Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Eylül 2015

anne'ne sütlaç yaptırıp sevdiğin kişiye götürmek (1)

"Naber" dedi ikimizden biri birbirimize ve öyle konuşmaya başladık.
Hangimizin ilk konuştuğunu hatırlamıyorum, ama o an daha çok tanışmış olmamızı önemsiyordum ve bu yüzden şu an konuşuyor olmamız yeterliydi..

Bunun yeterli olduğunu düşündüğüm için ve o an karşılıklı olarak ona bakıyor olduğum için, birileriyle tanışıncaya kadar takındığım işe yaramaz tinerci gardımı indirdim ve önyargılarımı yere bırakıp "iyi bir çocuk" dedim içimden.
Ya da, tanıştığımız zaman suratından asla kazınamayacak olan piç ifadesine rağmen, gözlerindeki o küçük kedi yavrusu bakışından dolayı "iyi bir adam" mı demeliyim.

Gözleri sürme çekilmiş gibi olduğundan olsa gerek, zaten güzel bakıyordu, saçlarının önü genelinden daha fazla dökülmüştü ve özellikle başının tepesi seyrelmeye başlayan tüm erkekler gibi, o da kalan bir kaç saç teline can haliyle yapışmış gitmesinler diye uzatıp, bu uzatma işinin ona aptalca görünmesinden habersiz hayatına devam ediyordu.
Tabi öte yandan, yaşamı da esmer teni gibi gittikçe kararmaya başlamıştı..
ama ikimizde bunun ayan beyan bir şekilde farkında değildik....

Aslında ben farkındaydım, ama "o böyle yaşamak istiyorsa onu değiştirmeye hakkım yok" bilincine de sahiptim. Tabii tamamen bir kayıtsızlık değildi benimki, sadece yanlış şeyler yaptığını bir iki defa hatırlatarak görevimi yerine getirmekle yükümlüydüm ve bu görevimi de onunla ilerleyen günlerde tanıştıkça yerine getirmiştim.
Değişmek istemesi ve değişmesi ona kalan bir şeydi. Hayatı ve yaşamının nasıl olacağı hakkında tek söz sahibi kendisiydi. Bu konuda bana bok yemek bile düşmezdi.

Tanışmamızın öncesine kadar, onunla yıllardır aynı mekânlarda tepinmemize rağmen ondan uzak durmamın nedenini hiçbir zaman tam olarak anlamadım. Ama zaten sadece ondan değil, kafama; zerre kadar uymayan herkesten uzak duran bir kişiliğim var.
Bunu neden yaptığımı tam olarak bilmiyorum, ama işte henüz tanışmadığım biri, ufacık bir şekilde bile hayalimdeki çizgilerden birinin dışına çıktığında bile onunla değil selamlaşmak, elimden gelse aynı mekânın havasını bile solumazdım.

Belki de yer yer pis bir dünyada yaşadığımızın farkında olduğum için, kendimi bilinçsizce yapabileceğim şeylerden koruma içgüdüselliğinin baskınlığı sonucu bilinç altımda yerleşik hayata geçmiş bir tür savunma şeysinden kaynaklıydı benim tuhaflığım, takıntım veya işte adı her neyse..

Tabii bunun başka bir nedeni de; henüz kuduruk bir göt olduğum için, daha çok, sadece avına odaklanan, avcı bir hayvan gibi yaşadığımdan da olabilir. Hatta ilgilendiğim kişi dışında kimseyle göz teması bile kurmayan pis bir yapım vardı.
O ise benim aksime bu leş ortamlarda herkesi de tanıyor, herkesle de muhabbet ediyordu. Nerdeyse tanımadığı hiç kimse yoktu.

İyi bir orospu olmanın ilk şartı olan, iyi bir gözlemci olmak özelliğini kendisinde fazlasıyla barındıran biri olduğum için, onun saçma sapan hal ve hareketlerinden, ağzını yaya yaya açtığı konuşma tarzından, kurduğu cümlelerin içinde geçen o söylenilmemesi gereken yalaşık-yılışık kelimelerden ve arkadaşlarına olan dokunma ve göz süzmelerinden dolayı onunla ilk karşılaştığımız günlerde "uzak durulacak" etiketini sessizce PAT diye yapıştırıp, sanki o, dünya'mızda yokmuş gibi yaşamaya devam etmiştim.

Şimdi yıllardır aynı leş ortama takıldığımız için onun bu herkesle olan gereksiz içli dışlı muhabbetlerinden dolayı, onunla değil yanyana gelmek, yanlışlıkla göz göze bile gelmiyordum.
Dediğim gibi bunun kendimce bir çok nedeni vardı ve başka bir neden ise; sadece ondan uzak durmak ve kendimi çok değerli görmek değildi.
Bunun aksine; daha çok seviyesiz bir ortamda hayatını devam ettirebilen biri olmama karşın, bilinçsizce de olsa kendimi korumak içgüdüsü ile ilgiliydi.
Çünkü çok fazla samimi olduğumuz herkes bize kendisinden küçücük bir damla kadar bile olsa, biz farkında olmadan, bir parçasını ekler ve bu parçalar kişiliğimizde damlaya damlaya göl olurdu.
Benim gibi kişiliksiz biri iseniz, bu parçalar hayatınızın amına koyar, oturtamadığınız kişiliğinizle bir kaç gün bile yaşayamazdınız.

