Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

23 Eylül 2017

harman yeri. ortaya karışık künefe

Saat 02:52
Bu aralar Uyku denilen kişiyle aramız pek iyi değil. Gecenin bi vaktine kadar beni bekletip yine de gelmiyor. Her gece osbir çekip uyuya kalmakta sıkıcı olmaya başladı. Bu gece de o gecelerden biri ve  osbir çekmiş olmama rağmen hala gelen giden yok.
Az önce yatakta dönüp durmaktan çok sıkıldığım ve artık bunaldığım için tuvalete gidip sıçtım. Bokum kol gibiydi ve doğrusunu onun benden çıktığına inanamıyorum. İlginç bir götümüz var. Yaradana şükürler olsun.

İstanbul'da evi teslim ettiğim çocukların ikisi de yamuk yaptılar. Biri zaten sorumsuzun teki, fetöcü piç, diğeri yahudi ırkından pinti bi müslüman.
Fetöcü piç (harbiyeli) geçen suyu açık unutmuş ve evden çıkmış. Durum böyle olunca da evi su basmış, alt komşuyu da su basınca, komşu gidip ev sahibini çağırmış ve kapıyı çilingirle açıp içeri girdikten sonra anca ortalığı toplamışlar.

off neyse sıkıldım bu piçlerden bahsetmekten. zaten akşam akşam heyheylerimi tepeme çıkardılar. kavga etmekten de yoruldum. bi terslik olmazsa Kasım ayında İstanbul'a gidicem ve eğer o tarihe kadar hâlâ kirayı bana takıp evden çıkmadıysalar, ikisini de kapı dışarı edeyim de, analarının amının yırtık zarını, onlara tersten gösterip akıllarını başlarına aldırtayım da görsünler istediğim zaman nasıl rezil bi adama dönüşüyorum.
neyse sinirlenmeyeyim. sakin kalayım allahım. teşekkür ederim.

Can sıkıntısı çok kötü. ama can sıkıntısından daha kötü bir şey varsa işsiz olup parasız kalmak.
allahım rica ediyorum, noooolur allahım artık beni parayla sına. gerçekten parayla sınanmak istiyorum. parasız sınanmaktan yoruldum. rabbim benim, canım benim. ne olur, artık şu parasızlığıma bir son ver ve sınavlarımı bol paralıyken yap. ve hiç eksilmesin. ve hep artsın :)

bu aralar (ki bu satırları yazıncaya kadar da defalarca)burnumu karıştırma alışkanlığına kapıldım. sol elimin işaret parmağı sürekli burnumun içinde geziniyor. üstelik sümük topaklamak ilk anlarda güzel bi his olsada, sonrasında zaten büyük olan burnumun, iyice büyümüş olduğunu düşününce, paniklemekten kendimi alamıyorum. inşallah burun denilen organ, parmaklamakla büyümeyen organlarımızın başında geliyordur. yoksa, zaten topuğumdan bile büyük olan canım burnumu...
oy neyse davamını getiremiyciiiiim.

saat 03:05
dün okulun yeni öğrenciler için "hoş geldin" partisi vardı. apaçi müziklerinden bol bol açtılar ve biz de (özellikle ben) bahçede koptuk. doğrusu ilk 5 dakika içinde sadece ben oynadım ve yüzlerce kişi bana baktı. aradan 15 dakika geçtiğinde ben kenara çekilmiş, yüzlerce kişinin bana bakmasından dolayı utanarak şu bi kaç gündür okulda tanıştığım Nijeryalı ve Pakistan'lı bi grup çocukla konuşarak utancımı atlatmaya çalışıyordum. utancımın 20inci dakikasında özbekistanlı bi grup kadın ve erkek piste çıkıp oynamaya başladılar ve bunun üzerine ortam biraz kalabalıklaşınca, bende saklanmak için çıkıp onlarla oynadım. sonrasını hatırlamıyorum. dizlerim ve ayak tabanlarım hala ağrıyor.

şimdi ise otelimsi pansiyonumsu falan filan (ne bok olduğu belirsiz) bok gibi bi yerdeyim. burayı geçen hafta tuttum ve 8 ay için 3.500 TL'ye anlaştık. Bugün ise 2.000 TL'sini kredi kartından bayıldım.
kredi kartının ödemesini ise 5 Ekim 2017'de yapmak zorundayım. yoksa ömrümün sonuna kadar bankaya ful hd pasif olucam.
Allahım sen büyüksün, sevdiğim dışında kimseye ful pasif olmak istemiyorum. lütfen bana o parayı ödemem için bi yol göster canım rabbim benim.
Seni seviyorum allahım. Ne olur artık sen de beni sev. amin.

21 Eylül 2017

Öğrenciliğe Merhaba

Geçtiğimiz Çarşamba günü, haftalar öncesinden ucuz diye aldığım biletle, Perşembe sabahı ezanından 10 dakika önce kalkacak olan uçağa binmek için saat 23:45'de metroyla Atatürk Havalimanı Dış Hatlar'a gittim. Ama çok fenaydım. Çünkü karnım, gündüz yediğim yiyeceklerin boka dönüşmesi işlemini tamamlamıştı ve bi an önce güvenlikten geçip tuvalete gitmemi söylüyordu.

