bismillah. çünkü; hayat erkeği, hayatının kadınını buldu. inşallah yanılmaz.
13 nisan edit: yanıldı.

28 martdünkü mesajlarımla beni kırmadı ve bugün sözleştiğimiz gibi dost kitabevi'nin önünde buluştuk.
onu beklerken, yüzyüze ilk intibam güzel olsun diye düşünürken, son anda saçlarımı yapmadığımı akledip elimdeki termos'dan elime çok az su dökerek ıslattım ve tam saçlarımı sağa doğru tarayacakken "selam" dedi ve ben ıslak elimle doğru dürüst tokalaşamadım bile.
"saçlarımı yapmamışım galiba. unuttum. sen gelmeden düzelteyim diye elime su döktüm,düzeltecektim" demiştimki uzun uzun, o "yok iyi böyle, düzgün" dedi tüm içtenliğiyle ve bastırdığım tüm gerginliğimi alıp kenardaki izmarit dolu çöp kutusuna atıverdi.
yüzünde yerleşik hayata geçmiş mini mini gülümsemesi, göz çukurlarında fıldır fıldır dönen iki zeytin tanesi ve insanı sakinleştiren o kırılmaya hazır narin sesiyle ben bi anda gevşedimki anlatamam.
"ne yapalım, nerede oturalım" sözcüklerinden ibaret iki cümlecik eşliğinde sağa sola bakınarak gittik bi yere oturduk. oturmadan önce "senin çayın var, almışsın. bende bi çay alayım. sen bak istersen, bi masaya geç" dedi "hayır, çay değil. termosda su var" diyecektim ama negatif bi cümle kurmuş olacağım için sustum. o da gitti kasada siparişini vermeye.
artık kasalar hem sipariş alıyor, hem kahve veriyor, hem gülümseniliyor. sahte sahte. çünkü patronlar bunu ister. ama neyse şimdi kapitalizmi eleştirecek sıra değil. dur ben bugünkü mutluluk sebebimi yazayım;
o kasada kahve almakla uğraşırken, ben de içerde az sonra onunla sohbet ederken sesini rahat duyabileceğim bi masa arandım. bi kaç saniyelik mekân turlaması sonrasında oturdum bi masaya. hayır tabiki masaya değil, sandalyeye oturdum o yeeee.
heyecanımı bastırmak için elimdeki su dolu termos'da çay varmış gibi yavaşça bi kaç yudum aldım ve evet artık bu su değil, çay olmuştu bile. çünkü ona "çay ol" denmişti ve o artık bi çaydı :)
sonra zeytingözlü'de geldi, oturdu kağıt bardaktaki kahvesiyle karşıma. bi de tüm içtenliğiyle bi gülümsediki sorma.
heyecan meyecan kalmadı vallah.
zaten bu ilk buluşmalarda ne konuşulur, nasıl davranılır falan bilmediğim için heyecanımı kaybetmesi iyi olmuştu. iyi oldu ve bende kendimi koyverdim.
bi ara ordan burdan konuşurken gözlerimle gözlerini yakalamaya çalıştığımı hatırlıyorum ama utandı sanki ve o yüzden bi daha yapmadım. yapmamaya çalıştım.
yarım saat sonra tekrar yakalamaya çalışırken yakaladım kendimi. bu sefer ben utandım. ayıptı ama olacak şey miydi canım. panikledim.
paniklediğim zaman çok konuştuğumu kimse bilmez ben dışında. o da bilmezdi. nerden bilsindiki. çok konuştum. hiç susmadım. o kadar konuştumki, dün akşam onunla burada bi yerde otururken olurda konuşmamız tıkanırsa diye konuşma konuları not aldığım kağıdı bile otobüse binmeden önce ego kartını cebimde ararken görünceye kadar hatırlıyamadım. nalet olası ego.
demekki insan iyi hissettiğinde zaman gerçekten çabuk geçiyor. ben hiç anlamadım 1,5 saatin nasıl geçtiğini. bana sorsalar, 10 dakka önce oturmuştuk ama şimdi kim inanırdı ki bana. üstelik tüm saatler birer akrep gibi bana karşıyken ve o kalkalım demişti bile.
negatif bir şey dememek için "olur" dedim.
nalet olası bu negatif bir şey söylememe huyum.
oysa söylemeliydim sanki ama şimdi ne bileyim yaaaa söyleyemedim işte. o an tutulmuşum demekki.
ama güzeldi yani.
