Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

24 Mart 2017

sen, ben ve allah

biliyorum hiç yakışmadık birbirimize
ama buna rağmen kendimi o kadar güzel kandırdımki.

seninle, önünden geçtiğimiz dükkanların camlarındaki yansımalarımıza bile bakmadım
oysa ben en çok yanımdakiyle gezerken buna dikkat ederdim.

artık biliyorum, hep sırıttım yanında. 
sırıtışımı kendinden saklamak için
gizlice buluşmanı bile umursamıyormuş gibi yaptım.

beni, kalbimin büyüklüğünden, yüreğimin güzelliğinden, mütevaziliğimden dolayı değil de 
sikimin büyüklüğünden dolayı sevdiğini hep görmezlikten geldim. buna ihtiyacım vardı.
kendimi o kadar güzel kandırdım ki, zamanla ben bile inandım. hatta aşık oldum 

bu yüzden olsa gerek hiç kimsenin olmadığı yerlere gittik
hiç kimsenin olmadığı yerlerde buluştuk, seviştik. sadece allah vardı. zaten seni sevdiğimi de bi tek o bilmişti.


(Bunu 27 Ağustos 2015'de yazmışım. Şimdi yayınlıyorum.)


18 Mart 2017

Milena ile Tekrar Buluşmak, ya da Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Artık birbirimizden tamamen ayrılmış ve eski yalnız hayatlarımıza dönmüş olsak da, geçen gün Öküz'le buluştuk. Yüzü her zamanki gibi, karşısındakinin ona nasıl davranacağını iyice anladıktan sonra, şekil almaya hazır bir ifade ile bana baktı.
Elimi uzatmasam tokalaşmayacak, gülümseyerek "merhaba" demesem asla "merhaba" demeyecek ve yüzü hiçbir zaman gülmeyecekti.
Tüm bu düşünceleri kafamdan def edip, sanki ben güldüğüm için o gülmemiş gibi sağdan soldan konuşmaya başladık.

Meğer komşusu Yasin'in annesi aniden hastalanınca hastaneye kaldırmışlar. Kadın ertesi gün ölmüş. Yasin'e dayısı bakmaya başlamış ama çocuğa da sürekli "git çalış, eve para getir" diyorlarmış.
Yasin, 2 yıllık üniversiteyi anca bitirmiş saftirik bi çocuk. Onunla ve annesiyle, Öküz'ün, benim zorlamamla beni iftara çağırdığı bi gün tanışmıştık. Yasin ve annesi de gelmişlerdi.
Ben, Öküz, Öküz'ün Annesi, Yasin ve Yasin'in Annesi hep beraber oturup iftar yemeği yemiştik.

Yasin'in annesi yemek boyunca aptal şapşal konulardan konuşmuş, oğluyla da aynı kalitesiz esprileri yapıp gülmüşlerdi. Allah beni affetsin ama, kadının bu muhabbetlerini çektiğim iftar gecesinde "herkes doğurmamalı" diye düşünmeden edememiştim. Durup dururken aniden kahkaha atması, her şeye abartılı şaşırması ve sürekli sigara içmesi dışında bi tuhaflığı da yoktu, ama işte ne bileyim. Şeytan bi kere içime girmiş ve kadına karşı dolduruşa getirmeyi başarmıştı bile.

Yasin'in babası, Yasin doğduktan sonra onları terk etmiş. Yasin ve annesi öylece kala kalmışlar. Babası bir daha da arayıp sormamış. Bi ara Bursa'da olduğunu öğrenmişler o kadar.
Kadın terk edildikten sonra, küçük restoranlarda bulaşıkçılık yaparak Yasin'i büyütmüş ve işte 22 yaşına kadar getirmiş. Önceki aya kadar Yasin'le babaevinde kalıyorlardı ama Yasin'in anneannesi ölünce, diğer kardeşler evi satmışlar ve Yasin'le annesi'ni de kapı dışarı etmişlerdi. Yasin'le annesi Öküz'ün alt mahallesindeki bi barakaya yerleşmişlerdi. İşte geçen haftalarda Yasin'in annesi'de aniden ölünce, dayısı gelmiş Yasin'i yanına almış ve "git çalış eve ekmek getir" diyormuş. Ama tabii Yasin'in sömürüye açık bir psikolojisi var, umarım sadistik kişilik bozukluğu olan birine denk gelmez ve sakin bir hayat yaşayıp gider...

Bu dünyada, zayıflar daha da zayıflıyorlar. Bunun nedenini bilmiyorum. Hayat herkese eşit mi davranıyor artık ondan da emin değilim. İstediğimiz gibi bir hayat yaşadığımızdan şüphem yok, ama bazılarımız, henüz ne istediğini de bilmiyor. özellikle Yasin gibi olanlar. Onların korunmaya gerçekten çok ihtiyacı var.
Öküz'e "yasin'e bazen harçlık ver, maaaşının 20'de 1'ini aylık olarak ona ver, nasılsa sana dokunmaz" dedim, güldü.
İnsan güçlü ise, neden zayıflara yardım etmezki. Ve üstelik zayıf olanın, zayıflığına kendisi en yakınında şahitken.
Anladığım kadarıyla para biriktirme hastalığı, insanı iyi olmaktan ve iyilik yapmaktan alıkoyuyor. İnsan kötü olmayı kendinde hak görüp, o kötülüğe de teslim oluyor.

Yasin konusundan konuyu saptırıp başka şeyler konuştuğumuzda, Öküz, mahalledeki kedileri anlattı. Birini almışlar eve besliyorlarmış. Güldüm.
Fotoğraflarını gösterdi. Küçücük bir kedi yavrusu. Yasin'den daha tatlı.

Konularımız uzadı gitti, konuşmadık hiçbir şey bırakmadık. Artık gezerken konuşmaktan yorulduğumuzu anladığımızda  Mecidiyeköy'deydik ve o bana "senin orospu da buralardaydı. arasana" dedi.
Dönüp ona baktım. Acınılası haline ve bana laf sokma çabasının ne kadar gereksiz olduğuna. Güya kendince, benim kendisine göre ucuz insanlarla muhatap olmamdan dolayı beni ezmeye çalışıyordu. Göz göze geldiğimiz sırada, telefonumu çıkarıp "iyiki hatırlattın, dur bakayım Milena ne yapıyor" deyip o sırada rehber'den onu bulup arama tuşuna bastım. Milena'nın telefonu çalarken, Öküz sinir olmuştu bile. Bu yüzden;
-yapma bunu. ne gerek var şimdi?
-ee sen ara dedin, seni mi kırıcam
-ya yapma
-ama aşk olsun sen ara demedin mi?
-ya tamam arama
-yok yok dur telefon çalıyo kapatamam zaten
-ya kapat şunu. tamam, uzatma
-ayıp olur ya, çağrı atmışım gibi olmasın" diye Öküz'e cevap verdiğim sırada Milena telefonu açtı ve "naber"li bir muhabbet başlattı.
Öküz ise yanımda sinir olmuş, küfürler ediyordu.

Milena'ya "Mecidiyeköy tarafındaydım da, öylesine işte seni de aradım, sonra konuşuruz" dedim ve kapadım.
Telefonu kapadığımda Öküz'ün yüzü patlıcan'a dönmüştü. Neden böyle yaptığım üzerine sorular soruyor ve ciddi bir şekilde cevap bekliyordu.
"ee sen ara dedin, ben de aradım işte. ne diye kızıyorsun? kızacaksan da ne diye ara diyorsun. kadın aklımda bile değildi, ama sen benimle dalga geçmek için ara ara dedin, ben de aradım. seni dinleyip Milena'yı aramamı kaldıramıyorsan benimle bu tür sidik yarışlarına girme" dedim ve bizim ağız dalaşımız başladı.
1 km kadar yolu  onun bana ettiği hakaretler eşliğinde yürüdükten sonra dönüp "tüm bunlar için benden özür dile" dedim ve hepten sinir oldu. Israrıma rağmen özür dilemeyince, az önce ağzımda biriktirdiğim tükürüğü suratına savurup "bi daha yiyemeceğin boku kaşıklama" deyip yanında ayrıldım.

