27 Eylül 2026
yaşamakta olduğum bilinçbulanıklığına dair not
Bi kaç gündür sürekli kısacık anlık bilinçkayıpları ve hatta bazen sanki adına "bilinçbulantıları" demeyi uygun gördüğüm ruh halleri yaşıyorum. Çok kısa sürüyor ama o an, sımsıkı saran sert bi yalnızlık duygusu, bastıran garip bi terkedilmişlik hissi yapmakta olduğum şeyi bırakıp durmama neden oluyor. Durmak dışında yapacağım bir şey yok. Biliyorum ve bu yüzden, içimi kaplayan bu sert negatif hisse karşılık, dualar etmeye başlayıp ard arda "allahım beni bırakma, beni bırakma allahım. noolur beni bırakma" diyorum. Başka yapacağım bir şey yok. Kendimi bu şekilde sakinleştirmekten başka.
Uyandığımdan beri bunu, farklı uğraşlar esnasında bi kaç kez yaşadım ve her defasında, yapayalnızlığımı henüz az önce fark etmişim ve benden başka kimsemin olmadığını görüp görüp dondum.
bu durum sanırım arık hep böyle devam edecek. Onu normalim haline getirmeli ve beni korkutmasını önlemenin bi yolunu bulmalıyım.
Tüm bunlar olurken, evde can sıkıntısından patlamamak için, dün gece sıkılıp yarım bıraktığım Goodnight Mommy'i izledim. Benim şu son yıllarda hafiften hafiften artan yarım bıraktığım her işi tamamlama takıntım yüzünden izledim. Oysa bazen bir şeyi yarım bırakmalıyız. Bırakabilmeliyiz. bırakmalıyım. Bırakamadım ve işte olan benim 2 saatlik ömrümü çöp etmiş olmama oldu. İzlediğim filmlerin, okuduğum kitapların çoğunu unutuyorken ve hatta bazen yarıladığımda "aa ben bunu izlemiştim, aaa ben bunu okumuştum" aydınlanmaları yaşıyorken, bazı şeyleri yarım bırakmalıyım. Bırakacağım.
"Yarım bırakmam, bırakabilmem gerek" derken, bunu medya materyalleri ve bomboş yüzlerce sayfalık tomarlar için söylüyorum ama hayatım için değil. Örneğin bu aralar sürekli bastıran bilinçkayıpları öncesi, sonrası ve sırasında da beni sarsan sert yalnızlık hislerini aslında hayatımı yaşarken yok edebilirdim. Bunu şimdi yaşamayı önleyebilirdim ama hayatımı çok az düşünüp, koştura koştura yaşarken iyi planlayamadım ve işte sonuç olarak da olan bundan başkası olmayacak. Hayatımı "geleceğe yatırım yapmak" olarak değilde "anlık yaşa"mış olduğum için, işte şimdi sıçtım batırdım.
evet batırdım ve açıkçası bokumda boğulmama az kalmış gibi de hissediyorum.
25 Eylül 2026
kara cuma
evdeyken kendimi, eşcinsellerin finklediği sitelerden birine atmamak için zor tuttum ama tuttum.
eskiden canım sıkıldığında öyle yapardım. aşk arıyorum bahanesiyle siteler veya uygulamalarda turlardım. bahane olmasa bile zamanla bahaneleşirdi. çünkü aslında kimse aşk aramaz. sadece bi kaç 10 dakikalık ucuz boşalmalar peşindedir herkes. aşk arıyorum dersen de gülerler sana. bana hep götleriyle güldüler. şimdi dönüp bakınca, haklı buluyorum o gülenleri. olmayan şeyi varmış gibi yaparak.
çok düşünmeden yazmaya, zihnimi boşaltmaya çalışıyorum. hatta hiç düşünmeden yazmaya çalışıyorum.
evet cidden bi kaç kez dışarı çıktım, eve geldim, sonra dışarı çıktım yine.
bu hafta onkoloji hatanesinde kontrollerim vardı. doktora şu son 2 aydır defalarca kısa bayılmalar, bilinç kayıpları yaşadığımı söyledim. neden o anlarda gelmediğimi sordu, bende kontrollerin süresinin dolmasını beklediğimi söyledim, bekleme öyle anlarda hemen gel dedi. aynı doktora gidip duruyorum. bilmiyorum. ama adamı her defasında unutuyorum. her defasında ilk kez görmüş gibiyim ki aslında gerçekten öyle. adamın yüzü zihnime kazınmıyor. ya da 6 ayda bi olduğu için oturmuyor. bilemedim.
bu hafta iznim bitiyor. pazartesi mesaim var.
ofisteki orospulardan biri haftaya izinli olacakmış. bana bugün yazdı. yapmadığı bi işi bitirecekmişim. kaltak seni. bitirseydin ya amcık.
diğer orospu ne yapıyor bilmiyorum. 3 haftalık uzaklaşma bana iyi geldi ama bi yandan da boşluğa düşmüş gibiyim. iş yok güç yok. boş boş gezdim.
