Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

21 Aralık 2010

Evden böyle kaçırtılmıştım

Bu yazı şu yazının devamıdır: ŞU YAZI

...Günler kendini PKK korkusundan sonraki en büyük ve en korkutucu, adına HİZBULLAH denilen terörün kucağına bırakıp, baştan yaratılan yaşamlarla şekillenirken, evde gerginlikler bitmiyor. Yüzüme tükürülmeyen günlerde bi terslik olduğunu düşünmeye başlıyorum. Azar işitirken yüzüme tükürülmesine o kadar alışmışımki, eğer yüzüme tükürülmüyorsa bu işde bi bokluk var diyorum. Günler bu ağız dolusu küfürler eşiliğinde geçip giderken bi gün abimle yine yakın temas yaşıyoruz. Sebebini şu an hatırlamaya çalışıyorum ama nedense hatırlamıyorum. Her halde siktiri boktan bi konudur yine. Çünkü dayak artık benim için sıradan bi durum olup çıkmış. Zaten önemli olsa ve gerçekten o kadar yakın temasa geçmesini, gerektirecek bi yanlışımdan olsa, kendimi haksız bulur ve "bunu hakettim" derdim ve zaten o zamanlar hakettiğimi düşünüp sessiz kalıyorum.

Sessizliğimi; canım aşırı derece de yanmasına rağmen hiç bir zaman bozmuyorum. Erkek adamım, ağlamamam lazım. Hem ağlasam "ibne herif"in biri olduğum anlaşılacak. Her neyse işte, ama hak ettiğim bir şey değildi. O gün ikinci yakın temasımızı daha aradan bi kaç saat geçmeden tekrar yaşıyoruz.Yine küfürler, bağrış çağrış arasında ağız dolusu tükürük ve son olarak bi kaç güzel tokat...

Artık iyice dolmuşum, daha önce atılan tokatlar falan filan hiç birine aldırmıyorum, ama bu sonuncu "ehh yeter be" dedirtiyor içimden. Yengemde yanımızda, yanaklarımdaki aleve aldırmadan, kalkıp diğer odaya gidiyorum. Oturup ağlıyorum halime. Yediğim tokatların acısı değil canımı yakan. Canımı yakan şey, sadece kimsesiz olduğumu düşünmem, yalnız olduğumu düşünmem. "nerdesin be baba!!" diyorum o an içimden. Sessizliğin sesi olsa ve o an içimdeki sessizlikte kopan çığlıklar duyulsa, her halde bütün kulaklar sağır olurdu. Gözyaşları yanaklarımdan aşşağı süzülüp, burnumdan akan sümükle birleşince iğrenç olduğumu düşünüyorum o an. İbneyim ya; hala nasıl olduğumu, nasıl göründüğümü aslında merak ediyorum. Ne kadar korkunç oysa değil mi? Ama öyle değil işte, ağlarken bile nasıl göründüğümü ve acaba gerçekten "karı gibi mi zırlıyorum" diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Doğru dürüst odaklanıp ağlayamıyorum bile :)) ibne olmak böyle bir şey işte. Çünkü ağlayacaksan bile erkek gibi ağlamalısın. (...gibi"leri sevmiyorum o ayrı bi konu ama neyse, şimdi onu karıştırmıyım)

Sonra artık iyice dolmuş olmanın etkisiyle, kendi kendimi gaza getiriyorum ve içimden "sikerim erkekliğini" diyorum ve zırıl zırıl ağlamaya başlıyorum. Ağlarken çirkin olduğumu söylemişmiydim. Gerçekten çok çirkin oluyorum ağlarken. Bi kaç sefer ağlama esnasında, kalkıp aynada kendime bakmıştım, ıyyy çok çirkindim lan, maymun yavrusundan tek farkım küçük ağzım, kalın dudaklarımdı. Gerçi son yıllarda ağlarken nasıl göründüğümü bilmiyorum ve sanırım yıllardır ağlamıyorum. Belki şimdi değişmiştir :))

Neyse konuya döneyim. Yediğim dayaktan sonra aslında bunun hep böyle devam edeceğini ve hiç bir zaman bitmeyeceğini kabulleniyorum. Yengem bu sefer halime acımış yanıma gelip; ağlamamamı söylüyor, "ne de olsa abindir, büyüğündür" diye söylenerek nasihatler veriyor. "Haklısın" diyorum ve o gidiyor. Bu sefer sessizce ağlamaya devam ediyorum. Gözyaşlarım yanağımdaki yangını söndüremiyor, sümüğümde zaten akıyor ve kollarımla silmekten burnum ağrıyor artık. Sikerim büyüğünü küçüğünü diye içimden geçirmeye başlıyorum ve buna karşılık artık bir şeyler yapmam lazım diyorum. Zaten okulda okutmuyorlar, hep çalışarak, hep böyle eziklenerek mi yaşamaya devam edeceğim diyorum kendi kendime.