Söylüyordu da, nalet olası federaller, ağır ağır işlerini görüp milleti geçirdiklerinden dolayı yumurtam kapıya dayanmıştı bile.
Sıra bana geldiğinde ise kontrolör polis sanki beni bi yerden tanımışcasına, arada bi kaçamak bakış atar gibi aceleyle yüzüme gözüme bakıp bakıp durmaz mı? Bi ara "ee düzgün bakacaksan bak yoksa sıçıcam yapacağın işe" diyecektim de tuttum kendimi. Ki gerçekten de sıçmak üzereydim ve bende ona dik dik bakmaya başladım.

dik dik bakışımın ardından, artık benim de sıkıldığımı mı anladı ne olduysa bi kaç soru sorduktan sonra "buyrun" deyip belgelerimi uzattı ve aldığım gibi tuvalete doğru topukladım. İçeri girdiğimde hemen kapıyı kapatıp, pantolonu indirdiğim gibi FOŞŞŞ diye sıçtım ve o an anladım ki; sıçmak, aklı olan tüm canlılar için büyük bir nimettir. (bunu bir ara tweet olarak da atayım.)

Üstelik "bok yapmak" anlamındaki sıçmak yalnız değil, insanın hayatındaki çuvallamaları da büyük bir nimettir. Çünkü sıçmak, insanın kendisine dönüp bakmasını, ne bok olduğunu görmesini, ne bok yediğini anlamasını ve ne bok yemesi gerektiğini iyice bir ölçüp biçmesi gerektiğine yarıyor.

Gerçi kendim için şunu söyliim; sıçmalarımdan pek akıl almıyorum ama olsun, yani benim gibi birinin bunu anlamış olması bile büyük bi ilerleme sayılır. (Hem belki bundan sonraki sıçmalarımdan harika ötesi dersler alırım.)
Özlü söz kısmını geçersek, sıçmak için yinelemem gerekir ki; resmen değerini yeteri kadar bilmediğimiz bir nimete sahibiz ve bunun için ne kadar şükretsek o kadar da azdır.....

Sıçma işlemim bitip, tuvaletten çıktığım sırada, siyaha çalan koyu bi renkteki takım elbise giymiş, hafif dökük saçlı adamın biri geldi pisuvarda işer gibi yaparak, ama aslında işemiyor olmasına rağmen çüküyle oynamaya başladı. Ben de bu sırada lavaboda ellerimi yıkıyordum. Ama adam inatla devam etti.
Başka zaman olsa bende çükümü çıkarıp oynayarak ona eşlik ederdim de o an, henüz sıçmanın varlığına olan şükrümü bitirmemiştim ve bu yüzden şükrümü yarıda kesmemeye karar verip elimi bi güzel yıkadıktan sonra kenardaki çantamı alıp salona geçtim.
Böylece anlamış oldum ki; sahip olunan şeye şükür etmek, insanı günah işlemekten alı koyan eylemlerin en başında geliyor........

Etrafta uzun bacaklı fıstık gibi kadınlar, kaslı maslı erkekler, köktendinci Yahudi erkekler, beyaz türkler, siyah kürtler, pembe çerkezler, sarı çinliler, uyruğu belirsiz diğer kişiler, az önce fitnes salonundan çıkmış gibi terli terli gideceği kapıyı bulmaya çalışanlar, başörtülü ve başörtüsüz erkekler, kadınlar, çoluklar çocuklar falan koşturup duruyordu.

Havaalanlarının en güzel yanlarından biri şu koşuşturma olsa gerek. Üstelik insanların çoğu aynı koşuşturmayı yaşıyor ve herkes çok acil bi şekilde bi yere yetişmeye çalışıyor.
Tabii bu koşuşturanlar benim gibi fakir değilki sırf taksi parası vermemek için saatler öncesinden metroyla gelip öyle amaçsızca etrafta gezinsinler.
Zaten havaalanlarındaki insanların ne kadar zengin olduğunu, elindeki bilet çıktısıyla yanınızdan ne kadar hızlı geçtiğine dikkat ederek anlayabilirsiniz. Zenginler genelde son anda gelip uçağa yetişirler, fakirler ise benim gibi 2-3 gün öncesinden gelir orda yaşamaya başlarlar. Oranın vaz geçilmez elemanına dönüşürler. Havaalanlarının kadrolu çalışanlarından çok orada vakit geçirirler.....

Bi ara etrafta gezerken, dedim belki THY'nin lounge girişinde tanıdık birini bulurum da beleş yeme içme bölümüne geçer iyice bi tıkınırım ama ne yazıkki kimseyi göremedim. Resmen lounge üyeliği olan hiç arkadaşım yok, varsa bile benimle aynı saatlere denk gelen bir uçuşları yoktu. Aç kaldım yazık banaaaa.
Fakirlik çok kötü ya. Resmen burda bile hayat tarafından fakirliğim yüzüme vuruldu ya neyse. bi şe demiyorum.

Dış Hatlar'ın ayak basmadığım yeri kaldı mı diye etrafa bakınarak gezerken, can sıkıntısından bi yere oturup telefona kaydettiğim makalelerden bir kaçını okudum, ama can sıkıntım geçmedi. O sırada üst katlara çıkmış olduğum için de, Caroline Koç'un açtığı Selamlique'yi didiklemeye başladım.

Selamlique'de güzel bir mekân tasarımıyla olayı kotarmışlar ama doğrusu Caroline Hanım'a, Divan Pastaneleri'nden aldığı paket paket çikolataları ve diğer ürünleri, burada başka bir marka adı altında 100 katı fazla paraya satmasını yakıştıramadım. Fiyatlara bakıp "aaaa oooo" yaparken bu sırada çalışanlardan biri olan yakışıklı bi çocuk geldi öyle muhabbet etmeye başladık ve ben onunla konuştukça, o da çikolatadan buyur etti. Bol bol yedim. Dedim nasılsa Caroline Koç'un cebi sağlam, ona bir şey olmaz.