Ben de kendimi o parçalardan uzak tutmak için ve aslında o parçaların kendi değer yargılarıma göre olanlarından kapmak için aynı frekansta olduğumuzu düşündüğüm kişilerle yalnız yakınlık kuruyor, diğer leşlerle aynı bataklıkta olmamıza rağmen, kendimi biraz daha geç batanlardan biri olarak görmek için fazla hareket etmiyordum.

İşte böyleyim, insanlara karşı en ufak bir şüphem oluşunca kendimi bir salyangoz gibi kabuğumun içine saklar, dışarıya ise anası sikik güçlü bir orospuçocuğu görüntüsünü veriririm. Ama kendimi güvende hissettiğim ilk anda kabuklarımı paramparça eder yılıştıkça yılışır iyice çekilmez hale gelirim.

Sürmeli ile böyle olmamıştı tabi. Dediğim gibi; kendimi ondan uzak tutmaya karar vermiştim ve işte yıllardır aynı yerlerde sürünmemize karşın allahımızın selamını bile esirgemiştim ondan.
Ama tüm bu esirgemelere karşın yıllar sonra bana sık sık baktığı için kendimi ona borçlu hissetmiş olmanın verdiği eziklikle, o gece bakışlarına karşılık vermiş ve onu, gelip benimle konuşması için cesaretlendirdikten sonra da ikimizin arkadaşça iletişmesinde bir sakınca olmadığını belli etmiştim. Bunun sonucunda da işte konuşmaya başlamıştık ve ne yazıkki muhabbetimiz çığrından çıkmıştı.

Ona her ne kadar, onunla olan tanışıklığımızda; sadece bir arkadaşlık bağı kurmak istediğimi belirtmek için "abi, kardeşim, dostum" gibi yakınlık belirten kelimelerle biten cümlelerden konuşmalar yapsam da, o ne yazıkki benim "abi, kardeşim, dostum"  kelimelerimi duymazlıktan geliyordu..



Birini çok beğendiğinde, onun sana, senin ona baktığın gibi bakmamasının bile insanın canını ne kadar yaktığının, ona dokunduğu zaman içinin nasıl da ezildiğinin en iyi bilenlerinden biriydim. Onu anlıyordum, ama bana bir şey hissetme-mesi için elimden geleni yapmama rağmen, onu engelleyemiyordum.

Biraz sonraki muhabbetimiz onun illa da beni öpmek istemesi ısrarıyla devam edince canım sıkılmış, 5-10 dakika sonra da sanki telefonum çalmış gibi elimi cebime atıp, telefonun ekran ışığının açık olmasını sağlayarak cebimden çıkarıp kulağıma götürüp, kendi kendime bir muhabbete başlamış, sonra da onun yanında ayrılmıştım.

Bir kaç dakika sonra dönüp geldiğimde, gitmek zorunda olduğumu belirtmiştim ve o da bunun üzerine numaramı isteyince vermiştim. "Kendine iyi bak" deyip ayrılacağım sırada ise yanağımdan öpmek istediğini belirtmiş, zaten gidiyor olduğum için onu kırmamam gerektiğini düşünerek öpmesine izin vermiş, ben de onu öpüp, kardeşçe sımsıkı sarıldıktan sonra kulağına "çok iyisin. dikkat et kendine" deyip yanından ayrıldığım gibi eve gelmiştim.

Ama eve gelmekle ondan kurtulmamıştım, çünkü numaram artık ondaydı ve o da sonraki günlerde hunharca yazıp duruyordu.
Bunun ne kadar can sıkıcı ve aslında karşındakini soğutan bir durum olduğunun farkında değildi. Farkında olmamasını ise anlıyordum. Çünkü bunu bende yapıyordum ve birinden ufak bir yüz bulunca, adeta bir sülük gibi yapışıp kalıyordum. Sevdiğim adamları kendimden kaçırmamın nedeni biraz da buydu.
Yani adeta onların uyduları oluyordum ve iyi niyetli olmamdan dolayı çok net bi şekilde hayır diyemiyor, kestirip atamıyorlardı.
İşte ben de şimdi onun iyi niyetli olduğunu gördüğüm ve fazlasıyla farkında olduğum için kestirip atamıyor "eeehhhh sıktın ama sen de ha. yüz verdik, sıçtın ama" diyemiyor, o yazdıkça hemen cevap vermiyor olsamda, eninde sonunda cevap veriyordum ve halimize bakılırsa; onunla yazışmamız sonsuza kadar uzayıp gidecekti.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/09/annene-sutlac-yaptrp-sevdigin-kisiye_34.html

Hiç yorum yok: