16.07.2026

Ankara Günlüğü

Geçen aylarda sırtımı kaşırken, benden habersiz yanardağ'a dönmüş bi sivilceyi patlatmış oldum ve akan o yarı kanlı irinler tişörtüme bulaşmasın diye de elim uzanabildiği kadar bu işe devam edip temizledim. Ama tabiki göremediğim için kendimce temizleyebildiğim kadarını temizleyip öylece bıraktım. Sonraki haftalarda, hayatımda sırtımı kaşıyacak kimse olmadığı için duvarlara sürtünerek kaşınmaktan yorulduğumda elimle kendimi kaşırken, o yanardağı tekrar faaliyete geçirmiş oldum. Evet, cehennem çukuruna atılan günahkârları boğan o irinli lavlar yine fışkırıyordu, yine temizlemeye çalıştım falan ve bu olay sonraki haftada tekrarlandı.
Sonraki haftalarda da bunu bi kaç kez daha yaşayınca, pes edip Ankara'nın muhteşem hastanelerinden birindeki cildiye doktorundan randevu alıp gittim. Doktor sırtımı açıp, yanındaki ergen doktor adaylarına gösterip "buna küçük müdahale yapmamız lazım" falan diye başlayıp beni kobaylaştırmış olarak, çocuklara bir şeyler anlattı, sonrasında koridordaki odalardan birini tarif ederek yeni bir randevu almamı salık verdi. Teşekkür edip çıktım, tüm hastaneyi gezdikten sonra odayı buldum ve bankonun diğer tarafındaki kadının birine derdimi anlatmaya çalışırken ondan bi anda azar yemeye başladım. Beni dinlemeden bir şeyler söylüyor, yüksek sesle ağzını kahve köpürten mini blender gibi hareket ettirdiğinden çıkan tükürüklerini de umursamıyordu. Anlaşamayacağımızı anlayınca durup cümlelerini bitirmesini bekledim. Hareket etmediğimi ve bi trene bakar gibi ona baktığımı fark edince sustu, bende o anda "biliyor musun, çok çirkinsin ve bu sadece fiziksel değil" dediğim an şok geçirip kalakaldı. Bi kaç snaiye sonra beni iyice anlayınca ise eli ayağı birbirine girdi, ardından bağırmaya başlayarak bir şeyler söyledi ve ben o anda, her şeyi siktir edip bankodan uzaklaşıyordumki çirkin sağlık çalışanı rap diye, yanındaki butonlardan birine bastı. Etraf bi anda cümbüş yerine döndü. Bende dönüp koridor boyunca kalabalıklara karışarak uzaklaşıp bi kaç köşe döndüm. Köşelerden birinde açılan asansörden iki güvenlik görevlisi koşarak çıktı ve yanımdan geçerken "yaaa öff yine biriyle tartışmıştır. off bunlardaaa" diye devam edip giden bi konuşmayı sürdürüyorlardı.  
siktir ettim randevuyu falan, sivilcem ufak bi yaraya dönüşüp sırtımda yerleşik hayat geçti. İçi dolu dolu, bazen kaşırken farkedebiliyorum.

Yukarıdaki satırları öğlen yazmıştım. Şu an bakınca, nereye varmak istediğimi bilmeden öylece okuyup geçtim. Büyük ihtimalle bi yerlere bağlayacaktım ama nereye acaba :))) ve şimdi saat 21:32

Laptop ekranından film izlemekten sıkıldım. Bu yüzden akşama doğru tv almak için, gidip bi kaç elektronik market gezdim geldim. Öyle ahım şahım özellikli bi tv almak yerine, salt ekran görevi gören bi tv almaya karar verdim. Seçenekler o kadar çoktuki, bi aptal kutusuna bu kadar özellik eklemeleri, kitleleri evde tutmaktan başka bir şey değil diye düşündüm. Herkes evde otursun, olan biteni ekrandan izlesin ve sıkılınca kanal değiştirsin veya yeni bi film açsın. Milyonlarca hatta milyarlarca içeriğin üretilmesinin başka anlamı yok. Şeytanileşmiş devletler, kitleleri uyutmak için çok çalışmışlar. Çalışıyorlar ve hep çalışacaklar. geçmişte de böyle olmuş. Hatta ilk yönetimler oluşmaya başladığından bu yana. Teeee amınakoduğumun tutankamunun zamanından önce bile hep aynı sistem var. Kitleleri oyala, istediğini yap. Seni düşünmelerini engelle, sorgulamalarını önle. Bunu yapmanın tek yolu ise onları meşgul tutmaktan geçiyor. Tutankamun zamanlarında tv yoktu ama milyonlarca insan bi şekilde meşgul tutulmalıydı. Bu yüzden piramitleri yaptırmaya başladılar. Zavallı kabalalıklar iki bardak bira, bi avuç mısır, yarım ekmek için gün boyunca çalıştılar, çalıştılar, çalıştırıldılar. Çalışmasalar aç kalacaklardı ve tek iş veren devletleriyken, çalışmak zorundaydılar da. Çünkü günlük gıdaları için çalışmazlarsa hem aç kalacak, hemde boyunları vurulacaktı. Mecburen çalıştılar ve o piramitleri yaptılar. Bizde onları izlemeye gidiyoruz.
Neyse ne diyordum. Tv almak falan. Siktir et ya çok özellikli olmasını. Sadece ekran olsa yeterli. Nasılsa kenarda duran bi laptop daha var, onu bağlar, film izlerim.
dün After Life dizisine başladım. İğrenç ingiliz soğukluğunda çekilmiş ama yinede sevdim. Öyle uçan kaçan bi dizi değil. Fazla durağan ama kötü hissettirmiyor. Sanırım yaşlanınca, ya da 10 yıl sonra falan psikolog olunca, dizideki psikolog gibi olacağım. Evet sevdim o tiplemeyi, sanki benim psikolog halimi canlandırmışlar gibi. Aşırı net ve her şeyi çok olması gerektiği gibi süssüz bi şekilde rap diye söylüyor, konuşuyor. Büyüyünce psikolog olacağım.
İnsanlara, anlat bakalım demeyi sevmiyorum zaten. Terapiye gelenlere de "sus amınakoduğumun salağı, hep konuşuyorsun, bi dinlemeyi öğren. senin sorunun kendini bi bok sanmaktan başkası değil. ama kabullen, bi bok değilsin. çoğumuz bi bok değiliz. sadece kendimizi bi bok sanıyoruz" cümlelerimi şimdiden hazırladım. Bence gerçekleri olduğu gibi duymaya ihtiyacımız var. süslenmeden, direkt ve tüm çıplaklığıyla olduğu gibi.