Çocuk almanya doğumlu ve ilkokulu falan da orada okumuş, bir süre Belçika'da yaşamış, sonra işte Türkiye'ye gelmiş ve şansını bir de burada deneyecekmiş. O böyle hayat hikayesini özet geçerken, ben de kendi içimden "lan ben bu kadar yakışıklı olsam, dünyaya parmak atardım. bu gelmiş şansımı deniycem diyor" gibisinden cümleler kuruyor, çocuğa karşı gülümserken, içimden de "salak bu ya" diyordum.
Biz muhabbete devam ederken, ben bu arada kavanozlardan sürekli başka çikolatalar yiyor ve bu sayede 1-2 saat önce boşalttığım midemi tekrar dolduruyordum.

Divan'ın çikolataları zaten güzel ama ne bileyim artık farklı bi marka algısıyla yaklaştığımdan mıdır nedir, çikolataları çok normal bir tatla yedim. Böyle pek de ayılıp bayılmadığım için de pahalı olmasının dışında ekstra bi durumunu göremedim. Bu yüzden sevgili Caroline'ciğime burdan sesleniyorum; çikolatayı divandan alıp satacaksan, üzerine ekstra fiyat koyma plizzz.

Neyse bi kaç tane daha atıştırdıktan sonra, yakışıklı çocuğa teşekkür edip ordan ayrıldım ve sonra arkadaşlık app'lerinden birini açıp bakınırken, adamın tekiyle konuşmaya başladık. O da dış hatlar'da olduğu için geldi tanıştık.
İşte biriyle flörtleşiyormuş da, flörtü davet ettiği için şimdi onun yanına teeeee New York'lara gidiyormuş. Ama giderken de ne alacağını bilmiyormuş, çünkü giysi, parfüm gibisinden şeyler alırsa bunların ezikçe kalacağını, adamın zaten New York'ta her şeyin en güzelinden alabileceğini falan söyledi. Bunun üstüne ben de "gel üst katta Selamlique var, ordan çikolatalı beyaz türk lokumu al. Üstelik tükkanda çok yakışıklı bi eleman var, güler yüzlü falan, gidelim oraya" dedim ve çıktık Selamlique'ye gittik.

Yakışıklı çocuk beni görünce güldü, ben de gülüşüne karşılık tebessüm ederek "sana müşteri getirdim" dedim, hep beraber kahkaha attık. Şuh değil, normal içtenlikte sıcak kahkahalardan.
Tezgâhı gezerken yine çikileta yedik ve bizim New York yolcusu avuç kadar bi pakete (ki tahminimce pakedin içinde 10 tane lokum ya vardı, ya yoktu)105 TL verdi "hayrlı işler" dedik çıktık.

Sonra içerde biraz daha muhabbet ettik, New York yolcusu bana kanka demeye başladı, o arada ikimizin olduğu bir selfie çekip Instagram hesabından "yeni dostlar edinmek çok güzel" yazarak paylaştı "aynen kanka aynen" dedim ve yarım saat sonrada onu, gideceği kapıya götürüp "allah yolunu açık etsin, enişteye de selam söyle" deyip ayrıldık.

İçerde biraz daha gezip sabahı ettim ve benim uçak kapısına gittim. Ki çok şükür meğer dalmışım, milleti içeri almaya başlamışlar, hatta sırada 3-5 kişi yalnız kalmıştı. Hemen gittim kontrolden geçip uçağa bindim, 20 dakika oyalanmanın ardından uçak Türkiye'den kalkıp Kıbrıs'a indi.

Böylece, 17 yıl aradan sonra tekrar okullu olmak için İstanbul'dan Kıbrıs'a uçakla gelmiş oldum ve okulun karşılama ekibi tarafından da okula götürüldüm. Ayağıma kırmızı halı serilmemiş ve sadece beni karşılamaya gelmemiş olsalar da, önemli değildi. Çünkü uçak havada tıngır mıngır yol alırken, bir fırtınaya kapılıp düşecek olmamızı değil "para harcamadan okula nasıl giderim"i düşünüyordum. Malum param yoktu ve bence uçağın fırtınaya kapılıp düşmesi daha mantıklı gibiydi.

Ama ne yazıkki düşmedik ve sağ salim indik. Havaalanına indiğimiz de, kendi kendime ettiğim "inşallah bavulumu kaybederim" bedduası tutsa da, bedduanın devamındaki "kaybolsun da, ortalığı birbirine katıp gideceğim yere kendimi beleş bıraktırtayım" bölümü tutmadı. Canım bavulum ortalıktan kaybolup 2 saat sonra bi yerlerden çıktı getirildi ve ben de bu arada okul karşılama ekibini görüp rahatladım.

Onlarla beraber okula getirilirken yolda bi uyumuşum ki, ağzımdaki salyalardan sağ omzumun üstünde küçük bi gölet oluşup, bu gölette çevresindeki evrim süreci sonrasında, yeni bir canlı türü oluşmuş hatta bunlar balıkçılık yapmaya bile başlamışlardı.

