorm

7-"Her oyunda olduğu gibi satrançta da oyun bittiğinde, tüm taşlar aynı kutuya konur" denmiş bi atasözünde. O kutuya "tabut" deniyor.

8-sessiz ol, kimse seni sevdiğimi duymasın..

9-..ve yalnızlık, sosyal medya diye bi şey yarattı

10-Giderken benide alsan yanına, bi sorun kalmayacak.

11-ÖTV'de pasaport ücretlerine de zam gelmiş. Hükümet "burası türkiye, burdan çıkış yok" mu demek istiyor, nedir anlamadım.

12-Oğlunu askere gönderip dayaktan şehit veren anne, başörtülü olduğu için Gata'ya alınmamış. Burası Tükiye, yapılan işlere akıl sır ermez

13-Seni sevdiğimi hiç kimse bilmiyordu.Öyle gizli, öyle sessiz seviyordumki ben bile bazen, seni gerçekten sevip sevmediğimden emin olamıyordum

14-"Bi orospunun karnındaki bebek kadar masumdu Aşk.. Ama ne kadar masum olsada, sonuçta orospuçocuğuydu işte..."

15-O kadar ince eleyip sık dokuyoruzki, elimizde kendimizden başka kimse kalmıyor.

16-imkansız olan ne varsa insan onun peşinden koşup, böylece beş para etmeyen hayatını anlamlandırmak istiyo

17-sevgi anlaşmak değildir, nedensiz de sevilir, bazen küçük bi an için ömür boyu verilir

18-Aynı tarz müzikleri dinliyor, aynı kafada yazılmış kitapları okuyor, bizim gibi düşünenlerle takılıp, sonra da "ben farklıyım" diyoruz...

19-birinizi daha top sakallı görürsem valla hiç acımam tokatlarım. ammına koyim iyice tektipleştiniz haaa

20-Sarılıp uyuduğum kirli yastık, günlerdir fırçalanmayan dişler, elim yetişmiyor diye sürekli kaşınan sırtım, hepinizin çözümü; bir sevgili

21-Kişisel gelişiminiz için her gün en az 1 adet kazık yiyin.

22-Yeni biriyle tanışmak kolay da, alışmak zor.

23-seviyorsan, git ver.

24-Sana hiç bir zaman değer vermeyecek adama aşık olmak gibi bi özelliğin varsa; sus ve yalavoya devam et.

25-bazen 'keşke eve hırsız girse, beni alıp götürse' diye dua ediyorum. Amin.

26-'erkek olsaydım bütün kızları zikerdim' diyen kız, kevaşe olduğunu belli ettin. Sobeee

27-şu an taksimde bi gay cafedeyim, herkes birbirine fal bakıyo.

28-Hayat yarrak gibidir. Buyudukce canını daha çok yakar

29-Keşke mikroskopla hayatımızdaki mikropları da görebilseydik.

30-"Hayat Erkeği ne anlama geliyor?" diye soruyorlar. "Hayat Kadını'nın arkadan yemişi" diyorum gülüyorlar.

31-sevdigini serbest bırak, belki bana gelir biraz egleniriz..

21 Ekim 2011

Ömer Çelakıl, aklınızı çelmek için açıklıyor: Dünya erkekleri hakkında bilinmeyenler

Bugün size hangi milletten erkeğin, nasıl bi mal olduğu hakkında lüzümsuz gibi görünen, ama aslında sizde biliyorsunuzki hayati derecede önemli bilgiler vereceğim. Bu konudaki engin deneyimlerimi, yılların tecrübesini siz değerli götoş takipçilerimle paylaşmaktan onur, gurur ve bir takım garip şeyler duyarım.

Kimseye haksızlık olmasın diye  alfabetik sıraya göre falan değil de, aklıma ilk gelen adam ve ülkesine göre saydıracağım:

Amerikan Erkeği:
Genel piyasada götü kalkık olarak bilinen amerikan erkekleri, ikili ilişkilerde çok mülayim ve mütevazidirler. Yada bana böyleleri denk geliyor. Gerçi çok fazla tanıdığım amerikalı da yok, ama uzun süreli tanıdığım bi kişi oldu. İşte size onun arkasına dayanarraktan, tüm amerikalıları genelleyerrek ufak tefek şeyler söyleyeceğim. Gerçi o da amerika'da doğup büyümüş gibi değil de, sanki dersin tekirdağ'da doğup büyümüş gibi biri valla. Hafif göbeği, hangi renk olduğunu çözemediğim güzel gözleri, kısa kirpikleri, kalın dudakları ve köfte gibi burnuyla yatakta pek bi geyşa ruhluydu.
Eğer bir amerikan erkeğiyle dışarda yemeğe falan gidecekseniz, elini cebine atıp "hesabı ben ödiyim" artisliğini yapmaktan geri kalmayacağını bilmelisiniz. Ama eğer kendinizi onun kölesi gibi görmek istiyorsanız; evet bırakın hesabı ödesin, ama yok benim gibi dikbaşlı, kalın kafalı ve istediği an kalkıp gidecek rahatlıkta yaşamaya alışkın biriyseniz sakın hesabı ödemesine izin vermeyin. Yoksa ırak'ın, libya'nın, mısır'ın sonunu biliyorsunuz. Kendinizi bi ülke gibi düşünün. Size barış getirecek ama derinlerinize inip tüm petrolünüzü somuracaktır. Eğer hem parasızsanız ve hemde ondan hoşlanmışsanız, bir amerikalıya benim davrandığım gibi davranın. Yani daha en başından "benim istediğim yerlere gideceğiz ve herkes kendi yediğinin içtiğinin, sıçacağının parasını verecek" diye şart koşun, kabul ederse sizindir, etmezse zaten başka bi götverene gidecektir.

Yunan Erkeği:
Bu orospuçocuklarıyla buluşma ayarladığınız an, geri saymaya başlarlar. Çünkü inanılmaz dakiktirler, söylediklerinden asla şaşmazlar. Vakit nakittir sözü onlar için söylenilmeli ve diğer milletler için asla ağza alınmamalıdır. Eğer illa alıcam diyorsanız başka bişi alın.
Öte yandan bu dakiklikleri sadece buluşmalarda değil, telefon konuşmalarında da geçerlidir. Mesela size laf arasında "ben seni akşam 7 gibi ararım" derlerse, akşam 7de Atatürk onları denize döküyor olsa bile, onlar savaşı bi kenara bırakıp sizi ararlar. Hemde öyle 7 sularında falan değil, tam tamına saat 7:00 dedin mi ararlar. Siz ilk zamanlar onların dakikliğini anlamazsınız, ama her defasında laf arasında gelişi güzel söylenen saat dilimlerini hiç şaşırmadan aradıklarını görünce, içinizden "manyak bu yaaa" diye şaşırıp kalırsınız. Dedikleri dedik, çaldıkları saxafondur.
Bence yunan erkeklerini sırf bu dakiklikleri yüzünden kendimize ördek almalıyız. Dakiklikleri dışındaysa, her türlü ortamlarda gayet rahat kimseyi siklemeyn bi halde eğlenirler. Gerçi atalarınında ipne oldukları göz önüne alınırsa, neden her yerde aynı rahatlıkta olduklarını anlarsınız.

İtalyan Erkeği:
Kalıplı, uzun boylu bol paralı piçler. Genelde 2 kişi olarak gezerler. Yani it sürüsü gibi. Toplumsal ahlak veya buna benzer bi sikim ahlak takıntıları yoktur. Hoşlandıkları kişiyle sokağın ortasında bile sikişebilir, kimseyi iplemeden saxolarını çekerler ve yollarına devam ederler. Eğer parasız biriyseniz uzak durun. Çünkü parasız olduğunuzu farkettikleri anda sizi paralarıyla satın alabilecekleri yanılgısına düşüp, götünüzü sikmek için size durmadan para teklif ederler ve bu para teklifleri siz her hayır deyişinizde gittikçe daha da artar. O anda ya "hayır" diyip hemen ordan ayrılın, yada teklifi iyice yükseltikten sonra, önce parayı alıp cebinize atın, sonra da pantolonu indirip arkanızı dönerken, elinizi yumruk şeklinde sıkıp dişlerinizin arasına sıkıştırın. Çünkü çok pis sikerler ve sikişirken düşündükleri tek şey sikişmektir. Başka bir şey değil. Grup yapmayı severler. Ama az önce dediğim gibi, adamı tuttular mı çok pis sikerler.

Irak Erkeği:
Kalın dudaklı, esmer tenli has erkeğim benim. Kır saç'ın onlar dışında bu kadar yakıştığı başka bir millet daha yoktur her halde. Allahım o erkeklerin saçlarını ne güzel yaratmışsın öyle.
İnsanın; ırak'lı erkeği gördüğü an, o kır saçların Irak'lı erkeklerin yüzüne verdiği havayı görmesiyle eriyip bitesi geliyor.

Arap Erkeği:
Bunlar hakkında çok konuşmak istemiyorum. Götü kalkık para babaları. Sürü halinde "o bar senin, bu bar benim" demeden gezinen çakal sürüleri. Parlak erkek hastaları. Göt düşkünü orospuçocukları. Ayy neyse ben susuyorum. Yer göt şahit zaten.

Alman Erkeği:
Gece ateşli şekilde güzel güzel sevişip yatarsınız, sabah bi uyanırsınızki etrafı su götürüyo. Alla alla bu nerden çıktı demeye varmadan bi bakarsınızki battaniyeyi hafifçe indirip gözlerini kırpıştırarak size bakıyor. Onun bu hareketinden hemen sonra, adamın altına kaçırdığını anlarsınız. Sevişmeyi bilmezler, sevmeyi bilmezler, ilgi göstermeyi bilmezler, hiç bi sikim bilmezler.
Ama sarışındırlar, ama yinede insan canlısıdırlar, ama yinede atmaya kıyılamayasıcalar dırlar. Allahsızlarıda vardır, ama genel olarak 2 gram şefkaf görmek için götlerini bi ömür siktirmeye dünden razıdırlar. Aradıkları şey hitler'den bu yana hiç kimseden göremedikleri ilgidir. İlgi gösterin köleniz olsunlar.
Diknot: Altın duşa bayılırlar.

İran Erkeği:
Korkağın allahıdırlar. Sizle bi köşeye kapanıp sevişmek için can atarlar, sonra siz onu ufak bi tenhaya çektiğiniz anda götleri yusuf yusuf atar. Götümün kenarı kaltak piçler. Ama ilgi göstermeyi, hatta sizi bu ilgiyle sarhoş etmeyi çok iyi bilirler.
Öte yandan aslında korkaklıklarını saymazsak, iyi bir arkadaş ve boş zamanlarınızda aranıp 2-3 posta atılacaklar sıralamasında ilk sırada yer alırlar.
Diknot: Çok çabuk aşık oluyorlar, bu iyi bir şey aslında. Ama samimiyetlerinden hiç bi zaman emin olamadım.

Rus Erkeği:
Amanın amanın uzak durun bunlardan. Ayyy geldikleri soğuk ülkenin ikliminden olsa gerek çok soğukdurlar. Böyle size ilgi mi gösteriyorlar, sizden kaçıyorlar mı belli değildir. Zaten siz onların, size ilgi gösterip göstermediğini anlamak için çırpınırken, bi bakarsınız yanınızda biterler. Tam heyecanınızı alt edip "selam" diyecekken bi bakarsınız yine uzaklaşmışlardır. Böyle bi garip insansı canlılardır. Açık tenli olmalarından dolayı çoğu kişiye itici gelirler. Karılarının aksine bacak boyları kısadır. Ama sikleri uzundur.
Diknot: Rus erkeklerinin diğer adı tripottur.

Norveç Erkeği:
Amanın amanın amanın. Bakın şehadet getirir gibi 3 defa üst üste amanın çektim. Uzak durun bunlardan. Pis anarşistler. Götveren piçler. Yıkanmayı bilmeyen ibne sürüleri. Bi atasözüne göre "norveçli erkekle yatan, kasık biti'yle uyanır" denilmiştir. Demedi demeyin, yiyemeyeceğiniz zigin altına girmeyin. Yoksa kasık biti kapar, ömür billah götünüzle taşşaklarınızn arasında kalan bölgeyi sabunlu suyla ovalayarak yıkamak zorunda kalırsınız. Ayrıca evdeki tüm yorgan, battaniye, çamaşırlar falan artık allah ne verdiyse hepsini çöpe atıp, yerine yenilerini almak zorunda kalırsınız. Ben bilinçli bir tüketici olarak bilgilendirmemi, uyarılarımı yaptım, siz buna rağmen ölünceye kadar götünüzün kaşınmasına razıysanız gidin götünüzü siktirin.