Ondan ayrıldığımda, küfür ettiği mesajlar atmaya başladı ve tam o sırada Milena arayıp "bana gelsene" dedi. Ona "tamam" deyip telefonu kapattığımda Öküz hâlâ küfürlü mesajlar atıyordu.
Milena'nın kapısına geldiğimde, penceresini tıklattım ve o büyük bir gülümsemeyle kapı otomatına bastı. Apartmandan içeri girip, onun kapısına gittiğimde çoktan açmıştı bile.
Aşağı sarkmış koca memelerini göğsüme iyice bastırarak sarıldı ve "seni özlemişim" dedi.
"Ben özlemedim, bu taraftayken öylesine aramak istedim" diye cevap verdim, dudaklarını büktü. "Hadi amaaa, birbirimize rol yapmayacağız. Sevmiyorum böyle şeyleri." dedim ve bükük dudaklarını düzeltip dudaklarımdan öpüp içeri buyur etti.

 İçeri girdiğimizde "ev arkadaşım ve annesi yan odada, fazla ses çıkarmayalım olur mu?" dedi ve ben "tabiiki" dedim, gülümsedi.
Yeni bir ev arkadaşı bulmuş, güzel tatlı bir kızmış. Annesi bazen gelip gidiyormuş da ev şenleniyormuş. Onun dışında zatan hayatında bir değişiklik yokmuş.
Erkek arkadaşı da artık onu aramıyormuş. Çünkü karısı hastalanınca vicdanen rahatsızlık duyup, Milena'yı terk etmiş. Bazen telefonlaşıyorlarmış o kadar. Onun dışında görüşmüyorlarmış.

Ev arkadaşı almak iyi olmuş, böylece biraz daha rahatlamış. Belki daha da iyi olabilirmiş. Ama işte elinden gelen bir şey yokmuş.
Konular uzadı gitti, o sırada ben onun yatağına uzamış öylece tavana bakıp, onu dinliyordum, o ise kendine bir cigara sarıyordu. Cigarasının arasına ot bok bir şeyler kattı, iyice sarıp yaktıktan sonra tek bir fırtta bitirmek istermiş gibi derinlemesine daldı. Çıktığında ciğerleri dolmuştu, bir kaç saniye sonra dumanı dışarı verdiğinde, hayatın ona beklediğini vermediğini söylermiş gibi bakıyordu.
Hayat ona da büyük bir hayal kırıklığı yaşatmış.
Belliki o da çocukken, büyünce "sadece mutlu olunur" sananlardandı...

Cigarasını çekerken, başını bacak arama koyup derin bir nefes çekti. Başını okşayıp gülümsedim. O da gülümsedi ve yerde dizlerinin üzerinde dikilip poposunu işaret etti.
Yataktan kalkıp arkasına geçtim, sırtından sarılırken memelerini çıkarıp öptüm. Böyle yaptığım sırada kendimi, annesinin memesinden merhamet bekleyen bir çocuk gibi hissettim.
Uçları serçe parmağım kadar kalın meme uçları, sımsıcak göğüs kafesi ve iyice sarkık memelerini hafifçe sallarken gülümsedi.
başımı memelerine koyup bir kaç saniye öyle kaldım. Onunda hoşuna gitmişti bu hareketim. Uzun zamandır hayvan sevmek dışında kimseye bu şekilde sevgi göstermediği belliydi. Zaten köpeğini de bi kaç hafta önce erkek arkadaşına vermişmiş.

Memelerinin arasını öptüğümde, iyice sertleşmiştim. Bakışıp iki gülüştük ve sonra arkasına geçip pantolonunu aşağı kaydırdım. O cigarasından derin bir yudum çekti, ben çantamdan kondomu çıkarıp pipime taktım.
Bir kaç dakike sonra boşaldığımda sırtına yapışmış haldeydim ve o "teşekkür ederim, iyi geldi" dedi. Güldük.

Cigara içmeden seks yapamaması, yalnızlığını yok etmek için  bedenini araçsallaştırmasının göstergesiydi. Milena aşık olunmak, tapılmak, uğruna ölünmesini istemiyor. Sadece elinden tutulsun beraber yürünsün istiyor. Çünkü milena yalnızlığının içinde kaybolmuş.
İnsanın, kalıcı yalnızlığı alt etmesi gerektiğinin farkında değil. Böyle giderse Milena bir kaç yıl sonra ölümü düşünecek ve eğer çok düşünürse de intihar etmek ona fazlasıyla mantıklı gelecek.
Umarım intihar etmez.

İkimizde toparlandığımızda, ona Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını sordum (Milena'yla şurda tanışmıştık ) gitti getirdi. O getirdiğinde alıp "bunu ben alayım ya, bende kalsın" dedim ve o da "olur" dedi. Aldım çantama attım (nasılsa ondan geriye bi tek bu kalacak) ve sağdan soldan muhabbetlerimiz uzadı, Milena ikinci cigarayı sarmaya başladı.
Sıkıldım ve "artık gideyim, zaten arkadaşın ve annesi de içerde, onlara yakalanmıyım. ayıp olmasın" dedim ve o da kalkıp beni sesssizce uğurladı. Çıktım eve gelirken, yolda Öküz'ün mesajlarını okudum, hepsine tek tek yanıt verdim.
Kendime değer vermeye başladığımdan bu yana, kimsenin bana hakaret etmesine izin vermiyorum. Ben sanırım biraz değiştim. Değişince, kendimi de iyileştirdim.

8 Mart 2017

dünya kadınlar günü

iki kere iki dört eder.
adam kadını çok sever.

iki kere iki dört eder
adam adamı çok sever.

iki kere iki dört eder
kadın adamı çok sever.

iki kere iki dört eder
kadın kadını çok sever.

iki kere iki dört eder
herkes zamanı geldiğinde birbirini siker, böylelikle dünyada hayat devam eder.

5 Mart 2017

bir kaç yılda bir sevişenler kulubü

Sabah uyandığımda yanımda uyuyan adama sarıldım ve sarılmamla o da uyandı..
Onunla ilk ve son olarak, 4 yıl önce cihangir'deki evdeyken yatmıştık. Tabii tanışmamız 4 yıl önceki yatmadan 2 yıl öncesine dayanıyordu ve onunla, barda göz göze geldiğimiz ilk gece, sanırım  bu üçüncü görüşümdü ve tatlı sırıtışıyla küçük dişlerini ortaya serdiğinde içimden "la bunlar nasıl dişler" demiştim.

Biraz itici olan bu diş yapısı, onun derin ve uzun uzun bakmasıyla ortadan kalktı. Yanına gidip elimi uzattığımda, onca kalabalığın arasında ukalalığımı hoş görüp elimi tutmasıyla muhabbet etmeye başladık. İşte 24 yaşında işinde gücünde biriydi.
Mesleklerimiz ve yaptıklarımıza değindiğimizde, beni hafife aldığını yüz mimiklerinden ve farkında olmadan beni süzüşünden anladım.
İnsan böyledir işte, tanıştığı kişiye hemen puan verir ve dikkate alıp almayacağını netleştirir.

O da içgüdüsel olarak beni puanlamış, dikkate alınamayacak biri olduğuma karar verdikten bir kaç saniye sonra da, muhabbet etmek için sorduğum sorulara öylesine cevaplar vererek, benimle ilgilenmediğini belli etmişti.
Zaten 3 dakika sonra da "ben biraz içeriye bakınayım" deyip yanımdan kaçmıştı.