Neyseki bu kurulu yeni yaşam düzenini, otobüsün okulun bahçesine giriş yapmasından sonra yaptığı frenin ardından ortaya çıkan gürültüyle uyandığımda dağıtmak zorunda kaldım. Dağıtmasam kimbilir neler neler olacaktı da, onların da ömrü bu kadarmış.

Çantamı ve valizimi alıp indiğimde direkt olarak yanımda getirdiğim belgeleri kayıt bölümüne teslim ederek kayıt oldum ve böylece öğrenciliğe "merhaba" dedim. Merhaba.

Sonra okulun giriş kapısındaki logolu ve bol büyük harfli üniversite adının görüneceği şekilde tebessümlü bi selfie çekip, whatsapp, facebook, instagram vs vs (artık allah ne kadar sosyal ağ yarattıysa) hepsinde "17 yıl sonra bugün tekrar okula başladım 😍❤️😍 not" cümlesiyle paylaştım.

Akşam saatlerinde whatsapp'deki paylaşımıma baktığımda ailemde telefon kullanan herkesin bu fotoğrafı görüntülediğini fark ettim. Benden bi büyük olan abim ve diğer kardeşim'le whatsapp'den konuştuk, tebrik ettiler. Hayat normale döndü.

18 Eylül 2017

alo

Hayatımı, ne istediğimi anlamaya ve anladığımı da hayatıma aktarmaya çalışarak geçiriyorum.
Bazen bulduklarımın, aslında aradığım olmadıklarını anlıyorum ama harcadığım zamanı düşününce, sırf o zamana yazık olmasın diye zart diye hayatıma sokuveriyorum. Bu insan ilişkilerimde de öyle oluyor.
Tabii bulduğumu, zamana verdiğim değerden dolayı hayatıma sokunca, hayatımın da içine sokulmuş oluyor. Bunu ise belli bir süre sonra anlıyorum. Veya bazen yıllar sonra anlamış oluyorum.

Buna rağmen, hayatımdaki olanları veya olmayanları kendi tercihlerimle yaşadığım için, huzursuz olmuyorum. Hatta aradığımın aslında o olmadığını anladığımda daha bi rahatlıyorum desem yeridir. Üstelik bu rahatlama derinden ve içten bir rahatlama. Çünkü üzerimden kalkan o yükün artık olmadığını tüm bedenimle hissediyorum. 

9 Eylül 2017

.

doğum gününde ölmek veya öldürmek


kırdı.
kırığım, her yerimi acıttı.

bu öyle bir kırılmakki
kırıldığım an yok oldum.
yokum ben. kırdı. kırıldım. kırılarak yok oldum.

öyle bir kırdıki
en sonunda kendime kırıldım.
kendime kırıldığım için kendime kırıldım.



kırıldım. yok oldum.

5 Eylül 2017

Kurban Bayramı

Arefe gününden bu yana, yani 4 gündür dışarı çıkmadım. Bedenimi eve tıktım desem yeridir. Çünkü bu bayram öncekine oranla kendimi bi tuhaf hissettim. Resmen canım sıkılıp durdu. Hatta sıkılmak için bahane arayan bir ruh haline kapıldım, sanki evde kalsam daha iyi olacakmış gibi bir hisle sarmalandım ve bu yüzden olsa gerek yerimden de çok fazla kıpırdayasım gelmedi.

ırkı Yahudi, dini Müslüman olan ev arkadaşım "annemi özledim" deyip uzun bayram tatilini fırsat bilerek bayram öncesinde memleketine gitti. Harbiyeli olan ev arkadaşım ise, benim gibi bi yere kıpırdamadı, evimize kapandı. Sadece arada bazen çıkıp fırından taze sımsıcak ekmek, manavdan muz, hıyar, şeftali falan alıp geldi o kadar. Onun dışında yaşadığımız alandan ayrılmadık. Günlerimizi bu şekilde yiyip bitirdik.

Gün içinde beraber yemek yapınca oturup atıştırdık, her yemek sonrasında çay kaynatıp viski bardaklarında içtik, tırt konuları konuşurken dini alana girip çıktık ve o sırada da işte gündelik muhabbetlere daldık;
Annesi hâlâ yaşıyor ve yurtdışında, babası ise bi kaç yıl önce orda öldüğü için yokluğunu çoktan normalleştirmiş, onun emekliliği sayesinde de aylık küçük bir maaşı var. Bi abisi evli ve başka bi ilde, diğer abisi Ankara'da subay falan.
Telefonla konuştuğu bi kaç arkadaşı dışında İstanbul'da tanıdığı pek kimse de yok gibi. bir de şu an okulu tatil olduğu için farklı bi ilde olan flörtü var. Geçen yıl dil kursunda tanıştıklarından bu yana çıkıyorlar mış.
Kadın geçen hafta bize gelmişti ve ben onlar seks yapabilsinler diye o gün eve gelmemiştim. O akşam da eve gelmeyip, bi arkadaşımda kaldım. Onlar ise seks yaptılar galiba. Ya da, harbiyeli ev arkadaşım, kendisini, erkek olduğunu ispat etme zorunluluğunda sanarak bana öyle hissettirdi. Görmediğim için bir şey diyemem. Umarım her ne yaptılar ise zevk almışlardır.
Gerçi ikisinin de yaşı henüz 21-22 olduğu için kesin zevk almışlardı. Çünkü insan bu yaşlardayken her şeyden zevk alıyor. Onlar neden almasınlar ki.