Hollanda Erkeği:
Bildiğin nonoş işte. Zaten tüm dünyaya ipne hormonlarını dağıtanlarda bunlardan başkası değil. Hatta diğer ülkelerdeki ipne derneklerinin  paralarını da bu hollandalı ipneler karşılıyor. Mesela türkiyedeki ipne derneklerinin çoğunun para yardımı da direkt bunlardan gelir. Yoksa siz sanıyor musunuzki, bizim faşist  hükümetlerimiz, tee bilmem kimin soyuna dayanan temiz götlerinin sikilmesinin yaygınlaşması için bu lgbt derneklerine zırnık veriyorlar.
Yok anam yok, hep bu nonoş hollandalılar yüzünden, türklerde iyice ipneleşti. Adamlar gün boyu otu boku çekip, akşamda ilk buldukları karaltıda götlerini siktiriyorlar.
Ar, namus, hayâ hiçbi şey yok adamlarda. Zaten çoğu daha çok zevk almak için hayalarını kestirip iki bilye yerleştirmişlerdir. Göt deliklerinde de pirsing eksik olmaz.
Diknot: Kesinlikle vefalıdırlar. Yıllar bile geçse size bi şekilde ulaşıp hediyelere boğarlar. Gönlünüzü alıp sizi tekrar yatağa atarlar.

İngiliz Erkeği:
Çirkin erkek popülasyonunda dünya yüzdesini yukarı çeken millettirler. Sanki dersin allah onlara sarışınlık ve mavi göz verip tüm güzelliklerini geri almıştır. Ayy allahım eğer sarı saç, mavi göz seviyorsanız tamam, ama bedenlerinin her yerinde bulunan irin akan sivilceleri görmezden gelmelisiniz. Iyyy allahım bide beyfendiyiz diye geçinirler ya, allah onların belasını versin. Onlar kadar kaba olan başka bi erkek milleti yoktur dünyada. Akılları fikirleri sikişmektedir. İngiliz olmanın verdiği havayla olsa gerek, her baktıklarına "sahip oldum" sanarak yaklaşırlar. Eğer özellikle ingiliz yarrağı yeme sevdanız yoksa, bence uzak durun bu pisliklerden.

Azeri Erkeği:
Anlık olarak götlerini siktirip, hemen sonrasında "seni seviyorum" dedikten sonra çok uzaklara gitme takıntıları vardır. Böyle kararsız ve ne oldum delisi havasında gidip gidip gelirler. Zaten bir iki gidip geldikten sonra hemen boşaldıkları için, yatakta pek iyi sayılmazlar. Ama sokakta iyi arkadaş olurlar.
Diknot: Yarrak sevdasına düşmüşlerdir. Etrafa bakınıp götlerini kaşıyarak yürürler.

18 Ekim 2011

Aramaktan vazgeçtim, o gelsin bulsun beni

    Canım olcak sanıp, sarıldığım onca adamı bir araya toplasam bir ordu eder. Onları toplayıp dünyanın en güçlü ülkesine  saldırsam, saldırdığım ülke adamlarıma en fazla 1 hafta dayanır sonraysa sike sike teslim olurlar. Çünkü o adamların hepsi benden iki kat uzun, on öküzü kemikleriyle beraber bi anda yiyip sıçamamışlar gibi kalıplı ve sanki ömürleri boyunca başkalarıyla hiç bakışmamışlar gibi duygusuz ve yüreklere korku salarcasına bakıyorlardı.
Bide imansızdılar. Akıllarında olan tek şey çatır çatır sikişip bi an önce ayrılmaktı. Hep böyle oluyordu çokda iplemiyordum. Sonra narin kırılgan adamlarla tanıştım. Ama sevemedim. Adam dediğin kırılır mı ayol. Sert olur taş gibi olur. Ne o öyle mırın kırın. Olmadı ısınamadım, çekildim yol verdim.

    Sonra sipariş verir gibi aranmanın hiç bi boka yaramayacağını kabullendim. Sonra hayatıma girecek kişiyi aramaktan vazgeçmek gerektiğini de anladım. Durdum. Eğer varsa hayatıma girecek olan biri, bu sefer o arasın beni, ben zaten artık yoruldum.

14 Ekim 2011

Hayat güzel be dostum. Çirkin olan bizleriz.

    Sonbaharın yaz'ı kovalayıp, kendi yerini aldığı şu sikindirik günlerde benimde klasik sonbahar sancılarım başladı. Yine depresyona girdim, ya da yaşayanın bilmediği ama bunun gibi daha havalı olduğu düşünülen başka bi şey. Ama farkında olduğum için çok fazla sıkmıyor. Sadece bilinçli bir şekilde üzülüp, sonrasında da kalkıp müziğin sesini açıp kendi kendime kopuyorum.

    Geçtiğimiz pazartesi günü psikiyatri heyetinin önündeydim. 10 dakikalık konuşmadan sonra nedensizce ağlamaya başladım, gözlerim meğer ne kadar dolmuş. Bi anda oldu her şey, hiç alakasızca ağladım ve sonra kendimi tuttum. O anda heyet başkanı olan profesörün "şu an kendini nerde görüyorsun?" sorusu karşısında hipnoz olmuşcasına bi yandan ağlarken, bi yandan da en ağır ve anlaşılabilir ses tonuyla "booommmbbbooş bi odada" dediğim anda kocaman büyük bir soluklanma oldu bende. Herkes bana bakınırken farkında olmadan bi daha tekrarladım "booommmbbboooşş bi odada" repiliğini. İkinci defa neden tekrarladığımı bilmiyorum ama odadaki 7 kişide donup bi anda bana bakınca farkettimki ellerim farkında olmadan yana düşmüştü. Sanki yalnız olduğumu ve aslında yalnızlığımı sex ve benzeri şeylerle doldurmaya çalıştığımı ortaya çıkarmış gibiydim. En son "booommbbboooş bir odada" deyip sonrasında "üfff" dediğimde, nefesim o kadar derinden çıkıyorduki odadan çıktığımda farkettimki bu 2 kelime resmen beni inanılmaz rahatlatmıştı.

     Ama koridorda tek başıma salak salak sağa sola gidip gelirken, bunu bir kaç defa daha kendi kendime tekrarlayınca ağlamalarım yine başladı ve sonra kendi kendime "öff karı gibi zırıldama lan" deyip susturdum gözlerimi. Sonrasında doktor gelip beni odasına çağırdı ve odasına girdim. Meğer heyet kararını vermiş, terapiler başlayacak falan. "Terapiler başlayıncaya kadar ilaç yazacağım" dedi doktor, bende "ilaç tedavisine inanmıyorum, o yüzden boşuna yazmayın" dedim ve doktor "tamam yazmıyorum" dedi. Terapilerse, burası bir devlet hastanesi olduğu için ancak aylar sonra başlanayak, yani doktorun deyişiyle ilkbaharda falan. Bende çaresizce "tamam" dedim. Çünkü öncesinde özel bi hastaneye gidip fiyatlara bakmıştım, bir saat terapi 275 TL demişlerdi. Fiyatı öğrendiğimde bi yandan teşekkür ederim demiştim, diğer yandan içimdense "siktirin lan" diyordum. Ama ne yapalım, dünya böyle bi yer işte, paran varsa sorunlarını çözersin, paran yoksa sorunlarını siktir ederek yaşamayı öğrenirsin...

    Bu aralar havalar soğudu diye olsa gerek, aklıma sürekli eski sevgililerin arayacağı fikri gelip duruyor. Malum soğuk havalarda insan ısınmak istiyor. Gece yalnız yatmaktan üşüyünce sarılıp uyuyacağı birine daha çok ihtiyaç duyuyor. Bakalım ilk arayan kim olacak...

    Önceki gün telefonla oynarken rehberde bi anda azerinin adını gördüm. Hani metroda bakışıp tanışmıştıkya işte o. İsmini görünce öylesine iş olsun diye, elim her zamanki gibi arama tuşuna gitti. Her zaman "aradığınız kişiye ulaşılamıyor, lütfen daha sonra deneyin" diyen şıllıktan eser yoktu, telefon çalmaya başladı ve o an nefesim kesildi. "Allahım ne konuşucam ben şimdi" diye düşünürken telefon açıldı ve ben en samimi, en içten ses tonumla "merhaba" dedim. Merhabalaştık ve sonra "nasılsın"lara gelince o "iyiyim ama ben senin adını kaydetmiş olmama rağmen hatırlayamadım" dedi. O anda balkondaydım ve o böyle söyleyince aşağı atlayasım geldi. Derin bi nefes aldım, kendi eşşekliğime güldüm ve "kafana sıçıyım" deyiverdim. O güldü falan, ama ben bi iki küfür daha ettim. Sonrada o tanımadığı için özür dileyince bende "hani metroda tanışmıştık, hani cevahire falan gitmiştik ya" diye hatırlattım kendimi. "aaaaaaa tamam hatırladım" dedi ve daha bi samimileşti. Sonra birbirimizi sorduk falan konuşma devam edip gitti.

    Meğer türkiye'ye 10 gün önce gelmiş. Okul falan filan işte gidip geliyormuş. Güya dün buluşmak için sözleştik, buluşacaktık ama olmadı ve dün aradığımda "ya ben kendimi ayarlayamadım" dedi. Bende "tamam öyleyse, müsait olduğun zaman bana söylersin kendimi ayarlarım" dedim ve öyle telefonu kapadık.
Oysa ben neler neler düşünmüştüm. Ama her defasında düşündüğüm şeylerin altında kalmama rağmen bi sonrakinde sanki altta kalan ben değilmişim gibi yine düşünmeye devam ediyorumya, kafama sıçıyım.

    Hayat her şeye rağmen gerçekten çok güzel. Sadece kendiniz için yaşayın, ama herkesi sevmeye devam edin.

13 Ekim 2011

Büyük balık, küçük balığı siker. Ama bu her zaman için böyle olmayabilir.

    Sanırım o zamanlar 13 yaşında falandım. Her mahallede en az 1 adet bulunan o; şişman ve uzun boylu ama herkesten 2 yaş daha büyük olan belalı çocuktan bizim mahallede de bi tane vardı. Ben kız gibi bi ses ve sevgisizlikten dolayı herkesten daha kısa kalmış boyumla yaşıtlarım arasında "ihihihihi" diye dolanan bi tip olup kendimden utandığım için, sessiz bi çocukluk geçirip arada da süpriz yaparcasına büyümenin hesaplarını yaparak günlerimi sakin geçirmeye çalışıyordum. Ama buna rağmen planlarım tutmadı ve artık çocuk bana nerden kıl kaptıysa eve her gidiş gelişimde bela olmaya başlamıştı. Hemde nasıl bela varya, böyle dünyayı dar ederdi bana. Bende sırf o yüzden çoğu zaman eve gidiş geliş yolumu değiştirir, bazende işte köşeden bucaktan çocuğun etrafta olup olmadığına bakıp onun görünmediğine emin olduktan sonra saklandığım köşeden çıkıp öyle eve giderdim.

    Ben böyle yapardım ama nafile. Çünkü şişko'gilin evi, bizim evin hemen altında olduğu için, piç beni her defasında yakalardı. Sonra beni alır, mahallenin ortasında diğer çoluk çocuğun içinde bi güzel pataklardı. Allahım bende gıcık tiz sesimle, güya kitaplarda okuduğum o "karşındakine saygılı ol, o sana saldırsa bile sen sakin ol, saldırma, o sana küfür ederse bile sen ona etmeki haklıyken haksız duruma düşme" şeylerini onun üstünde uygular, sonrasında da akıllı uslu bi şekilde dayağımı yedikten sonra eve giderdim. Hay sikiyim o kitapları. O yaşta kim beni sikmişti de kütüphane alışkanlığı edindiysem bula bula kişisel gelişim ve psikoloji kitaplarına sarıp, işte kendimce daha güzel bi insan olmaya çalışıyordum.

   Neyse işte sokakta bu şişko tarafından bi güzel pataklandıktan sonra, apartmanın girişine yollanır orda üstümü başımı düzelttikten sonra eve giderdim. Çünkü üstüm başım dağınık eve girersem, sokaktaki pataklanma yetmezmiş gibi bide evde kıyamet kopuyordu. Çünkü ne olursa olsun kesin yaramazlık yapan bendim ve bu yüzden pataklanmayı haketmişimdir.

