12 veya 13 yaşında falandım. Yani yaşımın kaç olduğundan emin olamadığım ama babamın abimlere misafir geldiği yazdı.
Bana, abim ve yengem baktıkları için, o yaz babamın gelişine sebepsizce sevinmiştim.
Sanki bir babam olması hissini ilk defa yaşadığım bir yaz gibiydi.
Çünkü o güne, kadar bazen mahalledeki çocukların, babalarının elinden tutması gibi şeylere çok fazla şahit olmaya başlamıştım ve doğrusu sanki kıskanıyordum da.
Çünkü abim bana bakıyordu ve doğrusu en yakın olduğumuz zamanlar beni dövdüğü anlar yalnızdı. Bu yüzden diğer çocukların babalarıyla olan ilişkileri daha masum ve daha sıcak geliyordu bana.
Yanımda babalarıyla konuşmaları, harçlık almaları, tartışmaları bile çok sıcaktı.
Hani tartışmaları diyorum ama öyle ciddi tartışmalar da değil, daha çok babalarına, istedikleri şeyi aldırmaları üzerine oluyordu. Şimdi bile o arkadaşlarımdan birinin, yanımdayken babasına, ona bisiklet alması için attığı trip hâlâ gözlerimin önündedir. O dişlek ağzıyla nasıl da "yaaa eeee baba, senden de ilk defa bişiy istedik, onu bile almıyorsun" deyişi ve babasının onu kendine çekip öpmesi, şimdi olduğu gibi o zaman bile çok tatlı gelmişti.
Zaten baba, çocuğun, sonsuz trip atma hakkının olduğu birinden başkası değil.
Yukarda "abim dövüyordu" falan dedim ama haksızlık etmiyeyim, çünkü her zaman dövmüyordu, bazen yüzümü tükürükle yıkarsa kendimi daha şanslı bile sayıyordum. Ama tabi aşağılanmış olma durumum kötüydü.
Bu dayak veya yüzümü tükürükle yıkaması sonrasında yaşadığım aşağılanma hissini ise, bi kaç günlük, hiç kimse ile konuşmama ve sadece su içmek gibi tepkimlerimle dile getirerek rahatlıyordum.
Bunu çok bilinçli yaptığım da söylenemezdi. Ama hiç kimse ile konuşmayıp sessiz durunca dikkat çektiğimi fark etmiştim ve bu yüzden, abim ve yengem, bi kaç gün öncesine nazaran, bana daha iyi davranmaya başladıkları için kendimi daha iyi hissediyor, aşağılanma duygusunu da bastırmaya başladığım için yavaş yavaş yok olduğunu hissedebiliyordum.
Yemek yeme durumu ise işte onların zorlamasıyla ne kadar yiyebileceksem yiyor, sonrasında ise sofradan hemen kalkıyordum.
Neyse işte böyle günlerin bolca yaşandığı bir yazdı ve babam o yaz misafir olarak gelmişti.
Tabii misafir olarak gelmişti ama doğrusu şu ki, 1-2 yaz önce beyin kanaması geçirmiş, hastanede geçirdiği günler sonrasında toparlanınca taburcu olmuştu.
Beyin kanaması geçirdiği için de, artık inşaatlarda bekçilik vs yaparak çalışmıyordu.
Bekçilik yapmaması güzeldi, zaten oğulları kendi işlerini kurmuş, para kazanmaya başlamışlardı ve o da bu yüzden artık zorunlu bir emekli hayatı yaşıyordu.
Beyin kanaması geçirmesinden bir süre sonra (veya tam da beyin kanamasıyla beraber)ise Alzheimer hastalığına yakalanmış, bu yüzden de emekliliği % 100 hak etmişti.
Alzheimer hastalarının ne kadar büyük bir yük olduğunu anlamak için, ailenizde böyle bir hastanın olması gerekir. Aksi takdirde anlayamazsınız.
Çünkü 60-70 yaşlarında biri aniden çişini oturmakta olduğunuz odanın ortasına yapar, kakasını zaten hiç tutamaz, konuşmayı zamanla unutmaya başlar, size dönüp "sen kimsin" diye sorar ve hatta kendi yaptığı ve oturmakta olduğu gecekonduya bakıp "burası neresi, neden burdayız" diye sürekli sorup durur.