Bizimkinin ayağı, 15 Temmuz Darbesi'nden aylar önce Harbiye'deki askeri eğitimler esnasındaki kazada zedelenince küçük bir ameliyat geçirmiş ve dediğine göre, o kazadan sonra, yataktayken partnerini kucağına alamıyormuş. Bugünlerde onu en çok üzen konu buymuş. "olsun ya, diğer pozisyonlarla idare edin. Allah başka dert vermesin, bir an önce şifa bulursun inşallah" dedim içimden.......

Bayramın üçüncü günü bi üst mahallede kavga çıktı. O mahallede çoğunlukla çingeneler oturduğu için, Çingeneler birbirine girdi demek daha doğru olur. Çünkü bu benim oturduğum bölgede her mahalle farklı bir kesimin ağırlığında.

Mesela bi alt mahallem muhacirler'in (bulgar, macar, arnavut vb) (yani teee Ecdad'ın Dünya'ya parmak attığı zamanlarda Balkanlar'a yerleşip, 1900'lerin ilk yıllarında, Ecdad'ın gerilemesi kesinleşince oralardan kovulmaya başlanmasından sonraki göç dalgalarında türkiyeye dönenlerin) ağırlık olarak yerleştiği bir bölgeye dönüşmüş. Çoğunlukla 3-5 katlı olan evleri bakımlı, orta gelir düzeyinin bi tık altındaki mavi-yeşil gözlü, sarı saçlı, balık etli, kumral, beyaz tenli, insanlar.

Bi üst mahallem ise dediğim gibi Çingeneler'in alanına dönüşmüş. Çoğunlukla tek katlı, en yüksek olanı ise 2 katlı olan, yıkık dökük evlerde yaşıyorlar.
O mahallede oturanlardan biri, komşusunu alnının çatısından vurmuş. Adı Metin'miş, ölmüş diyorlar. Bir kaçı da pompalılarla girmiş birbirine.

Ben merakıma yenildiğimden değil ama tam da kavganın gerçekleştiği sıralarda dışarı çıkmış, mahalledeki kahvehanelerin camlarında "eleman aranıyor" yazıları var mı diye bakınıyordum. Çünkü malumunuz aylardır evde göt büyütüyorum ve bu yüzden dağ gibi göte para dayanmıyor. Böyle olunca da, dedim gidip kendime bir kaç günlük de olsa iş bulup biraz para kazanayım.
((belki de şu bi kaç gündür, içime oturunca gitmeyi bilmeyen can sıkıntımın nedeni buydu? aa bak bu olabilir. çünkü param bittiği zaman dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. oysa sağlığım yerinde ve elim kolum hala tutuyordur. yani ölmemiş olmama rağmen böyle düşünmek de tuhaf. vesselam insan denen mahluk çok garip))

Özellikle kahvehanelerde iş bakma nedenim ise, günlük yevmiye karşılığında eleman almaları. Sigortasız falan filan çalışıp, o günün akşamında da yevmiyeni eline veriyorlar. Durum böyle olunca "bi bakayım" diye, dışarı çıkmıştım ve kahvehanelerden birinde asılı olan "eleman aranıyor" yazısını görmemle, içeri damlamam bir oldu.

İçerde 2-3 masa dolusu insan dışında kimse yoktu. Onlarda sigara dumanı altında kağıt oynuyorlardı.
Biri içeri girdiğim sırada başını hafifçe kaldırıp bana bakmış, sonra da içine çektiği sigara dumanını burnunda dışarı verirken tekrar kağıtlarına dönmüştü.
Diğerleri elindeki kağıtlara hayat-memat meselesiymiş gibi yapışmışlar, bu halleriyle adeta dünyayı bile siklemiyorlardı. Öteki masalarda da durum farklı değildi. Sanki önemli olan tek şey kahrolası kâğıtlardı ve birde sürekli içilen sigara dumanının tepelerinde oluşturduğu halelerdi. Kombinasyon tavandan vuran beyaz florhasan'ın ışığıyla tamamlanıyordu ve o sırada kahveci olduğu belli olan kirli kahverengi bıyıklı adam masaların kenarına itilmiş boş ince belli çay bardaklarını topluyordu.

Ben içeri girdiğimde, kedi yeşili keskin gözleriyle o da bana bakmıştı ve bi an acaba "tuvaleti kullanmak istediğim bahanesini uydursam mı?" diye düşünmeden edemedim.
Ama sonra çalışmanın ayıp olmadığını ve utanılacak bir iş aramadığımı kendime hatırlatıp, an önce dağılan cesaretimi tekrar topladım ve an'ın daha kısa bir zamanında kendimden utandığım için, yine ışık hızında kendimi ayıplayıp, bardakları toplamaya devam eden adama doğru yürüdüm.
Adam bardakları toplamış ocağa doğru gidiyordu ve ben de onu izleyerek ocağa doğru gittiğimde;
-abi selam, camdaki ilan için geldim. elemana ihtiyacın var mı?
 ..dedim. işte hepsi buydu. utanılacak, geri kaçılacak bir şey yoktu. sonuçta ayıp olan şey, sağlıklı olmama rağmen, başkasından borç bile olsa para istemekti ve ben şimdi karşılığını vermiş olarak kazanacağım bir parayı sahiplenmek için uğraşıyordum.