Bugün evin camlarından kırık olanları yaptırdım. 
Camcı 60 yaşında dinç bi adamdı ve gençliğindeki çapkınlığını hala devam ettiriyor. Bana bi kaç kez yürüdü ama anlamıyormuş gibi yaparak hiç çaktırmadım. Cam değiştirmeye gittiği evlerdeki kadınların onu nasıl ayarttığını falan anlattı. Bunu anlatma nedeni tabiki beni azdırmaktı. Ama çok ilgilenmedim ve soru da sormayınca işini yapmaya odaklanarak sustu. İşi bittiğinde "gel bi tur atalım, seni yine bırakırım eve" diye ısrar edince bindim arabasına, gidip bi turladık. Bi kaç kez vitesi tutarken, bana uzun uzun dokundu ama hapşırık tutmuş gibi geri çekildim. Turlayıp döndük. Beni eve bıraktı, parasını verdim gitti.
Bu kadınlarla olan hikaye anlatımıyla karşındakini azdırma işini, ergenliğimizde yapardık. 60 yaşında da yapılıyor mu? O zamanlar, karşındakinin nabzını ölçmek için anlatırdın da anlatırdın ve en sonunda da "oğlum kazık gibi oldum" gibi bir cümle kurup, pantolonunun üzerinden kendi sikini avuçlardın. Sonra karşındaki de bunu yapardı ve çok geçmeden de "ohaaa" lafları eşliğinde yavaş yavaş fermuarlarımızı açıp, güya birbirimizden saklamaya çalışarak okşardık falan ama aslında 3-5 dakika sonra, birbirimizinkine uzanmak istediğimizi belli eder, sonrasında da birbirmize osbir çektirirdik. Bu her defasında öyle olurdu. İlerleyen zamanlarda ise sakso denemeleri falan yapardık. Sadece bu kadarla kalırdı. Çünkü adımız ibneye çıksın ve öyle kalsın istemezdik.
Kimse istemez adının ibneye çıkmasını, hele o ergenlik zamanlarında hiç hiç istemez. Çünkü o yaşlardaki tüm o denemeler falan cinselliğin bilinmezliğiyle kaplıydı ve masum denilebilecek kadar sıradan bi olaydan ibaretti. Hala da öyle düşünürüm. Fakat bunu kime anlatacaksınki? Hele bir de 35 yaşında erişebileceği içeriklere daha 15 yaşında erişip, okudukça okuyup sonrasında da bunlar sayesinde farkında olmadan siyasallaştırılan bi cinsellik tuzağına düşmüş o ergen kafalıya nasıl anlatacaksın.
Zaten kimse inanmaz, cinselliğin bir siyasal silah olarak kullanıldığına. Kimse inanılmaz, bir tetik olduğuna. Herkesin zihni ele geçirilmişken ve sorgulama yeteneği elinden alınmışken kalkıp "sen aslında ibne değilsin, ibnelik yok. sadece eğleniyorsun. bi keşiftesin. bunu siyasallaştırmana gerek yok. her an çekilecek bi silahın tetiği haline gelmene gerek yok" dediğinde, seni xxxfobik olarak etiketleyerek susturmaya çalışırlar. Siktir et hepsini, bir şeyfobik ol gitsin amk

Dün yerde bulduğum temiz iki sarı papatyalı tokayı, apartmandaki 5-6 yaşlarındaki komşu kızlara "size hediye ediyorum" söyleyerek verdim. Yepyeni oldukları için, onlara özel aldığımı düşünerek çok ama çok sevindiler. Hatta sevinçlerine, şaşırdım. Çünkü bi çöp karşılığında bu kadar mutlu olunabileceğini düşünmemiştim. Şimdi ise o sevinçleri aklıma gelince bende sevindim :))) Bugün dışarı çıkarken kıslardan birini gördüm, sarı papatya toka saçındaydı. Çok güzel sarı sarı duruyordu, kahverengi saçlarının arasında.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

BU KONUDA SEN NE DÜŞÜNÜYORSUN?