Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

25 Mart 2011

Hayatımdaki İnsanlar 3üncü Bölüm

Bu yazı şurdan devam edip geliyor: Tırtıkla

1inci amcam: Her şeyi bilir, bilmediği tek şey;
 ıııııımmmm sanırım bilmediği bir şey yoktur. Yani aslında her anadolu erkeği gibi, hiç bir şey bilmez ama bilmiyorum demek bizim oralardaki erkeklerin ağzına yakışmadığı için, o da aklına ilk gelen kelimelerden cümleler kurup karşısındakinin kafasını şişirir. Öte yandan aslında herkesin onun istediği gibi yaşaması sonrasında, dünya refah ve barış içinde yüzyıllarca yaşayabilir. Ama işte kendi 3 çocuğu dahil, hiç kimse onu ve ağzından çıkanları siklemediği için dünyaya barış da gelmiyor. Öte yandan aklını biraz kendine saklasa, diline azcık sahip çıksa, uzaktan bakıldığında gayet aklı başında gibi biri görünür. Ama işte ne diline sahip çıkıyor, ne aklını kendine saklıyor. Bende dil konusunda sanırım ona çekmişim. Diline sahip çıkmamak dedin mi; bi ben, bi onu sayarım başka da saymam.

2inci amcam: Genç amcam, yavşak amcam, parası olan akrabalara durmadan hoş sözler söyleyip akraba gibi değil de, akbaba gibi etrafında dolanan amcam. Paraya o kadar düşkündür ki, gözlerinin karasına biraz daha dikkatli bakıldığında,  ziraat bankasının logosunu rahatlıkla görürsünüz. Öte yandan karıya kıza düşkünlüğü hiç yoktur. Onun için dünyadaki en güzel kadın topal karısıdır. Karı da karı olsa neyse, ama topal karı amcam için Jennifer Lopez’den  farksızdır. 

Çok konuşmasına, hatta boş konuşmasına rağmen yinede severim amcamı. Bi de konuşurken kendini kaptırıp karşısındakinin yüzünü yıkadığını erken farketse daha çok sevecem, ammmmeee işte kendini o kadar kaptırıyorki karşısında onu dinlemekte olan kişiyi tükürüğüyle boğduğunu hiç farketmiyor bile.

2inci amcamın topal karısı Zilsiz Naime: Mahallenin zillisizi, beni her gördüğünde sorar, öper ve sevdiğini söyler. Şeker hastalığı vardır, ayda bir veya olmadı 2 ayda bir kesin hastaneye yatırırlar. Mahalleli her defasında karı öldü ölecek diye bir araya toplanıp “gitti gitti gül gibi karı gitti gitti” diye ağlaşır, ama topal karı “bana mısın” demez ve  1-2 hafta içinde eve dönüp, mahallelinin ziyaretlerini hasta yatağında kabul eder. Hastanede duyduğu dedikoduları, ince belli çay bardağına atılmış yarım limonlu çayını höpürdete höpürdete, çaya atılan şekerden bile daha tatlı bi şekilde abarta abarta anlatır. Hemşirelerin hangi doktorla kırıştırdığından,  temizlik personelinin hangi hemşirelerin peşinde koştuğuna kadar teferruatlı bilgiyi mahallelinin bilgisine sunar. Mahallenin en iyi dedikodularını  ilk önce o dağıtır, ondan duyulmuşsa herkese öyle yayılır yoksa kimse dönüp dedikodunun ne olduğuna bile bakmaz. Zilsiz dememin nedeni, evinin kapısına takılan zili sökmesindendir.  Çünkü karının zile alerjisi mi var nedir anlamadım. Hatta zil konusunda gittiği evlerde bile zil çalmak yerine kapıyı tıkırdatır.

Kocasıyla iyi geçinir, hatta düşünüyorum da iyi geçinmediği hiç kimse yok. Herkesle iyi geçiniyor. Valla bence devlet onu alıp dış işleri müsteşarı falan yapmalı. Öte yandan o topal haliyle kocasını nasıl kendine aşık etmiş hala anlamış değilim. Acaba büyü falan mı yaptı amcama?

1inci amcamın karısı Melek  yenge: Kara çarşafını çıkardığını hiç görmedim. Çarşıya falan gittiğinde görüş alanı daralmasın diye bi tek gözlerini açıkta bırakır, onun dışında ellerine bile çarşafının renginde eldiven takar. Erkeklerle konuşmaz, alışverişe tek başına çıkmaz ve çarşıda pazarda siktinsene biri ona seslenince dönüp bakmaz. Ama bunun nedeni kara çarşafından dolayı olabilir. Çünkü kadın kendini çarşafa öyle bi doluyorki, değil kulakları işitsin, gaz bombası atsan etkilenmez. 