cümlemi bitirdiğimde sırtımdaki Alp Dağları'nı alıp yavaaaaaşça kenara bırakmışım gibi rahatladım. Benim rahatlamamın yüzüme yansıması başladığı sırada, adam elindeki bardakları tezgaha bırakıp döndü ve;
-daha önce bu işi yaptın mı?
-yaptım abi. çay ocağında çalıştım.
-ne kadar süre
-1-2 yıl kadar çalıştım. ama 5-10 yıl önceydi.
-çok olmuş
-o zaman 18-19 yaşlarındaydım.
-niye şimdi kaç yaşındasın ki?
-30 falan. açıkçası çok çalışamam, bana bi 10 günlük kadar iş lazım. okul okuyorum da, ayın 13'üne kadar çalışabileceğim bir iş bakıyorum.
-öyle eleman almam. kalıcı birine bakıyorum
-bi 10 gün çalışsam olmaz mı?
-olmaz.
-tamam, hayrlı işler.
..dedim ve çıktım. Kahveden çıktığımda tam da kavganın ortasında kala kalıvericektim. Oysa zaten bi kavganın içindeydim, kavga da benim içimdeydi.
Ama bu kavgayla karşılaşınca kendi kavgamı unuttum. Meğer benden 5-10 dakika önce Metin'i vurmuşlar. Metin yere yığıldığında, kavgaya karışan diğer çingeneler koşup evlerinden pompalıları getirip birbirlerine sıkmışlar ve işte ambulanslar, polis arabaları vs gelirken de bütün mahalleli toplanmıştı.

Pompalıyla vurulan gençlerden birini gördüm, yakışıklı, kısa saçlı, beyaz dişli, çok az kirli sakallı, izbandut gibiydi. Teni benimkinden bile esmer ve hatta benimkine oranla, onunki siyah bile kalıyordu.
Siyah tenine rağmen, sırt bölgesine isabet eden 10 tane kadar saçma'nın açtığı deliklerden kıpkırmızı bir kanın sızdığını görmek ve inatla bakmaya devam etmek, insanın pornografiye olan bağımlılığıyla alakalı olabilirdi ama konumuz şu an bu değildi.
Kırmızı kanın sızmaya devam ettiği saçma deliklerine inatla bakmaya devam ettim. Sanki birileri her gün yanımda pompalıyla vuruluyormuş gibi normal karşıladım ve uzun uzun baktım.

Çünkü o sırada kalabalık sokağa girmiş olduğumdan ve ambulanslardan birinin gelip önümde durmasından sonra, araçtan aceleyle inen başörtülü bir hemşirenin, vurulmuş olan çingeneye "gel kardeşim, bakayım" diye seslenerek yanına gitmesinden dolayı, siyah tenli Çingene üstündeki gömleği adeta parçalarcasına yırttı ve küfürler eşliğinde hemşireye doğru giderken de benim hizama geldiğinde üstü çıplak kalmıştı bile.

Bu sırada diğer hemşire de inip ambulans'ın kapısını açmış, yaralı küfürbaz çingene'yi sedyeye oturması için yönlendiriyordu.
Çingene'nin çevresinde ise annesi, abisi, babası, ablası, dıdısı, bıdısı olduğu belli bir kaç ağzı küfürlü erkek ve kadın daha vardı. Sokak boyunca küfürlerin biri bitip diğeri başlıyordu. Polis milleti dağıtıp, küfür edenleri sakinleştirmeye başladığında, mahalleden 2 ambulans ayrılmıştı bile.

Sonrasıysa işte bildiğiniz mahalle kavgalarının bitişi gibiydi. Bu yüzden gittim kenarda biraz daha izledim. Zaman geçtikçe küfürler azaldı, olayı yeni duyup gelenler Metin'in vurulduğu ara sokağa girip baktı, polis onları uzaklaştırmaya çalıştı, pompalıyla yaralanmış olanların hastaneye gönderimi bitti, yeni polis ekipleri geldi, konu komşu camlardan içeri girmeye başladı. Ortadan kaybolmuş olan kediler tekrar fark edilir oldu.
Dünya da artık Metin diye biri yoktu. Fatiha okudum. elimi yüzüme sürdüm, yavaşça yürüdüm eve geldim.

Eve gelirken, yol üstünde, onsekizinci sınıf bir lokantanın camında garson arandığına dair ilanı gördüm ama içeri giresim gelmediği için görmemişim gibi yapıp eve doğru yürümeye devam etmiştim. Aslında gidip şansımı deneseydim iyi olabilirdi ama canım istemedi. Çünkü tanımadığım birine üzülüyordum.

Oysa kendime üzülmeliydim. Kendime acımalıydım ama yapamıyordum. Kendime hiç üzülemediğim aklıma geldi. Hiç acımadığım ve asla güçsüz olduğumu kabul etmediğimi fark ettim.
Yani bilmiyorum, belki kendime acımayarak doğru yapıyorumdur ama açıkçası acınacak biri olduğumu düşünmüyorum ve hiç de acıklı bir durumda değilim. Yani çünkü hayat bu. başka ne bekliyoruz ki.

kurban bayramımız mübarek olsun.