    Böyle bu şekilde eve girip hiç bir şey olmamış gibi kıyıda köşede, abim ve yengemin bakışları altında akşamı edip saat 21:00 dedin mi yatağıma girerdim. Zaten saat 21:00 den önce yatağa girersem, psikolojik sorunlarım olduğundan şüpheleniliyordu. O yüzden genelde saat 21:00i bekleme zorunluluğum vardı. Ama bu bekleme zamanım hafta sonları 22:00 ye kadar oluyordu.

    Yatma saatim gelinceye kadar da abim ve yengemle oturup film izliyorduk. Ben filmdeki öpüşme sahnelerinde başımı önüme eğip halının desenlerine odaklanıyordum. Hımm sanırım kırmızı ilmek yanlış atılmış, aslında halıdaki desene odaklanıldığında köpekten çok balık görülüyordu, karelerin içine neden üçgen yapılırki, melekler elinde ateş taşıyamaz çünkü kanatları yanar, ayrıca halıda güneş ve yıldızlar bi arada olmaz, halıyı yapanlar komşumuzun kızı Esra'yı nerden tanıyıp simasını halılara yapsınlarki, yoksa şu en köşedeki desen atatürk değilde, tükkan komşumuz Remzi abi mi? diye diye öpüşme sahnesinin geçip gitmesini bekliyor, bazende öpüşme sahnelerinde çişim gelmese bile tuvalet molası vermek zorunda kalıyordum.

    Neyse işte, yine bi gün şişkodan güzel güzel, böyle gayet sakin kafayla, mahalleli çocukların önünde dayağımı yedim apartmanın kapısına geldim ve üstümü başımı düzeltip medivenleri çıkmaya başladım. Bi yandanda diğer çocukların gülüşleri, dalga geçmek için sarfettikleri sözleri falan düşünüyorum. Allahım nasıl ezik, nasıl silikmişim şimdi dönüp bakınca bile kendimden nefret edesim geliyor ya neyse.
    O gün yediğim dayak artık canıma tak edince "bi çözüm bulmalıyım" diye düşünmeye başladım, ama ııh hiç bi sikim çözüm bulamıyordum ve aklımda gelen tek şey; şişkonun beni ömrümün sonuna kadar tüm çocukların önünde dövmesi yalnızdı. Ya da oturup çocuğun önceki aylarda olduğu gibi, yine almanyadaki amcasının yanına tatile gidip bi daha hiç gelmemesi için dua etmeliydim.

     Bu durumu ertesi günde düşündüm taşındım ama bi çözüm bulamadım. Oysa bi çözüm bulmalıydım çünkü akşam olmak üzereydi ve ben, abim tarafımdan akşam ezanı okunmadan eve yollanacaktım. Eve akşam ezanından sonra gidersem abim beni döverdi, eğer ezandan önce gidersem şişko dövecekti. Yani aslında her halükarda dayak yeme olasılığım vardı. Ama biri öğrenilmiş, çaresizce alışılmış bi dayaktı (bu abimin dayağı oluyordu, artık onun tokatlarına karşı yanaklarım ve bilumum yerlerim bağışıklık kazanmıştı), diğer dayak yeme işi de işte bu şişkoydu. Ondan her günün allahı dayak yememe rağmen, onun pataklamalarına alışamıyordum ve onca kişisel gelişim kitabı okumama rağmen, her dayaktan sonra öfkem daha bi artıyordu..

    Gün içinde, çocuk aklımla "allam ne olur akşam olmasın" diye içimden geçirip duruyordum ama, zaman benim kontrolümde değildiki. Akşam olunca sadece "allam ne olur akşam olmasın" dualarını etmekle kalmıştım. Güneş batarken tepelerin ardında, bi dayak vakti daha yaklaşmaktaydı bana. Sonra abim tükkana gelip beni eve gönderdi. Ama ben gitmek istemiyorum. O eve git dedikçe ben kendime iş çıkarıp tükkanın camlarını siliyorum, o eve git dedikçe ben süpürge alıp tükkanı süpürüyordum, o eve git dedikçe ben tuz ruhu alıp tuvalate döküp elimle tuvalet taşını temizlemeye çalışıyorum. En sonunda abim de dayanamadı ve yüzüme tükürerek "bırak o elindekini, siktir git eve" dedi de tuvaleti olduğu gibi bırakıp çaresizce evin yolunu tuttum. Allahım şişko gözlerimin önünden gitmiyor. Böyle sanki azrailimmiş gibi hangi sokağa dönsem orda belirir gibi oluyordu. Her gün yürü yürü bitmeyen yol, o gün ne çabuk bitmişti öyle.

    Mahalleye varıp dayak yememe 3 sokak kala, yolun kenarında ince bi demir levye bana göz kırptı. Allahım sanki dersin musanın asasıydı da dertlerime derman olacaktı. Hemen aklımdan "demir levyeyi al ve eve öyle git" cümlesi FLASH!. FLASH.. FLASH!.. spotlarıyla beraber yanıp söndü, ben de gidip levyeyi aldım ve yürümeye devam ettim. Bu arada aklımdan levyeyi kolumun içine atayım kazağımın altında kalsın, eğer şişko gelip bana bi şey derse levyeyi, çıkarıp kafasına kafasına vururum, yere düşüncede bacaklarını kırıp bi daha bana tekme atmasını önlerim diye düşünüyorum ve levyeyi sağ kolumun içine kazağın altından sakladım.

     Kendime olan büyük bi özgüvenle mahalleye doğru tin tin bi şekilde yürürken, her gün saklandığım köşeye  bi an bakıp "tekrar saklanayım" dedim ama sonra "yok yaw saklan saklan nereye kadar" deyip yürümeye devam ettim. Tam bizim sokağa gelmiştim ki şişko her zamanki gibi göbeği önde, kendisi arkada karşıma çıktı ve bana gelip salça olmaya başladı. Bende içimden "önce o vursun sonra, ben levyeyi kolumdan aşşağı sarkıtır elime alıp bi anda kafasına indiririm" diye düşünüyorum. Ama şişkonun bugün beni döveceği yoktu. Konuşuyorda konuşuyor, allam nasıl bi çenesi varsa artık. O gün benlen dertleşesi gelmiş gibi ha bire arada dalga geçip bir şeyler anlatıyor. Ama ben onun ne dediğini hiç anlamıyorum, çünkü o anda içimden "allam ne olur bana bi an önce tokat atsın da kafasını kırıyım" diye dua ediyorum. Ama yok şişko habire konuşuyor. En sonunda o da benim cevap vermeyişime şaşırıp dalga geçerek yanağıma bi tokat atıp "ne oldu kız niye konuşmuyosun" dedi ve o anda ben levyeyi kolumdan sarkıtıp elime düştüğü gibi iyice kavrayıp buna bi tane geçirdim bu yere uzanıverdi.

     Bu, yerde anasının ammı gibi korkudan nefes nefese kalmış bi şekilde ağlamaya başladı ve ben o anda onun çaresizliğine donup kaldım. Çünkü kendini bi anda cenin pozisyonuna almıştı ve elini kolunu kaldırıp "ne olursun vurma" diye yalvarıyordu. Hayır tamam ağzını burnunu kırmak gibi bir düşüncem vardı ama onu böyle görünce bi anda dondum.

    Onun beni her günkü pataklamaları esnasındaki o güçlü halinden, az önceki kabadayılığınden hiç bi sikim eser yoktu ve şimdi yerde uzanmış, elimdeki levyeye bakarak elini kolunu kaldırıp vurmıyım diye yalvarıyordu. O böyle yalvarınca içim parçalandı, böyle büyük bi acıma hissi, ben ne yapıyorum lan etkisi girdi içime .O an içimden "keşke vurmasaydım" diye geçirip demiri attım ve donuk bi halde yanından ayrıldım. Sonraki günlerde bi daha bana bulaşmadı ve hatta benlen arkadaş olmaya çalıştı. Bende o yanıma gelip konuştuğu zaman konuştum, başka da sikime takmadım, ama onu her gördüğümde o yerde kıvranıp yalvardığı hali aklıma geldi. Güçlünün aslında ne kadar aciz olduğunu işte o zaman daha iyi anladım.

9 Ekim 2011

Kafası nereye, ben oraya

    Önceki günden eve kapanıp bol bol nette gezindim. Sonra iyice sıkılınca six feet under'ın 2inci sezonuna başladım. Gün içinde kır saçlı'yla akşama buluşmak için sözleştik ve akşam da çıkıp ona gittim. Cadde boyunca bir iki tur attık ve sohbet arasında 2 gay arkadaşının daha geleceğini söyledi. Bende bu duruma biraz bozulduğumu söyledim. Neden olarakta "daha biz seninle birbirimizi tanımıyorken, daha doğrusu yeni yeni tanışıyorken arkadaşlarınla neden şimdiden tanışıyım" dedim. Hani aslında bozulduğum şey biraz da emri vaki eder gibi davranılmasıydı. Çünkü "ben istedim tanışacaksın" havalarını kabullenen biri değilim. Birde sanki onun arkadaşlarıyla arkadaş olmak, tanışmak zorunluluğum varmış gibi davranılmasını da sevemiyorum. Bir şey olacaksa benim içimden gelmeli, biri beni bunu yapmaya itmemeli. Bunun aksi olduğu zaman ise, direktmen savunma mekanizmalarım düşman askeri görmüş atatürk gibi hemen harekete geçip sağa sola saldırmaya başlıyor.

    Bunu ona da söyleyince o "yok yok seversin arkadaşlarımı, dünya tatlısıdırlar" falan deyip bildiğini okumaya çalıştı  ve bende boşverip "okey" falan deyip geçtim. Sonra aradan bi yarım saat geçince geldiler. Tanıştık ettik falan derken bi yerlerde gittik. İlk gittiğimiz yer, gaylerin takıldığı bi semtti. Burda bir sürü sağlı sollu pansiyon, irili ufaklı otel, bol bol kıraathane, çay ocağı falan vardı ve herkes gaydi. Baya bildiğin gay semti gibi bir şeydi. İstiklal caddesinin o laçka rahatlığı, nişantaşının götü kalkık havası, kanyonun kendini beğenmiş ukala insanları ve cevahir'in o ezik "bakın ben bi bok oldum, artık tamamım" adlı görünmez etiketli şuh kahkahalı yapay nidalarından eser yoktu. Herkes gayet rahat ve kendi arkadaş ortamında takılıyordu.

    Kıraathanelerde insanlar okey oynuyor, yancılar meyve sularını yudumluyor, cadde boyunca dilenciler ve götünü siktirmek isteyenler aynı bakışlarla insanları süzüyordü. Etrafta bir sürü ekmek arası yapan irili ufaklı dükkan olduğu için de, cadde boyunca herkesin elinde ekmek arası acılı adana ve ayran, bakışlar şuhsuz ama samimi, kendinden emin bir hava vardı. Sevdim açıkçası bu semti, ama işte kır saçlı ve arkadaşları biraz sıkıcıydılar. Arkadaşlarından biri şişman, biri zayıfdı. Şişman olan o kadar çok soru sorduki artık tersliyordum. Abii ne bu ya karakola mı düştük, arkadaş ortamındamıyız nerdeyiz anlamadım. Hayır işte sevmediğim şey de bu zaten. Mesela biriyle daha tanışma aşamasındayken ikinci kişilerle tanışırsın ve onlarla bi yerlere takılırsın ve bu ikinci, kişiler sık boğaz ederek sürekli soru sorarlar.

    Hayır, tamam anlıyorum daha iyi tanımak için soruşuyoruz ama yani birazda akışına bırakmak lazım, karşındakini böyle taramalı tüfek gibi ard arda sorularla baymak doğru değilki. Zaten bi yerden sonra bende kayış koptu, klibarlığı efendiliği kenara bıraktım,  her sorduğu soruya karşılık ters ters cevaplar verdim ve ardından da "yaa kusura bakma ben böyleyim" adlı ukala havalarımı takındım. Öfff adamda çok odundu ya, terslememe rağmen siklemedi bile hala soruyordu. En son dayanamadım ve "hadi kalkıp bi tur atalım" dedim de kalktık. Ben ve kır saçlı kolkola girdik böyle tin tin yürüyoruz, o anda kır saçlı bana dönüp demez mi "seni böyle tanımıyordum" bende "zaten hiç tanışmadıkki, daha yeni yeni tanışıyoruz" dedim "aslında haklısın, ama bu yönlerini bilmiyordum" dedi.

   Bilmediğini söylediği yönlerim de işte benim kirli sakallı ve terli erkeklerden hoşlanıyor olmamdan bahsedişim, ayakkabı ve koltukaltı fetişim, piç yüzlüleri çekici bulmam ve onların peşinden ebelerinin ammına gidecek kadar takıntılı oluşum falandı. Çünkü sohbet esnasında böyle şeyler konuşuyorduk. Hayır ben normal bunlar diye konuşuyordum ama işte kır saçlı'nın hoşuna gitmemişti.  Aslında hoşuna gitmemişti değil de, biz onunla hiç bu tür şeyler konuşmayınca adama tuhaf gelmişti. O böyle deyince de, bende onun iyice gerçekten çok düz bi adam olduğuna emin oldum.

   Sonra bi çay ocağının önüne oturduk. Burda da insanlar zift gibi demli çaylarını yudumlarken bi yandan sigaralarını tüttürüp, bi yandan da işte böyle 2li, 3lü oturmuş konuşuyorlar falan. Bazen kırık biri sallana sallana gelip pansiyonlardan birine giriyor, başka bi kırık elindeki telefona "tamam cınım" diye söylenip çay içenleri süzdükten sora boşta olan eliyle saçlarını kulak arkasına doğru itip havasını atmış olarak yürümeye devam ediyordu. Bende bu arada hala şişkoya cevap yetiştiriyordum, kır saçlı da ağzı yarı açık beni dinleyip arada sohbete katılmış olmak için "seni tanımaya başlıyorum" falan diyordu. Sohbet benim üzerimden gittiği için sıkıcıydı ve bende o anda içimden kararımı verdim. Çünkü kır saçlı'yla sevgili olma hallerinin gereksizliğine inandım ve sonra kalkıp caddede turlarken onun bana sorduğu "bu akşam ne yapcaksın" sorusuna "sıkıldım yaaa, sanırım bara gidicem" dedim. O da durdu, düşündü falan.

    Çünkü bara gitmemi istemiyordu. Zaten sırf onla tanıştık diye bi haftadır hiç kimsenin yüzüne bile bakmadım, hatta bara bile gitmedim. Ama şimdi onunla ilişki şeysine dönüp bakınca ve "ıııh bizden bi cacık olmayacağına" emin olunca bara gitmeye karar vermiştim. Sonra laf lafı açtı derken bende ona "ya sanırım biz senlen ancak çok iyi 2 arkadaş olabiliriz" dedim, o da "neden" falan dedi. Sorusuna karşılık "abi çok düzgün bi adamsın, bense arızalardan hoşlanıyorum"la başlayıp 2 dakika içinde, şu anda hatırlayamadığım onlarca neden saydım ve o da "aslında haklısın" deyip sustu..

    Sonra ayrıldık falan ve ben bara gittim. Bi kaç tanıdık gördüm selamlaştık derken o anda bara yeni girmekte olan yuri'yle bakıştık ve geri dönüp yanıma gelerek selam verdi, bende tanıştım. Yanında bir arkadaşı daha vardı, adı melani. Ama kızın "ya ben onca erkeğin içinde tek olduğum için herkes bana bakıyor" havalarından o kadar sıkıldımki "eğer cidden rahatsız oluyorsan çıkalım" dedim, o da "erkeklerin onu mıncıklamasının onun için rahatsızlık vermediğini" söyledi "okey" falan deyip biz yuri'yle sevişe koklaşa geceyi ilerlettik. Yuri de sadece karşısındakini memnun etme ve kendini beğendirtme çabasıyla meşgul olduğundan, samimiyettten yüzlerce kilometre ötede, kendi yapaylığı içinde boğulduğu için beni görmiyordu bile. Bende onun bu yapay hareketlerinden iyice sıkıldım ve offlaya poflaya dans edip durdum.

   Sonra gecenin bitimine yakın gençten bi adamla bakıştık ve onu anında yuriyle karşılaştırdım. Yuri bardaki herkesin aksine leonardo de caprio havasındaydı. Ama kendini beğendirtme halleri yüzünden bana o kadar itici gelmeye başlamıştıki anlamatam. öhhhğğ midem bulanacak gibiydi. Sonra melanie'nin "kadın olduğum için sürekli beni taciz ediyorlar yaaaee" havalarına bakıp "sizden bi sikim olmaz" deyip diğerine doğru gittim. Ona doğru geldiğimi görünce hafifçe gülümsedi. Gülümsemesine karşılık verdim ve biraz geride durup başka yönlere baktım. Aslında böyle yaparak onun yanıma gelmesini istiyordum ve zaten öyle oldu. Gelip sakin bi ses tonuyla ingilizce bilip bilmediğimi sordu ve tanıştık.

   O anda yuri gelip bir şeyler söylendi. Türkçe olarak "siktir git ya" deyip etraftaki açların bakışları arasında biraz ittim ve diğerine odaklandım. Ben böyle yapınca yuri, melanie nin elini tuttup kalabalıkta gözden kayboldular. Evet yuri bardaki herkesin bakışlarını üstünde topluyordu ama, herkesin bakışlarını ne yapıyım, adamda bi yapaylık, bi kendini beğenmişlik, bi benden başka güzel yok havaları varki öhhh artık yeter diyesim gelmişti. Bu diğeri ise gayet dünya sikinde değilmiş havasında rahattı. Hatta ben ona doğru gittiğimde onunla konuşmak için kulağına bir şeyler fısıldayıp duran birini reddetti. Sonra biz tanışınca çocuk onun yanına gelip gitti ama bu sorry falan filan deyip durdu.

    Hayır durum böyle olunca bende kendimi dünya yakışıklısı falan sandım. Sanki dersin bu akşam bara girmeden önceki o ezik ben değilmişim gibi hissettim kendimi. Sonra tanıştık ettik falan derken sıkıldım çıkalım mı dedim ve çıktık. biz çıkarken ona asılan diğer çocuk da peşimizden barın kapısına kadar geldi ve ben dönüp "artık gelmesen iyi olur" deyip dik dik gözlerinin içine baktım, çocuk özür dileyip bara geri döndü. Bizde istiklal'e çıkıp iş bankasının önünde oturduk. Oturunca o benim fotoğrafımı çekmek istedi, bende "hayır" dedim "neden" dedi "çünkü götürüp turkiş gay diye etiketleyip, porno sitelere yüklüyorsunuz" dedim. Güldü. Bende güldüm, ama söylediklerimde ciddi olduğumu yineledim. Ama o sonra bi kaç defa daha ısrar edince bende sadece burnum ve ağzım görünebilecek şekilde bi tane çekmesine izin verdim. En azından fotoğrafların altında "türkiş gay, ağzı çok iyi sikilir" yorumları yalnız gelir.

     Fotoğraf çekiminden sonra öpüşmeye başladık. Caddede yürüyen insan müsveddelerinden bazıları analarının ammı açıktaymış gibi bakıp yanlarındaki arkadaşlarını dürtükleyerek bizi gösterdiler. Ulan hala iki erkeğin öpüşmesini normal göremiyorsunuzya sizin ben ecdadınızı sikiyim. ammına koduğumun malları.

    Bu arada aslında belkide tuhaf olan şey ben ve yanımdakinin yanyana oluşuydu. Çünkü o bi karış uzattığı top sakalları ve yanlardan kesitirp sadece tepede bıraktığı horoz ibibiği gibi saç tarzıyla ben ise gayet bildiğin düz tiplemeyle duruyorduk. Belkide insanlar onun ve benim bu halime ve sonrasında da öpüşmemize şaşırıyorlardı. Çünkü yanyana duracak iki tipten çok, aslında birbirlerinden kaçmaları gereken tipleri andırıyorduk. O daha anarşist, ben ise daha düz ve sisteme ayak uydurmuş bir görüntü sergiliyordum. Sonra bu bakışlardan rahatsız olunca kalktık.

    O "benim otela gel" dedi, bende "bilmem belki sonra" dedim ve caddede bir iki tur attık. İstiklal işte bildiğin ipini koparmış insanların toplaştığı tek yer. Sıkıldım ve "hadi gel otele gidelim" dedim. Otele gittik, benim için oda ayırtmak için resepsiyona gittik ama adam uyumuştui, bende ona sessiz ol dedim ve üst kata çıktım. O da kendi odasının anahtarını alıp geldi. Böylece otel parası vermekten kurtuldum. Sonra yatağa girip seviştik. Sevişme esnasında hiç zevk almadım. aslında uzun süredir sexten hiç zevk almıyorum. Hani eskiden bakışsam tahrik olup sikişmek isteyen ben, şimdiyse bi tek götümü siktirmediğim kalmasına rağmen yine de zevk almıyordum.

    Zevk almadığımı görünce, oyalanmayı bıraktım ve adamın götünü parmaklayarak osbir çekerken bi yandan da öpüşmeye başladık. Ben onu parmaklarken o "no no no" dedi ve bende parmağımı çıkarıp, bi yandan taşşaklarını avuçlarken bi yandan da öpüşerek boşaldım. Bu esnada o da boşaldı ve üstümüzü silip uzandık. Dönüp adama baktım; yüzüne, bana bakışlarına, dokunuşlarına, surat ifadesine odaklandım.

     Şu anarşist, başına buyruk görünüşünün altında sadece birine sarılıp uyumak isteyen bi çocuktan başka hiç kimse yoktu. Böyle bi hava sezince dayanamadım ve kolumu başının altına atıp iyice kendime çektim, iki elimle sarıp başını çenemin altına, ibibik gibi saçlarını karıştırırken bi kaç defa başını öptüm.

    Ben onu böyle öpünce, o daha bi sıkı sarıldı ve derin bi nefes alıp rahatladığını hissettim. Sonra o şekilde uyuya kaldık. Sabah uyandığımda ağzımdan akan su yastığı ıslatmıştı ve yastık o kadar kirliydiki öğğğk yani. Ama gece bi ara öpüşürken adamın sünnetsiz sikini ağzıma aldığımı hatırlayınca yastığın aslında o kadar kirli olmadığını ve midemin de boş yere bulandığını söyledim kendi kendime. Böyle söyleyincede midem bulantım geçti. O ise götüme sarılmış vaziyette uyumaya devam ediyordu ve onu böyle görünce bende kendimi pipisine iyice yapıştırmıştım ve öyle uyumaya devam ettim.

     Birinin bana arkadan sarılmasını o kadar çok seviyorumki anlatamam ve bunu hiç kimseye söylemiyorum. Çünkü ben sevdiğim şeyleri söyledikten sonra birileri sırf ben seviyorum diye bir şeyler yapma çabası içine girince her şey yapaylaşıyor, inanılmaz itici gelmeye başlıyor. O yüzden sevdiğim şeyleri beraber olduğum insanlarla paylaşmamaya çalışıyorum.

    Bi ara uyanınca kalkıp duş aldım ve giyinip onu öptükten sonra "si yu leydır" deyip odadan çıkıp aşağı indim. Resepsiyona yakalanmıyım acelesi yapıyordumki adamı, masanın diğer tarafında çipil çipil gözlerle bana bakarken gördüm. Hiç çaktırmadan sanki otelin normal müşterisiymiş gibi havalı bi ifade takınıp direk kapının önüne çıkıp gökyüzüne baktım. Yağmur yağıyordu ellerimi kaldırıp avuçlarımı açtım ve sanki bu sabah istanbul'da ilk gününü geçirecek olan turistin yağmur yağdığını görünce takındığı bir ifade takınıp olduğum yerde yağmurun beni ıslatmasına izin verdim. O anda aklımdan geçen şey gerçekleşiverdi, çünkü resepsiyon "günaydın" dedi.

    Resepsiyon "günaydın" demişti, ama ben gözlerimi kapatmış gökyüzüne bakıyordum ve duruşumu öyle bi ayarlamıştımki sanki yağmurdan başka hiç bir şeyin sesini duymuyor gibi entel bi hava takınmıştım. Oysa öyle değildi ve götüm yusuf yusuf atıyordu. Resepsiyonun yeri kapıya çok yakındı o yüzden içimden geçen boş verip gitmek yerine, durdum ve aklımdan geçen ikinci ihtimal gerçekleşti. Adam yanıma gelip günaydın dedi, gözlerimi açıp ellerimi indirirken en şirin, en tatlı halimle günaydın dedim. Adam çıkıyor musunuz dedi bende evet ya kahvaltı falan yapıcam dedim. Kaç numaraydı sizinkisi dedi bende o anda sabah mahmurluğundaymışım gibi bi ifadeyler ımm sanırım 2inci kattı deyip başımı kaşıdım. Kaç numara deyince 4 dedim. Anahtar vermediniz deyince aa oda da unuttum dedim ve adam üstkata çıkarken bende aceleyle ordan kaçtım.

