Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

10 Haziran 2014

Alırım başımı giderim efeler gibi heeey, efeler gibi heeeeeeeyyyy

Ona karşı ne hissettiğimi veya ne hissedeceğimi bilmiyorum. Doğrusu ayrılalım mı birleşelim mi ondan da emin değilim. Bazen gitsin hiç gelmesin istiyorum, bazen de bendeyken hiç gitmesin, hep bende kalsın beraber bu evde ölünceye kadar  yaşayalım istiyorum. Öyle karmaşık bir şeyki, bazen ona karşı ne hissettiğimi bende bilmiyorum.
Yani seviyor muyum, sevmiyor muyum onu da bilmiyorum. Çünkü bazen onu düşündüğümde sevdiğimden emin oluyorum. Hatta öyle bir emin olmakki, o olmasa sanki nefes alamayacakmışım gibi hissediyorum.
Bazen de işte siktirsin gitsin ebesinin yoluna diyorum. Sonuçta o yokken de yaşıyordum, o olmasa da yaşamaya devam edeceğim diyorum. Yani sikimdeymiş veya değilmiş değil de, işte ne bileyim salla gitsin diyorum. Ama işte öyle olmuyor. 

Yaşamak ile yazmak arasında çok büyük bir boşluk var. Ne hissettiğini tam olarak anlatacak kelimeleri hiçbir zaman bulamıyorsun. Adeta kelimeler kısırlaşıyor. İçindekini dışarıya veremiyorsun. En iyisi ise kendini bazen koyverip sokaklarda kaybolmak oluyor. Çünkü dışarı atman gereken şeyler oluyor. Öyle bir dışarı atmak ki artık erkek olmana rağmen bir doğum sancısı tutturuyor. Canın yanmıyor ama bunun yerine ruhun sıkılıyor, ruhun paramparça oluyor. Hatta ruhun bile sana ağır geliyor. Bedenin ona sanki hapishane oluyor. Bedeninden kurtulmak, onsuz da olsa sokaklarda avare gibi dolaşmak, kanatsız bedensizce uçup gitmek istiyorsun.

Aslında geçen gün de işte aynen böyle bir şey oldu.
Adeta kendimi hissedemedim. Sanki kayboldum. Sarhoşluk yaşamadığım için "sarhoş gibiydim" desem yalan olur. Ama kafam yerinde değildi. Beynim bedenimi algılayamıyordu. Adeta bedenim bana ağırlık yapan bir boktan başka bir şey değildi. Ondan kurtulmak istiyordum. Resmen bedenim beni sıkıyordu. Çünkü kendime dokunduğumda kendimi hissedemiyordum. Dışarı çıktım hava alıp iyileşirim diye, ama olmadı. 
 İnsanların içine karışırsam belki daha iyi gelir diye düşündüm ama o da olmadı. Onlara durmadan çarptım olmadı, bakıp güldüm olmadı. 
En son güldüğümde bir midyeci beni çağırdı yanına. İstiklaldeydim o an. Durmadan hapşuruyordum da ve belki de hapşuruğumu bahane etmiş kendi kendime gülüyordum. 
Gülerken bi yandan da çıplak kolumla tükürüklerimin insanlara bulaşmasını engellemeye çalışıyordum, ama tükürüklerimi de hissetmiyordum. Sadece görüntü olarak kolumun üzerinde irili ufaklı birer baloncuk olarak vardılar. 
Bedenim gibi, ellerim gibi, diğer insanlar ve şeyler gibi. Her şey vardı, yok diyemiyordum ama hissetmiyordum da. O an düşündüm de görünen ama hissedeilemeyen şeyler için "yok" diyebilir misin? 
Çünkü her şey sadece birer görüntü olarak varlardı ve bu bana sıkıcı geliyordu. Ruhum sıkılıyordu, ben kendime gülmek için bahane bulmuştum ve iki adım ilerdeki midyeci bana "gel gel" diye gülerek işaretler yapıyordu. Baygın baygın midyeciye bakarken hoş bir tip olduğunu ve belki eğlenebileceğimizi de düşünerek, gülüşümün büyümesine, gözlerimin birer daha baygınlaşmasına izin verirken yüzümün hepsini bir meyhoş dalga alıverdi. 

O an ve gülüşümle beraber, midyecinin de gülüşünün yüzünde gittikçe büyüdüğünü farkedip, ona doğru kalmış olan 2 adımı da attım. 
Bir şeyler söylediğini anımsıyorum. Sanırım ne yaptığımı ve nasıl olduğumu sorup duruyordu. 
Ona cevap vermek istememe rağmen cevap veremediğimi anımsıyorum. Duyduğum, ne sorduğunu çok iyi anladığım, cevaplarını bildiğim, aman neyi nasıl diyeceğimi bilmediğim, aslında dilimin dönmediği  bir an yaşadığımı hissediyorum. 
Bunun üzerine gözlerimin uzun gelen bir kaç salise daha kapanıp kapanıp açıldığını ve durduğum yerde sallandığımı farkettim. Gülüşlerimin yüzümde gittikçe büyüdüğünü gözlerimin devrildiğini ve yarı açık yarı kapalı bir halde ona ve yanımıza gelen birkaç kişiye baktığımı onları anlamlandırmaya çalıştığımı, rüyada olup olmadığımı ayırt etmeye çalıştığımı hatırlıyorum.