çok iyi hissettim.
işte bugün böyle mutlu ettin beni.
1 nisanyine dost kitabevinin orda buluşmaya karar vermiştik ve sözleştiğimiz saatte ordaydım. "acaba tanıyacak mıyım, ya tanıyamazsam nasıl olacak, ayıp olmaz mı, çok ayıp olur, yüzkörlüğüm olduğunu söylemiş miydim acaba" adlı sorular zihnimi meşgul etmeye başladığında, hayata pozitif bakan yanımın sesini açıp "merak etme, o bu soruları takmayacak kadar iyi biri" dedim kendi kendime ve bi rahatladımki anlatamam.
çok geçmeden geldi, o gelinceye kadar da ben bi kaç kişiyi o mu değil mi diye kesmedim değil ama kalabalığın arasında gördüğümde "vallahi bu o" demiştimki içimden, o da yüzüne, tanıdık birini görmenin verdiği o sıcak bakışları takındı ve beni emin kıldı.
evet oydu.
içim kıpır kıpır oldu, böyle bi koşuvercektimki son anda kendimi hafif tutarak, sakin sakin ama büyük bi hevesle yürüdüm ona doğru. adımlarım bi ara birbirine karışacaktı, ama sağ olsunlar öyle yapmayıp, düzgünce yürüttüler beni ona ve kocaman gülümsememi takınmış halde ona vardığımda "tanıdın mı beni" dedi "evet evet tanıdım, ama zaten kendime bi kısa yol atadım. birini tanıdım mı tanımadım mı ikilemi yaşarken, o kişinin yüzüne yayılan ifadeye odaklanıp, tanışıp tanışmadığımızı anlıyorum" dedim.
cevabımla ikna oldu. hiç üstelemedi. hemen anladı. anlaması beni de rahatlattı.
akan kalabalığa karışıp bi yerde oturduk.
oturduğumuz anda da saatleri unuttum ben.
kalkalım mı dediğinde "hayır oturalım" diyemedim, çünkü onu çok tutmuşum gibi hissetmiştim. sahi saat kaç olmuştu?
bu sefer işlerimiz dışında konuşalım demiştik ama buna pek bağlı kaldığımı söyleyemem. ara ara fark ettikçe daldan dala atlar gibi başka konu açmaya çalıştım. hiç bozmadı beni. sanki zaten bu konuyu konuşuyormuşuz gibi devam etti. öyle de anlayışlıdır.
"iyi biri"yle çıkmak konusundaki yazışmalarımız aklıma geldiği için "ya biriyle sadece güzel veya yakışıklı diye çıkmak, insanın hem kendisine hem karşısındakine yapabileceği en büyük hakarettir" dedim, "evet, öyle" dedi ve bu konuyu önümüzdeki masaya yatırdık. orasını burasını iyice konuştuktan sonra, yanlış anlaşılmamış olduğum için içime su serpilmiş oldu. aynı fikirdeydik ve çok rahatlamıştım. çünkü en çok korktuğum şey, yanlış anlaşılmaktır benim. doğru anlaşılmıştım.
bazen konuşurken, çaktırmadan yüzüne bakmaya çalışıyordum. hem zihnime kazımak için, hem o pırıl pırıl cildini daha da güzelleştiren sakin bakışlarını yakalamak için. yakalayamadım ama bi kaç saliselik kesişmeler de yaşanmadı değil.
hayvan gibi içine düşmemek için bu avlanmalarımı tekrarlayamıyordum ve sakinleşmek için de az önce bana ısmarladığı orta boy sıcak sütü kafaya dikiyordum.
evet, hesabı o ödemişti.