Bir anda kusmalar, durduk yere çıkardığı kavgalar, kendi kızlarına ve erkek çocuklarına ettiği sikmeli-sokmalı küfürler, artık normalleşir. Çünkü altına sıçtığında onu sobalı bir evdeki banyoya sokup temizlemek her şeyden daha zordur. Adeta ölmesi, sizin için bir kurtuluş olur.
Belki de ben, o çocuk halimle babamdan çok sorumlu olmadığım ve tamda hastalandığı yıl abimlerle başka bir ilde yaşamaya başladığım için, ölmesini hiç dilemedim. Ama eminimki ablamlar ve diğer abimler, babamın bir an önce ölmesi için, sık sık allah'a yalvarmışlardır. Bundan eminim. Çünkü biz de normal bir aileydik. Dünyaya sadece mutlu olmaya gelmiştik, bokla püsürle uğraşarak mutlu olamazdık ve zaten bir türlü de olamıyorduk.
Babamızın ölmesini dilememiz, babamızı sevmediğimiz anlamına gelmez. Ama doğrusu şu ki; doğunun en soğuk ve en uzun kış süren illerinden birinde, 60 -70 yaşlarında götü boklu bir adamı temizlemek için sobalı bir evin banyosuna sokup üstünü çıkarmaya çalışmak, atomu parçalamaktan daha zordur. Çünkü sizi tokatlar, yumruklar, kızı veya oğlu olmanıza rağmen küfür eder, en hafifinden ise durmadan yüzüne tükürür.
Zaten aklının yerinde olduğu zamanları veya aklının gittiği anları kestiremezsiniz, bu yüzden hep tetikte olur, en azından aklı yerindeyken olabildiğince temiz tutmak için elinizden geleni yaparsınız.
Ablamların, ellerinden geleni fazlasıyla yaptıkları dönemlerde, babamın kullandığı ilaçlarda işe yaramaya başlayınca, artık eskisine nazaran daha iyiydi.
İyi olunca ve mevsim de yaz olunca, yanlarında kaldığım abim, onu gidip bi kaç günlüğüne bulunduğumuz şehre getirmişlerdi.
Gün içinde babam, daha çok evde kalıyor ve bazen dışarı çıkıp gezdikten sonra eve dönüyordu. Hatta bir keresinde, abimin dükkanına gelmişti ve o gelmeden önce yengem telefon açtığı için, ben de gidip onunla yürümüş sonrasında ise beraber abimin dükkanına gitmiştik.
Yürürken elinden tutmak hoşuma gitmişti, ama tabii hoşuma gitmesinin bi nedeni de, herkesin olduğu gibi benimde bir babam olduğunu gösterme hevesimden kaynaklanıyordu.
O günkü mutluluğumdan dolayı, yüzümün aldığı şekil, arkadaşlarımın yanıma gelip "o kim, deden mi?" diye sormalarından sonra bi anlığına asılsada, hemen toparlanıp "babam" deyip elinden daha sıkı tutmamla, moralim tekrar düzelmişti.
Zaten bu el tutmadan önceki elini tutma olayım ise, sanırım, ilk okul 3üncü sınıfa giderken, dişimin balon gibi şişmesi ve öğretmenimin rapor yazıp, beni sağlık ocağına göndermesi sırasında olmuştu. Sağlık ocağına babam götürmüştü ve ben yolda elini tutmuştum.
Şimdi yıllar geçmişken ve ben artık çocukluktan çıkmaya başlamış, babam ise çocuklaşmaya başlamışken yine elele tutuşuyorduk. Hayat böyledir işte. İnsan doğar, çocukluğunu yaşar, erişkin biri olur, sonra yaşlanır ve çocukluğuna geri döner.
Babam bir kaç aydır çocukluğuna dönmüyordu ve kakasını tuvalete yapıyor, hepimizi de tanıdığı için küfür de etmiyordu. Bu iyiye alametti ve bu yüzden yanımızdaydı.
Akşama doğru babamı tekrar eve götürmüş, günü de kazasız belasız bitirmiştik.
Ertesi gün ben kalkıp dükkana geldim, gün geçmeye başladı ve öğlen saatlerinde telefon tatlı tatlı çaldı. Arayan yengem'di ve "babamın 1-2 saat önce evde çıktığını, sokakta göremediğini ve konu komşu ile aramalarına rağmen bi yerde karşılaşmadıklarını söylüyordu" bende "neden onu tek başına dışarı bırakıyorsunki" gibi bir şey söylemiş telefonu kapayıp, dükkanın kapısını kitlediğim gibi sokaklarda onu aramaya başlamıştım.