Hayır hepsi gerçekti, ama ben gerçek miydim ondan emin değildim. Çünkü az önce bedenimi hissetmeden önce kendimi çimdiklerken canımın yanmadığını hatırladım. Belkide şu yaşamakta olduğum an da bir rüyaydı ve ben yine yıllardır gördüğüm rüyalarımdan birinde olup olmadığımı anlamak için, rüyamda kendi canımı yakmaya çalışıyordum. 
Çünkü bazen gerçek bir an’ı mı yoksa rüya’yı mı yaşadığımı anlamak için kendimi çimdiklerim. Ama az önce çimdiklemiştim ve canım yanmamıştı. Oysa rüyada da olsam canım yanardı. Ama buna rağmen rüyada olmadığımdan emindim. Çünkü rüyada o an, rüya olduğunu farkettiğimde hemen uyanmam gerektiğini söyler ve sanırım bir kaç saniye sonra uyanırdım. Ama şimdi bir gerçeğin içimdeydim ve kendimin nasıl hissedeceğimi bilmiyordum.

Mideyci de işte konuşuyordu. Sadece sesler vardı. Aslında belkide sesi de yoktu, çünkü sadece dudaklarının hareket ettiğini hatırlıyorum. Bir şeyler söylüyordu ve bu arada elime bolca limon sıktığı mideyelerden tutuşturuyordu ve bende yediğimi anımsıyorum. Birkaç tane midye sonra hapşuruğum yine başladı ve elimdeki midye kabuklarını önümdeki poşete atmaya başladım. O ise galiba atmamamı söylüyordu ama ben ayakta duramıyor durduğum yerde sendeliyor ve bu arada elimdeki midyeyi yer yemez önümdeki tezgahga asılı poşete atıyordum.  Sonra onun poşete atma deyişlerini anladığımı ve poşete atmaktanvazgeçtiğimi hatırlıyorum. O anda poşetin içinde adamın özel birkaç eşyası olduğunu ve benim çöpleri onun poşetine atmama güldüğünü farkedip durdum ve hapşurdum.
Sonra da ne yapacağımı bilmediğim içim bir kaç hapşuruktan sonra sendeleye sendeleye ordan, midyecinin "dur gitme toprağım, yardım edeyim sana" deyişleri arasında yürüyüp gittiğimi hatırlıyorum. Bir yerde durdum sanırım. Duvara dayandım ve yoldan geçen birini durdurup kolumu sıkmasını, çimdiklemesini zorla rica ettim. Kolumu hissetmiyorum allahım, ne olur bir şey yap yardım et bana. Başım var mı, saçlarım nerde. Ah burnum yerinde ama onu hissetmiyorum, sadece görüyorum. Ellerimi, ayaklarımı da aynı şekilde sadece görüyorum. Hiç birini hissetmiyorum. Alahım ne oluyor bana. Ne verdin bana allahım, ne yaptın bana. Lütfen kendimi hissedeyim yoksa şimdi hastaneye gidip bu komik halimi anlatmaya ve bana gülmelerine neden olacağım. Ama yokgeçmedi. En son bi yerde kahve içmeye girdim. Cebimde de birkaç lira bozuk para dışında da bir şey yoktu. Zaten şu evin kirasını tek başıma karşılamaya başladığımdan bu yana maaşım hiçbir şeye yetmiyor. Çkıcam bu evden de, ev arıyorum. Sikerim cihangirde oturmayı. Kupkuru bir eve yüzlerce lira kira ödemek de neyin nesi oluyor.

Neyse işte oturdum adamdan kahve istedim verdi, fincanı alıp istikal'e çıktım yine. Elimde kahve fincanıyla birkaç tur atıp geldim sokakta. İnsanlara çarpa çarpa kendime gelmeye çalıştım. Bu biraz iyi geldi. Kahve de bitmişti. Birkaç çarpışmadan sonra kendimi biraz daha hissedince kahve fincanını sahibine göürüp verdim. O sırada cebimdeki bozuklukları çıkarıp adam uzattım ve başka param olmadığını söyledim. "Tamam canın sağolsun" dedi ve bende kalkıp sokağa insanlarla çarpışmaya gittim. Çarpıştıkça kendime geliyordum. Sanki her çarpandan küçük bir his alıyor gibiydim. Eve nasıl döndüğümü hala hatırlamıyorum. Belki de o akşam başkasında da kalmış olabilirim. Şu an bile hatırlamıyorum. Sabah nasıl kalktığımdan da haberim yok. Yani daha doğrusu o gün ve sabahı kafamda yok, sadece o kendimi hissetmek istediğim anlar var kafamda. Başka da bir şey hissetmiyorum

Off nerden nereye gelmişim yine. Öyle işte.

5 yorum:

Adsız dedi ki...

Bana bak,hayat erkeği misin?Hayat jilosusu musun?Nesin bilmiyorum???
Tüm yazılarını okudum,hepsini.Yavrum sen pislik adamsın yaa valla kendimden biliyorum - kendine gel - cidden kendine gel - otur ve bayaa bi düşün - şimşekler çakmaya başlayıp - kendi düzeninin farkına vardığında bi kendin olma - başka biri gibi ol - ya da hiç olmamışın gibi - anlıyon mu ?- sonra ne istediğini anlayacaksın - ne olması gerektiğini de göreceksin kendin için - kendine yazık etme oğlum yapma..Mucu :*

Aleph'in Hikayesi dedi ki...

midyeci ile aranda geçen olayları, hissizliği falan önceden okudum ben ama o geçmiş yazıyı bulamadım, tekrardan mı gönderdin acaba?

Hayat_Erkegi dedi ki...

@aleph daha önce tumblr'da yazmıştım, sonra biraz daha detaylandırıp buraya attım.

Hayat_Erkegi dedi ki...

@adsız seni anlamadım. daha detaylı ve biraz daha açık olsan.

Adsız dedi ki...

Seni seviyorum yaa! Lanet olasıca pislik! Geçen yazdan beri takip edemiyorum yine başladım sonunda!! İyi ki varsın paçoz!