1 Eylül 2017

Harbiyeli ev arkadaşım

32 yaşındaki gününü görüp, 33'üne doğru giderken üniversite kazanmış olmanın ŞOK'unu tamamen atlattım.
Şimdi sırada okul kazanmanın yarattığı etkileri azamiye indirmek var.
Mesela okula gitmek için bu güzelim şehirden, bu muhteşem İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalınca, evi dağıtmadan teslim edebileceğim ve aylar sonra dönüp geldiğimde, evde bi problem çıkarmamış ve çıkarmayacak olan sağlam ev arkadaşı bulmak gibi.
Üstelik sadece bir tane ev arkadaşı değil, iki tane bulmam lazım. Çünkü şu anki ev arkadaşım da, geçen gün "önümüzdeki ay çıkabilirim" demişti.
İşte bu yüzden, Canım İstanbul'dan ayrılmadan önce önce iki tane uyumlu ev arkadaşını ayarlayıp öyle gitmem lazım.
Tabii iki ev arkadaşını birbirine ısıtma işi de yine bana kalıyor. Çünkü bir kaç gün beraber geçirince, çıkabilecek pürüzleri öngörüp fazla büyümeden yok edebilirim. Ama burda olmadan bir ev arkadaşı ayarlamaya kalkışırsam, işte o zaman sıçarım.

Durum böyle olunca internetteki güncel "ev arkadaşı aranıyor" ilanlarını gezmeye başladım ve kendimce mantıklı bulduğum bir kaçıyla iletişim kurmak için mesaj attım. Bu mesaj atarak muhatap olduğum kişilerden bir kaçı evi beğenmedi, bir kaçı beni beğenmediği için olsa gerek hiç dönmedi, bir kaçı ful eşyalı her boku olan ve her şeyi dahil aylık 600 TL'lik kirayı yüksek buldu, bir kaçı ık mık etti, bir kaçı da sikecek adam aradığı için anlaşamadık.

Öyle böyle derken ilanlardan birine attığım mesaj sonrası dönüş yapan biriyle telefonda konuştuk, anlaştık ertesi gün de çıktı geldi.
O geldiğinde diğer ev arkadaşım da evdeydi ve böylece onlar da tanışmış oldular.
Tanışma faslı bitmeye yakın kahveleri yapıp geldim ve havadan sudan, eften püften şeyler konusunda laflamaya başladık.
Yaşı henüz 21 ve geçen yıl ki 15 Temmuz Darbesi'nden sonra kapatılan Harbiyeli çocuklardan biri.
Darbe gecesi, izninden dolayı tatilde olduğu için, Subay olan abisini aramış ve ne yapacağını sormuş. Abisi de "hemen telefonunu kapat, sakın ulaşılabilir olma. sabaha kadar bir yere gitme ve yat. bende şimdi kapatıyorum. ertesi gün ulaşılır olduğunda, soran olursa "şarjım bitmiş, fark etmemiştim" dersin" dediği için eve girdiği gibi uyuma numarası yapıp, darbeyi televizyondan izlemiş.

21 yaşında bir çocuğun, 2 yıldır sabah akşam silahlısı da dahil yüzbinlerce lira değerinde her türlü eğitim almasına rağmen korkudan uyuma numarası yapmasını normal görüyorum. Ama Darbe'nin, Tayyip Erdoğan ve çevresi tarafından yapıldığına ve ordunun içinde bu ülkeye ihanet edecek hiçbir insanın bulunmayacağına inanması normal değil.

Böyle inanması, benim nazarımda onu salak gibi gösterse de, yüzüne karşı "salak mısın nesin?" diyemedim ve bunun yerine "ordunun içinde bu halkı sevmeyen yüzlerce komutan var. Senin ve senin gibiler gibi, askerliği bir meslek olarak değil, sadece bu toprağın üzerinde yaşadıkları için boyunlarına Vatan Borcu diye yüklenilmiş olan görevi yerine getirmek için askere gidenleri köle olarak gören binlerce paralı subay var. ama sen kalkmış bana "ordu da ihanet edecek kimse yok" diyorsun" dedim.
Nefesi kesildi ve hazır yüzü patlıcan gibi kızarmışken durmadım ve "hem Tayyip bu kadar rahatken ve yasal olan tüm gücü elinde bulundurmuşken, kendi kendine darbe yapmaz. Buna rağmen darbe'nin Tayyip tarafından yapıldığına inanan varsada, açıkçası aklından şüphe ederim." diye devam ettim.
Yüzü iyice morardı ve bir şey demedi. Konuyu boş yerlere çektim konuşma öyle devam etti gitti.

Gençliğinden kaynaklı salak olması dışında; yakışıklı, boylu poslu, geniş omuzlu, kalın dudaklı, kumral bi ufaklık işte. Yani darbe konusunda salak olması dışında bi sıkıntı yok gibi. Diğer konularda ise fazla deşmek istemiyorum. Açıkçası sikimde de değil. Zaten düşündüğüm tek şey, kirasını zamanında ödesin ve ben İstanbul'da değilken bi sıkıntı yaratmasın yeter. Bunu ona da çok net ifade etmek için "zamanında kiranı öde, kimseye sıkıntı yapıp apartmandakilerden şikayet alma, evi temiz tut yeter" dedim "öyle tabii abi" dedi.

Neyse işte o da zaten eve baktı etti derken, evin hali, ücreti falan fındık konuları da kafasına yattığı için "tamamdır abi, ev benim için uygun. taşınmak isterim" dedi ve bende "tamam, valizini al gel" deyince, kalktı gitti, ertesi gün valizini almış bir halde döndü geldi.
Benim yatak odasını ona ayarladık, kişisel eşyalarımı alıp salona taşıdım ve boşalttığım odayı onun için uygun hale getirmiş olduk. Zaten o'da kendisine çarşaf vs almış olduğu için bi güzel yerleşti ve çayımızı demleyip ilk muhabbetimizi de yaptık.