Çarşı merkezine gitmeme 2-3 sokak kala hâlâ bulamayınca, bir umut "belki, eve dönmüştür" diye düşünerek, büfelerden birine girip eve telefon açmıştım.
Evet bulunmuştu, evdeydi.
Meğer bir kaç aydır normal yaşayan babam, evden çıktıktan sonra bilincini kaybetmiş ve sokaklarda başıboş gezinip dururken, bir kaç saat sonra kuzenlerimden biri tarafından fark edilince tekrar eve götürülmüştü.
Günü kazasız belasız, sağ salim tamamlama sevinci içerisinde bitirirken, akşam yer sofrasında hep beraber yemek yiyorduk, babam ise diğer odada uyuyordu.
Abim ve yengem babamın hastalığından konuşmaya başlamışlar, yengem, babamın başına bir şey gelmesinden korktuğu için abime, tüm haklılığıyla "bunu gönderelim, kızları baksın, burda biz bakamayız, başına bir şey gelir" falan deyip duruyordu.
Haklıydı da, sonuçta bir kaç aydır normal olan ve tüm ihtiyaçlarını yavaş yavaş da olsa, kendisi karşılayan babam altına sıçmaya başlarsa ortalığı bok götürecekti.
Tabaktaki yemeğim bitmeye yakın, yengem ve abim kendi aralarında tartışmaya başlamışlardı. Yengem, abime "bir an önce gönder, yoksa başına bir şey gelirse, herkes beni suçlar" diyordu. Abim de "tamam tamam" diyordu.
Uzayan tartışma sonrasında yengem abimi söz düellosunda alt edince abim bana dönüp, yengeme hak verdiğini fazlasıyla belli ettiği bir ses tonuyla "he yaw, yarın götür at arabaya gitsin, bunla mı uğraşacaz" dedi ve ben o anda ağzıma götürdüğüm lokmayı zorla yuttuktan sonra, abim ve yengeme dönüp "sanki bir eşyadan, bi kutudan bahsediyorsunuz. götüreyim arabaya atayım" dedim.
Cümlem bittiği anda, ikisinin de yüzü buz kesti, ben ise elimdeki kaşığı yere bıraktığım gibi sofradan kalkıp mutfağa gittim.
kendi kendime, onlara karşılık söylediğim cümlenin doğru olup olmadığını tartışırken, 3 bardak su içtim ve sonra da yatak odası olarak kullandığımız odaya geçip, yer yatağını serip uyumak için yatağa girdim.
Bu arada içerde kaşık çatal sesleri çoğaldı, sonra sofra toplandı, abim ve yengemin konuşmaları artıp azaldı ve aradan 5-10 dakika geçmiştiki, abim odamın kapısını açtığı gibi üstüme çöreklenip beni bi güzel patakladıktan sonra kapıyı çarpıp gitti. Çünkü yengem, abimi, beni dövmesi için ikna etmişti.
Yorganı üzerime çektim, tüm sesimi kısabildiğim kadar kısarak ağladım ve sonra da uyumaya çalışırken uyuya kaldım.
Sabah uyandığımızda, gece hiçbir şey olmamış gibi gün başlamış oldu. Babamı, yediğim dayak karşılığında arabaya atmadık, o da, hafta sonuna kadar gayet normal sağlıklı bir adamın yaşaması gibi günlerini geçirmeye devam etti. Yani işte; tuvalete sıçtı, kafayı yiyip küfür etmedi, hepimizi tanımaya devam etti.
Bu arada günler geçti hafta sonu geldi çattı ve abim, babamı alıp kendi arabasına attı, yüzlerce kilometre ötedeki ablamlara bıraktı geldi.
Artık babam kafayı yese bile, önemli değildi. Nasılsa pisliğiyle uğraşacak olanlar, diğer çocuklarıydı.
Diğer çocukları, yaklaşık 8-9 yıl babamın çişiyle, bokuyla uğraştılar. Sonra da zaten babam öldü.