çünkü geçen sefer, elimdeki termosda su değil çay var sanıp "senin çayın var" demişti diye bende çaktırmamıştım ve sonra gelip burda yazdığım cümlelerden öğrenince "bunu söylemeliydin" demişti :) bende hemen atlayıp "o zaman bi dahakine ısmarlasın" diyerek bu buluşmayı garantilemiştim.
peki, sonraki buluşmayı nasıl garantileyeceğim?
o fıldır fıldır dönen zeytin gözlerdeki sıcak bakışları bi daha yakalamak için hangi bahaneyi uyduracağım?
7 nisan dost kitabevi sponsorumuz değil ama orası bizim "nerede buluşalım" demeden buluştuğumuz yer olmaya doğru gidiyor. bugün resmi olarak öyle oldu.
demekki "buluşalım" dediğimizde, yer değil sadece saat belirtmek yeterlidir artık.
onu gördüğümde heyecanla yanında bitiverdim ve o küçük elinin sıcaklığını hissetmek için uzun uzun tutmaya niyetliydim ama ayıp olur diye hemen bıraktım.
hatta yürümeye başladığımızda elinden tutacaktım ve tutup sallaya sallaya cadde de yürüyecektim ilkokul'da ayşe'nin saçını çekerek onu sevdiğini belli eden ali gibi ama tutamadım. çünkü adını koymamıştık, bu buluşmaların. tutarsam "hoşt, ne oluyor lan" diyebilirdi.
demesindi.
aslında hiçbi zaman öyle demezdi de ama ben yine de tut a madım.
yüzünde mini mini gülümsemesi, sokağı bile sakinleştiren adımları eşliğinde gittik bi yerde çay içtik.
allah affetsin değişik bitkilerin karışımı ve değişik isimli diye 140 tl'ye çay mı olur?
oldu vallah. sanırım o verdi benim çayın parasını da.
ne biçim erkektim lan ben? feministlerden taraf oldum iyice. ama nasıl güzel var ya feminist meminist şeyler.
hem ben artık alıştım buna. ve lütfen allahım elimi soğuk sudan sıcak suya sokmayacağım günleri de görmek istiyorum artık onunla.
pardon allahım stop stop stop "sıcak sudan, soğuk suya" olacaktı.
lütfen allah'ım önceki dua diye kendime ettiğim bed dua'yı duymazlıktan gel.
ama her şeyi gören, duyan, bilen ve bize şahdamarımızdan daha yakın olan güzel allahım, bu nasıl olur ki?
olmaz değil mi?
çünkü duydun bi kere.
olsuuuuun, yanlışlıkla edilen duaları kabul etmezsin bilirim ve karşılığını kalpteki niyetlere göre verensin sen. bu yüzden allah'sın ya ve ben sana bu yüzden tapıyorum. senden başkasına taptırma beni güzel allahım.
ama ne güzel şeylerde yaratmışsın. bak işte karşımda oturuyor. tatlı tatlı konuşuyor. yüzüne çok bakarsam utanır diye bakamıyorum da naaapcaz böyle allahımmmmmmm.
bir şey söyleyeyim mi allahım;
bu işler nasıl yürüyordu. ben hep unuttum. ya da sen bana unutturdun. ama çok iyi yaptın. çok teşekkür ederim sevgili allahım.