Oysa ben tanışmamızın devamının gelmesini o kadar çok istiyor ve tabiri caiz ise de, ses tonum, mimiklerim, el kol hareketlerimle o kadar çok belli ediyordum ki..
İşte bir kişinin istemesi yetmiyor ve o kaçmıştı bile. O zaman yirmibeşinci yaşımdaydım.
Canım her şeye sıkılırdı. bu yüzden olsa gerek red edilmeyi de hak etmediğimi düşünürdüm.

Sonra tabii o gece barda biraz daha oyalanıp, canım iyice sıkıldıktan bir kaç dakika sonra da çıkıp sokaklarda gezmiştim. Eve gelip yorgun argın bir şekilde uyuya kalmış, aradan işte 2 yıl geçip gitmiş, ben yirmiyedinci yaşıma girmiştim.

27 yaş, cihangir'deki eve yeni taşındığım zamanlardı ve o sıra Kırklareli'nde biriyle yazışırken, onun "hadi gel, nasılsa bayramı tek geçireceksin. en azından biri yanında olsun" teklifiyle otobüse atlamış, ona gitmiştim.
Ama çocuğun adresine gittiğimde, açılan kapının ardında, fotoğraflarındakinden ve hatta kameradakinden çok çok farklı biriyle karşılaşmış, resmen sanki kandırılmışım gibi hissetmiştim.
O an dönüp gitmek için bir an cesaret etsemde, onlarca kilometrelik yol yorgunluğundan dolayı gülümseyip "hoş bulduk" demekle yetinerek içeri girmiştim.

Biraz muhabbet, biraz kakara kikiri ettikten sonra uyumak istediğimi söylemiş ve sonra da uyumak için bana hazırladığı yatağa girmiştim. Yatağa girdiğim sırada gay app'lerinden birini açmış, etrafta ne var, new york diye bakınırken, 2 yıl önce barda tanıştığımız küçük dişliyi görüp "selam, napıyorsun, nasıl gidiyor yavru" falan filan diye yazıp uyumuştum.

Ertesi gün misafiri olduğum ev sahibinin biraz darlamasından dolayı gitmek istediğimi söylemiş ve bir şeyler atıştırdıktan sonra çıkmış, ilk otobüslede tekrar Cihangir'e dönmüştüm.
Eve geldiğimde gay app'i açtım ve bizim küçük dişlinin "selam, beni nerden tanıyorsun?" gibi soruları ard arda yazdığını görmüştüm.
Bi benden, bi ondan cevaplaşırken, onunla, bardaki ilk tanışma muhabbetimizi hatırlatmış ve "senden çok hoşlanmıştım ve bunu da zaten fazlasıyla belli etmiştim. ama sen pek siklemedin :)" diye yazdım.
Onun "sen de hoşsun, niye siklememişim ki?" diye yazmasıyla muhabbetimiz iyice gevşedi ve öyle böyle derken, ertesi gün çıktı geldi.
Salonda oturup Cihangir'in çiş kokulu ara sokaklarını izlerken lafladık ve bi kaç saat sonra ise kucak kucağa bi halde buluverdik birbirimizi.
Toparlanıp ayrıldığımızda pek memnun kalmamıştık birbirimizden ve doğrusu ben de anladımki, ikimizde bir skor peşindeydik.
Onu sayı haneme yazmıştım, ama sayının canı cehennemeydi.

O, ehe ehe sırıtışları arasında "artık gideyim" dediğinde saat baya ilerlemişti ve ben de "olur" deyip üstelememiştim. Bu yüzden o da kalktı gitti ve böylece aradan 4 yıl geçti..