    Şimdi evdeyim az önce kır saçlı  aradı "ne yapıyosun" muhabbeti döndü aramızda. Sonrasında da "bara gittin mi" dedi "evet" dedim. O arada ben bi iki defa üst üste uzun uzun esneyince "uykusuzsun galiba" dedi. "evet birazcık" dedim ve o da "niyee hayırdır" diye sorunca bende, gece bardan 03:30 gibi tanımadığım bi adamla çıkıp otele gittiğimi söyledim ve "bu yüzden biraz uykusuz olabilirim" dedim. Ben böyle diyince sesi bi anda çatallaşır gibi oldu "hımffs" falan yaptı ve "tamam" dedi. Bende "tamam" dedim ve "kendine iyi bak"larla telefonları kapadık.

   Hayır abi olmuyor ne yapıyım. adama ısınamadım ve onunda zamanını çalmak bana pek doğru bir davranış  gibi gelmiyor. Bide olmayınca insan kendini zorlamamalı yaw. Çünkü ısınamıyorken kalkıp zaman geçirmenin ve karşındakine boş yere ümit vermenin bi anlamı yok. Bilmiyorum ben doğru olanın bu olduğuna inandım ve o yüzden aramızda onunla ilişki şeysi olmayacak. Öyle işte.

8 Ekim 2011

Top olduğumuz için olsa gerek, yuvarlanıp gidiyoruz işte.

    Bir kaç gündür lades gibi aklımda olan deli doktoru randevusuna nihayet dün sabah gittim. Sıra bana gelmeden önce diğer rahatsızları izlemekten bıkıp hastaneden çıkıp bi tostçuya gittim. Ben tostu yerken sıra bana gelmiş ve ben olmayınca sırayı başkasına vermişler. Keşke sırayı kaçırmakla yetinseydim, ne yazıkki yediğim tostta avuç içime sığacak kadar olmasına rağmen 10 lira ödedim. Hayır yemeden önce sormak aklımda olsaydı dönüp koklamazdım bile. Ama siparişi verip tostu aldıktan sonra parasını sorunca göt oldum. Lan ben o 10 lirayla 2 gün 2 gece aksırınca, tıksırıncaya kadar yemek yiyorum. Helal etmiyorum lan paramı zalımlar.

    Sonra tostu yedim tıpış tıpış hastaneye döndümki, böyle önlüklü gençten bi adamla, yaşını başını almış bi adam "Hayat Erkeği burdamı" diye bağrışıp duruyorlar. "Benim" deyip onlara doğru gittim ve beni bi kapıya götürdüler. İçeri girmeden önce üstümde bi ağırlık, bi ne olcak hali vardıki sanki içeri girince bana işkence yapılacakmış hissine kapıldım. Ama benimle içeri giren beyaz önlüklü adamın peşinden girdiğim oda da eski sıkıntımdan eser kalmadı. Çünkü bunun yerine "burda neden 2 kişi daha var?" sorusu kafama takıldı ve bende durup, masanın öteki ucundaki top sakallı, burnunun üstünde 2-3 tane irili ufalı sivilce bulunan, yüzü uzun, saçları seyrek evden az önce apar topar çıkmış havasında olan kahverengi ceketli biraz olgunca adama baktım.

    Bu bakışmalar devam ederken bende jeton düştü ve nihayet anladım. Meğer beni çağıran çocuk öğrenciymiş, köşede oturan diğer genç kız da öğrenciymiş ve masanın diğer ucundaki kişi ise asıl adammış. Doktoru kafamda belirleyince öyle durup bana yer göstermesini bekledim, göz ucuyla "buyrun" eder gibi bir ifade takınınca solumdaki sandalyeye oturdum. Ben oturunca beni getiren beyaz önlüklü öğrenci de gidip, onun gibi beyaz önlük giyinmiş olan kızcağızın yanına oturdu. Ben onlara baktım, onlar bana baktı, doktor bana baktı, öğrenciler uslu uslu durup ellerindeki kalemlerle oynadılar doktor "evet seni dinliyorum" dedi, bende "yalnız konuşabilirmiyiz?" dedim ve doktor "ama onlarında kalması uygundur, çünkü onlar öğrenci ve ayda bir defa geliyorlar bla bla bla" falan dedi, bende "sadece 5 dakikalığına izin versinler bize, sonrasında tekrar içeri gelsinler" diye tatlı tatlı ısrar ettim ve doktor "hımfsss hımfss" falan yapıp öğrencilere "siz dışarda bekleyin ben sizi çağırım" dedi. Onlar ayağa kalkıp giderken bende onlara dönüp "çok teşekkürler" dedim ve onlar çıktığında doktora "umarım yaptığım şey kabalık değildi" dedim o da "yok yok normaldi" dedi.

    Öğrenciler çıkar çıkmaz bizde konumuza döndük ve ben işi uzatmadan, hemen ilk önce bisexüel olduğumu söyledim ve sex bağımlısı olduğumu düşündüğümü ekledim. Sonra olaylar gelişmeye başladı. Bi yarım saatlik konuşmadan sonra da pazartesi bir grubun karşısına çıkacağımı, hocalar falan olacağını söyledi ve "gelir misin" dedi. Bende "tamam" dedim ve sonra elimi uzatıp tokalaştım ve çıktım.

    Aslında doktorla konuşurken aklımda beni içeri getiren tatlı çocuğun suratı vardı. Bi yandan sorulara cevap verirken, bi yandan da acaba sadece kızı dışarı çıkartsaydım daha mı iyi ederdim diye düşünmeden edemedim. Çıkarkende koridorda gözlerim çocuğu aramadı değil. Hatta bi iki defa yolumu şaşırmış gibi yapıp yanlışlıkla girip çıktığım yerlerde de çocuğa bakındım ama ııh çocuğu göremedim. Hayır hani görsem de yapacak bir şeyim yok ama işte göt bu, can çekiyor. Ordan çıkıp işe gittim.

    Akşam kır saçlıyı aradım, amacım bu akşam dışarı çıkalım falan demekti ama o "ne zaman müsait olursun?" deyince kendime geldim ve "senin için ne zaman müsaitse o zaman buluşalım" dedim. O da "tamam yarın akşam buluşalım" dedi, bende biraz boynu bükük bi halde "aa evet çok güzel, tamam, yarın buluşalım" yalakalığına girdim. Ama yani adam evli zaten, karısının koynundan çıkarıp eğlenecek değilim ya. Ayarlamaları o yapsın biz öyle buluşalım. Bide aslında karısını çok merak ediyorum. Acaba nasıl biri falan diye. Hayır hayır rakibem olarak görmüyorum, sadece merak ediyorum o kadar. Bide sanki ona biraz biraz ısınmaya başladım. Çünkü onunla tanıştığımdan bu yana kimseye dönüp 2inci defa bakmıyorum ve bakmaya yeltendiğim anda aklıma o geliveriyor.

   Bu arada şu benim askerdeki piç vardıya hah işte o geçen ay evlendi. Hemde türk ama yurtdışında yaşayan evlenip boşanmış, 2 çocuklu bi kadınla. Hayır neye bozuldum biliyor musunuz; ben, onun gelip hayatımı alt üst etmesini beklerken, onun bi telefon konuşmamızda her zamanki sıradan mutlu haberlerden birini veriyormuş gibi böyle aniden evlendim demesi, kadının çocuklarının daha ilk buluşmalarında onun boynuna baba baba babacım diyerek sarılmalarına kadar olan detayları anlatması resmen sikti attı beni. Konuşma esnasında "aa negzel" falan diye yalan söyleyip durdum ama ne bileyim tuhaf oldum. Bunun nedeni aslında benim kendimi onun orospusu olmaya hazır etmiş olmamda olabilir. Ya da başka bir şey. Ama şimdi orospusu bile olamıycam, çünkü yurtdışına gidiyor. Geçen hafta konuştuğumuzda "bi kaç güne kadar hızlandırılmış dil kursları için istanbul'a gelebilirim" deyip duruyordu. Hatta ben onun için gidip dil kurslarına bakacaktım. Ama içimden mi gelmedi, nedir gidip bakmadım. Sikmişim onun öğreneceği dili bilenlerin hepsini. Orospuçocuğu. Onun söylediği tarihe göre, güya dün gelecekti ama gelmedi.

     Üff bu adamı tamamen hayatımdan silmeliyim, ama nasıl sileceğimi bilmiyorum. Çünkü sürekli kafamın içinde bi yerlerde en önemli anlarda kolum kadar büyük yarrağıyla karşıma çıkıp duruyor. Hayır "sadece sikinin büyüklüğünden dolayı mı onu takıntı haline getirdim, yoksa başka bir şey mi var" diye sık sık düşünmüyor değilim. Ama yok, bir şey bulamıyorum.

    Gerçi sadece sik büyüklüğü olsa, siki onunkinden daha büyük olanlarla da bi şeyler yaşamama rağmen hiç biri aklımda bu kadar yer etmedi. Bu adamda başka bir şey var. Belki de eskerde onca boku beraber yediğimiz içindir. Belki de sadece birbirimizden başka güvenecek, arkadaşlık yapacak kimsemiz kalmadığı için aklımdan çıkartamıyorumdur. Bilmiyorum. Çünkü aramızda o kadar çok "belki"ler varki, hangisi olduğuna karar veremiyorum.

6 Ekim 2011

Emin değilim ama; sanırım ayaklarımı yerden kesecek birini değil, ayaklarımı yere sabitleyecek birini buldum

Dün kır saçlı'yla gün içinde telefonda bir iki defa görüşünce, en son dayanamadım ve "yaa ben telefon muhabbetlerine alışkın değilim, telefonla sürekli konuşacağımıza buluşalım. Valla açıkçası bi iki gün daha buluşmazsak da yüzünü unutucam" dedim. O da gülüp "tamam akşam iş çıkışı buluşalım" dedi ve akşama buluşmak için anlaşıp telefonları kapadık. Hani telefonda konuşurken o anda aklıma geldi diye öyle şıppadanak söylemiştim ama harbiden de adamın yüzünü unutmuş gibiydim. Çünkü adamın yüzünü hatırlamaya çalıştıkça bi türlü aklıma gelmiyordu.

Sanırım bunun nedeni ilk tanıştığımız gece, o bana her "canım, hayatım" gibi bana göre fazlasıyla basit sözler söyleyişinde bile, benim onun gözlerine bakmak yerine, sik kadar şirin çocuklar gibi utanıp, başka yönlere bakmam olabilir. Zaten şu iltifat edilirkenki anlara bi alışamadım gitti. Gerçi alışamamamın nedeni büyürken kötü sözler duymaya alışkın biri olduğumdan olabilir. Yoksa neden güzel sözleri yapay bulup kusacakmış gibi midem bulansın ve ben başka yöne dönüp bakayımki?

Bak şimdi böyle dedimya, geçen hafta duşta osbir çekerken daha fazla tahrik olup zevk alma işini 2 katına çıkarmak için sol omzumu dişlerken aklıma geldi de "ulan neden ailem beni hiç sevmedi lan?" dedim kendi kendime.
O duştan beri neden beni sevmediklerini düşünüyorum. Hayır işin daha kötü tarafı ne biliyo musun. Beni sevip sevmediklerini değil, aslında benim "onlar tarafından sevilmeme" konusunu neden hiç sorun etmeyişim takıldı kafama. Yoksa ekmek kur'an çarpsın sevilmemem sorun değil. Çünkü beni sevmediklerinin hep farkında olsamda, benim bunu sanki normal, çok sıradan bir şeymiş gibi kabullendiğimi hiç farketmemiştim. Yani burda her ne kadar evet sevmiyorladı desemde, demek istediğim şey; bunu kendi penceremden, kendi açımdan değil de, onların penceresinden bakıp kabullenişimmiş. Ve bunu farkedince, kendime bozuldum.

Ama işte osbir çekerkenki boşalma anında, beynimde çakan şimşek sonrası her tarafın aydınlanmasıyla beraber "benim neden sevilmemeyi kabullendiğim" soruları oluşuverdi küçücük fıçıcık içi dolu turşucuk beynimde. Hayır sevilmediğimi anlıyordum tamamda, sevilmemeyi neden kabullenmiştim, nasıl kabullenmiştim bu kafama takıldı. Tabii kafama takılınca osbirin bile tadı kalmadı, kendime bir iki saniyeliğine acıyınca, sikim elimde pörsümüştü bile. Sonra askerdeki piçin kolum kadar büyük sikini ağzıma aldığımı düşünerek yarrağımı şaha kaldırdım, osbir çekip duştan çıktım. Sonrasını hatırlamıyorum ve zaten ondan sonrası da çok da önemli değil.

Ama şimdi düşünüyorumda; ulan bi çocuktum, en azından çocuklara has o yaramazlıklara başvurup, şımarıklıklar yaparak gidip başımı falan okşatabilirdim. Ama yok hiç böyle şeyler yapmıyordum. Sevgisizliği öyle bir kabullenmişimki sanki aslında yapmam gereken doğru şey buymuş gibi sorun etmeden 27 sene yaşamışım. Gerçi bak şimdi böyle diyince (şu postta yazdığım gibi) şımarmayı bile bilmediğimi başka bi piçin sayesinde öğrendiğim aklıma geldi. Düşünsene neden sevilmediğim düşünceleri de zaten osbir çekerken aklıma geliyor. Hayır işte insanın canını yakan şey bu oluyor. Neden ailem tarafından sevilme ihtiyacı duymadımki ve bunu normal karşılayıp öyle bir beklenti içine girmedimki? Kim bilir, belkide sorun kimse de değildir, sorun sadece bendedir ve ben siktiri boktan nedenler yüzünden düşüncelere dalıp hayatı kendime zehir ediyordumdur.

Neyse konumuza dönecek olursak; aslında sorun iltifatlara alışmamak değil, sorun hani bende özgüven eksikliği varya, işte o yüzden biri iltifat ettiğinde benimle dalga geçiliyomuş hissine kapılıyorum. Böyle bi hisse kapılınca da söylenen güzel sözlerin hiç birini ciddiye almıyorum ve bu yüzden kır saçlı da o gece bana iltifat ederken; ya başka yönlere dönüp; yarı kırıtarak, yarı sırıtarak "ihihihi" diye kendi kendime havalara giriyordum, ya da "sağol" deyip iyice yamacına yamacına yapışıp yüzüne bakmamaya çalışıyordum.

Ee tabii yüzüne bakmaya, bakmaya da yüzü aklımda kalır mı? Peehh aradan 2 gün geçince adamın yüzünü unuttum ve "acaba neye benziyordu?" diye düşünmeye başladım. Hani aklımda bi tek kır saçları ve pinokyodan biraz kısa burnuyla kalmış olsada, parça pinçik de göbeğini de anımsayabiliyordum. Hatta boy farkımız da fazla yoktu yani. Ama bunlar hep parça parça şeklindeydi. Yani adamı bir bütün olarak bi türlü aklıma getiremiyordum. Tam "ulan acaba burnu çok mu uzundu?" deyip burnuna göre yüzünü aklıma getirmeye çalışıyordumki bi bakıyordum, zihnimde burnundan arta kalan her yer karanlık olarak beliriyordu. Tam "ulan bakışları çok mu derindi?" derken bi bakıyordum, zihnimde; karanlıkta kedi gözü gibi sadece gözleri beliriyordu ve başka hiç bir şeyi anımsayamıyordum. Durum böyle olunca acil buluşma ayarlanmalı ve tekrardan yüzyüze tanışılmalıydı.

Akşam onun iş çıkışı 22:00'yi. Böyle olunca "bende ofisten geç çıkayım" dedim ve oyalana oyalana saati 21:00 ettikten sonra onun yönlendirmesiyle çıktım gittim iş yerine. Ben gittiğimde o da zaten çıkıyordu ve biz beraber cadde boyunca yürüyüp bir çay bahçesine gittik. O arada ona şöyle dönüp baktım da, abi adamda güzellik namına hiç bi şey yok, yakışıklılık namına bi şey yok, aradığım her şey adamda olmasına rağmen yine de tipim olabilecek biri değil. İçimden "o gece ona kahve içelim teklifi gönderirken sarhoş muydum?" diye kendi kendime sorup durdum ama alkol alan biri değilim ki sarhoş olayım. Sonra çaktırmadan çaktırmadan bi kaç defa daha iyice süzdüm ama ııh, yok abi adam hayatta ölüp bayıldığım tiplerin tırnağı kadar bile değil. Hatta hani erkekte karizma olur derler ya, bunda o bile yok. Adam çirkin değil, güzel değil. Ne olduğunu anlamadım. Sıradan vasat bi tip. Ama böyle bi dönüp alıcı gözle değilde, kalıcı gözle baktığımda ulan ben bunu kaçırmıyım demiyor değilim. Çünkü adamda bi mütevazi hava var, bi kendinden emin, ama hiç bir şekilde kasılmayan rahat bi hava var. Hatta o ilk gece ayrılırken, durakta onlarca kişinin içinde yanaktan öpüyorum numarasıyla dudağımdan 2 kere öpmüştü beni. Hani şimdiye kadar tanıştığım ipnelerden hiç biri bana bu kadar yakın davranmamıştı. Hele durakta onca kişinin içinde böyle sıcak sıcak yanaşıp dudağımdan öpmek ıııh, hiç olmamıştı.

Böyle bunları falan düşündükçe "acaba doğru kişiyle tanıştımda, görmemezlikten gelmek için bahane mi arıyorum" diye düşünmüyor değilim. Ama bilmiyorumki işte. Bide konuşmalarımızda, adamın aradığı tek şey de "hayatımda biri olsun,benim olsun" felsefesi olduğunu anladım. Başka bir şey de istemiyor. Ama tipsizliği aklıma geldikçe içimden "yok laaan, ben buna mı kaldım" diyorum. Hani çirkin olsa "tamam çirkin biri yaww" diycem ama çirkin de değilki, kendimi "adam yakışıklı çirkinlerden" deyip çirkin yönüne vurulayım. Böyle garip, çok fazla sıradan bi havası var.

Neyse işte biz çay bahçesinde oturup bol şekerli kahveleri yudumlarken ben herkese yaptığım "kahvem senin kadar tatlıymış" esprisini yaptım. O da güldü. Kahveleri içerken karısından falan bahsetti, biraz rahatsızlık duydum. Çünkü her ne kadar adamın bi karısı olduğunun farkında olsamda, yine de bu konuyu konuşmak biraz tuhaf bi durum. Hem düşünsene biz orda kakara kikiri yaparken allah bilir karısı onu bekliyordu. Sonra ona söyledim bu düşüncemi ve o da "yok yok beklemiyor. ona geç geleceğimi söyledim" dedi de rahatladım. Hani aslında bilmiyorum işte karısını takmamaya, kendimi 2inci sınıf insan muamelesi görmeye daha şimdiden alıştırmış olsamda, bi türlü rahat edemiyorum.

Bi ara "keşke karım ablasına gitseydi de, senlen eve kapansaydık" dedi. Doğrusu bu düşüncesi hoşuma gitmedi değil, ama sonra onu ve kendimi kadının yatağında düşününce biraz tuhaf oldum. Bu şekilde mutlu olmak ayıp geldi bana. Sevincim düşüncem sayesinde kursağımda kaldı. Sustum. O da sustu, sonra suskunluğu sevmeyen diğer yanım, yırtık dondan fırlayan yarrak gibi bi anda "eee anlat hele" deyiverdi. Ben kendime şaşırdım, o da bana şaşırdı. Sonra sağdan soldan falan konuş konuş konuş, saatler geçti ve "artık kalkalım sende çok geç kalma" dedim ve kalktık.

Ona kalsa gece yarılarına kadar sokaklarda sürtelim havalarında dolanıyor. Karısını boş vermiş gibi ama boş vermiyor. Sanırım sadece benden çok hoşlandı ve ayrılmak istemiyor. Sonra karısı ve onun bu hali hakkında biraz konuştuk. "Karım bana 'odunun tekisin' diyor" dedi, bende gülüp "cidden biraz öyle görünüyorsun" dedim ve cümlem biterken ne dediğimi henüz anlamış olarak içimden "allah belamı versin" diye geçiriverdim. Bu arada ben onun ufak bi taşlama sözüyle dahi olsa kızmasını beklerken o hiç takılmadı bu sözlerime. O takılmayınca daha bi hoşuma gitti. Durdum gözlerine baktım. Tebessüm ediyordu.

Sonra cadde boyunca yürüdük falan. Eve attığı eski sevgililerinden bahsetti, çok sevdiği ve uğruna hayatını bile kökten değiştirmeye niyetlendiği sevgililerini. Bende kursağımda kalan sevilme heveslerimden bahsetmek istedim ama sustum ve sadece gecelik ilişkiler yaşıyorum demekle yetindim. "Neden gecelik" dedi "bilmem" dedim. "Aslında uzun süreli olsun istiyorum, ama yattıktan sonra aptal olduğumu farkedip beni terkediyorlar" diye cevap verdim. "Zaten aptal değilsem ne diye terketsinlerki" diye de ekleyince, aklıma diğer ihtimal geldi ve "ya aptal olduğum içinde değil. belki de götümü siktirmediğim için beni terkediyorlar" deyiverdim. Yolun ortasında durup benim bu kendi kendime konuşma halime bakıp güldü. O gülünce yine çok konuştuğumu anladım ve alttan alıyım derken "bari sıçtım bide sıvıyım" babında "gülünecek bir şey yok, doğruya doğru" dedim. O da bunun üzerine "peki neden götünü siktirmiyosun?" diye sordu, bende "çünkü beni sevdiğine inandığım hiç kimse karşıma çıkmadı, o yüzden bende her karşıma çıkanla yatağa girip götümü elletsemde, siktirmiyorum" dedim ve kocaman bi sessizlik oluştu.

Abii öyle yani. Götümü her önüme çıkana elletsemde, her önüme çıkana siktirme düşüncesine sıcak bakamıyorum. Hani siktireceksem de; beni her halimle seven biri siksin, bedenimi yalnız seven biri değil. Bana her halimle tahammül eden, bana her zaman katlanacak ve yanımda olacak biri siksin bari. Zaten kaşı gözü güzel diye peşinden koştuğum her adamın sikinin üstüne oturacaksam, sexin kutsallığı nerde kalıyorki? Zaten her boku yanlışlıkla yiyip, şimdi ara sıra dönüp geçmişe bakınca pişmanlık duyuyorum, bari postu deldirme konusunda biraz seçici olayımda ilerde geriye dönüp baktığımda pişmanlık duymayayım. Hatta pişmanlık duymak yerine "ohh çatır çatır siktirmiştim" diyebileyim.

Neyse işte, dediğim gibi herkesin hayata bakışı farklı, benimkide işte böyle. Hani uğruna dağları delmeyi göze aldığım piçlerle tanışsamda, uğruma dönüp dağa bakmayı bile göze alan kimseyle tanışmıyorumki yatağa girdiğimizde postu deldireyim. Durum böyle olunca da saxodan ileri gidemiyorum. Gerçi saxo deyip basitmiş gibi söylüyorum ama yani adam ağzımı yüzümü sikiyor, bu da basit bir iş değil tabi. Neyse dur fazla kırmızı noktalı konulara girmeden konuyu toparlayıp noktalıyım. Zaten çok uzadı ve bende bu posttan sıkıldım.

Sonra işte ben "geç kalmayalım" deyince o beni durağa bıraktı, gelen arabaya binip eve geldim. O da, ben eve gelinceye kadar 3 defa falan arayıp durdu. Bi ara "öffff sıktın ammma haa" diyecektimki durdum ve "tamam eve gelince ben seni ararım" dedim. Sonra eve gelince onu arayıp eve geldiğimi söyledim. O da "keşke bi evimiz olsaydı" dedi. Sustum. O da sustu. Yani böyle şeyler duymak güzel de, "abi daha birbirimizi tanımıyoruz evi nerenden çıkarıyorsun" demek istiyorum ama diyemiyorum. Bide sanırım ben böyle şeyler duyunca biraz korkuyorum. Sebepsiz bir korku, nedensiz bir korku.

Bilmiyorum işte kafam karmakarışık. Daha kafamda onu tam bi yere oturtmadığımdan mıdır nedir, anlamadım ama işte böyle kafam karışık. Bide bana sürekli ben seversem sonuna kadar giderim diyor. Neyin sonuna kadar gidersin demeye korkuyorum. Ya bide hiç bu kadar önemsenildiğimi hissetmediğimden midir nedir işte, belkide sırf bu yüzden ne yapcağımı bilemez haldeyim. Yani adam "sana güvenirsem asla seni bırakmam" diyor, bende" ne bileyim güveneceksen güvenirsin, ben sana kendimi güvendirtememki" falan diyorum. Böyle nihat doğan felsefesi yapar gibi sohbet edip duruyoruz. Neyse işte böyle şeyler falan yani.