şimdi her şeye yeniden, sıfırdan, en temelden başlıyorum ve ona da "bunun adı olsun, ama herkes gibi yaşamayalım. bize özel olsun. her şeyi bize özel yaşayalım" diyorum, salağa yatmıyor hemen kabul ediyor. hiç ikiletmiyor. adını koyuyoruz bugün ama adı yok. bi şeye söz verdik biliyoruz.
bilmem kaç saat sonra kalktığımızda, onu teeee evine kadar götüresim var ama istemiyor. çok ısrar etsem ister bence ama çok ısrar ettiğim için istemesin, gelmemi istediği için istesin istiyorum.
ama nalet olası huylarımız, çok kibarız ve kırmaktan korkuyoruz
yormaktan korkuyoruz
birbirimize zahmet vermekten korkuyoruz
ısrarın bıkkınlığından korkuyoruz da korkuyoruz ve işte, içimizde bi yere tüm heveslerimizi gömmüş gibi bakışarak ama sarılmak da isteyip kendini tutarak, bunun yerine, saka kuşu gibi avucuma sıkışmış o küçük yumuşak elini uzun uzun tutarak avunuyorum.
ne güzel el vermişsin allahım.
yumuşacık ve yumuşacıklığı gibi de bi sımsıcaklığı var.
sen ne güzel şeyler yaratıyorsun allahım. işte avuçiçimle şahidim.
12 nisandün yine buluştuk. ama dost kitabevi'nin önünde değilde ulus'da, güneşin görme açısını kısıtlamaması için sağ elini gözlerine siper ederek etrafı gözetleyen devasa asker heykelinin orda, tüm egomuzu yüklenmiş olarak ego genel müdürlüğünün hemen altında buluştuk. önceki ay birbirini hiç tanımayan, birbirlerinin varlığından bile habersiz olan iki insanın, tanıştıkça ses tonlarının yükseleceğinin işareti gibiydi bu müdürlük.
etrafta azrail'le randevulaşmış yaşlılar, sakatlığını dilencilikle taçlandıran fırsatçılar, selpak-tespih-kereta-su-ucuz plastik kalem satan emekliler, ışıklarda yeşili bekleyen tıka basa dolu otobüsler otobüsler otobüsler.
karşıdan karşıya geçen kalabalık arasında onu gördüm. her ayrılışımızdan sonra yüzünü unutsamda, artık gördüğüm an tanıyabiliyorum. yani; tanışıklığın iyi yanları da var. birini gördüğünde, tanıdığını bilmek-emin olmak gibi.
o da beni görmüş ve yüzüne, tanıdık birini görmenin verdiği o rahatlık yayılmıştı. flulaşmış kalabalık içinde onun karşıya geçmesini beklerken, yüzündeki ifadenin çekimser küçük bi gülümsemeye döndüğünü çok net görebiliyordum.
normaldi. yani şimdi az mı gülümsesin, yoksa tüm dişleri görünecek kadar mı? nedir bunun ölçüsü ve neydi? kim belirlemişti, belirleyecekti?
bu hava eşliğinde geldiğinde, o küçük elleriyle tokalaşırken gülümsemesinin de yüzünü tamamen ele geçirmesini engellemek için elinden geleni yapıyordu ama elleri küçüktü ve gülümsemesi yüzüne yayıldı.
saniyenin onmilyonda biri kadar bi anda, hafif bi sarılma yapacakken tutmuştum kendimi. acaba, gülümsemesinin yüzünü ele geçirmesinin nedeni bunu hissetmesi miydi?
bugün için planımız vardı; aşağıda yiba bisiklet çarşısına bakacak, ordan da hemen arkasındaki bit pazarına gidecek, daha sonra denizciler caddesi üzerindeki uludağ kebap salonu'nda yemek yiyecektik birlikte ilk defa. sonra da ben namaz kılacaktım, ordan da mehmet okuyan'ın konferansına bakacaktık ama tüm bunlara henüz bi kaç saat vardı.