Dün gece aynı gay app'inde gezinirken yine onu gördüm ve "bu ne tatlılık xx" dedim ve o "sağ ol, çıkaramadım" dedi ve başladı muhabbetimiz.
O gecenin detaylarından sadece birini söylediğimde beni hatırladı ve o geceyi, ve evimi, ve yaptıklarımızı, ve sonrasını, ve konuşmalarımızı, ve sanki aradan geçen 4 yılı kapatmak istercesine ard arda yazmaya başladığında "yazışmak çok zor, arasana" deyip numaramı verdim, bi kaç saniye sonra aradığı gibi de hayatını anlatmaya başladı;

Bir sürü şey olmuş işte, annesi ölmüş, ablalarıyla arası açılmış, sonra yine düzelmiş, bu arada işi gücü batırmış, depresyona girip, birikiminin büyük bir kısmını har vurup harman savurmuş, elinde küçük bahçeli bir ev, 4 yıl önce bana geldiğinde yeni aldığı arabası ve sadece köpeği kalmış.

Anne yokluğu çok başkaymış. Zaten baba neyse de, annenin yeri doldurulamazmış. Belki de babasını kaybettiğinde yerine annesini koyduğundan olsa gerek, babasının acısını o zamanlar çok yaşamamış. Ama aradan bir kaç yıl geçip annesini de kaybedince yerine koyacak kimse bulamamış ve psikolojisi bozulunca da hayatı darmaduman olmuş.

Çok şükür şimdi iyiymiş, toparlanmışmış, daha kötü günleri bir kaç ay öncesince bırakmışmış falan.
Günler böyle geçip giderken işte şimdi biraz daha iyiymiş. Beni de özlemişmiş.

İltifatının hoşuma gittiğini telefonun diğer ucunda bekleyen ona belli etmek için, tüm insanların sırıtış anında burnundan çıkardığı hırıltılar eşliğinde "eyvallah" demekle yetindim.
O an büyük bir kara deliğe düşmüşüz gibi bir sessizlik oldu. Çok yapaydık ve bunu ses tonumuzla yalnız değil, kullandığımız kelimelerden kurduğumuz ucuz cümlelerle de belli ediyorduk.
İlkimizde birbirimizi anlamıştık. Bu gece biriyle olmak istiyorduk ve aslında bu kişinin kim olduğu önemsizdi. Hazır hoşlandığımız ve bildiğimiz biri varken, yatacağımız kişi neden biz olmayalımdık ki?

Muhabbet yarıda kesildi ve ben "eğer dönmeyeceksen, bana gel. nasılsa tekim, ev büyük" dedim ve o da hemen atlayıp "olur, biraz geziyim, arıycam seni" dedi.
bir kaç saat sonra ben uykudayken aradı, evi tarif ettim, whatsapp 'den konumu attım, çıktı geldi.

Şimdi biraz daha kilo almış ve bundan dolayı da yüzü iyice balon gibi olmuş. Balon gibileşen yüzüne ülkücü bıyığı tam oturmuş. Siyah kadife kundurası, koyu lacivert kumaş pantolonu, beyaz gömleği ve kahverenginin en açık renklerindeki ceketiyle mahalle abisine dönüşmüş, öyle kalmış.
gülümsedim ve "hoş geldin" dedim, gülümsedi ve "hoş bulduk" dedi.

20 dakika sonra 4 yıllık süredeki hayatını yine özet geçmişti.
İçi yanmış, kül olmuş, şimdi su döküp duruyordu. Toparlanması ve yıkılan içini imar etmesi gerektiğini anlaması güzel olmuş. En azından artık daha iyiymiş. Zaten ölenle de ölünmezmiş. Ama böylesi de çok acımasızcaymış.

Böyle dediğinde yanyanaydık ve dönüp bana baktı.
Hadi beni öp adlı o hissi kucağıma bıraktığında dönüp başını kendime çekip boynumun altına gömerken, iki elimle de "geçti gitti" dercesine sarıldım. Anladı, kendini koyverdi ve cidden üzerimde ağırlığını hissettim.
Hayvan iyice dobişko olmuştu ama şimdiki ruh hallerimizden dolayı sessiz kalıp, nefessiz kalsam bile bu anın geçmesini beklemeliydim.

