Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

20 Temmuz 2015

Sivas'dan Erzincan'a, Erzincan'dan Kelkit'e el sallamak

Şimdi Erzincan’dayım ama aslında Sivas’dan Erzincan’a Deniz Gezmiş ekolünden geldiklerini söyleyen iki adamla yol boyunca yaşadığımız diyalogları yazdığım yazıyı yanlışlıkla silince tekrar yazmaya üşendim ve bu yüzden bir kaç paragraf sonra direkt Erzincan macerasına geçiyorum.

Adamlar iyilerdi ama hayatları boyunca yaşamış oldukları olumsuzluklar yüzünden, sırf canım sıkıldığı için otostop çekerek gezdiğime inanmadılar. Aslında belki de Deniz Gezmiş’in yaşadığı yıllarda takılıp kalmasalar şu an daha iyi anlaşıyor olabilirdik. Ama dediğim gibi adamların kafası yaşlarının 60 üzeri olmasından dolayı da benim sırf can sıkıntısından dolayı gezmeye çıktığıma basmadı.

Yolda Sakaltutan Dinlenme Tesisleri’nde durup, oturduğumuz masaya 3 kişilik Sac Tava istemelerini de atlamamalıyım. Üstelik 45 tl gelen hesaba karşılık uzattığım 10 tl’yi de tüm ısrarlarıma rağmen almadılar ve yemeğin sonunda tava’da kalan yemeği de sonra yemek üzere paket yaptırmamadı da alkışla karşıladılar.

Biri Deniz Gezmiş’i kendine örnek alarak o dönem okuduğu Üniversite’de olaylara karışınca, sevgili Türkiye Cumhuriyeti o zaman henüz genç olan şimdiki pala bıyık gibi bıyıkları olanı vatandaşlıktan çıkarıp türkiye’den kovmuş ve o da gidip Fransa’ya yerleşmiş. Orada 40 yıl boyunca yaşarken bir yandan da bir fabrikada bulduğu işte çalışıp hayatını devam ettirmiş. Dediğine göre Fransız kadınlarının amı, Türk kadınlarının amına göre daha dikeymiş ve bu çok güzelmiş. Ayrıca Fransa’ya yerleştiği ilk yıllarda, kayısı götlü bir tezgahtarla yaşadığı aşkı da hâlâ unutamamıştı ve onca yıla rağmen, ondan bahsederken sikini kalktığını söylemekten geri kalmadı.

Pala Bıyık gibi bıyıkları olanın diğer arkadaşı ise Top Sakallı idi ve daha sessiz bir kişiliğe sahipti. Pala Bıyıklı bana çok soru sorup üzerime geldiğinde o hemen devreye girip, alakasız konulardan konuşmaya başlıyor ve ortam bambaşka bir havaya bürününce aniden susuyordu. 
Top sakallı Deniz Gezmiş’li yıllarda ülkeye fransızlaştırılan arkadaşları, işkencelerden geçirilen sevdiklerini göre göre olaylardan geri çekilip daha sakin bir hayat yaşamaya başlamış ve bir kaç yıl sonrada evlenip çoluk çocuğa karışmış.
Arkadaşının aksine yüzü daha gergin ve kırışıksızdı. ama gözleri çok fazla derin bakıyor ve bazen bir şey söylerken aniden dalıp gidiyordu.Bu sıralarda burnundan verdiği derin nefesler sırasında sümüğü akacak ve iğrenç bir görüntüyle gözgöze kalacağız diye ödüm kopuyordu. Ama çok şükür yol boyunca derin nefes alıp vermesine rağmen kötü görüntü çıkmadı ve beni Erzincan girişinde indirdiler, teşekkür edip ayrıldım.