Evet burda, bu aile olmaya çalışan insanlarla bi bok olacağım yok ve hatta olacağım varsada hiç bi bok olamayacağım. Burda doğdum, burda yaşayıp, burda öleceğim diye söyleniyorum kendi kendime. Oysa kitaplardan okuduğuma, televizyonda izlediklerime göre, dışarıda kocaman bi dünya, bambaşka hayatlar var ve ben buraya kapatılıp okutulmadığım yetmezmiş gibi, birde sürekli dayak yiyorum. Onlar kaderlerine razı olup bu şekilde yaşıyorlar, ama bu benim kaderim değil diyorum kendi kendime. Sikerim işinizi, adetlerinizi, kaderinizi, büyük küçük hepinizin ecdadını, şerefsizin çocukları, ammına koduğumun götverenleri. Ne öğrenmişsiniz ki bana neyi öğreteceksiniz. Lan çocukluğumu dahi yaşatmadınız bana, hadi yaşatmayı bırakın, çocuk olduğumu dahi hissettirmediniz lan. Sarılıp canım bile demediniz, bi güne bi gün başımı dahi okşamadınız. Sürekli şu ayıb, bu ayıp diye diye kafamın etini yediniz. Ayıblarınız yüzünden bi güne bi gün öpüp sarılmayı bile çok gördünüz.

Biliyor musunuz; bizim oralarda babalar, çocuklarını büyüklerinin yanında tutup sevemezler bile. Çünkü bizde sevgi, gösterilebilen, dokunulabilen bir şey değildir. Adlandırılmış bir duygudur o kadar. Din diye saçma sapan şeylere inanıp, ayıplarla büyütüyorlar hepimizi. Ve zaten adetlerini bile iyiden iyiye harman çormanlaştırdıkları din diye sunup körü körüne inanıyorlar. Lan inandığınız dinde bile sevginizi gösterin diyor, ama siz nefretinizden başka ifade edecek  bir şey bilmiyorsunuz. Adetlerinizden başka dininiz yok. Neyse işte böyle böyle kendi kendime o kadar söyleniyorum ve öyle bi gaza geliyorumki artık evden ayrılmalıyım diyorum ve kararımı veriyorum; evden ayrılacağım.

O gün, günlerden Cumartesi, geceyi nasıl kaçmam konusunu düşünerek geçiriyorum. Ertesi gün Pazar nedeniyle yengemler falan misafirliğe gidiyorlar ve ben yatak odalarına girip abimin çamaşırları arasından tüm hafta hasılatını çıkarıp cebime dolduruyorum. Yıl 1999 veya 2000 ve cebimde 1.500 tl para atıp evden çıkıyorum. Şehirler arası otobüs terminaline gidersem, hemen farkedileceğimi bildiğimden ilçe ilçe gitmeye karar veriyorum. Bir kaç il böyle dolanıyorum. Nereye gittiğim konusunda en ufak bi fikrim yok. Sadece evden ayrılmalıyım diyorum kendime. Siktiğimin şehrinden, kokuşmuş toplumundan çıkıp başı boş dolanmaya başlıyorum. Bu arada bi sırt çantası, cep telefonu, bi sony walkman, bi kaç kaset alıyorum ve dolaşmaya bunlarla devam ediyorum.

Parayı slip beyaz kilodumun arasında saklıyorum. Bol elbiseler eşliğinden kamufle edip mal mal dolanıyorum. İlçe ilçe dolanarak gitmek yerine artık bi yerde trenle yolculuk yapmaya başlıyorum ve vardığım yer Ankara. Günlerdir yollardayım ve doğru dürüst uyku uyumadım, yemek zaten atıştırmalık şeyler falan. Korkudan bi yerlere oturamıyorum bile. Parklarda sıradan biri gibi günümü gün edip geceleri bi kuytu köşeye saklanıyorum. Uyku yok zaten, yaz mevsimi olmasına rağmen geceleri bazen soğuk oluyor ve bu yüzden kollu bir sweet short almışım. Otele falan gidemiyorum çünkü yaşım 15 ve gittiğim an enseleneceğim. Sokaklarda dolaşıp akşam olmasını bekliyorum. Ankara'ya neden geldiğim hakkında da en ufak bilgim yok :)) belki milletvekili adaylığımı koymak istiyorumdur. Zaten siktiğimin vekilleri çete kurup, ihalelere girmekten başka bi boka yaramıyorlar.

