Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

1 Mart 2016

dünyayı ibneler kurtaracak ve bir öküzü sevmekle başlayacak her şey.

Burdan devam ediyor; http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/02/okuz-herifle-yazsmaca.html

...o ısrar edince bir şey demedim ve gülümsememi saklayıp çayımdan bir yudum daha aldım. Ama Öküz inatçıydı ve "ne olduuu" cümlesiyle tekrar ısrar edince "ya işte, sen çay içerken ağzını höpürdetiyorsun ya, bi an seni taklit ederek höpürdetsem mi diye düşündüm, o yüzden tutamadım kendimi, güldüm" dedim ve o "açta götünle dalga geç" dedi.
Cümlesini bitirdiğinde ise ben çaydan onu taklit ederek bir yudum alıp içtim ve ikimiz beraber gülmeye başladık.

Gülüşümüzle beraber ortalık ısınmıştı ve o da çayını alıp doğal höpürdetmesinden daha abartılı bir höpürdetmeyle içmeye başladı. Bu aptal anın komikliğiyle ben hepten koptum ve katıla katıla gülmeye başladım. Fazlasıyla gürültülü gülüşümün ardından, o da bana gülmeye başladığı için beraber gülmeye başladık.
Aradan bir iki dakika geçtiğinde gülüşlerimiz sahteleşmiş ve "artık gülmesek mi" adında düşünceler kafamda geçiyordu. Çünkü artık zoraki güldüğümüzü ikimizde biliyorduk. Üstelik normal gülüşüm bile çirkinken, bu sahte gülüşlerle hepten çekilmez olduğumu da fark etmiştim.

Hem bizim aramızda henüz 1 yıllık zaman meselesi vardı ve bu konu aslında gülünemeyecek kadar da çok ciddiydi..
Çayımızı içtik, sıradan şeyler konuşmaya çalıştık ve bi kaç saat sonra güneşin yerini ay'a bırakmak istemesinin ardından Öküz Herif de biraz daha yakınlaşmak istedi.
Başka zaman olsa "evet" derdim ve aslında hemen kucağına atlayabilirdim ama şimdi konuşacak o kadar çok önemli şeylerimiz varken, seks'in ilk sırayı kapması midemi bulandırdı. Konuyu ciddi meselelere getirmek istemem esnasında da hep alakasız şeyler konuştu, başka şeyler yapmak istedi. O anki konudan alakasızca hareketlerde bulununca midem daha çok bulandı.

Bir kaç seks isteğinin daha sonrasında kesin ve soğuk bir ses tonuyla "hayır" diye sertçe tersledim ve o da bunun üzerine fena şekilde bozulunca çıktı gitti. Giderken bir sürü küfürler etti, bağırdı çağırdı, onunla oynadığımı söyledi.
Söyledikleri karşısında; üzülmedim, bozulmadım, kırılmadım. Hatta o an kızgınlıktan dolayı ağzından çıkan hiçbir şeyi iplemedim. Çünkü o böyleydi ve tüm inadına rağmen istediğini alamayınca çirkefleşen tiplerdendi ve ben artık onu kesinkes olarak bildiğim için bu hareketleri karşısında bozulmayı, kırılmayı ve üzülmeyi geçen yıl ardımda bırakmıştım. Hem ben malımı, o malını bilirdi. Yani ikimiz de birbirimizi bilirdik..

Oda farkındaydı, onunla birbirimizin tam zıddıydık. Her konuda farklı düşünür, farklı yaklaşır ve olayları farklı ele alırdık. O biraz daha faşist bir kafa yapısına sahipti ve bunu ona söylediğimde de kabul etmezdi. Çünkü faşizmin dünyayı güzelleştirmek için kullanıldığında, yapılanların faşizm olmadığını savunan bir tipti. Oysa faşizm senden farklı olanı istemediğin an da başlar. En basit tanımı budur ve o bunu kabul etmezdi. (bi dakka ya, biz burda eşcinsel seks hikayeleri anlatan ve okuyan tipleriz, faşizm falan filana nasıl girdik. bunu yaptığım için kendimden utanıyorum. hepinizden özür dileyerek hemen sikli soklu konuma geri dönüyorum. çok pardon, çok pardon)
Sadece hayata bakış açımızda değil, fiziksel özelliklerimizle de zıttık. O iri yarı beyaz bi fil, ben çıtı pıtı bir siyah karıncaydım. Belki de birbirimize takılıp kalışımız biraz da bundandı.
Birbirimizin sahip olamadığımız özelliklerinden dolayı, aramızda bir çekim oluşuyordu ve bu çekim bizi zaman zaman sert bi şekilde itse de, her itiş sonrasında, uzaklaşmış olduğumuzdan daha fazla yakınlaşıyorduk.