Erzincan girişinde karşılaştığım bir araba dolusu abaza tarafından 20 tl’lik bir otel’e bırakıldım ve hemen de uyuya kaldım.
Sabah uyanında Erzincan’a gelmişken çıkıp gezineyim dedim, ama dağların ortasına kurulmuş olan şehirde gezecek pek bir yeri yoktu. Her doğu ili gibi iki ana caddesi var ve araçla 3 dakikada, yürüyerek  ise sanırım yarım saatte gezip bitirebiliyorsunuz. Öğleden sonra girdiğim kıytırık bir avm’de beleş internet bulunca, bayram nedeniyle kapalı olan cafe’nin masalarından birine çömdüm ve sörf yapmaya başladım.
Çok geçmeden yaşları, saç traşları ve giyimlerinden asker oldukları belli iki kişi gelip, az ilerdeki tıka basa dolu meşrubat dolabını göstererek “su alabilir miyiz” diye sordular, bende sahibi olmadığımı söyleyince birbirlerine bakıp gülümseyerek içeriye saldırdılar ve onlar böyle saldırınca, bende “ne yapıyorsunuz” deyince durdular. Birbirimize ters ters bakınca içlerinden fazlasıyla yırtık olduğu belli olanı “kimse yokki, sende bakmıyorsun. bakmıyorsan sanane” dedi ve aldı bizi bir tartışma. Vay efendim sahiplerinden kimse yokken ben niye ilgileniyormuşum falan filan. 

Sonra tabii yaptığı hareketin hoş olmadığını, onun anladığı dil ve mahalli şive ile anlatıp, bana ters ters bakmalarını umursamadan alamayacaklarını kesin bir ses tonuyla belirtince gittiler. Orada bir 5 dakika daha oturduktan sonra toplanıp alt kata indim ve çıkışta karşılaştığım güvenlik görevlisine “en üst kattaki kitapçının yanındaki cafe’ye askerler girip izinsiz bir şey alıyorlar. bir sürü tartıştık” dedim ve güvenlik koşa koşa üst kata çıktı, bende avm’den dışarı çıkıp cadde de turlamaya başladım.

Biraz oyalandıktan sonra, iyice sıkıldım ve zaten saat öğleden sonra olmuşken de yürüyerek şehir dışına çıkıp otostop çekmeye başladım. 5-6 km kadar yürümüştüm ama duran hiç kimse olmadı. Çünkü bütün arabalarda en az 5 kişi oluyordu ve arabadakiler otostop çektiğimi görünce bazıları selam veriyor, bazıları gülüyor, bazıları da “ne yapıyor bu mal” bakışı atıyorlardı. En son artık ümidimi kaybedecektim ki, bi araba aniden önümde durdu. Arabada, sonradan 57 yaşında adının Hediyetullah olduğunu öğrendiğim benim gibi kısa boylu bir adam ve onun oğlu olduğu belli Muhammed adında 14 yaşında bir çocuk vardı. 
Nereye gideceğimi sorduklarında Trabzon’a gideceğimi söyledim ve Hediyetullah abi “Bayburt’a gidiyoruz, istersen seni Kelkit’e kadar götürelim dediler ve kabul ettim. 

Hediyetullah abi ve ailesi Diyarbakır’dan Bayburt’a çiftçilik yapmak için gidiyorlardı. Önümüzde onlara ait 3 traktör ve bir de buğday biçme makineleri vardı. Geçimlerini tarlalardaki buğdayları toplayıp, işçilik ücreti alarak geçiriyorlarmış. Biz biraz hızlı gidince traktörlere ve buğday makinesine yetiştik, onlarla biraz konuştu ve yine hareket ettik.

Bu sırada Muhammed fotoğraf çekti ve Facebook hesabına yükledi, Hediyetullah abi ile ben ise sohbet etmeye başladık. Bir ara nerden ne konuştuğumuzu unutmuşken bir baktımki gözlerim dolu dolu olmuştu. Ona 2 yıl önce intihar eden yeğenimden( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2014/07/bazlarmz-olume-itiliveriyoruz.html
 ) ve annesinden bahsettiğimi hatırlıyorum. Hediyetullah abi “hayat çok zor” dedi ve sonra ikimizde susmuşken, arabayı kenara çekip diğer araçları beklemeye başladık. 