Sonra Ankara'da internet cafelerden birine giriyorum, bi kaç saat nete takılıyorum. Sohbet odalarından birinde adamın biriyle konuşmaya başlıyorum. 45 yaşında olduğunu söylüyor ve yazdığı şeyler o kadar güzelki. Sanki beni benden daha iyi tanıyor, beni gerçekten anlıyor. Adam sanki konuşmuyor sanki benimle yaşıyor gibi yazıyor. Bana gelsene otururuz biraz diyor ve ben tamam diyorum. Adresi veriyor sanırım Kızılcahamam falan olsa gerek. Kalkıp bi otobüsle ona gidiyorum. Gidecek yerim yok zaten, en kötü ihtimallede sikecek beni diye düşünüyorum. Öldürüp pişirecek değilya. Eee tabii o zamanlar organ mafyası falan filan aklımda yok. Öyle bir şey düşünmüyorum. En fazla yapacağı şey sikmek olacak, götümden de korkmuyorum zaten.

Kalkıp ona gidiyorum ve evinden yalnız kaldığımız ilk anda korkmaya başlıyorum. Ne yapıyorum, nerdeyim ne işim var burda diyorum. Ama çok geç artık. Madem götüme güvendim, olacaklara katlanmalıyım. Adamla konuşmaya başlıyoruz. Eski tarihi bir evdeyiz. Bi kaç odası falan var. Salonda oturup çay falan içiyoruz ve ben korkudan tir tir titriyorum. Adam halimi farkediyor ve yaşımı falan tekrar soruyor. 15 yaşında olduğumu ve aslında evden kaçtığımı söylüyorum. .Evden kaçtığımı söyleyince rengi bembeyaz oluyor ve telefonunu çıkarıp "kimse gelmedi, sende kendini yorma buraya kadar" diye bi kısa telefon konuşması yapıyor.  Meğer ben eve gelmeden önce bi arkadaşını daha aramış, kafasında grup fikri var. Bunu yapacakmışız. Benim korktuğumu, yaşımı ve evden kaçtığımı öğrenince bi anda adamın götünü korkusu sarıyor ve bana eğer istersem gidebileceğimi söylüyor. Bende gidecek yerim olmadığını söylüyorum. Bu sefer korkan o, ben değilim. Öyle bi korku ki götünden akan ter nerdeyse paçalarından akacak.

Artık kendime güvenim bi anda yerine geliyor. En fazla götümü sikeceğini göze almıştım, ama adamın tedirginliğinden, hareketlerinden falan bana karşı hiç bi bok yiyemeyeceğini, kılıma bile dokunamayacağını anlıyorum. Bunu anlamak beni daha çok rahatlatıyor. Saatler ilerleyince "uyumak ister misin?" diyor "evet" diye yanıtlıyorum. Odalardan birini bana ayarlıyor ve girip kapıyı kapatıp uyuyorum. Günlerdir arabalarda, trende sokaklarda yüklendiğim yorgunluk beni öyle bi düşürüyorki ertesi gün öğleden sonra anca uyanıyorum. Daha doğrusu adam "kahvaltı hazır" diyerek kendisi beni uyandırıyor. Çünkü adamı göt korku sarmış. 15 yaşında bi erkek çocuğuyla basılmak korkusunu öyle bir yaşayıp, bana öyle bi hissettiriyorki, kendimi hayatım boyunca hiç bu kdar güvende hissetmemiştim.

Sofra hazır, kahvaltılık şeyler yiyoruz ve sonrasında bana "artık git" diyor. Resmen kovuluyorum. Ama nereye gidebilirim ki? Eve mi? hayır ev olmaz. Zaten artık gidecek bi yerim de yok. Tamam diyorum adama ve çantamı falan alıyorum diğer odadan. Adam salonda beni tutup "sana hiç dokunmadım, bak hiç bi zararım olmadı sana, elimi bile vurmadım değil mi?" diye defalarca soruyor, bıyıklarım yeni yeni terlemiş, terimi silip "evet" diyorum. Oysa bana dokunmasını istediğim için gelmiştim buraya.