(Babamın ölümü hakkında: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2010/09/baban-anan-nerde-sikip-sana-hamile.html)
11.06.2017
8.06.2017
amsiklopedi
biliyor musun, serçeler yumurtlamazmış.
gergedanların sol gözü kör ve göz bebekleri küçüklüğünde bir kalbe sahiplermiş.
köpeklerin, günde en az bir defa kendi boklarını yediklerini okumuştum bir yerlerde.
zaten (aslında söylememe gerek yok ama seninle konuşmak hoşuma gidiyor) kedilerin aslında sadece tek bir canı var.
güneş, yılda 213 dünya büyüklüğünde enerjiyi uzay boşluğuna atarmış.
yıldızlar, en iyi kutup bölgesinde görünürlermiş.
kara delikler aslında beyazmış ama uzayın karanlığının yansımasından dolayı siyah görünüyorlarmış.
zaten kutup yıldızı'nın diğer adının da kuzey yıldızı olduğunu herkes bilir.
biliyor musun?
yukarıdaki cümlelerin 2'si hariç hepsini salladım. çünkü seninle konuşmanın her türlüsü hoşuma gidiyor.
gergedanların sol gözü kör ve göz bebekleri küçüklüğünde bir kalbe sahiplermiş.
köpeklerin, günde en az bir defa kendi boklarını yediklerini okumuştum bir yerlerde.
zaten (aslında söylememe gerek yok ama seninle konuşmak hoşuma gidiyor) kedilerin aslında sadece tek bir canı var.
güneş, yılda 213 dünya büyüklüğünde enerjiyi uzay boşluğuna atarmış.
yıldızlar, en iyi kutup bölgesinde görünürlermiş.
kara delikler aslında beyazmış ama uzayın karanlığının yansımasından dolayı siyah görünüyorlarmış.
zaten kutup yıldızı'nın diğer adının da kuzey yıldızı olduğunu herkes bilir.
biliyor musun?
yukarıdaki cümlelerin 2'si hariç hepsini salladım. çünkü seninle konuşmanın her türlüsü hoşuma gidiyor.
5.06.2017
ev arkadaşı rezilliği
Saat 02:29
Uyku tutmadı, anime izlemekten de gözlerim büyüdü.
Animeden sonra kitap okudum, çünkü bu ara kitap okumak artık sıkıcı gelmiyor. Bir kaç gün öncesine kadar fena sıkılıyordum ve bu yüzden okumayı kesmiştim. Şimdi yine başladım.
Dün yine oruç tuttum. İnsan bi şeyi bir kaç sefer üst üste yapınca onun normalliği ve kabullenebilirliliği daha kolay oluyor.
Hem oruç tutmak da zaten abartılacak bir şey değil. Hepi topu belirlenen vakit aralığı boyunca bir şey yemeyeceksin o kadar işte.
---
Öküz'le yine kavgalıyız Daha doğrusu zaten hep kavgalıyız. O kadar çok kavga ediyoruzki, ilişkimiz var mı yok mu emin değilim. Bence birbirimizden başka kavga edecek kimsemiz olmadığı için beraber takılıyoruz.
Seks yapmama dönemim hala bitmedi. O da fena halde kızgın ve kızgınlığını alt edemediği zamanlarda, illa beni sik diye tutturuyor. Oysa sikim kalkmıyor ve hatta çoğu zaman kalkmasını da istemediğimi fark ettim. Zaten bu ara seks yapmadığımız için kavga ediyoruz.
---
3 aydır işsizim. Yeni iş arayışlarım oldu ama maaş'da anlaşamadık. Ölü seviciler, ay boyunca asgari ücrete sikişecek eleman arıyorlar.
Biliyorum asgari ücrete razı olacağım günler de olacaktır, ama o günler henüz gelmedi ve ben görüşme esnasında, maaş pazarlığı yapan insanları aşağılamaktan zevk alıyorum. Bunu yapmak dehşet zevkli.
Amacım aslında birini aşağılamak değil, ama asgari ücreti trilyon verecekmiş gibi bir havayla sunmaya kalkışanları "yani şirketiniz çok güzel, çalışma şeklinizde rahat görünüyor ama çevremde verdiğiniz maaşa çalışacak kimse yok" deyip direkt kalkıyorum.
---
Önceki ay ev arkadaşı almıştım ama 2 hafta önce polis zoruyla evden çıkardım. Piç kirayı vermiyordu, faturaları da ben ödüyordum. Baktım zaten işsiz güçsüzüm ve bir de sürekli ev konusundaki sorumsuzluklarıyla da başımı ağrıtıyor, dedim "üff bi de bunu çekemem"
"Çık" dediğimde "çıkmam" falan filan dedi ama iplemedim. Zaten 3 hafta mühlet vermeme rağmen de ev bakmadı. Çünkü ev bakmaktan daha önemli işleri varmış. Evet haklı, çünkü ipsiz sapsız insanların hiç boş vakti olmaz.
