Bu post şuradan devam edip geldi: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/09/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye.html
...ama Sürmeli o kadar heyecanlı bir şekilde flört ediyordu ki, konuşmamızı kesemiyordum bile. Sadece işte ona hayal kırıklığı yaşatma-manın yollarını arıyor, o güzel kalbi incinmesin diye yazışırken de konuşmamızdaki gibi "abi, dostum, kardeşim" laflarını bol keseden kullanıyordum.
Benim bol keseden kullandığım laflara karşılık onun ucuz savuşturmalarını saymazsak ters bir şey söylediği de yoktu. Ama dediğim gibi ona karşı hiçbir şey hissetmediğim için umut vermemeye çalışıyor, onunla sadece muhabbeti devam ettiren cümlelerle idare ediyordum.
Bir kaç günlük yazışmamızın ardından, bir gün annesine benim için sütlaç yaptırdığını söyledi ve eğer akşam müsait olursam getirmek istediğini belirtti. Teşekkür ederek kabul ettim ve o da akşam saatlerinde onca uzak mesafeye rağmen bir kaç kâse sütlaç ile çıktı geldi bana.
Ben tabii durur muyum, hemen kâselerden birini alıp yumuldum. O ise kendine kahve yapmış, kanepenin diğer ucundan benim sütlacı hayvan gibi yememi izleyip, kıkır kıkır gülüyordu.
Kâse kâse getirmesinin nedeni de muhabbetlerimiz arasında ona sütlaç sevdiğimi söylemiş olmamdı. Söylediğime pişman olmuştum, ama getirmesini engelleyememiştim ve getirmişti.
Öte yandan getirmek istemesinin nedenlerinden biri de tabiki aramızdaki muhabbeti, gittikçe aslında daha farklı bir kulvara çekmek istemesinden kaynaklıydı.
Ama o ara kalbim taş bağladığı için olsa gerek, ona karşı hiçbir şey hissedemiyor, sadece arkadaşlığımızın iyi olacağı mesajını alttan alttan pompalıyordum.
Ama benim arkadaşlık mesajlarını pompalamalarıma rağmen, onun beni taktığı yoktu. Kendi kafasındaki kurguya göre eğer bana sürekli yazarsa ve sürekli iletişimde kalırsak, işte bu şekilde de arada bir küçük sürprizler yaparsa, onunla sevgili olmamızın önünde bir engel kalmayacaktı.
Bu saf, kendince temiz kurgusu süslü cümleler eşliğinde bir filme çekilip vizyona konacak olsa gişeleri alt üst eder, yapımcılar paranın ammına koyardı, ama gerçek hayat böyle değildi.
Gerçek hayat, bizim istediğimiz gibi olmamaya and içmişti. İşte bu yüzden, adı gerçek hayattı.
Sonraki günlerde de konuşmaya devam ettik. O güzel kalbinin incinmemesi için elimden geleni yapıyordum. Ama o illa olayın artık evrilmesi gerektiğini düşündüğünden olsa gerek bana "bu gece bar çıkışı gelip sende kalabilir miyim" demişti ve bende "tabiki kalabilirsin dostum. çıkarken ara beni, eğer uyuşmuşsam da uzun uzun çaldır mutlaka bakarım" demiştim ve o da gece henüz saat 11 iken aramıştı. Ben de o saatlerde uyumamış olduğum için daha ilk çaldırışında cevap vermiştim ve o "öff gezinmekten sıkıldım, evdeysen geleyim mi? eve gitmeye de üşendim" demişti.
-"gel" dedim ve o 15 dakika kadar sonra çıkagelmişti.
Salondaki koltuğa oturup muhabbet etmeye başladık ve bu arada da kahvelerimizi yudumluyorduk. Ben diğer koltukta oturmuştum ve o benim karşı koltukta oturduğum ilk anda gözlerini devirerek bana bakıp, canını sıktığımı belli etmişti.
Zaten çok geçmeden de konu dönüp dolaşıp benim ondan uzak durmama bağlandı ve ben de "ya abi ne yapıyım, vallahi yanlış anlama. hoş adamsın ama olmuyor. ben sana karşı bir şey hissedemiyorum. hissedemediğim için de sana umut vermeme çabasıyla ve kırmadan muhabbetimizi devam ettirebilmek için 100 takla atarak iletişiyorum" demiştim. o da;
"seni anlıyorum, ama ne bileyim ya. çok hoş bi adamsın ve aslında sen birazcık yelkenleri suya indirsen, bizden çok güzel bi çift olur" demişti.
tebessüm ederek "belki de haklısın. ama işte içimde bir şey olmayınca mış gibi de yapamıyorum. daha önce mış gibi yaparak yürüttüğüm bir çok saçma sapan şeyler oldu. ama inan sonu herkesin üzülmesiyle, herkesin kırılmasıyla bitti. senin gibi birini de üzmeyi hiç istemiyorum. sen bence dünyada en son üzülmesi gereken kişisin" deyip fucker edebiyatının götüne koymuştum.
bu sözlerimin üzerine o "sağ ol, ama görüyorsun, kimse benle beraber olmuyor. şimdiye kadar belki onlarca adamla tanıştım ama hiçbiri benimle bir ilişki yaşamak istemedi" dedi ve onun bu cümleleri karşısında benim taş kalbim süngere dönüştü.
kalbim süngere dönüşünce yerimden kalkıp yanına geldim ve onu sıkıca sarıp "bazen böyle oluyor. zaten baksana hangimizin hayatı güzelki. hepimiz dışarıya neon ışıklarla MUTLUYUZ yazdırıyoruz ama aslında içimiz kan ağlıyor. kimse mutsuzum diye ağlamıyor, herkes gülüyor ama inan farklı değiliz." demiştim ve o bunun üzerine "o zaman benle denesene, belki güzel şeyler olur" demişti.
bir anlık durup içimden "belki de denemeliyim" diye düşünmüştüm ama sonra, denemek diye bir şeyin olmasının aslında karşımızdakini önemsemediğimiz için ortaya çıkan salakça bir duygu durumu olduğunu anımsayınca, Sürmeli'ye "deneme diye bir şey olmaz ki, hem aslında bu ara birinden çok hoşlanıyorum. bazen görüşüyoruz. o benimle sadece seks için beraber olsada, bu şekilde olan beraberliğimizden de memnunum" diye karşılık vermiştim.
Aslında yalan da söylememiştim. Çünkü o günlerde 196 boyunda 105 kiloluk bi adamla görüşüyordum ve dünyada kapladığı onca yere rağmen, hayatımdaki hiç kimseye ondan bahsetmiyor ve bunu herkesten gizli saklı tutuyordum. Çünkü birine söylersem "nazar değecek, onunla bir daha görüşemeyeceğim" diye düşünüyordum ve onun beni hiç sevmemesine rağmen, ben onu sevdiğim için görüşmeye devam ediyordum.
O ise benimle, sırf onun cüce fantezisine malzeme olduğum için görüşüyordu.
Bunu da zaten fazlasıyla yavşak olan muhabbetlerimiz sırasında kendisi söylemişti.
Meğer, bazı uzun ve iri adamların fantezileri arasında kısa boylu biri tarafından sikilmek gibi bir fantezi varmış ve hatta tüm bunları anlatırken, bazen internette cüce pornoları izlediğini bile eklemişti.
Bunu ilk duyduğumda tuhafıma gitmemiş değildi, hatta kendi kendime içimden "nasıl ya, cüce pornosu diye bir şey mi var" diye düşünürken ağzım açık kalmıştı. Ama sonuç olarak böyle bir şey varmış ve ben boy farkını siktir edip onunla yine de gizli saklı görüşmeye devam etmiştim.
Devam ediyordum ama aramızdaki şey sadece kondom tüketmemize yarıyor, başka bir sik olmuyordu.
Sürmeli'ye birinden hoşlandığımı ve aramızda bir şey olamayacağını en insancıl ses tonumla söylediğimde; o da, ona sarılmış olmamın verdiği etkiyle dudağımdan öpüp, gülümsedi ve bende gülümsedim.
Sonra tabii hemen toparlanıp yanına oturdum ve kahvelerimizi içmeye devam ettik.
Aradan bir kaç dakika geçtiğinde yine konuşmaya başlamıştık ve konu bu sefer, dönüp dolaşıp seks'e geldi. Artık kaçamıyorduk da.
Sonra ben de gevşedim ve belki de biraz ileri gitmemizin bir sakıncasının olmayacağını düşünüp kendimi ona bıraktım. Çünkü beni istediğini o kadar fazla belli ettiki ve bunu o kadar çok yenilediki, artık bende dayanamadım ve içimden "öff ne olacak ya, zaten yüzlerce kişiyle seks yaptım, bi de Sürmeli'yle yapayım" deyip, tüm yelkenleri suya indirdim.
Aradan 1 saat geçtiğinde ikimizde çıplaktık. Yan tarafta ise, ilişki esnasında 1-2 defa burnundan çekerek kullandığı sosyete tineri (poppers) ve kullanılmış ucu boklu bir prezervavif duruyordu. Sürmeli dönüp bana baktı, sonrada"ilk defa pasif oldum" dedi ve ben içimden "offf işte bu yalanı söyleme" deyip dışımdan da "hımm" diye sorup şaşırdığımı belli ettim.
Oysa yani ben senin aktif pasif olmanla ilgilenmiyorum ki. Yani benden önce binlerce kişiye versen ne olacak, senin bedenin, senin kararın değil mi bu? İsteyerek yapmıyor musun. bırak şu iğrenç kafa yapısını.
İşte belki de uzak durmak istememin nedenlerinden biri de; bu ucuz bakış açısıydı. Yani samimiyetsiz olması ve bunu tüm hareketlerinde fazlasıyla yansıtması. Bir çok kişiden bu yüzden uzak duruyordum ve bundan sonra da durmaya devam edecektim. Belki değişmişlerdir diye sonraki karşılaşmalarımızda birer şans daha verecektim ama o şans kullanıldığı an da, bu görüşmemiz uzun bir zaman dilimi için son görüşmemiz olacaktı.