Aslında şimdi düşünüyorumda, o adama neden gittiğimi bi türlü anlamıyorum. Sanırım kalacak bi yerim olsun istediğimden gitmiştim. Çünkü uykusuzdum, açtım ve sanırım birileriyle konuşmaya çok ihtiyacım vardı. Yada başka şeyler. Gerçek nedeni belkide sexdi, ne biliyim işte öylesine kendimi bırakmıştım, rüzgar nereye eserse misali gidiyordum. Adamdan ayrılıp tekrar sokaklara dönüyorum.  Ankara da bi parka gidiyorum. Parkın orasında, burasında oturup milleti izliyorum. Ne güzel bi dünya var aslında. Şaşkın şaşkın insanları izliyorum. Sürekli nasıl konuştuklarına, nasıl birbirlerine dokunduklarına, hangi kelimeleri daha sık tekrarladıklarına dikkat ediyorum. Dikkatimi çeken şeyler bunlar. Kocaman bi dünya var etrafımda. Ama önemli olan bu dünya mı? Yoksa olmayan kendi dünyam mı? Bi an önce akşam olsun istiyorum, çünkü o zaman daha sakin bi hayat oluyor ve daha az farkediliyorum...

Öfff konu sürekli uzuyor ve bende hem yoruldum, hemde sıkıldım. İşte evden böyle kaçırtılmıştım...
Artık bu yazının devamı falan yok. Evden böyle ayrılmıştım...
Herkese iyi eğlenceler.

Edit: Yazının devamı yok dedim ama sonra içimden bi banner çıkıp "yaz yahu ne olcak işte zaman öldürüyorsun" dedi ve bende o banner'a uyup devamını yazdım. Devamı için tırtıkla...

6 yorum:

Miss maria dedi ki...

Neler yaşamışsın sen öle kıyamam sana kuzum, ama bak o yaşanmışlıklar sayesinde bugün bukadar güçlüsün.

Kıreyzi Görl dedi ki...

Yeter ama artık. Bir kerede yaz şunları. Yorulma öyle hemen. Erkek adam yorulmaz hemen. Her şeyi yazana kadar dayanır. Merakmerakmerak <3

Hayat_Erkegi dedi ki...

@Maria :)

@Kıreyzigörl artık devamı yokki :) bitti yazı bu kadardı. Sıkıldım o konuda yazmaktan.

Bilge dedi ki...

Evden kaçmak! 15 yaşında bir çocuk buna nasıl cesaret edebilir? O yaşlarda sevilmek, korunmak, kollanmak ihtiyacı had safhalarda olan henüz bir birey bile olmamış bir çocuk! Eminim her kaçanın kendince haklı gerekçesi vardır. Kiminin hikayesi diğerinden daha haklı gibi görünmesi sadece dışarıdan bakanın gözündedir. Kaçanın hislerini nasıl bilecek ki bakan?

Geleneklerin, dinin içiçe geçerek insanları nasıl ta dönüşmeye çabaladığını, cinsiyet diye insanların bedenlerini putlaştırdığını, beşer olarak dünyaya gelip insan olamayanların arasında bir insanın nasıl acı çektiğini, bu acıların da gözünü nasıl kararttığını okudum yazı dizisinde.

Bazı yerlerde tebessüm ederken, bazı yerlerde ettiğin küfürleri (en azından aktardıklarını) yetersiz bularak ben de katkıda bulundum.

Anlattığın her konuya yabancı biri olarak, başka bir dünyanın penceresini açmak değildi senin yaptığın benim için. Pek çok dünyaya birden açılan kombo pencere sisteminin içinde kah insanlığımı yitirip kah edebimi yitirerek hayretle basitmiş gibi anlattığın bu kaçışı hayranlıkla okudum.

Saygı duyulacak insansın... Savaşı kazanan her kahraman saygıyı hak eder.

Savaşlar sürekli deva mediyor bile olsa kahramanlık hep sürer...

Bu sözlerimi o çocuğa ilet lütfen Hayat_Erkegi...

karakedi dedi ki...

şöyle; en kocamanından bir iç çekiş...

O Gay; Ben de... dedi ki...

Bilgisayar başından devam et; kahramansın; helaall demek kolay gel bir de bana sor nidalı bitiriş yazını okudum.

Ve yazıyı okurken; senin yazıyı kaleme alırken dahi sinirlendiğini o günlere döndüğü kızgınlıklarını dile getirsen de kalavyenin tuşlarının bu hislerine yetmediğini anladım

sonuç; tam yerinde bitirmişsin isabet olmuş :)