O gidince, kapıyı kapattım, soğumuş olan çayın altını biraz daha açtım ısınınca bi bardak çay doldurdum ve dolaptan bi parça limon alıp çaya sıktıktan sonra, tütmekte olan buharını burnuma çeke çeke yudumlamaya başladım. Çayın demi daha iyi gibiydi. Çayı içtim, akşam oldu film izlerken uyuya kaldım ve bir gün daha sikindirik bi şekilde geçip gitmiş oldu.

Ertesi gün, Öküz Herif'ten ümidimi kesmiş olarak uyandığımda, "onu aklımdan tamamen nasıl silebilirim" diye düşünürken buldum kendimi ve işte tam da o anda Uzun Boylu bi arkadaşımın hakkımda yaptığı tespiti aklıma geldi. Şöyle demişti;
 "abii sen çok iyi birisin, ama tek yanlışın; tek bir hatada, o güne kadar yaptığın her şeyi siliyorsun. o güne kadarki emeğin, harcadığın zamanın hepsi boşa gidiyor. yapma bunu abii" deyişi cümlesi geldi ve o anda kafama elma düşmüş gibi aydınlandım.

Yani evet ya, Öküz Herif yanlış şeyler yapıyor, söylüyor ve sürekli yanlış da yapmak istiyor olabilirdi. Ama bunlar onu silmemi gerektirmezdi. Hem bu yanlışlar benim gördüğüm, anlam yükleyerek yanlış diye tanımladığım hareketlerden ibaretti.
O bu yaptıklarının yanlış olduğunun farkında değildi ve hatta bu yaptıklarını yanlış olarak da görmüyordu. Yani ben yanlış olarak görüyordum diye tüm bunlar yanlış mı oluyordu?
Sahi, yanlış diye tanımladığım şeylerin yanlış olduğu sonucuna kim kesin bir şekilde varabilirdi ki?..

Seks konusunda bile haklıydı. Ona göre seks birincildi ve bu da onun en büyük, en doğal hakkıydı. Durum böyle olunca ve olaya bu şekilde yaklaşınca neden onu suçlayacaktım ki?
Belki de aramızdaki kimya uyumunu seks ile yakalayıp sonra hayatımızın geneline yayabilirdik. Galiba ben de onun gibi seks'i birinci sıraya almalıydım ve böylece aramızdaki sorunu yavaş yavaş çözebilirdik.

Böyle düşününce bi sakinleştim. Boynumdan yukarısına hücum etmiş olan kan, tekrar vücudumun her yerine eşit şekilde dağıldı ve ortalık sakinleşti.
İşte buydu ya, olaya sadece biraz da onun gibi bakmak lazımdı. Hep kavga hep kavga nereye kadar sürecekti ki..

Aradan bir kaç dakika geçtiğinde daha çok sakinleştim. Sakinleştikçe, ona daha çok hak verdim. Çünkü onu silip atmak istemiyordum ve bu konuyu o istemese bile, benim ısrarımla konuşarak çözebilirdik. Sadece arada onun istediğini yapmak ve işleri bu şekilde yavaşça yoluna sokmam gerekiyordu.
Hem onun, benim istediğim gibi olabilmesi durumu bi anda olabilecek bir şey de değildi ve aslında bi an'da olsun istediğimde de, biz çatışmaya başlıyorduk. Oysa ben onun doğru kişi olduğundan emindim ve onunla artık çatışmak istemiyordum. Çatışsak bile sadece olumluya doğru gideceksek çatışmak niyetindeydim. Böyle karar aldım ve daha çok sakinleştim.
Zaten biliyorsunuz, koca bulmak kolay değil, bulduğunu kaybetmemek ve adeta bir Koala gibi sımsıkı yapışmak lazımdı :)))

Şimdi bunu fark etmişken, pes etmek yerine dönüp ona doğrusunu göstererek ilerlemek ikimiz için de çok iyi olabilirdi. Bu yüzden hemen telefonu alıp Öküz'e;

"Flörtleşelim. Birbirimizi tanımaya çalışalım. kibar davranalım birbirimize.
Birbirimizi iyi hissettiremeye çalışalım.
Böyle yaklaşalım birbirimize, bundan daha güzeli olmaz.
Farkında olmadan gösterilen kabalığın birbirimizi kırmaktan başka etkisi olmuyor.
Birbirimize malmışız gibi davranırsak bu itici olur, bizi birbirimizden kaçırır.
Derdimi sana, seni kırmadan anlattığımı düşünüyorum" cümlelerini ard arda aklıma geldiği gibi, çala kalem bi şekilde whatsapp'ten yazdım ve attım.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/03/bu-ara-flortlesecek-halim-yok-sadece.html

1 yorum:

Adsız dedi ki...

yohaminakoyım