cadde boyu yürümeye başladık. eğlence mekânı olarak adlandırılan fakat aslında eskiden neredeyse genelev işlevi gördüğü için halk arasında kerhane olarak bilenen tüm o pavyonların önünden, en namuslu halimizle usul usul yürüyüp geçtik. bakacak bi şey olmadığı için bisiklet çarşısının önünde biraz yavaşlamış halde sessizce yürümeye başladık. bisikletçiler estetik yoksunluklarını olabildiğince belli edecek şekilde dağ gibi yığdıkları bisikletleri, esnaflıkla alakasız bi şekilde satmak için yemin etmişler gibi, yoldan geçerken yavaşlayanları çöpleşmiş bisikletlerine bakılması için davet ediyorlardı. poşetlerinden bile çıkarılmamış bi eşyayı satmak istemeleri trajikomikti ama bunu şimdi kime anlatıcan. hiiiiiiiç.
bu yüzden onları geçip bit parazarına gittik.
ama gerçekten bit pazarı. her şey çöpten az önce çıkarılmış, temizlenmeden de yerdeki branda veya çaputların üzerine serilmişti. siyah beyaz fotoğraflar, abajurlar, makaslar, bıçaklar, araba parçaları, kıyafetler, mutfak eşyaları ve hatta kemal kılıçdaroğlu'nun karısı selvi kılıçdaroğlu'na aldığı airfryer'ı bile.
pazarı şöyle bi üstünkörü turlayıp çıktık. her şeye biraz midesi bulanarak bakmıştı. o yüzden geçen ay buradan pantolon aldığımı söylemedim. şimdi benden de midesi bulanmasındı.
buraya sık geldiğimi ve bu yüzden burada pazarcılık yapan iki kişiyi artık nerdeyse tanıdığımı söyledim. yakıştıramadı. hatta; zaman geçirdiğimiz, vakit ayırdığımız insanların bizim hayatımızı etkilediklerini, bi şekilde daha ileri veya geri gitmemizi belirlediklerini söyledi. bu konu hakkında çok şey anlattı aslında ama ben unutkanım. fakat sanki, insanları bi aparat gibi gördüğünü düşündürttü o an.
pazardan bitlenmeden çıkmış, gerisin geri 1927 yılında yapılan devasa zafer anıtı'na doğru yürümeye başlamıştık. bit pazarından bir şey almanın amaç olmadığını, orada gerçekten ihtiyaç sahipleri ve aslında bi değer yaratmış olarak eve 3-5 ekmek götürme telaşındakilerden bir şeyler alınabilir, alıyorum minvalinde cümleler kurarak kendimi açıklamaya, bakış açımı anlatmaya çalışıyordum. fakat boş verdim. yürüdük gittik, uludağ restoran'a kebaplarımızı söyledik. geldi yedik oh missss
bu restoranı bi arkadaşımla geldiğimizde öğrendiğimi söyledim ve arkadaşımdan bahsettim. geçen aylarda timeleft uygulaması'ndaki buluşmalardan birinde tanıştığımızı, evli bi çocuklu olduğunu, hatta sonraki buluşmalarımıza kocasını da getirdiğini ve tanıştığımızı, sonra bizim ara ara birbirimizi sorduğumuzu ve işte buluşup dostça yemek yediğimizi, evlerine beni yemeğe davet ettiklerini de anlattım ve orda koptu.
bunun çok yanlış olduğunu.
evli bi kadının başka bi erkekle buluşmasının, bi kocanın karısının başka erkeklerle veya olmadığı bi yemeğe katılmasının hoş olmadığını, normal olmadığını anlatmaya çalıştığı düşüncelerini ard arda sıraladı.
bende "evet, zaten kadın manik biri. ama yine de kocası veya kendisi için doğru neyse öyle yaşıyorlar. ve bence hasta olmasına rağmen, evliliklerini bitirmemiş olmaları, buna rağmen kocasının bu evliliği devam ettirmek için onun bu tür etkinliklere katılmasını, yeni arkadaşlıklar kurmasını desteklediği, mani dönemlerinde onu çok güzel idare ettiğini ve bunun aslında çok güzel olduğunu söyledim. adam kadının tüm deliliklerine rağmen bırakmıyor ve çocuklarını büyütmeye devam ediyorlar. zaten onlara, hayatlarını nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyemeyecğimi ve beni ilgilendirmediğini söyledim" ama kime söylüyordum. hiiiç.