Neyse işte, verdiğim süre dolduğu gün, öğlen saatlerinde telefon açıp "akşam eve gelme, gelirsen kapıyı açmam, eve girmek için ısrar edersen de polis çağırırım" dedim.
Boyum kısa olduğu ve sesim de fazla erkeksi olmadığı için olsa gerek, beni ciddiye almadı ve "girerim, mirerim" deyip durdu.
Akşam oldu, gece 12:00'de çıktı geldi. Kapıyı arkadan kitlediğim için eve giremedi ve zili çaldı, üst zinciri çıkarmadan kapıyı açtım ve "istersen orda dur, eşyalarını toplayıp çantanı vereyim" dedim ama bu bastı hakareti. Neymiş, beyfendinin çaputlarına dokunamaz mışım falan fıstık.
Dedim "bekle o zaman polis çağırayım, polis eşliğinde eve girer çantanı toplar çıkarsın"
Ben böyle diyince soytarı küplere bindi, bir sürü ağız dalaşı ve kapı yumruklama olayı gerçekleşirken 155'i aradım ve kapının dandanları arasında derdimi polise anlattım.
30 dakika sonra 1'i iyi(gençti bu), 1'i kötü(yaşlıydı, belliki meslekte pis işler yapmaktan ve büyük ihtimal hakkında soruşturmalar açılmış olmasından dolayı ilerleyemeyen) 2 polis geldi, bir kaç lak lak ettiler falan, dedim "ben bu adamın evime girmesini istemiyorum. eğer girecekse de sizden biriniz eşliğinde girsin, eşyalarını toplayıp gitsin"
Yaşlı olan, bana biraz fırça atmak ve nasihat etmek arasında uzun bir konuşma yaptı, ama ben yine kabul etmedim. En sonunda inatçı olduğumu iyice bellediğinde benim söylediğimi kabul ettiler ve bizim soytarı, genç olan polis eşliğinde eve girip pırtını topladıktan sonra siktir olup gitti. O gidince kafam rahatladı.
ve şunu bir daha anladım ki;
37 yaşında olmasına rağmen, kendi sorumluluğunu başkasına yüklemeye çalışan insanları sevmiyorum.
karşısındakiyle, konuşmayı bilmeyen insanları sevmiyorum.
başkasının duş havlusunu izinsiz kullananları sevmiyorum.
öğlen saat 13:00'de kalkıp iş güç yok diye ağlayıp sızlananları sevmiyorum.
traş makinamı kullanan adamları sevmiyorum.
sürekli yalan söyleyen insanları sevmiyorum.
dürüstlükten birazcık olsun nasiplenmemiş olanları sevmiyorum.
günde 2 koca nargile içen varoş kafalıları sevmiyorum.
yapacağı iyilikle, insanları kendine borçlandırmaya çalışan tilkileri sevmiyorum. ve daha neler neler.
Bu macera da bitmişken, geçen gün başka bi ev arkadaşıyla konuştuk. Bakalım bununla ne maceralar yaşayacağız.
Bende durumlar böyle, siz de nasıl? Hala musmutlu musunuz?
Uyku tutmadı, anime izlemekten de gözlerim büyüdü.
Animeden sonra kitap okudum, çünkü bu ara kitap okumak artık sıkıcı gelmiyor. Bir kaç gün öncesine kadar fena sıkılıyordum ve bu yüzden okumayı kesmiştim. Şimdi yine başladım.
Dün yine oruç tuttum. İnsan bi şeyi bir kaç sefer üst üste yapınca onun normalliği ve kabullenebilirliliği daha kolay oluyor.
Hem oruç tutmak da zaten abartılacak bir şey değil. Hepi topu belirlenen vakit aralığı boyunca bir şey yemeyeceksin o kadar işte.
---
Öküz'le yine kavgalıyız Daha doğrusu zaten hep kavgalıyız. O kadar çok kavga ediyoruzki, ilişkimiz var mı yok mu emin değilim. Bence birbirimizden başka kavga edecek kimsemiz olmadığı için beraber takılıyoruz.
Seks yapmama dönemim hala bitmedi. O da fena halde kızgın ve kızgınlığını alt edemediği zamanlarda, illa beni sik diye tutturuyor. Oysa sikim kalkmıyor ve hatta çoğu zaman kalkmasını da istemediğimi fark ettim. Zaten bu ara seks yapmadığımız için kavga ediyoruz.
---
3 aydır işsizim. Yeni iş arayışlarım oldu ama maaş'da anlaşamadık. Ölü seviciler, ay boyunca asgari ücrete sikişecek eleman arıyorlar.