Aradan bir kaç dakika geçtiğinde "soda var mı" dedi ve bunu kurtuluş müjdesi olarak fırsat bilip "var galiba. bakıyım mı?" dedim ve kalkıp mutfağa gittim. 2 soda açıp geldim, sodaları kafaya dikerken yine konuşuyorduk. bi an ne söylediğini hiç anlamadığım için "gülsem iyi olacak" diye düşündüğümden, dönüp ona gülümsedim ve o beni öpmek için dudaklarıma uzandı. Öpüştük ve zaten artık kıyametimizin kopması için bir engel kalmamıştı.
bi ara sevişmeye kaptırıp giderken "en son ne zaman boşaldın" diye sordu. Ben de "bir kaç saat oldu" dedim.
-Nasıl? osbir mi çektin?
-yok ya. geçen aylarda bi kadınla tanışmıştım, bu akşam o aradı. ben de kalkıp ona gittim, beraber olduk ( o kadın milena: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/11/sokak-kadn-vicdanl-surtuk.html )
-hımmm. güzel miydi?
-değil.
-güzel değilse, niye siktin?
-ya sanırım, am'ı, sikten az, götten çok seviyorum bu yüzden olabilir. tabii en büyük neden de am'ın verdiği zevki unutmak istemiyorum. bu yüzden olabilir. unutmamak için de, arada böyle deneme sürüşü yapıyorum.
-ahaha. daha çok kadınlarla mı, erkeklerle mi oluyorsun?
-daha çok erkeklerle oluyorum. hatta romantik olarak sadece erkeklere ilgi duyuyorum diyebilirim. kadınlara ise romantik duygular besleyemiyorum. gerçi, henüz romantik duygular besleyeceğim bir kadınla da karşılaşmadım.
-ama erkeklerle olmak çok daha iyi değil mi?
-evet. zaten erkeklerle sevişmek, kadınlarla yiyişmek güzel.
-ahahaha niye lan
-yaw çünkü erkekler, erkek erkeğe sikişmeyi bilmiyor, sikişmenin de bi yerden sonra bokunu çıkarıyorlar.
-cidden böyle mi düşünüyorsun?
-evet. erkekler bir şeyi tadında bırakamıyorlar. sürekli kendi kendilerine meydan okuyorlar, sürekli kendileriyle bir yarış içindeler. yatağa girdiklerinde de öyle davranıyorlar. bu yüzden olsa gerek, erkeklerle sikişmeyi sevemiyorum. ama kadınlar ve am'ları çok farklı. sımsıcak ve verdiği o his çok hoş. hayatımda belki de bu yüzden; ne bi erkek bi kadının yerini, ne de bir kadın bir erkeğin yerini alamıyor. her ikisini de kendi cinslerinde hissettirdikleri özel duygular eşliğinde ayrı seviyorum. hatta keşke hem kadın, hem erkek sevgilim olsa ve biz üçümüz beraber yaşasak.

-ahahaah gel buraya" dedi ve beni kendine çekince sevişmeye başladık, yarım saat sonra da kıyametimiz kopunca ölüverdik.

Sabah 08:05'de tekrar dirildiğimiz zaman, ona sarılmıştım ve o da bu yüzden uyanınca, bi kıyamet sahnesi daha çektik, sonrasında da toparlanıp duşa girdik.
Saat 10:30'u geçtiğinde giyiniyorduk ve o "ben gideyim, 4 yıl sonra görüşürüz" adlı esprisini yaptı.
"Olur, olur" demekle yetinirken gülümsedim ve uzun uzun bakıştık. Bakışmamız artık madenileşip anlamsızlaştığında öpüştük, o da giyindi gitti.
---Dı end----