Sürmeli'yle de aslında biraz öyle yaptım. Yani kendimce ona bir şans verdim ve o, samimi olmak yerine, sadece bekâretini bozmuş olduğum ezikliğini bana yaşatmaya çalışarak, onunla mecburi olarak bir ilişkiye başlamam gerektiği hissini pompaladı durdu.
Oysa götüne giren çıkan yarrağın haddi hesabı yoktu ve bende büyük bir kavat olarak bunu önemsemiyordum. Yani benden önce götünü kaç kişiye siktirmiş, kaçının götüne sondaj vurmuş, kimle ne boklar yemiş bunların zerre kadar önemi yoktu. Önemli olan; benimle ve benden sonra neyi, neden, nasıl yapacağıydı.
Hayatıma giren herkeste de öyle yaptım. Doğru olan buydu. Önemsediğim tek şey karşımdakinin samimi olmasıydı, içten olmaya devam etmesiydi, sikiştik diye değişmemesiydi. dediğim gibi; önemli olan tek şey buydu.
Ama o öyle yapmadı, herkes gibi o da sikiş bittikten sonra anında değişti.
O değişince ben de değiştim ve bir daha asla onunla olmamaya yemin edercesine o an'ı noktaladık.
O an bitmişti ama o boşalmanın verdiği rehavet sonrasında biraz daha oturdu ve sonrada ben "saat geç oluyor. her halde artık bu gece beraber yatacağız" diye düşünürken, o kalkıp bara gideceğini ve gece tekrar gelmek istediğini söyledi.
"tamam, anahtarı al. gece gelirken benim uykumda bölünmez" dedim ve anahtarı verdim, gitti...
Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/10/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye.html
29.09.2015
27.09.2015
anne'ne sütlaç yaptırıp sevdiğin kişiye götürmek (1)
"Naber" dedi ikimizden biri birbirimize ve öyle konuşmaya başladık.
Hangimizin ilk konuştuğunu hatırlamıyorum, ama o an daha çok tanışmış olmamızı önemsiyordum ve bu yüzden şu an konuşuyor olmamız yeterliydi..
Bunun yeterli olduğunu düşündüğüm için ve o an karşılıklı olarak ona bakıyor olduğum için, birileriyle tanışıncaya kadar takındığım işe yaramaz tinerci gardımı indirdim ve önyargılarımı yere bırakıp "iyi bir çocuk" dedim içimden.
Ya da, tanıştığımız zaman suratından asla kazınamayacak olan piç ifadesine rağmen, gözlerindeki o küçük kedi yavrusu bakışından dolayı "iyi bir adam" mı demeliyim.
Gözleri sürme çekilmiş gibi olduğundan olsa gerek, zaten güzel bakıyordu, saçlarının önü genelinden daha fazla dökülmüştü ve özellikle başının tepesi seyrelmeye başlayan tüm erkekler gibi, o da kalan bir kaç saç teline can haliyle yapışmış gitmesinler diye uzatıp, bu uzatma işinin ona aptalca görünmesinden habersiz hayatına devam ediyordu.
Tabi öte yandan, yaşamı da esmer teni gibi gittikçe kararmaya başlamıştı..
ama ikimizde bunun ayan beyan bir şekilde farkında değildik....
Aslında ben farkındaydım, ama "o böyle yaşamak istiyorsa onu değiştirmeye hakkım yok" bilincine de sahiptim. Tabii tamamen bir kayıtsızlık değildi benimki, sadece yanlış şeyler yaptığını bir iki defa hatırlatarak görevimi yerine getirmekle yükümlüydüm ve bu görevimi de onunla ilerleyen günlerde tanıştıkça yerine getirmiştim.
Değişmek istemesi ve değişmesi ona kalan bir şeydi. Hayatı ve yaşamının nasıl olacağı hakkında tek söz sahibi kendisiydi. Bu konuda bana bok yemek bile düşmezdi.
Tanışmamızın öncesine kadar, onunla yıllardır aynı mekânlarda tepinmemize rağmen ondan uzak durmamın nedenini hiçbir zaman tam olarak anlamadım. Ama zaten sadece ondan değil, kafama; zerre kadar uymayan herkesten uzak duran bir kişiliğim var.
Bunu neden yaptığımı tam olarak bilmiyorum, ama işte henüz tanışmadığım biri, ufacık bir şekilde bile hayalimdeki çizgilerden birinin dışına çıktığında bile onunla değil selamlaşmak, elimden gelse aynı mekânın havasını bile solumazdım.
Belki de yer yer pis bir dünyada yaşadığımızın farkında olduğum için, kendimi bilinçsizce yapabileceğim şeylerden koruma içgüdüselliğinin baskınlığı sonucu bilinç altımda yerleşik hayata geçmiş bir tür savunma şeysinden kaynaklıydı benim tuhaflığım, takıntım veya işte adı her neyse..
Tabii bunun başka bir nedeni de; henüz kuduruk bir göt olduğum için, daha çok, sadece avına odaklanan, avcı bir hayvan gibi yaşadığımdan da olabilir. Hatta ilgilendiğim kişi dışında kimseyle göz teması bile kurmayan pis bir yapım vardı.
O ise benim aksime bu leş ortamlarda herkesi de tanıyor, herkesle de muhabbet ediyordu. Nerdeyse tanımadığı hiç kimse yoktu.
İyi bir orospu olmanın ilk şartı olan, iyi bir gözlemci olmak özelliğini kendisinde fazlasıyla barındıran biri olduğum için, onun saçma sapan hal ve hareketlerinden, ağzını yaya yaya açtığı konuşma tarzından, kurduğu cümlelerin içinde geçen o söylenilmemesi gereken yalaşık-yılışık kelimelerden ve arkadaşlarına olan dokunma ve göz süzmelerinden dolayı onunla ilk karşılaştığımız günlerde "uzak durulacak" etiketini sessizce PAT diye yapıştırıp, sanki o, dünya'mızda yokmuş gibi yaşamaya devam etmiştim.
Şimdi yıllardır aynı leş ortama takıldığımız için onun bu herkesle olan gereksiz içli dışlı muhabbetlerinden dolayı, onunla değil yanyana gelmek, yanlışlıkla göz göze bile gelmiyordum.
Dediğim gibi bunun kendimce bir çok nedeni vardı ve başka bir neden ise; sadece ondan uzak durmak ve kendimi çok değerli görmek değildi.
Bunun aksine; daha çok seviyesiz bir ortamda hayatını devam ettirebilen biri olmama karşın, bilinçsizce de olsa kendimi korumak içgüdüsü ile ilgiliydi.
Çünkü çok fazla samimi olduğumuz herkes bize kendisinden küçücük bir damla kadar bile olsa, biz farkında olmadan, bir parçasını ekler ve bu parçalar kişiliğimizde damlaya damlaya göl olurdu.
Benim gibi kişiliksiz biri iseniz, bu parçalar hayatınızın amına koyar, oturtamadığınız kişiliğinizle bir kaç gün bile yaşayamazdınız.
Ben de kendimi o parçalardan uzak tutmak için ve aslında o parçaların kendi değer yargılarıma göre olanlarından kapmak için aynı frekansta olduğumuzu düşündüğüm kişilerle yalnız yakınlık kuruyor, diğer leşlerle aynı bataklıkta olmamıza rağmen, kendimi biraz daha geç batanlardan biri olarak görmek için fazla hareket etmiyordum.
İşte böyleyim, insanlara karşı en ufak bir şüphem oluşunca kendimi bir salyangoz gibi kabuğumun içine saklar, dışarıya ise anası sikik güçlü bir orospuçocuğu görüntüsünü veriririm. Ama kendimi güvende hissettiğim ilk anda kabuklarımı paramparça eder yılıştıkça yılışır iyice çekilmez hale gelirim.
Sürmeli ile böyle olmamıştı tabi. Dediğim gibi; kendimi ondan uzak tutmaya karar vermiştim ve işte yıllardır aynı yerlerde sürünmemize karşın allahımızın selamını bile esirgemiştim ondan.
Ama tüm bu esirgemelere karşın yıllar sonra bana sık sık baktığı için kendimi ona borçlu hissetmiş olmanın verdiği eziklikle, o gece bakışlarına karşılık vermiş ve onu, gelip benimle konuşması için cesaretlendirdikten sonra da ikimizin arkadaşça iletişmesinde bir sakınca olmadığını belli etmiştim. Bunun sonucunda da işte konuşmaya başlamıştık ve ne yazıkki muhabbetimiz çığrından çıkmıştı.
Ona her ne kadar, onunla olan tanışıklığımızda; sadece bir arkadaşlık bağı kurmak istediğimi belirtmek için "abi, kardeşim, dostum" gibi yakınlık belirten kelimelerle biten cümlelerden konuşmalar yapsam da, o ne yazıkki benim "abi, kardeşim, dostum" kelimelerimi duymazlıktan geliyordu..
Birini çok beğendiğinde, onun sana, senin ona baktığın gibi bakmamasının bile insanın canını ne kadar yaktığının, ona dokunduğu zaman içinin nasıl da ezildiğinin en iyi bilenlerinden biriydim. Onu anlıyordum, ama bana bir şey hissetme-mesi için elimden geleni yapmama rağmen, onu engelleyemiyordum.
Biraz sonraki muhabbetimiz onun illa da beni öpmek istemesi ısrarıyla devam edince canım sıkılmış, 5-10 dakika sonra da sanki telefonum çalmış gibi elimi cebime atıp, telefonun ekran ışığının açık olmasını sağlayarak cebimden çıkarıp kulağıma götürüp, kendi kendime bir muhabbete başlamış, sonra da onun yanında ayrılmıştım.