bu sene auzef sosyoloji'yi bitireceğim gibi. tabii modern mantık denilen saçma dersi verebilirsem bitecek. o ders çok zor. bi türlü kafam almıyor.
zaten kafamın aldığı çok az şey var. ama bunu almak zorunda. eğer bunu bitirirsem, yüksek lisans başvurusu yapacağım. klinik psikoloji yüksek lisansı yapmak istiyordum ama bu olmuyormuş. bakalım belki paragöz üniversitelerden birinde olur.
javier bardem'in ilk filmlerinden birini izledim az önce.
evde tek başımayım. sanki yalnızlığa kısılmış gibiyim. pencere açık, dışarda şehir gürültüsü geliyor. gecenin sesi.
havalar biraz soğudu. geçen gün fena yağmur yağdı.
acaba beni merak eden var mıdır?
kendimi ittiğim bu yalnızlıktan cinsellikle çok kolay çıkarabilirim ama bu şekilde çıkmak istemiyorum. güzel bi yuvam, iyi bi karım, etrafta koşuşturan çocuklarım olsun etrafta, öyle çıkayım istiyorum.
dün oğlumla yazıştık. 3 gün sonra 18 olacak. Doğum günü hediyesi olarak onun ehliyet masraflarımı karşılayacağımı söyledim. kabul etmedi. bunu mecburen karşılayacaksın, sen daha büyük bi hediye al dedi şerefsiz :))
iyiki oğlum var. elhamdülillah.
18 Eylül 2026
köksüz gezgin
memleketeyim. geçen hafta geldim.
kaba gerçeği saklamak için süslenmiş kalabalık cümlelere geçmeden hemen önce söyleyeyim: beni buraya bağlayan tek şey, bi yere bağım olsun isteğine dair olan inadımdan başkası değilmiş. her geldiğimde ise sıkılmış olarak yeniden yeniden ve yeniden canım sıkılırken yanarak anlıyorum; buralarla, şu aklı ermeye başlayınca ilk fırsatta evden kaçanların memleketiyle hiçbi bağım mağım kalmamış, yok.. bu yüzden, geldiğimin henüz 2. gününde kendime "siktir git burdan ve bi daha da gelme" diyorum içten içe. Ama gidip, burdan uzak bi kaç gün geçirince de unutuyorum bu bağsızlığı ve sanki bi bağım varmışda, ben "hayat şartları" yalanına sımsıkı sarıldığım için uzaklardayım havasına girmiş oluyorum.
ne yapcam bu köksüzlüğümü, bu kuru otlar üzerinde oradan oraya rüzgârla uçuşurken, bi anlık dinginlikle yere inme esnasında kuru dallara takılıp delik deşik olan yırtık poşet misali yaşamımı.
o ilk gençlikteki, kaçıp gitmelerin meyvesi olan bu köksüzlüğümü şimdilerde hak ettim ama bu kadar can sıkıcı olduğunu nerden bilebilirdim.
ve nerden bilirdim büyüyünce, biraz yaş alınca, götümdeki kıllar pişmaniyeye dönüşmeye başlarken herhangi bi yere en ufak bi köküm olsun diye kendimi paralayacağımı.
nerden bilecektim? söyleyen olsa dinler miydim, onu da bilmiyorum.
yani şimdi böyle diyorum ama aslında kendime çok da haksızlık etmeyeyim: dünyaya ilk kez çıktığım o kara amdan, bi merhamet görmemişken, sahiplenilmemişken ve bu hissi hiç tadamamışken, hiç kucaklanışmamışken sevgiyle nerden bilecektimki yaşlanınca bi kök arayacağımı. bilemezdim. bilemedim. sevmedilerki öğreneyim.
şimdiki bu köksüzlüğüme rağmen, benimle ufaktan tanışanların dediklerine göre; çoğu kişinin kıskandığı bi hayat yaşadım. aklımın ilk ermeye başladığı zamanlardan itibaren sikimin keyfine göre, ordan oraya sürtüp durdum. oysa doğrusunu allah ve ben dışında kim bilebilirki. mesela bazen parasız kaldım, bazen de param vardı ve varken pek yerimde durmadım. Arabayla, trenle, uçakla gemiyle ve otostop motostop allah ne verdiyse gezdim tozdum. Bizim sülalenin toplam gördüğünden daha çok yer gördüm, çok gezdim, yedim içtim. Tüm bu demelerine rağmen bak, döne döne sülaleye dönesim tutuyor ve dönüyorum ama yok. hiçbir şey yok. en ufak bi işaret bile yok. çok uzağız sülbünden düştüklerimle. o kadar uzağız ki; şu an bu satırları yazarken Muhteşem Gatsby film müziğinin klibi dönüyor arka fonda. Young and beaitufulllllll diyor şuh sesiyle şarkıcı.