Biliyorum asgari ücrete razı olacağım günler de olacaktır, ama o günler henüz gelmedi ve ben görüşme esnasında, maaş pazarlığı yapan insanları aşağılamaktan zevk alıyorum. Bunu yapmak dehşet zevkli.
Amacım aslında birini aşağılamak değil, ama asgari ücreti trilyon verecekmiş gibi bir havayla sunmaya kalkışanları "yani şirketiniz çok güzel, çalışma şeklinizde rahat görünüyor ama çevremde verdiğiniz maaşa çalışacak kimse yok" deyip direkt kalkıyorum.
---
Önceki ay ev arkadaşı almıştım ama 2 hafta önce polis zoruyla evden çıkardım. Piç kirayı vermiyordu, faturaları da ben ödüyordum. Baktım zaten işsiz güçsüzüm ve bir de sürekli ev konusundaki sorumsuzluklarıyla da başımı ağrıtıyor, dedim "üff bi de bunu çekemem"
"Çık" dediğimde "çıkmam" falan filan dedi ama iplemedim. Zaten 3 hafta mühlet vermeme rağmen de ev bakmadı. Çünkü ev bakmaktan daha önemli işleri varmış. Evet haklı, çünkü ipsiz sapsız insanların hiç boş vakti olmaz.
Neyse işte, verdiğim süre dolduğu gün, öğlen saatlerinde telefon açıp "akşam eve gelme, gelirsen kapıyı açmam, eve girmek için ısrar edersen de polis çağırırım" dedim.
Boyum kısa olduğu ve sesim de fazla erkeksi olmadığı için olsa gerek, beni ciddiye almadı ve "girerim, mirerim" deyip durdu.
Akşam oldu, gece 12:00'de çıktı geldi. Kapıyı arkadan kitlediğim için eve giremedi ve zili çaldı, üst zinciri çıkarmadan kapıyı açtım ve "istersen orda dur, eşyalarını toplayıp çantanı vereyim" dedim ama bu bastı hakareti. Neymiş, beyfendinin çaputlarına dokunamaz mışım falan fıstık.
Dedim "bekle o zaman polis çağırayım, polis eşliğinde eve girer çantanı toplar çıkarsın"
Ben böyle diyince soytarı küplere bindi, bir sürü ağız dalaşı ve kapı yumruklama olayı gerçekleşirken 155'i aradım ve kapının dandanları arasında derdimi polise anlattım.
30 dakika sonra 1'i iyi(gençti bu), 1'i kötü(yaşlıydı, belliki meslekte pis işler yapmaktan ve büyük ihtimal hakkında soruşturmalar açılmış olmasından dolayı ilerleyemeyen) 2 polis geldi, bir kaç lak lak ettiler falan, dedim "ben bu adamın evime girmesini istemiyorum. eğer girecekse de sizden biriniz eşliğinde girsin, eşyalarını toplayıp gitsin"
Yaşlı olan, bana biraz fırça atmak ve nasihat etmek arasında uzun bir konuşma yaptı, ama ben yine kabul etmedim. En sonunda inatçı olduğumu iyice bellediğinde benim söylediğimi kabul ettiler ve bizim soytarı, genç olan polis eşliğinde eve girip pırtını topladıktan sonra siktir olup gitti. O gidince kafam rahatladı.
ve şunu bir daha anladım ki;
37 yaşında olmasına rağmen, kendi sorumluluğunu başkasına yüklemeye çalışan insanları sevmiyorum.
karşısındakiyle, konuşmayı bilmeyen insanları sevmiyorum.
başkasının duş havlusunu izinsiz kullananları sevmiyorum.
öğlen saat 13:00'de kalkıp iş güç yok diye ağlayıp sızlananları sevmiyorum.
traş makinamı kullanan adamları sevmiyorum.
sürekli yalan söyleyen insanları sevmiyorum.
dürüstlükten birazcık olsun nasiplenmemiş olanları sevmiyorum.
günde 2 koca nargile içen varoş kafalıları sevmiyorum.
yapacağı iyilikle, insanları kendine borçlandırmaya çalışan tilkileri sevmiyorum. ve daha neler neler.
Bu macera da bitmişken, geçen gün başka bi ev arkadaşıyla konuştuk. Bakalım bununla ne maceralar yaşayacağız.
Bende durumlar böyle, siz de nasıl? Hala musmutlu musunuz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