Bir kaç dakika sonra dönüp geldiğimde, gitmek zorunda olduğumu belirtmiştim ve o da bunun üzerine numaramı isteyince vermiştim. "Kendine iyi bak" deyip ayrılacağım sırada ise yanağımdan öpmek istediğini belirtmiş, zaten gidiyor olduğum için onu kırmamam gerektiğini düşünerek öpmesine izin vermiş, ben de onu öpüp, kardeşçe sımsıkı sarıldıktan sonra kulağına "çok iyisin. dikkat et kendine" deyip yanından ayrıldığım gibi eve gelmiştim.
Ama eve gelmekle ondan kurtulmamıştım, çünkü numaram artık ondaydı ve o da sonraki günlerde hunharca yazıp duruyordu.
Bunun ne kadar can sıkıcı ve aslında karşındakini soğutan bir durum olduğunun farkında değildi. Farkında olmamasını ise anlıyordum. Çünkü bunu bende yapıyordum ve birinden ufak bir yüz bulunca, adeta bir sülük gibi yapışıp kalıyordum. Sevdiğim adamları kendimden kaçırmamın nedeni biraz da buydu.
Yani adeta onların uyduları oluyordum ve iyi niyetli olmamdan dolayı çok net bi şekilde hayır diyemiyor, kestirip atamıyorlardı.
İşte ben de şimdi onun iyi niyetli olduğunu gördüğüm ve fazlasıyla farkında olduğum için kestirip atamıyor "eeehhhh sıktın ama sen de ha. yüz verdik, sıçtın ama" diyemiyor, o yazdıkça hemen cevap vermiyor olsamda, eninde sonunda cevap veriyordum ve halimize bakılırsa; onunla yazışmamız sonsuza kadar uzayıp gidecekti.
Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/09/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye_34.html
Hangimizin ilk konuştuğunu hatırlamıyorum, ama o an daha çok tanışmış olmamızı önemsiyordum ve bu yüzden şu an konuşuyor olmamız yeterliydi..
Bunun yeterli olduğunu düşündüğüm için ve o an karşılıklı olarak ona bakıyor olduğum için, birileriyle tanışıncaya kadar takındığım işe yaramaz tinerci gardımı indirdim ve önyargılarımı yere bırakıp "iyi bir çocuk" dedim içimden.
Ya da, tanıştığımız zaman suratından asla kazınamayacak olan piç ifadesine rağmen, gözlerindeki o küçük kedi yavrusu bakışından dolayı "iyi bir adam" mı demeliyim.
Gözleri sürme çekilmiş gibi olduğundan olsa gerek, zaten güzel bakıyordu, saçlarının önü genelinden daha fazla dökülmüştü ve özellikle başının tepesi seyrelmeye başlayan tüm erkekler gibi, o da kalan bir kaç saç teline can haliyle yapışmış gitmesinler diye uzatıp, bu uzatma işinin ona aptalca görünmesinden habersiz hayatına devam ediyordu.
Tabi öte yandan, yaşamı da esmer teni gibi gittikçe kararmaya başlamıştı..
ama ikimizde bunun ayan beyan bir şekilde farkında değildik....
Aslında ben farkındaydım, ama "o böyle yaşamak istiyorsa onu değiştirmeye hakkım yok" bilincine de sahiptim. Tabii tamamen bir kayıtsızlık değildi benimki, sadece yanlış şeyler yaptığını bir iki defa hatırlatarak görevimi yerine getirmekle yükümlüydüm ve bu görevimi de onunla ilerleyen günlerde tanıştıkça yerine getirmiştim.
Değişmek istemesi ve değişmesi ona kalan bir şeydi. Hayatı ve yaşamının nasıl olacağı hakkında tek söz sahibi kendisiydi. Bu konuda bana bok yemek bile düşmezdi.
Tanışmamızın öncesine kadar, onunla yıllardır aynı mekânlarda tepinmemize rağmen ondan uzak durmamın nedenini hiçbir zaman tam olarak anlamadım. Ama zaten sadece ondan değil, kafama; zerre kadar uymayan herkesten uzak duran bir kişiliğim var.
Bunu neden yaptığımı tam olarak bilmiyorum, ama işte henüz tanışmadığım biri, ufacık bir şekilde bile hayalimdeki çizgilerden birinin dışına çıktığında bile onunla değil selamlaşmak, elimden gelse aynı mekânın havasını bile solumazdım.
Belki de yer yer pis bir dünyada yaşadığımızın farkında olduğum için, kendimi bilinçsizce yapabileceğim şeylerden koruma içgüdüselliğinin baskınlığı sonucu bilinç altımda yerleşik hayata geçmiş bir tür savunma şeysinden kaynaklıydı benim tuhaflığım, takıntım veya işte adı her neyse..
Tabii bunun başka bir nedeni de; henüz kuduruk bir göt olduğum için, daha çok, sadece avına odaklanan, avcı bir hayvan gibi yaşadığımdan da olabilir. Hatta ilgilendiğim kişi dışında kimseyle göz teması bile kurmayan pis bir yapım vardı.
O ise benim aksime bu leş ortamlarda herkesi de tanıyor, herkesle de muhabbet ediyordu. Nerdeyse tanımadığı hiç kimse yoktu.
İyi bir orospu olmanın ilk şartı olan, iyi bir gözlemci olmak özelliğini kendisinde fazlasıyla barındıran biri olduğum için, onun saçma sapan hal ve hareketlerinden, ağzını yaya yaya açtığı konuşma tarzından, kurduğu cümlelerin içinde geçen o söylenilmemesi gereken yalaşık-yılışık kelimelerden ve arkadaşlarına olan dokunma ve göz süzmelerinden dolayı onunla ilk karşılaştığımız günlerde "uzak durulacak" etiketini sessizce PAT diye yapıştırıp, sanki o, dünya'mızda yokmuş gibi yaşamaya devam etmiştim.
Şimdi yıllardır aynı leş ortama takıldığımız için onun bu herkesle olan gereksiz içli dışlı muhabbetlerinden dolayı, onunla değil yanyana gelmek, yanlışlıkla göz göze bile gelmiyordum.
Dediğim gibi bunun kendimce bir çok nedeni vardı ve başka bir neden ise; sadece ondan uzak durmak ve kendimi çok değerli görmek değildi.
Bunun aksine; daha çok seviyesiz bir ortamda hayatını devam ettirebilen biri olmama karşın, bilinçsizce de olsa kendimi korumak içgüdüsü ile ilgiliydi.
Çünkü çok fazla samimi olduğumuz herkes bize kendisinden küçücük bir damla kadar bile olsa, biz farkında olmadan, bir parçasını ekler ve bu parçalar kişiliğimizde damlaya damlaya göl olurdu.
Benim gibi kişiliksiz biri iseniz, bu parçalar hayatınızın amına koyar, oturtamadığınız kişiliğinizle bir kaç gün bile yaşayamazdınız.
Ben de kendimi o parçalardan uzak tutmak için ve aslında o parçaların kendi değer yargılarıma göre olanlarından kapmak için aynı frekansta olduğumuzu düşündüğüm kişilerle yalnız yakınlık kuruyor, diğer leşlerle aynı bataklıkta olmamıza rağmen, kendimi biraz daha geç batanlardan biri olarak görmek için fazla hareket etmiyordum.
İşte böyleyim, insanlara karşı en ufak bir şüphem oluşunca kendimi bir salyangoz gibi kabuğumun içine saklar, dışarıya ise anası sikik güçlü bir orospuçocuğu görüntüsünü veriririm. Ama kendimi güvende hissettiğim ilk anda kabuklarımı paramparça eder yılıştıkça yılışır iyice çekilmez hale gelirim.
Sürmeli ile böyle olmamıştı tabi. Dediğim gibi; kendimi ondan uzak tutmaya karar vermiştim ve işte yıllardır aynı yerlerde sürünmemize karşın allahımızın selamını bile esirgemiştim ondan.
Ama tüm bu esirgemelere karşın yıllar sonra bana sık sık baktığı için kendimi ona borçlu hissetmiş olmanın verdiği eziklikle, o gece bakışlarına karşılık vermiş ve onu, gelip benimle konuşması için cesaretlendirdikten sonra da ikimizin arkadaşça iletişmesinde bir sakınca olmadığını belli etmiştim. Bunun sonucunda da işte konuşmaya başlamıştık ve ne yazıkki muhabbetimiz çığrından çıkmıştı.
Ona her ne kadar, onunla olan tanışıklığımızda; sadece bir arkadaşlık bağı kurmak istediğimi belirtmek için "abi, kardeşim, dostum" gibi yakınlık belirten kelimelerle biten cümlelerden konuşmalar yapsam da, o ne yazıkki benim "abi, kardeşim, dostum" kelimelerimi duymazlıktan geliyordu..
Birini çok beğendiğinde, onun sana, senin ona baktığın gibi bakmamasının bile insanın canını ne kadar yaktığının, ona dokunduğu zaman içinin nasıl da ezildiğinin en iyi bilenlerinden biriydim. Onu anlıyordum, ama bana bir şey hissetme-mesi için elimden geleni yapmama rağmen, onu engelleyemiyordum.
Biraz sonraki muhabbetimiz onun illa da beni öpmek istemesi ısrarıyla devam edince canım sıkılmış, 5-10 dakika sonra da sanki telefonum çalmış gibi elimi cebime atıp, telefonun ekran ışığının açık olmasını sağlayarak cebimden çıkarıp kulağıma götürüp, kendi kendime bir muhabbete başlamış, sonra da onun yanında ayrılmıştım.
Bir kaç dakika sonra dönüp geldiğimde, gitmek zorunda olduğumu belirtmiştim ve o da bunun üzerine numaramı isteyince vermiştim. "Kendine iyi bak" deyip ayrılacağım sırada ise yanağımdan öpmek istediğini belirtmiş, zaten gidiyor olduğum için onu kırmamam gerektiğini düşünerek öpmesine izin vermiş, ben de onu öpüp, kardeşçe sımsıkı sarıldıktan sonra kulağına "çok iyisin. dikkat et kendine" deyip yanından ayrıldığım gibi eve gelmiştim.