Biz biraz hızlı geldiğimiz için diğer traktörleri beklemek baya uzun sürdü. Sonra onlar gelince de yola devam ettik.
Normalde 1 saatte bitmesi gereken Erzincan Kelkit yolu, normaldan daha yavaş geldiğimiz için 4 saat sürdü ve gece 10’da Kelkit’e geldiğimizde yol üzerinde indim ve teşekkür edip ayrıldık.
Nerde kalayım diye içimden düşünürken, tam da o sırada ezan okudu ve biraz daha yolda oyalanıp ilerdeki camiiye doğru gittim. Dışardan bakınca camii’nin ışıklarının kapalı olduğunu görerek rahatladım ve dış kapıyı iterek açılıp açılmadığını kontrol ettim. açılınca içimde sevinçten havaii fişekler patladı ve bedenime büyük bir rahatlama yayıldı. Çantamı ve süslü valizimle içeri girip kimse var mı diye kontrol ederken ardımdan iki kişi daha girdi ve içlerinden biri “3 kişi olduk, hadi saf tutup namaz kılalım” dedi ve ben öyle kaldım. 
Çünkü abdestim yoktu ve ne diyeceğimi düşünürken de bir şey bulamadım. Sessizce onlara uydum. Namaz kılalım diyen imam oldu ve ben ile diğer abi, arkada saf tutup yatsı namazı kıldık.
Namazdan sonra dikkat çekmemek için hemen çıktım ve yol da biraz yürüyünce karşılaştığım bir petrol ofisine girip, sanki namaz kaçıracak mışım gibi uhrevi bir ses tonuyla “mescidiniz var mıydı” dedim ve sorduğum adam binanın arkasındaki mescidi tarif edince de tintin yürüyerek mescide gidip içeri girdim. Önce küçük mescidi kontrol edip, içeriye bakındım ve sonrada yere bağdaş kurup biraz oturdum, kimsenin gelmediğinden emin olunca da kapıya takılı anahtarla, kapıyı içeriden kitledim ve yere serili olan namazlıkları alıp kendime yatak ve yorgan yaparak uyumaya çalıştım. Çok geçmeden uyumama rağmen, gece boyunca üşüdüğüm için defalarca uyandım ve sabah olunca da büyük bir rahatlamayla kalkıp kimseye görünmeden, kenardan kenardan yola çıkıp Kelkit yoluna çıktım.

Adamın biri Kelkit şehir merkezine gittiği için benimde oraya doğru gittiğimi düşünerek durup beni aldı ve bende ses etmeden binip Kelkit merkeze gittim. Ama Pazar olmasından dolayı hiçbir dükkan açık değildi ve yarım saat sonra bulduğum bir çorbacıya girip çorba içip sonrada bunları yazdım. 

Bu arada otostop çekerken şunu farkettimki, arabasına bindiklerim hep ezilmiş, iyice öğütülmüş insanlar oluyor, yanımdan geçen ve vicdanı sızlamasın diye göz göze gelmemeye çalışan o lüks araçlı, modern görünümlü insanlar, el kaldıranları siklemiyorlar bile.
Neyse kendinize iyi bakın, sonraki şehirde görüşmek üzere canlarım.


2 yorum:

Adsız dedi ki...

Ne güzel ya! ben asla böyle bir şeye cesaret edemezdim. Helal olsun:)

Bilge Yenisu dedi ki...

İyi ki camiler var. Sen yazınca fark ettim bu ülkede evsizlerin kalabileceği hiçbir yer yok mu?

Son dediğin kısma katılmadım sadece. Çünkü mal varlığı olan adam, malını kaybetmekten korkar. Adam malın değil mal adamın efendisi olur tarzı Fight Club repliği söyleyeceğim ama sen zaten bunu biliyorsundur. Emin onlarda seni almak istemişlerdir ama ya bu adam kötü niyetliyse diye korkmuşlardır.