Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

18 Ağustos 2011

Anlat histanbul...

Bu yazı şurdan devam edip geliyor: Şurdan

..Köpekler havladığında anca uyanabildim. Bi haftadır avrupanın bok çukuru olan istanbul'da tüm gün boyunca gece yarılarına kadar sokaklarda çok fazla sırıtmadan dolanıp, gecenin her hangi bi saatinde ise bi fare gibi kimselere farkettirmeden bulduğum ilk karanlık deliğe giriyordum. Sırtımdaki çanta genelde yastık oluyordu, çantamdaki eski tişörtlerde yorgan falan. Genelde en çok üşüyen yerim ayaklarım olurdu, bide bazı geceler hissetmekte zorlandığım bacaklarım.

Sikimin keyfi ise her zamanki gibi yerindeydi. Çünkü bacaklarım üşümesine rağmen o, götüme yakın olduğundan olsa gerek hiç bi zaman üşümüyordu ve bende bazen çok üşüdüğümde kendimi iki kat edercesine kollarımı tişörtümün içine alıp ordan fermuar ve kemer kısmını açtığım pantolondan sokup, bacaklarımın arasına yatmakta olan sikimi avuçluyordum. Tuhaftı tabi, garip bi duyguydu. İnsan sik denilen bir şeye dokundumu aklına ister istemez ayıpçıl şeyler geliyordu.

Bende her ne kadar sokakta yatıp kalkıyor olsamdan, ayıpçıl şeyleri düşünmekten de kendimi alamıyordum. Ama tabii benim ayıpçıl düşüncelerim biraz daha kezbansal bir ayıplıktaydı. Hani biri gelecek kurtaracak derdim, sonra evine gidicez beraber, beni saracak ve hiç bi yere gitmeme izin vermeyecek. Sonra biz onunla sonsuza kadar mutlu bi şekilde yaşarken, arada bazen onunla yaşamayı haketmiş olmak için kendimi ona siktireceğimi düşünüp, hikayenin sonunda osbir çekerek boşaldıktan sonra, ellerimi yakınımdaki ilk gazete parçalarına sürüp sonra tekrar bacak aramda yorgun argın bi halde duran sikimi avuçlayarak uyuya kalırdım.

Bir haftadır bu şekilde sokaklarda dolanıyordum. En çok korktuğum şeylerden biri de işte tinercilerdi. Bi de travestilerdi. Hatta daha önce travestileri hiç bu kadar yakından gören biri olmadığım için, onlardan daha çok korkardım ve beni ilk gördükleri yerde falçatalarla kesip doğrayacaklarını düşünürdüm. Çünkü o aralar televizyon kanallarındaki akşam haberlerinde sürekli onların kudurup etrafa saldırdıklarıyla ilgili bir şeyler olurdu.

Nedenini bilmiyorum ama tinerciler bana daha zararsız geliyorlardı. Bilmiyorum işte öyleydi. Bu yüzden bazı geceler tinercileri takip edip onların yaşadıkları yerlere yakın yerlerde yatıp kalkardım. Hani olurda bir şey olursa bağırıp çağırırım da, biri yetişir imdadıma diye. Oysa hiç bir şey olduğu yoktu. Çünkü insan sokakta yaşamaya başlayınca ister istemez her bi bokuna dikkat ederek yaşamaya başlıyordu. Adeta tüm duyargaları açılıyor ve en ince hesapları yapıp altın oranı yakaladıktan sonra gözüne kestirdiği deliğe girip uyumaya çalışıyordu.

O günlerde para da suyunu çekmeye başlamıştı. Bense hala bi sikim kalacak yer bulamıyordum. Sonra bi gün, neresi olduğunu bilmeden yanlışlıkla Taksim meydanına çıktım ve çıkış, o çıkış bi daha da inmedim. Çünkü insanların sadece kendileri olabildikleri tek yer olarak gördüm orayı. En adi yüzlerini, en namuslu yüzlerini ve en götveren halleriyle kendilerini koyverdikleri tek yer. İstanbul'un kalbi olmasına rağmen, istanbul'un götünün yusuf yusuf attığı tek meydan..

Soluklanmak için oturduğum ilk yere şimdi metro girişi yapıldı. O zamanlar ise daha bi sikim yoktu ve sadece sağa sola koşturan insanlar vardı. Bu kadar çok insan nereye koşturuyorlar ki diye düşünürken yanıma adamın biri oturdu.

Elinde türkiye türklerindir ifadesi yazan meşhur gazetemiz ve suratında babacan bi gülümsemeyle, hışırtılı bi şekilde yanıma oturunca "merhaba" dercesine başını sallayıp gazetesine daldı. Bende kendimi onun gazete okumasıyla çok boş beleş sikindirik biri olarak görünce, çantamdan önceki gün sırf bulmacası için aldığım gazeteyi çıkarıp okumaya çalıştım. Manşetinde "ülkenin dört biyanında şehit haberleri" başlığıyla ağlayan başörtülü anneler, kız kardeşler ve sakallı amcalar vardı. Kimin şehidi lan bunlar diye düşünmedim. Sadece tek bir tarafın ölüsü şehit sayılırken, karşı tarafın ölüleri için hainler diye bahsediliyordu.