3 Ekim 2011

Bi şeyi çok istiyorsan ondan vazgeç. İşte o zaman evren sana sike sike verecektir.

Cuma gecesi iş çıkışı istiklal'de dolanıp durdum. Sonra yine klasik kitapevi ziyaretlerini gerçekleştirip, geçen haftalarda başlamış olduğum yeni kitaplardan birini daha bitirdim ve gecenin ilerleyen saatlerinde bi gay cafeye direkt geçiş yaptım. Burda eller havaya misali ortalıkta dolanırken, saatler gecenin bi yarısı oldu ve çıkıp bara gittim. Barda önceki  hafta tanıştığım çocuklardan birine rastladım. Gerçi çocuk diyorum ama bildiğin eşşek kadar adam işte. Ama yaşıtım olunca ben çocuk diyorum o ayrı. Benden çok hoşlanıyor. Sürekli götümü, mötümü elledi, bir iki dudaklarıma yumulmasına izin verdim. Ama çok genç olduğu için herhangi bir tahrik unsurum olmuyor onunla. Daha doğrusu sadece çok sıcak kanlı ve cana yakın olduğu için her yerime dokunmasına ve cimcirmesine ses etmedim.

Aslında birazda kendi halim aklıma geldiği için, bana karşı rahat olmasını ve dilediği gibi davranmasını istedim. Çünkü ben hoşlandığım adamlara yaklaşmak istediğimde karşımda buzdolabı gibi bitiveriyorlar. Hani en azından çocuk tipim olmasa bile, bende hoşlandığı için bana istediği gibi dokunmasına izin verdim. Hani içi hoş olsun, gönlü kalmasın. Hevesi varsada bana dokundukça hevesini bitirsin diye ses etmedim. Aslında sadece böyle düşündüğüm için değil. Bi yandan onca kişinin içinde bana böyle bakması, sanki dünyadaki tek yakışıklıymışım gibi davranması ara ara hoşuma da gitmedi de değil. Ama olay biraz ilerleyince "dur" dedim ve "sadece rahat ol, ama daha fazla ileri gitme" demek zorunda kaldım. O da bunun üzerine özür diledi ve tekrar kafamıza göre takılmaya devam ettik. Bi ara "benden neden hoşlanmıyorsun" diye sordu, bende "hayır hoşlanmamakla alakalı bir durum değil. Ben sadece piçlerden ve çirkin adamlardan hoşlanıyorum. Sense çok fazla düzgün birisin. Sanırım o yüzden sana karşı bir şey hissedemiyorum" dedim. Durup suratını ekşitti ve sonrada dayanamayıp güldü. O anda yanımızdan piçin biri geçiyordu, bende "bak şu tiplerden hoşlanıyorum" dedim. Adama bakıp "ıyyyy, öfff ne buluyorsun bunlarda??" diye pis pis söylendi.

Aslında kendimi bildim bileli hep böyle oldum. Nerde piç, nerde bi orospuçocuğu, şerefsiz dangalak varsa gidip onun peşinden koşturuyorum. Zaten bu çocuk, gece boyunca bakıştığım tipleri gördükçe "yaa sen ne yapıyorsun, bu adamın nesine bakıyorsun. allah aşkına bırak şunları kendine zarar verdirteceksin" diye diye kafamı sikti. Bi ara dayanamadım "siktir git sanane ammına koyim" deyince biraz bozuldu ve gitti. Uzaktan böyle kırgın kırgın bakıp durunca dayanamadım ve gidip gönlünü alıp "ya ben böyle tiplerden hoşlanıyorum. o yüzden bana ne yapcağımı, kiminle takılacağımı falan söyleyip durma" dedim ve barıştık. Dudaklarıma yapıştı ve sımsıkı sarıldı bana. Sonra dans etmeye başladık ve onun arkadaşları gelince beraber takılmaya devam ettik.

Bi ara bu takıldığım fazlasıyla düzgün tiplerden sıkılıp, bi hırsızın peşinden barın her köşesini gezdim, ama adam bana dönüp bakmadı bile. Ammına koyim onunla da hiç kimse ilgilenmedi, ama o da dönüp bana hiç bakmadı. Sonra saat 3 gibi olurken, en son geçen yıl yatarak tanıştığım ve ondan sonrada sürekli barda karşılaşarak arkadaş olduğumuz bi piçle karşılaştık. Ne yapıyorsun muhabbetleriyle başlayan sohbet kendine "iyi bak"la yarım kalınca, tekrar diğer hırsızın peşine düştüm. Ama ııh piç hiç ilgilenmedi bile. Bende gidip konuşmadım, o ağırdan alıp kaçtıkça bende peşinden gidip hiç konuşmayarak ona cehennem azabı çektirdim. Orospuçocuğu bi ufak gülümsese tamamdır da, dersin sanki kalas.

Öyle böyle derken geçen yılki piç geldi ve biz muhabbete falan başladık. Sonra bahçeye çıkıp muhabbeti devam ettirirdik ve bu esnada "benimle gelmek ister misin?" dedi. Bende zaten buna ayılıp bayıldığım için hemen "evet gelirim" diye atladım ve o bunun üstüne "eğer gelmek istemiyorsan sen takılmaya devam et"  diye kendini ağırdan satmaya kalkıştı. Bende hemen "yok yok gelmek istiyorum" dedim ve o gülüp dudaklarıma yapıştı. Tam o anda hırsız gelip karşımda durup bize baktı ve ben hırsızı farkedince, daha büyük bi iştahla geçen yılki piçin dudaklarına asılıverdim. Sonra bardan çıkıp ona gittik ve soyunup evin içinde dolanmaya başladık. Dolaşırken farkettimki artık bedenimle barışmıştım. Çünkü daha önce birinin bana bakmasına dayanamazdım. Soyunmam için illa karanlık olması gerekiyordu ve şimdi ise içeride tüm ışıkların açık olması sikimde bile değildi.

Sonra çıplak bi halde mutfakta ben kendime kahve yaptım, o da bitki çaylarından harman çorman bir şeyler yapıp geldi. Koltuklara karşılıklı bi şekilde oturup, ilişkilerimizden ve ailelerimizden, falan bahsedip, hayatımıza girip çıkanlara biraz küfür falan ettik. "Neden benimle ilgilisin" diye sordu durup dururken "çünkü senden hoşlanıyorum" dedim. "çünkü piç bi yüzün var ve hatta yüzün yalnız piç değil, sende çok piç bir hava var, sanırım o yüzden senle ilgileniyorum" deyip durdum. O ise "aptal mısın, nesin?" adlı bakışlarını takınmış bana bakıyordu ve ben susunca "nasıl yani?" dedi, bende "düzgün bi tip olsan senle ilgilenmezdim, ama sende piç bi hava var, arıza olduğun belli. O yüzden senle ilgileniyorum" dedim. "Hep böylemiydin" dedi "evet" dedim ve daha önce aşık olduğum tinerciden falan bahsettim, güldü. Bende güldüm. "Ama sana hiç bir zaman bir şey veremeyeceğimi biliyorsun değil mi?" dedi "evet biliyorum, ama hoşuma giden şey de bu zaten" dedim. "peki neden kendine bunu yapıyorsun?" diye sordu bende "bilmem. Hoşuma gidiyor. Senin karşılık vermeyeceğini bile bile kendi içimde yaşıyorum. sadece bunu bilmek bile hoşuma gidiyor" deyince, o sözümü kesip "hastasın sen" dedi ve dudaklarıma yapıştı. Bir iki karşılık verdim sonra durdum. O sırada eve bi kız arkadaşı geldi selamlaştık falan, sonra kızı orda bırakıp kalktık. tuvalete girip birbirimizin çükünden tutup işedik. Daha sonra yatak odasına geçtik. Yatağa uzanıp "sadece sarılalım" dedik birbirimize ve sarıldık.

Ama 5 dakika sonra yaraklarımız hafiften hafiften kalkışa geçince dayanamadık ve birbirimizi parçalarcasına bi başladıkki, ben boşalınca olay bitti ve uyuya kaldım. Sonra bi ara uyanınca tekrar sevişmeye başladık ve bu sefer o boşalınca uyuya kaldı. O uyurken bende tavana bakınıp "neden geldim buraya" diye kara kara düşünüp uyuya kaldım ve sabah uyandığımda saat 09:00 du.

O benim uyandığımı farkedince bir şeyler mırıldandı, ben de "hım hoom" falan yaparak kalkıp çişimi yapmaya gittim ve geldiğimde o hala bir şeyler mırıldanıyordu. Bende "sus artık" deyip dudaklarına yapıştım ve sonra öyle sarılmış bi halde biraz uyuklamaya başladık. Aradan ne kadar zaman geçti biliyorum, bi ara uyandım ve "artık gidiyim. Saat geç oluyor işim var" falan deyip üstündeki çarşafı çekip yere attım ve ona baka baka giyinip, daha sonra üzerine atladım ve bir iki öpücük daha derken tamamen uyandım ve "çıkıyorum" deyip çıktım. Taksime geldim fransız konsolosluğunun cafesinde kahvaltı yapıp eve gitttim ve uyuya kaldım. Sonra akşama doğru uyandım ve bara gitmek istediğimi söyledim kendi kendime ve o arada yine uyuya kalıp, gecenin ilerleyen saatlerinde gözlerimi açtığımda saat 01:30 du.

Kendi kendime "üüff bu saatte bi yere gidilmez" deyip banyoya girdim. Duş alıp osbir çektim ve sonra gelip six feet under dizisini izlemeye başladım. Sabah 08:00 e kadar nette dolanıp durdum, daha sonra uyumak için bir porno film açıp izledim ve osbir çekip uyuya kaldım. Akşama kadar uyanıp uyanıp osbir çektim, blog yazısı yazıp yayınladım ve ayağımı dişleyen karıncalara küfür ettim, balkondaki güvercinlere "salaklaaar" dedim ve buzdolabındaki yumurtaları kırıp yedim. Akşam taksime çıktım. Kitapevlerinden uzak durmaya çalıştım, eski bir arkadaşımı aradım cevap vermedi ve yine başka bi gay cafeye gittim ve tatatataammm.

Cafe sahibiyle "hoş geldin" tokalaşması yaparken, yanında sıcacık sıcakcık gülümseyen biriyle göz ucuyla ufaktan göz göze geldik ve ben beğendiğim birini gördüğüm zaman elim ayağım dolandığı için sanki onu takmıyormuş gibi davranmaya başladım. Hafif kilolu, kumral ten, kır saçlı ve kirli sakallıydı. Garsondan bi sigara alıp, masadaki mumlardan biriyle sigaramı yakarken onun beni izlediğinin fazlasıyla farkındaydım. Bende o izliyor diye daha bi artist tavırlar içinde sigarayı yakıp derin bi fırt çektim ve sigara içmeye alışkın biri olmadığım içinde öksürük tuttu beni. Öksürük tutunca çok bozuldum lan. Bütün karizma yerle bir oldu. Hemen balkona kaçtım ve garsondan bi kahve isteyip uzaklara dalıyor numarasına yatıp onun sağ tarafıma düşüne siluetine daldım.

Az sonra garson kahvemi getirirken, ona "ya şu adama söylesene bi kahve içelim" dedim ve garson ciddi olup olmadığımı söyledi. Bende ciddi olduğumu söyledim ve garson "ama aramızda kalsın adam evli" dedi. Bende "önemli değil" dedim ve o söylemeye gitti. Bu arada benim kalbim duracak gibi oldu ve acaba kabul eder mi, yada beni çok basit biri olarak görecek mi, falan diye düşünürken garson gelip kabul ettiğini söyledi. Kabul ettiğini duyunca "benden daha iyisini mi bulacak" diye kendi kendime havalara girdim.

İlk olarak garsonun onunla dalga geçtiğini düşünmüş, ama sonra garson "yemin billah, kur'an çarpsın" falan diye yemin edince, adam inanmış ve "birazdan gelirim" demiş. Aradan bi 5 dakka falan geçmiştiki ben kahvemi içerken o geldi ve "merhaba" dedi. Hatta o gelmeden önce ben bu olayları tweetliyordum. Elimi uzattım ve tanıştık. Sonra 1-2 saat kadar konuş konuş konuş hop "istiklal'e çıkıp bir iki tur atalım mı?" dedi. Bende sevindirik oldum ve "olur" dedim, sonrada çıktık. İstiklal'de götümüzde kelebekler uçuşaraktan bir iki tur attık ve konuşurken birbirimizi tanımaya devam ettik.