Ama eve gelmekle ondan kurtulmamıştım, çünkü numaram artık ondaydı ve o da sonraki günlerde hunharca yazıp duruyordu.
Bunun ne kadar can sıkıcı ve aslında karşındakini soğutan bir durum olduğunun farkında değildi. Farkında olmamasını ise anlıyordum. Çünkü bunu bende yapıyordum ve birinden ufak bir yüz bulunca, adeta bir sülük gibi yapışıp kalıyordum. Sevdiğim adamları kendimden kaçırmamın nedeni biraz da buydu.
Yani adeta onların uyduları oluyordum ve iyi niyetli olmamdan dolayı çok net bi şekilde hayır diyemiyor, kestirip atamıyorlardı.
İşte ben de şimdi onun iyi niyetli olduğunu gördüğüm ve fazlasıyla farkında olduğum için kestirip atamıyor "eeehhhh sıktın ama sen de ha. yüz verdik, sıçtın ama" diyemiyor, o yazdıkça hemen cevap vermiyor olsamda, eninde sonunda cevap veriyordum ve halimize bakılırsa; onunla yazışmamız sonsuza kadar uzayıp gidecekti.
Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/09/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye_34.html
23.09.2015
dağınık düzen
Az önce evin içinde gezinirken, mutfaktaki reyonun üzerinde birikmiş olan kirli kapkacak ve bardak topluluğu dikkatimi çekti. Mutfaktan çıkmışken geri dönüp tekrar baktım ve aslında dağınık olarak değil, gayet ayrıştırılmış bir şekilde dizmiş olduğumu farkettim. Örneğin büyük bardakları büyük sürahinin yanına, küçükleri hemen büyük bardakların yanına sırayla dizmişim.
Porselen tabakları tamamen diğer köşeye dizerken de, yer kaplamamaları için büyükten küçüğe yan yana dizip, içlerindeki yemek artıklarının kuruyup kalmaması için de, hepsine aynı seviyede su doldurduğumu farkettim.
Sonra gelip televizyon masasının altına az önce bıraktığım küçük tepsi ve içindekilere dikkat ettim. Hı hı evet tepsiyi de üçgen oluşturacak şekilde, masanın ucundan dışarı taşmasını sağlarken şık görünmesi için elimden geleni yapmışım.
Oturduğum koltuğa ve yanımdakilere baktım. Renkli kalemleri dizdiğim bardak güzel bir kare oluşturacak şekilde macbook'un hemen yanında duruyor, az önce bir şeyler karaladığım defterlerimden biri açık şekilde kırlentin birazcık altında ve yanında da kulaklığım var, üstelik iphone'u da; kulaklık için olan deliğinin, kulaklığın giriş kısmına bakar hâlde bırakmışım.
Yanlarında ise sanki atılmış veya öylesine gelişigüzel bırakılmış gibi duran Sait Faik Abasıyanık'ın Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabı var. Ama aslında atılmamış, sadece öylesine bırakılmış gibi duruyor ve hepsi; güzel bir düzen içinde. Hatta sanki her an fotoğraflanmaya hazır halde.
Sonra banyo'ya girdim; diş macununun duruşu, diş fırçasının ona değmiş halde bırakılmış olması, banyo aynasının hafif yamukluğu, önündeki krem ve kapağının yarı açıklığı, banyo terliklerinin banyoya girişte hemen solda yanyana düzgün bir şekilde durması..
Zaten terlikleri görür görmez tuvalete baktım, tuvalet terlikleri de beni sonraki tuvalate girişimde bekler vaziyette düzenli bir şekilde bekliyorlar.
Tüm bunlardan sonra aklıma, Cihangir'deki ev arkadaşımın bana "sende simetri var" deyişi geldi. O zaman kabul etmemiştim, çünkü gerçekten bir şeylere dikkat etmiyordum. Sadece arada bir işte kalemi yere düşmemesi için, masanın eğimine göre daha yamuk bırakıyordum veya kahve içtiğimiz bardaklar yanlışlıkla değdiğimizde düşüp kırılmasınlar diye alıp, kullanmadığımız duvar köşesindeki sehpanın üzerine bırakıyordum. Öyle düzgün bir şekilde bırakmıyordum da.
Öff tamam düzgün bırakıyorum, ama daha çok hani düşüp kırılmasınlar diye öyle yapıyordum. Çünkü kırıldıklarında bir sürü iş çıkarıyorlardı ve çıkacak olan işleri önlemek adına böyle davranıyordum. Yani bence bunun simetri ile alakası yok.
Sonra ayakkabılığa baktım, hepsinin ucu dışarı bakıyor ve üstelik aynı sıradalar. Oysa ben aslında dağınık biriyim diye kendimle gurur duyardım. Evet evet gurur duyardım. Niye gurur duyuyorum bilemedim ama evet sanırım dağınık olduğumu düşününce mutlu olanlardanım.