Gazeteyi siktir edip bulmacasını çıkardım ve oyalanmaya başladım. Aslında yaptığım tek şey etrafa bakmaktı. Kalabalığı izlemek, gelen gidene bakmak çok zevkliydi. Hala bunu yaparım. Bi kenara çekilip insanların koşuşturmasını izlemek kadar güzel bir şey yok. Saatlerce izlerim, hiç yorulmadan. Neyse işte ben böyle insanları izlerken, babacan tavırlı adam hafif mırıldanır şekilde benimle konuştuğunu belli ederek, elindeki gazetenin manşetini gösterip "çok kötü" dedi.
O zamanlar türkçem; şimdiki gibi, tipimin aksine karşımdakinin ağzını açık bırakacak kadar düzgün değildi. Aksine karşımdakinin ağzını açık bırakacak şekilde bozuktu. Aslında bozuk da değildi, ama garip gurup bi şivem vardı. Hani şivemden ne doğulu olduğum söylenilebiliyordu, nede başka bi sikim. Zaten benimle konuşan kişi kaşlarımın kalınlığından nereli olduğumu çıkaramazsa, konuşmamadan siktinsene nereli olduğumu anlamazdı.

Çünkü kendimi bildim bileli her şeye rağmen, her yalnız kaldığımda bulduğum her şeyi yüksek sesle kendi kendime okumak gibi bir takıntım vardı. Bunu da ilkokul üçüncü sınıftaki hüsniye öğretmenim sayesinde kazanmıştım. Gerçi o da biraz şıllıktı ama olsun. Eğer 3üncü sınıftayken, 56 kişilik sınıfın karşısında çekirdek yerine "çeğirdek" dediğim için bana bağırıp çağırmasaydı belki şimdi bu kadar güzel türkçe konuşamıyor olurdum. Ona da, 2 yıl önce bi şekilde telefonunu bulup ulaştım ve öğretmenlik yaptığı için teşekkür edip kafamda onu bitirdim. Şimdi buraya yazdığımda ise tamamen aklımdan silinmiş olacak. Çünkü bi yanım hep kızgın, hep kırgındı ona.

Neyse işte, dedimya "o zamanlar türkçem, karşımdakinin ağzını açık bırakacak kadar düzgün değildi" bu yüzden adama bi cevap vermek yerine dudaklarımı amcık gibi hafif büzüştürerek "evet" dercesine başımı salladım. Zaten o yaşta, ölenlerin hiç biri sikimde değilken kötü olan ne olabilirdiki?

Aslında başımı evet anlamında sallamamın nedeni konuşmaya utanıyor olmamdı. Ayıplanıyor olmamdandı. Yoksa başka bi sikim nedeni yoktu. Çünkü gün içinde her hangi bi yerden su alırken bile yüzüme " küçük nonoş'a bak lan, ne biçim konuşuyor" dercesine bakılıyordu. Bu yüzden pek konuşmamayı seçiyordum. Zaten konuşarak bi sikim olunmuyordu ve bende bu yüzden mecbur kalmadıkça konuşmamaya çalışıyordum.

Neyse işte, babacan tavırlı adam bi kaç defa daha bir şeyler söyledi. Bu söylediklerini de, gülümserken başımı sallayarak onaylayınca, adam dayanamayıp bana döndü ve yanaklarını tombişleştiren gülümsemesini yüzüne yerleştirip "konuşmayı sevmiyorsun sanırım" dedi. Bunun üzerine adamın iyi biri olduğuna kanaat edip "biraz" dedim. Adam gazetesini toplayıp bana tam döndü. Sonra biz konuşmaya başladık. Nereli olduğumdan, kiminle yaşadığıma kadar her şeyi konuştuk. Ona "3 abimle yaşıyorum, evimiz caddenin sonundaki sokağın başında" dedim. Ben böyle diyince, adamın gözlerinde o an güneşten dolayıdır diye düşündüğüm bi ışıltı belirirken, aynı anda hafifçe gülümsedi.  Bende gülümsedim ve bu sırada konu etrafta el ele dolaşan çiftlere geldi. Babacan tavırlı adam cümlesine "şu gençlere bak, onları görünce çok mutlu oluyorum. hayat dolular, bitmek bilmeyen bi enerjileri var" diyerek devam etti, ben ise "evet" demekle yetindim. Sonra adam "sende böylesindir" deyip her halinden hınzır olduğu belli bir bakış attı. Sustum. Emin olmak için bi daha yüzüne baktım. Yanılmamıştım, henüz yeni yeni terlemeye başlayan bıyıklarıma baktığını farkettiğimde, nefesi kesilir gibiydi. Sonra daha fazla dikkat ettiğimde adamın aslında yanımda oturduğundan bu yana aynı havada olduğunu farkettim. Ama işte ben biraz leyla olunca, farketmemiştim. Güzel şehrin, güzel insanlarından biridir diye düşünüp tüm yaşanmışlıklarımı kenara atmıştım. Oysa 16 yaşına doğru nefes nefese kalmış olmasına rağmen hala koşmaya devam eden birinin ne kadar fazla yaşanmışlıkları olabilirdiki? "Hiç" değil mi?