Namazında niyazında müslümanın önde gidenidir. Dedikodudan uzak bir yaşam sürer.  Seçimlerde oyunu refah partisine verir. Necmetin Erbakan öldüğünde 2 gün boyunca ağladığını duydum. Öte yandan çarşafın siyasi bir simge olduğunu söyleyenlere diyorumki allah belanızı versin. Çünkü insanlar inandığı gibi yaşama hakkına sahiptirler ve bunun tartışılması bile mide bulandırıcı bir konudur. Ben nasılki götümü istediğime parmaklatınca kimse karışamıyor ve sesini çıkardığında, demokrasiden girip özgürlüğün anasının ammından çıkıyorsam, demokrasi özgürlük falan gibi şeyler bu insanlar  içinde geçerlidir. Çünkü özgürlük ve demokrasi sadece sikişmek isteyenler için değil, sikişmekten başka şeyler düşünenler içinde yaşama hakkını sunuyor.

Kaldıki evet çarşaf bir simge olsun, ne olacak? Kim ne diyebilir? Lan ben ibnenin önde gideniyim, simgem olan gökkuşağı renginde olan her şeyi alıp kullanırken ve ibne olduğumu belli etmek için yanımda taşırken, o kadın niye çarşafını giyinip, kendi düşüncesini açık açık belli etmesinki? Devleti mi yıkmak istiyor, demokrasiyi mi yok etmek istiyor, siktirin gidin ordan ammınoğulları. Devlet bu kadın için de var, demokrasi onun için de var ve o kadın devleti yıkmak istese bile, devlet her şeyden önce ona insan olduğu için tüm yaşama haklarını göz önüne alarak yaklaşmalıdır.
Değil devlet, hiç kimse birine giyiminden dolayı, tercihlerinden dolayı ikinci sınıf muamelesi yapamaz. Yapma hakkına sahip değildir ve onu kısıtlayamaz. Neyse işte, bu siktiri boktan laflarla sözü fazla uzatmıyım, karı zaten karıncaya zarar vermez, rüzgar esse sırf rüzgarın esişine engel olmamak için kenara çekilir. Lan böyle bi karı sevilmezde ne yapılır. Ayy ben kurban olurum onun, ağlamak için bahane arayan gözlerine. Ay ben kurban olurum onun kırış kırış ellerine.  

2 sokak ilerdeki komşumuzun kızı oruspu Asiye: Doğu dedinmi akla, alnındaki çizgiler yarık gibi duran esmer insanlar gelir. Kaşlarımız kalın ve kalın olması yetmezmiş gibi bi de kapkaradır.  Sadece kaşlarımız kara değil, bahtımızda kaşlarımızın karalığındadır. Fakirlik doğunun kaderidir. Doğuluysan zaten hayata  10-0 geriden başlamışsındır. Hele  birde kız çocuğuysan, sikecek amcık bulmadığı için kedi köpek siken ergenlerden, eşşek siken amcanlara kadar herkesin göz hapsindesindir. O amcalar, abiler “namusumuzu koruyoruz” derler ama, kendi kızlarıyla bacılarıyla bile ilk yalnız kaldıkları anda parmak atmaktan geri kalmazlar. Miden bulanır kendinden, miden bulanır çevrenden...

Biz doğulular da biraz büyüp götümüz göbeğimiz serpilmeye başladığında, siz batılılar gibi fakirlik canımıza tak ettiği an kolay paraya göz kırpmaya başlarız. Sanırım Asiye’de öyle orospuluğa alıştı. İlk zamanlar bi gazoz, olmadı bi lolipop için sadece mahalledeki ergenlerle kırıştırırdı. Sonra göğüsleri biraz büyüyüp, götüde iyice salınca şehir geneli için çalışmaya başladı. Herkes onun orospu olduğunu bilir, dedikodusunu yapar,  ama kimse de  ona selam verip almaktan geri kalmaz. Yani bizim oralarda orospu olabilirsin bu ayrı bi konudur, ama selam allahın selamıdır, alıp vermek zorundasındır.

Asiye’nin orospu olduğunu herkes bilir ve herkes Asiye’nin peşinden koşar.  Ama Asiye herkesle yatmaz. Sadece subaylar, öğretmenler ve her hangi bir dairede masa başında çalışan memurlarla yatar. Çünkü onların düzenli bir maaşı ve kredi kartları vardır. Asiye ilk zamanlar acemiliğinden olsa gerek, her düzenli maaşı olanla yatardı. Sonra insanları tanımaya ve ceplerine göre ayırt etmeyi öğrendi. Geç olmadı ama yediği yaraklar yanına kâr da kalmadı.
 Bide biliyor musunuz Asiye hiç okul okumadı. Çünkü babasının onu okula gönderecek hali yoktu. Anası Türkçe bilmeyen, bildiği dili bile konuşmaya utanan biridir. Babası geçen yıl öldü, anası hala çat pat tarzanca türkçesiyle yaşamına devam ediyor.