sonra çaylarımız geldi. içtik. hesabı istediğim garsona "hesaplarımız ayrı olsun" dedi. oysa onu ben getirmiştim ve önceki buluşmalarımızda çay paralarını vermek istemesini samimi bulduğum için ödemesini de hoş karşılamıştım, bu yüzden ısrar etmemiştim ama şimdi o bi kaç kez daha ısrar ediyor, garsona söylüyordu. garson "onun dediği gibi ayrı ayrı" hesaplayarak posu uzattığında, bahşiş koparabilme umuduyla güya "pos cihazı karttan ücreti çekmedi" sahtekârlığını sergilemişti ama bende bahşiş verecek göz yoktu. bu numarasına rağmen benden bahşiş koparamayacağını anladığında artık çok geçti ve bu yüzden feri sönen gözbebeklerine bakarak, gidebilirsin anlamındaki "teşekkür ederim, çok teşekkür ederim. ellerinize sağlık" cümlelerini seslendirdim ve o pos cihazıyla çekti gitti, biz toparlanıp çıktık.
alt sokak aralarından geçerken buralara ilk defa geldiğini söyledi. ben çok geldim diye yanıt verdim. melike hatun camii'sine doğru giderken, öğlen namazını kılmamış olduğum aklıma geldi. camiiye vardığımızda o bahçede oturdu, ben de bi koşu alt kata gidip abdest aldım, gittim namaz kıldım ve bahçeye ona döndüm.
kadının biriyle konuşuyordu. o da konferans'a gelmişti ama şimdi 1 saat kadar vakit varken, oturup beklemek yerine gençlik parkı'na yürüdük. park'ta çay içecek hiçbir yer açık değildi. bi kaç tur atıp çıktı. zaten konferans'da başlardı birazdan.
salona gittiğimizde içerisi tıklım tıklımdı. oturacak yer zaten kalmamıştı, ama tüm o ara koridorlar vs de domuştu. çıktık, sıhhiye'ye doğru yürüdük.
sürekli nerden bindiğimi sorduğu için durağıma geldiğimde "buradan bineceğim" dedim. vedalaştık, gitti.
otobüsüm geldi. bindim. kulaklığımı taktım, rihanna dinleyerek eve geldim.
13 nisan
14 nisan
olmuyor.
farklı yönlere bakıp aynı şeyi görmek isteyen iki kişiyle hiçbir şey olmuyor.
birimizden biri, diğerinin tarafına dönmeliydi ama dönemedik. oysa benim tarafım daha makuldü lakin ısrarla dönmek istemedi.
her şeyi, hayattan tamamen soyutlanarak romantize edilmiş filmlerden, ideal ilişkilerin kurgulandığı kitaplardan, her bölüm adeta ayrı bir yanardağ patlamasıyla öpüşülerek biten dizilerden, ilk görüşte aşkı anlatarak göbek atılan hoppidi hoppidi şarkılardan, buram buram erotizm kokan şiirlerden, öykülerden, romanlardan dan dan dan öğrenmiş birine kendi gördüğümü anlatamazdım zaten. ama olsun denedim. denedim allahım sen hep şahittin.
belki de herkes haklıdır. tüm o milyonlar, milyarlar lar lar lar haklıdırlar.
kimse iyi biri olduğu için sevilmek istemiyor.
ve anladım, onlar için sırf iyi biri olarak sevilmek küfür gibi.
sadece arzulanmak, sikilmek sikilmek sikilmek, sonsuza kadar sikilmek için sevilmek istiyorlar.