Tüm bunları yazmışken şimdi aklıma geldi de;
İşte çocukken ailemle yaşamak yerine abim ve yengemle yaşamaya başlamıştım.
Şimdi bu düzen sorununu yazarken farkettim ki; yengem, ben onlarla yaşarken, mutfakta biriken bulaşıkları bir kenara topladığım için teşekkür ederdi. Oysa bunu tamamen unutmuştum. Hatta onun teşekkürleri az önceye kadar hiç aklıma bile gelmemişti.
Öte yandan belkide aslında sadece kafayı yedim ve kimseye çaktırmıyordum. Ya da belki de hepinizden sağlıklıyım, siz hastasınızdır. Ya da, ya da aslında bu yaptıklarımın hepsi çok normal. Sadece yaptıklarımın bir isminin olması, olayı normal görmemi-görmemizi engelliyordur, kimbilebilir ki..
Porselen tabakları tamamen diğer köşeye dizerken de, yer kaplamamaları için büyükten küçüğe yan yana dizip, içlerindeki yemek artıklarının kuruyup kalmaması için de, hepsine aynı seviyede su doldurduğumu farkettim.
Sonra gelip televizyon masasının altına az önce bıraktığım küçük tepsi ve içindekilere dikkat ettim. Hı hı evet tepsiyi de üçgen oluşturacak şekilde, masanın ucundan dışarı taşmasını sağlarken şık görünmesi için elimden geleni yapmışım.
Oturduğum koltuğa ve yanımdakilere baktım. Renkli kalemleri dizdiğim bardak güzel bir kare oluşturacak şekilde macbook'un hemen yanında duruyor, az önce bir şeyler karaladığım defterlerimden biri açık şekilde kırlentin birazcık altında ve yanında da kulaklığım var, üstelik iphone'u da; kulaklık için olan deliğinin, kulaklığın giriş kısmına bakar hâlde bırakmışım.
Yanlarında ise sanki atılmış veya öylesine gelişigüzel bırakılmış gibi duran Sait Faik Abasıyanık'ın Alemdağ'da Var Bir Yılan kitabı var. Ama aslında atılmamış, sadece öylesine bırakılmış gibi duruyor ve hepsi; güzel bir düzen içinde. Hatta sanki her an fotoğraflanmaya hazır halde.
Sonra banyo'ya girdim; diş macununun duruşu, diş fırçasının ona değmiş halde bırakılmış olması, banyo aynasının hafif yamukluğu, önündeki krem ve kapağının yarı açıklığı, banyo terliklerinin banyoya girişte hemen solda yanyana düzgün bir şekilde durması..
Zaten terlikleri görür görmez tuvalete baktım, tuvalet terlikleri de beni sonraki tuvalate girişimde bekler vaziyette düzenli bir şekilde bekliyorlar.
Tüm bunlardan sonra aklıma, Cihangir'deki ev arkadaşımın bana "sende simetri var" deyişi geldi. O zaman kabul etmemiştim, çünkü gerçekten bir şeylere dikkat etmiyordum. Sadece arada bir işte kalemi yere düşmemesi için, masanın eğimine göre daha yamuk bırakıyordum veya kahve içtiğimiz bardaklar yanlışlıkla değdiğimizde düşüp kırılmasınlar diye alıp, kullanmadığımız duvar köşesindeki sehpanın üzerine bırakıyordum. Öyle düzgün bir şekilde bırakmıyordum da.
Öff tamam düzgün bırakıyorum, ama daha çok hani düşüp kırılmasınlar diye öyle yapıyordum. Çünkü kırıldıklarında bir sürü iş çıkarıyorlardı ve çıkacak olan işleri önlemek adına böyle davranıyordum. Yani bence bunun simetri ile alakası yok.
Sonra ayakkabılığa baktım, hepsinin ucu dışarı bakıyor ve üstelik aynı sıradalar. Oysa ben aslında dağınık biriyim diye kendimle gurur duyardım. Evet evet gurur duyardım. Niye gurur duyuyorum bilemedim ama evet sanırım dağınık olduğumu düşününce mutlu olanlardanım.
Tüm bunları yazmışken şimdi aklıma geldi de;
İşte çocukken ailemle yaşamak yerine abim ve yengemle yaşamaya başlamıştım.
Şimdi bu düzen sorununu yazarken farkettim ki; yengem, ben onlarla yaşarken, mutfakta biriken bulaşıkları bir kenara topladığım için teşekkür ederdi. Oysa bunu tamamen unutmuştum. Hatta onun teşekkürleri az önceye kadar hiç aklıma bile gelmemişti.
Öte yandan belkide aslında sadece kafayı yedim ve kimseye çaktırmıyordum. Ya da belki de hepinizden sağlıklıyım, siz hastasınızdır. Ya da, ya da aslında bu yaptıklarımın hepsi çok normal. Sadece yaptıklarımın bir isminin olması, olayı normal görmemi-görmemizi engelliyordur, kimbilebilir ki..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