Abileri var, kardeşleri var. Var ama fakirlik, abi kardeş dinlemiyor. İnsanın mutfağındaki  tencerede kaynayan bir şey yokken, namus kaç para ederki?  İnsanın karnı aç olunca bi yemek parasına yapmayacağı şey kalmıyor.  Son yıllarda kontör karşılığı sikişen gençler,  sikiş piyasasının fiyatlarını düşürsede, Asiye gençkızlığından bu yana sikiştiği adamlar ve onlar sayesinde tanıştıkları sayesinde fiyatını biraz yukarda tutuyor. Duyduğum dedikodulara göre Asiye kaliteli orospudur,  kimsenin hakkı üzerinde kalsın istemez ve aldığı paranın hakkını verir.  İyi biri midir, bilmem ve doğrusunu söylemek gerekirse artık kim iyi, kim kötü herkes gibi benimde sikimde değil.  Asiye sadece orospudur, onu iyi veya kötü diye tanımlayacaksam kafamda önce onu ve orospuluğunu birbirinden ayırmam lazım. Öte yandan orospu kötü olsa ne yazar? Kime göre ne kadar kötü olabilirki. Ahh Asiye, allah amının zarının hesabını kime soracak çok merak ediyorum. Sana mı soracak, fakir yarattığı için kendine mi soracak, yoksa sana iyi bir gelecek vermedikleri için anana babana mı soracak, yoksa devlet dediğimiz bu siktir boktan sistememi soracak. Ahh asiye hakkını helal eyle…

Karşı komşumuz Kemal abi: Kemal abi önceki dönemlerden birinde bi partinin milletvekilinin bilmem nesi olunca, köşeyi dönüp Ankara’ya yerleşmek zorunda kaldı. Durum böyle olunca mahalleye de ayda yılda bir geliyordu. Hatta yalan olmasın Ankara’ya ilk yerleştiğinde, bayram seyran falan bahane edip çok sık geliyordu. Sonra zaman içinde sadece tek bir bayramda yalnız gelmeye başladı, sonra da bu gelmeler  iyice düştü ve Kemal amca hiç gelmemeye başladı. Aradan 6-7 yıl falan geçtikten sonra, bi gün çoluk çocuk toplanıp geldiler. Bütün mahalle ne olduğunu anlamaya çalışıyordu? Kemal amca neden Ankara’dan apar topar gelmişti. Hatta pılını pırtını da getirmişti. Mahallenin dedikoducuları iş başına düştü, ama kimse nedenini bulamıyordu. Amcamın karısı Zilsiz Naime bile bunun sebebini öğrenememişti. Zaten o öğrenemediyse imkanı yok hiç kimse öğrenemezdi.

O zamanlar ülke gündemi hizbullahtı, ama hizbullah bizim mahallelinin sikinde bile değildi. Çünkü mahallenin gündemi Kemal amcaydı. Allah allah neler oluyor nidaları her evden yükseliyordu. Mahalleli toplanıp hoşgeldine gittiğinde ağzını aramışlar ve Kemal Amca “büyük şehrin insanı yok ettiğini ve değerlerini çaldığını” söylemişti. Çocuklarının geleceği , örfünü adetini tam öğrenmeleri için bu doğup büyüdüğü güzel şehre geri dönmüştü. Üstelik tayin falanla değil, istifasını verip gelmişti. Mahalleli bunu duyunca Kemal amca bi kahramana dönüştü. Aylarca onun bu güzel düşüncesi konuşuldu, konuşuldu, konuşuldu, konuşuldu ve bi gün balon patlayıverdi.

Meğer Kemal Amca bi gece Ulus’a  kurtlarını dökmeye gidiyor ve kurtlar fazla olunca da bi travestiyle anlaşıp, arabayı şehir dışında  yol kenarına çekiyorlar. Devletin resmi plakalı arabasının yol kenarında park etmiş olduğunu gören görev başındaki Türk Polisi, acaba bir şey mi oldu diye arabayı kontrole gidince bi bakıyorlarki Kemal Amca ve travesti kurtları döküyorlar. Türk polisi durur mu, gözünü başarı hikayesi bürümüş Kemal Amcanın yalvarmalarına kulak tıkayıp, olayı telsizle amirine bildiriyor ve olay gümlüyor. Sonra tutulan tutanaklar falan derken, Kemal Amca sevgili vekili tarafından örfünü adetini tam öğrenmesi için, gerisin geri şehre postalanıyor.  Kemal amcanın eğitim hayatı hala devam etmekte. Sikine düşkünlüğü olmasa, kimbilir belki  şimdiki başbakanımız bile olmuştu,  ama işte naaaparsın,  gözü körolmayasıca Kemal Amca 2 dakkalık zevkü sefa yüzünden kayan yıldız gibi yok olup gitti.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

lawuke amede :))

Hayat_Erkegi dedi ki...

@Adsız erê erê =) ez lawukê amêdê, tu lawukê kî yê?