35 yaşında. Yani benden 9 yaş kadar büyük. Bu arada garsonun, onun evli olduğunu bana söylediğini ona söylemedim ve sohbet esnasında çok da abartmadan "evli misin?" dedim. "Evet" dedi. 6 yaşında bir kızı varmış. Sonra fotoğrafını gösterdi. dünya tatlısı bi kız çocuğuydu. "Allah bağışlasın" falan deyip sohbete devam ettik. "Karımı sevmiyorum, ama beraber yaşıyoruz" dedi. "Neden sevmiyorsun?" falan dedim "bilmiyorum bi türlü tam olarak birbirimize ısınamadık ama evliyiz hala" dedi. Sonra bana "bu senin için sorun değil mi?" diye sordu, bende "hayır neden sorun olsunki, sonuçta akıl sağlığın yerinde ve ne yaptığını bilerek yaşıyorsun" dedim. Gülümsedi. "Ama bir çok şeyi eksik yaşayacaksın" deyip konuya devam ettik.

Sonra gece boyunca konu devam etti ve o da aralarda "sen nerden karşıma çıktın yaw" deyip deyip durdu. "Niye ya kötü mü oldu" diye sordum ve "yok ya gidip kahveni içseydin işte sakin sakin" falan dedi. Bende onun bu takılmalarına biraz bozuldum "iyi öyleyse. hiç tanışmamış olalım" dedim "yok yaa olur mu öyle şey canımsın" deyip sokağın ortasında sarıldı bana. Mutlu oldum, hemde çok. O böyle şeyler söylerken, bende içimden "acaba karısına da aynı şeyleri söylüyor mudur?, karısına da sokakta böyle sarılıyor mudur?" diye bir şeyler düşündüm. Ama baktım düşündükçe iş karışıyo, bend boşverdim.

"Bu saatte dışarda olman sorun olmuyor mu?" diye sordum ve o da "yok bugün izinliyim" dedi. "Hımm iyi ama eğer sorun olursa rahat ol, evin çoluk çocuğun her zaman ilk planda olsun" dedim, o da gözlerime "aptal" der gibi bakarak güldü. "Ya ama öyle doğruya doğru yani" dedim ve güldük. Sonra biraz daha takıldık ve o eve gideceğini söyledi. Durakta ayrıldık bende eve gittim. Sonra beni aradı "iyi geceler" falan filan dedik ve uyudum. Sabah aradım "ne yapıyorsun" falan gibisinden, "hiiiç" dedi. "Ya ben gece uyuyamadım" falan dedi. "Niye?" dedim, "bilmem sen bilirsin" dedi. O "uyuyamadım" deyince kafamda o ve karısı yanyana uzanmış halde canlanıverdiler ve onun gözlerini tavan dikip beni düşündüğünü görür gibi oldum. Tuhaf bi duygu. Bugünde gün boyu 5-6 defa arayıp durdu. Hatta az önce bile onunla konuştuk. Ben bu kadar aranmaya alışık değilim. Belkide hiç bu kadar ilgilenilmediğim için olsa gerek. Bilmiyorum işte öyle yani.

2 Ekim 2011

Öyle bir geçirirki zaman, tam dibe değecekken farkına varırsın

"Hayatıma girdi mi çıkmayacak adamı arıyorum" deyip her karşıma çıkanla seviştikçe aslında dibe doğru gittiğimi farketmemiştim ve geçen hafta gittiğim sikindirik barda, sürekli aklıma gelip duran "acaba ben sex bağımlısı mıyım?" sorularının ardından oturup düşününce kabullenmiştim ya, aslında evet doğruymuş. "Aşk yaşıyorum, adamımı arıyorum" derken yaptığım tek şey; sexmiş.

İşte bu yüzden geçen hafta pazartesi günü iş yerinden izin aldım ve doktora gittim. Sağolsun, patron hemen "hayırdır önemli bir şey mi var?" deyip üstüme üstüme geldi. Bi ara "evet patron bi şey var. Seni görünce sevişmek istiyorum, taşşaklarını ağzıma alıp, bi yandanda osbir çekmek istiyorum. O müthiş dudaklarının tadına bakmak, o geniş omuzlarına yatıp nefesini kulağımda hissetmek istiyorum ve bu isteklerimden artık bıktığım içinde doktora gitmem lazım" diyemedim tabii. Bunun yerine "yok yok sadece gitmem lazım" falan demekle yetindim.

Hastaneye sabahın köründe gitmeme rağmen anca 42 numarayı alabildim ve 42 numaraya da artık sıra ne zaman gelirdi bilinmez bi şekilde öyle oturdum etrafı izlemeye başladım. Anasıyla gelenler, babasıyla gelenler, kocasıyla gelenler derken, ebesiyle gelenlerde eksik değildi. Hele küçük çocuklar. Hey allahım herkese şifa ver tamamda, çocukları ne diye daha en başından hasta ediyorsun tam olarak bi anlasam. Lütfen insanları çocuklarının hastalıklarıyla sınama allahım. Çünkü bazı beyinsizler, seninde kendileri gibi bir işletim sistemin olduğunu sanıp, senin de onlar gibi düşünmediğin gerçeği işlerine gelmediği için, senin çocuklara hastalık vermeni anlayamıyorlar ve bunu anlayamadıkları içinde seni yok sayıyorlar. Hayır biliyorum sen varsın, orda bi yerdesin. Ben hoşlandığım adamlara götümü siktirirken, sende orda bi yerden bana bakıp kıs kıs gülüyorsun. Hatta önceleri neden kıs kıs güldüğünü anlamamıştım. Ama şimdi anlıyorum. Beni tam bi sex bağımlısı yapmışsın ve şimdi de dalga geçer gibi "hadi bakalım bunu yen" diyorsun. Sırf sana inat bunu yenicem ve görceksin; seni, bana güvenmediğin için yarattığına bile pişman edcem.

Neyse işte numaramı aldım ve oturdum. Bekle bekle bi türlü sıra bana gelmedi. Bende çok sonra kalkıp danışmaya "sıranın bana ne zaman geleceğini" sordum, onlarda "öğleden sonra anca gelir" dediler ve bende çıkıp eve geldim. Öğleden sonra tekrar gittiğimde 1 saat sonra anca bana sıra geldi. İçeri girdiğimde biraz çekindim çünkü kadın doktordu. Aslında çekinmek değilde işte sex bağımlısı olduğumu bi kadına söyleyemedim. Çünkü o an utandım kendimden. Doktora da "ya kadın olduğunuz için rahat olamıyorum" falan dedim. Aslında tuhaf bi durum. İnsan sex bağımlısı olmasa belki bi kadınla rahatlıkla sex bağımlılığı hakkında konuşabilir, ama bağımlısı olunca kalkıp "ben sex bağımlısıyım" diyemiyor. Garip gurup bi durum yani.

Doktor da "isterseniz sizi X bey'e yönlendireyim yarın onunla konuşun" deyince, zaten bi gün beklemiş olduğum için 1 gün daha beklemek istemediğimden "yok yok rahatladım konuşabilirim" deyip anında "ben. ıııııımm sanırım sex bağımlısıyım. aslında sex bağımlısı olduğumu düşünüyorum. yada öyle bir şey" dedim. Doktor "neden böyle düşünüyorsun?" dedi. Önce her hoşlandığım kişiyle yatmak isteğimden bahsedemedim ve bu yüzden onun yerine "çünkü çok fazla porno izliyorum" dedim. "Nasıl yani?" dedi. "Her yalnız kaldığım anda, bazen de her fırsatını bulduğum anda" dedim. "Peki bu seni rahatsız ediyor mu, gündelik işlerini yaparken geri kalıyor musun veya sürekli aklında oluyor mu?" diye sordu, bende "yok sadece yalnız kaldığımda, fırsatını bulduğumda falan. Ama işime mani olmuyor. Hatta çalışırken aklıma bile gelmiyor" dedim. "Peki izlemediğin zaman ne hissediyorsun, bi eksiklik hissediyor musun?" diye sorunca bende "yoo izlemeyince naslısa daha sonra izliycem, müsait olunca izlerim deyip çok takmıyorum" dedim.

Aslında bunları söylerken, sadece "her önüme gelenle seviştiğimi" söylemeden o benim sex bağımlısı olduğumu anlasın ve ne yapacaksa yapsın istiyordum. Ama ben bunları söyleyince doktor "bu normal bir şey, ama tabii fazla abartmamak gerekiyor" dedi. O böyle diyince bende dayanamadım ve birazcık homurdanarak "ya aslında öncelikle ben eşcinselim" dedim ve durdum. O anda durmamın nedeni tamamen açık olmaya karar verişimde ve bi an duraksamadan sonra devam ettim "her hoşlandığımla yatmak istiyorum. Hatta kız erkek farketmiyor. Her hoşlandığımla sevişmek istiyorum. Ama tabii sadece erkeklerle yatıyorum" dedim. Kadın durdu bi an ve "yani birden çok partnerin mi var" dedi. "Evet hatta onlarca oluyor. Her hoşlandığımla yatmak istiyorum. Metroda, metrobüste otobüste cafede her yerde gördüğüm hoşlandığım adamlarla yatmak istiyorum ve bir çoğuyla da yatıyorum. Fırsatını bulduğumuz ilk anda yatıyorum. Aslında yatıyorum derken ilişki kısmına girmiyorum ama sevişmenin tüm evrelerini rahatlıkla geçiyoruz. Sadece ilişkiye girmiyorum, ama ilişkiye varıncaya kadar her şey sınırsız bi şekilde devam ediyor ve kendimi tutamıyorum" dedim. Doktor "hım peki eşcinselliğin tedavisi olmadığını biliyorsun değil mi?" dedi, bende "evet evet biliyorum" dedim. Sonra "tamam söylediklerini anladım. Ama bu konu beni aşıyor. Seni x  hastanesine yönlendiriyorum. Ordaki görüşmelerden net bir sonuç çıkar. Orda terapilere katılman gerekebilir. Eğer gerçekten sex bağımlısıysan bundan kutulman biraz zaman alacak" dedi ve önündeki kağıda "cinsel işlev bozukluğu polikliniğine sevki uygundur" diye yazıp bana verdi. Bende rahatlamış bir şekilde kalkıp teşekkür ettim ve çıkıp o hastaneye gittim. Orası o kadar yoğunduki o gün için randevu alamadım ve ordaki adam bana bi kart verip "bu numarayı ara, yada internetten girip yer ayır" falan dedi. Bende işte bi haftadır randevuyla uğraşıyordum ve nihayet bu sabah telefonda bu haftaiçine randevu alabildim. Bakalım ne olacak.

Öte yandan aslında sex bağımlılığını kendime itiraf ettikten sonra daha bi rahatladım ve eski stresimden eser kalmadı gibi. Sanki ruhum boşaldı gibi bir hisle yaşıyorum bugünlerde. Belkide insanın sorununu kabul etmesi asıl tedavinin başlangıcı oluyor olsa gerekki bu yüzden bende rahatladım. Öte yandan yıllardır tanıdığım bi kadın blogger arkadaşıma sex bağımlısı olduğumu söylediğim de bana güldü. Çok zoruma gitti bu durum. Zoruma gitmesinin nedeni; hani beni anladığını ve aslında laf olsun diye değil cidden anladığını sanıyordum. Yazıkki anlamamış beni. Ve insanın her şeyini bilen bi arkadaşı tarafından anlaşılamadığını öğrenmesi çok kötü bi durum. Resmen yıkılıyorsun. Oysa ben şakalarımda, her ne kadar kendimle dalga geçiyor olsam bile her zaman doğruyu söylemişimdir. O'na "gülme, ciddiyim" dedim ama bozulmuştum zaten. Ben böyle diyince beni ciddiye aldı ve zaten artık bende konuşmak istemiyordum ve konuyu kapadık.

Diğer yandan yıllardır tanıdığım bi erkek arkadaşıma da bunu söylediğimde gayet anlayışla karşıladı. Beni ciddi bir şekilde dinledi ve hatta bu bir haftadır randevu alma işiyle o da uğraşıyordu. Hatta tanıdığı bi arkadaşını bile devreye sokup o hastanede anında randevu almaya çalıştı. Hani randevu alamadı ama böylesine ilgilenmesi, beni ciddiye alması ve konuşması hoşuma gitti.
Sanırım şundan emin oldumki; erkekler birbirini daha iyi anlıyor. Ya da bunun gibi bir şey.