Geçen şehri turlarken, eskiden İş Bankası'nda güvenlik görevlisi olan ama emekli olduktan sonra sakat kızının daha iyi bi yaşam sürmesi için Ankara Kızılcahamam'a yerleşen uzak bi akrabamızla karşılaştık ve bana gülerek "ee maşallah, hani gitmiştin. ama sen hep burdasın" dedi. Ben de "bilmiyorumki abi, yaşlandım. toprak çekiyor galiba" dedim.
Ondan ayrılınca aklıma da oturdu. Lan yoksa gerçekten böyle bi şey var mı?
Yani insan yaşlandıkça, tohumunun atıldığı toprağa dönesi mi geliyor?
Çocukluk arkadaşım, ilk gençlikte ise bacanağım olan ama sonra ben eşimden ayrıldığım için tekrar sadece çocukluk arkadaşıma dönen W ile sohbetlerimizde, W bana sürekli "birini bulup evlen, bak hastasın da. bazen bayılıyorsun. bilincin gidiyor. yazıksın. bul birini evlen" diyor.
Bende evlenmeye karar verdiğimi söyledim. Ama şanslı kimse yok. Kadınları ayartmayı da bilmiyorum dedim, inanmadı. Tüm şehir beni fena sikici sanıyor. Yanılmıyorlarda, ama yıllarca sadece erkekleri siktim. Bunu bilmiyorlar. Bazen belli etmeye, kendimi afişe etmeye çalıştım ama bazen yakıştırmadılar, bazende ayıpladılar. Onlar öyle davranınca bende kendime yakıştıramadım ve hemen imalarımı bırakıp kaçtım onlardan. Gidip beni tanımayanların arasında tuttum o götünü siktirmek için ayaküstü bi fırsatı bile tepmeyen erkeklerimin elini, öptüm dudaklarından ve her defasında sırnaştım sevgili olmuşuz gibi. Ama bağ arayan benim tersime, onlarınki sadece yedikleri yarrak sayısını yazdıkları skor tabelasına bi çizik daha atmaktan ibaretti. Ben bağsız, onlarsa şimdilerde daldan dala atlar gibi kucaktan kucağa gezmelerine rağmen yarraksız kaldılar.
Şimdi bağ kurmanın tek yolunun kadınları ayartıp sikmek olduğunu kabul etmiş eski erkek orospusu halimle geziyorum sokakları. Yıllar sonra büyük zihinsel zorlukları aşmayı başarabilmiş olarak içselleştirerek kabullendiğim büyük yanılgımın sonunda, yenilmiş olduğumu, yaşamakta olduğumun yenilgi olduğunu da kabullenmem lazım ama olmuyor. Zaten onca yıl yanılmış olduğumu kabullenmek hiç kolay değil. Yanılgının getirdiği yenilgiyi de kabullenmek zaman alacak.
Yukarıdaki kısımları dün yazmışım. şimdi ise de Ankara dönüşü için trenin yataklı vagonundayım ve bi üstteki son paragrafı yazdım, devam ediyorum:
Dün gece oğlum geldi, keretayı gelsin diye gün içinde whatsapp'dan baya sıkıştırmıştım. Neyseki gidiyorum diye geldi. Şerefsiz iyice büyüdü, faulleri önceki gelişimdekine göre biraz daha kıllaşmış ama tamamen sakala dönüşmeye bi kaç yılı daha var. Boyu beni geçti. Ergen havasını, yüzünden atmaya başlamış. Bakışlarına erkeksi karakterini yansıtan bi keskinlik gelmiş. Tüm bu değişimlere rağmen, kestirip atmalarında en ufak bi değişiklik yok. Hatta biraz daha sertleşmiş.
Sabah banyoda havluyla kurulanırken, pantolonunu kenarda görünce ceplerini karıştırdım; kelebek bıçak, bi paket winston sigara, beyaz taştan 33'lük olduğunu düşündüğüm imamesi irice, ipi metal bi tespih, bi kaç kart ve cüzdanı vardı. Cüzdanında biraz para, otobüs kartı, bi kaç ıvır zıvır kağıt, yeni çekilmiş vesikalık fotoğrafları vardı. fotoğraflardan birini alıp cebime attım. Canım benim büyümüş. Güzel bi hayat yaşasın inşallah.
Önceki gelişimde W ile olan konuşmalarımızda, oğlumun benimle fotoğraf çektirmek istemediğini ve yalvar yakar çektiğimi söylemiştim. Bunu eskiden baldızım olan eşine söylemiş. Eşi ona "bizimle de fotoğraf çektirmiyor, hep kaçıyor" demiş. İnanmadım.
Yol devam ediyor. Yarın bu saatlerde kazasız belasız bi şekilde Ankara'da olmuş olacağım. Kulağıma Teoman İstanbul'da Sonbahar'ı söylüyor. 10 gün daha iznim varken, belki hafta sonu İstanbul kaçamağı yaparım. Sonbahar'ını görmek için.
Aslında konya, karaman, aksaray vs o tarafları uzun zamandır görmedim. Sanırım 10 yıl önce gitmiştim ama şimdilerde zamanım varken İstanbul yerine, bu kafayla gidip iç anadoluyu göresim var.
Bakalım.