Ama öyle değildi. Daha o yaşta şehvetten dolayı gözlerin nasıl parladığını çok iyi bilirdim, şehvetten dolayı içten gülümsemelerin bile nasıl şekil değiştirdiğini gayet iyi bilirdim ve hepsini siktir et, seninle konuşurken ağzından çıkan kelimelerin sonundaki harflerin şehvetten dolayı nasıl da söylenemediğini çok iyi bilirdim. Ama unutmuştum hepsini. Çünkü istanbul'du burası. Burda insanlar bu şehir kadar güzeldi. Şehrih güzelliği kadar temiz insanlardı diye bi düşünce kendi kendine içime işlemişti. Ama öyle değildi ve ben bunu bilmeme rağmen daha çok böyle düşünecektim..

Adamla mecburi bir kaç kelime daha ettim ve sonra "eve gitmem gerek" deyip kalktım yanından. Oysa adam, bi haftadır sırtımda taşıyıp geceleri başımın altına attığım kirli çantadan dolayı olsa gerek bi evim olmadığını benden daha iyi biliyordu ve zaten caddenin sonundaki sokak diye bir şey yoktu. Çünkü gösterdiğim cadde hayatımda ilk defa o anda bakınırken gördüğüm istiklal caddesiydi ve bu caddenin sonu diye bi şey hiiiç yoktu...

13 yorum:

Aslısın dedi ki...

Yine dokundun.

Elif Ayvaz dedi ki...

Ailen yaşadığını biliyor mu artık?

Hayat_Erkegi dedi ki...

@aslım ...

@elif evet biliyorlar. arada görüşüyoruz. ablam bazen para falan gönderiyor.

Elif Ayvaz dedi ki...

O kısımlarını yazdın mı? Ben hikayeni bilmiyordum. Az önce okudum.
Üzgünüm.

Hayat_Erkegi dedi ki...

@elif o kısımları işte arada yazıyorum, bak şurda asker öncesinde görüşmüştük sonra işte öyle arada görüşmeye devam ettik: http://hayaterkegi.blogspot.com/2010/10/her-ibne-asker-dogar.html

ozgurtamsen dedi ki...

Yazının tümü boyunca, dünden beri kafamda çığlıklar atarak dolaşan cümleye takılıp kaldım ''Sadece tek bir tarafın ölüsü şehit sayılırken, karşı tarafın ölüleri için hainler diye bahsediliyordu.''Bir de; arkalarından yakılan ağıtların hepsinin anne yüreğinden çıktığı düşüncesi, kanın kanla nasıl durdulacağı düşüncesi.Sevgiler...

Adsız dedi ki...

devamını bekliyorum :)

gay werther dedi ki...

bloğunu yeni okumaya başladım ve bunu da hayat hikayenden başlayarak yapmak istedim yorum içinse sonu bekledim.
bizde doğuluyuz ve inan anlatmak istediğin pek çok şeyi çok iyi anlıyorum. benim evden kaçışım bir güb bile sürmemişti. ben götüme seninki kadar güvenememişim. babama açıldığımdan beri ölüm tehtidleri tabii ki bitmek tükenmek bilmiyor ama yaşıyorum işte bir şekilde.
umarım artık her şey daha güzeldir haatında.
yazının devamını da yazarsın belki. bekliycem :) kendine dikkat et :)

gay werther dedi ki...

...

Adsız dedi ki...

Erkeklere karsi halen bursey his ediyormusun pekii ???

Adsız dedi ki...

Erkeklere karsi olan hislerin aynimi halen ??

Adsız dedi ki...

vay aq usta ilk defa bir blogda yazı okudum ki bitmesini de hiç istemedim. şahane bi insansın. ayrıca öykünün akışını da harika yapıyorsun.

Adsız dedi ki...

Bu gece keşfettim blogunu ınstagramda gördüm önce neyse..hiç bu kadar samimi bu kadar çabasız ama dokunan yazı okumamıştım ki Okumayı çok severim.bana Bambaşka çok uzak ve yabancı olan bir hayat diye düşünürken aslında çok yakın.evli iki çocuklu bir anneyim.evden kaçma sürecini anlattığınızda içim çok yandı.anneniz tüm bu Onbeş senenin neresinde..