Muhabbet esnasında alakasız bir şekilde bana demez mi "sen de atatürkçü birisin, hepimiz atatürkçüyüz, bu ülkenin evladıyız, iyi anlaşırız"
O alakasız bi şekilde böyle dediğinde şaşırdım ve "atatürk mü? ne atatürk'ü, ne alaka" dedim ve o "şu an yok ama bana attığın fotoğrafın kitaplık bölümünde atatürk'ü gördüm. hepimiz bu ülkenin evladıyız abi" dedi.
Bir şey demedim ve konumuz değişti, atatürk dışında şeyleri konuşmaya başladık.

Aradan 5-10 dakika geçtiğinde çiş için tuvalete gitmiştim ve klozetin tepesine işemek için tünemiş olduğumdan, elimdeki telefonu karıştırmaya başladım. Aklıma ona whatsapp'den attığım fotoğraflar geldi ve açıp baktım. Evet, ona attığım fotoğraflardan birinde gerçekten ATAMIZ vardı.
Ama tabii fotoğraflar büyütülüp detaylı bakılmadığı müddetçe belli olmayacak kadar da küçük olan atamız kitaplıktaki kitapların ön yüzünde öylece durgun bi şekilde poz vermişti.

Sonra fotoğrafın kaynağı aklıma geldi.
Bu atatürk fotoğrafı cebimdeki 3 TL'de gözü olan pis bir vampirella tarafından 20 Ocak 2017'de elime tutuşturulmuştu ve ben şurda onun hakkında yazmıştım: (https://www.instagram.com/p/BPfO65ZhO6S/ )

Yani ben atatürkçü olduğum için onu oraya bırakmadım. Aslında aylar önce kartı elime tutuşturan vampirella'nın gıcıklığına elinden alıp, o an öylesine elimde bulunan kitabın arasına atmıştım ve sonra eve gelip "kitabı okumaya devam edeyim" dediğimde, kitabın arasından çıkan kartı alıp kitaplıktaki kitapların önüne dikivermiştim. Yani ben şucu bucu değildim.

Zaten şucu bucu bir düşünceye saplanıp kalacak biri de değilim. Ama sonuç olarak 3 TL'lik kazık yememek için düştüğüm hallere bakıyordum da, evet sonucu komikti :))  tırt bi kart yüzünden Atatürkçü olmuştum. Üstelik kartı da o zamanlar yani bir kaç gün sonra "amaaan ne yapcam bunu" deyip atmıştım. Ama o ara yine parasızlık çektiğimden dolayı ev arkadaşı arıyorken, evin fotoğraflarını isteyen kişilere atmak için çektiğim fotoğraflarda kart kendine çoktaaan yer almıştı bile.
Şimdi ev arkadaşı ararken yine aynı fotoğrafları adaylara, attığım için de işte böyle bir durum yaşanmıştı.

Tabii bizim Harbiyeli'de fotoğrafların ıcığına cıcığına bakayım derken Atatürk'ü görünce, hiç düşünmeden beni Atatürkçü ilan etmiş, bunun üzerine de uyuşabileceğimizi düşünerek, hemen taşınmıştı.

İnşallah bi kaç gün sonra ona seçimlerde Tayyip'e oy verdiğimi ve Tayyip'in canım ülkemimizi emperyalist köpeklerden (içimdeki Doğu Perinçek çık dışarı) kurtardığını ve darbenin ordudaki gizli emperyalist şerefsiz fetö'cü komutanlar tarafından yapıldığını söylediğimde kalp krizi geçirmez.
İnşallah bi kaç gün sonra "Atatürk'ü de çok büyütmemek lazım. O da Tayyip gibi, kendi yaşadığı günlerdeki şartlara göre yapması gerekeni yapıp ölmüş işte" dediğim de gözleri fal taşı gibi açılmaz. Neyse bakalım artık neler olacak.

Diğer ev arkadaşımda onun için "iyi birine benziyor" dedi. Hatta çok seksi bulduğunu da belirtmeden geçmedi :)
Ama bu evde, ev arkadaşlarımızla sevişmek yasak olduğu için, bu tür muhabbetleri yapmıyoruz ve o an kakara kikiri yapıp geçtik.

Eve şimdi birini bulmuşken, ikinci ev arkadaşını da aramaya başladım. Bakalım o nasıl biri olacak.
İnşallah bunun gibi beyni iyice domestos'la yıkanmış halde ak pak değildir. İnşallah kendi fikirleri, kendi düşünceleri, kendi dünyası olan biri olur. İnşallah tek bir doğruya saplanıp kalan yobazlardan biri olmaz. İnşallah inşallah inşallah.

bi de şimdi böyle diyorum ama açıkçası çocuk çok saf ya. Sadece sikilmemek için sürekli tedbirde duruyor gibi bir havası var. Artık nasıl bi hayat yaşadı bilmiyorum ama sanki sürekli insanların onu kandırmak istediğini sanarak konuşuyor.
En ufak bir muhabbette bile, bi bakıyorum ki hemen lafın altında kalmama çabasına girişiyor. Gerçi yaşı küçük olduğu ve orduda beyni yıkandığı için böyle davranması normal ama bakalım artık. Hem sırf bağcığını yanlış bağladı diye, ceza olarak, ota boka saatlerce selam verdirilen bi çocuktan ne beklenir ki? Nasıl bir dünya görüşü ve nasıl bir dış dünya iletişimi istenebilir ki? Çok da şey yapmamak lazım.

Hazır ondan bahsetmişken dün de onunla yaptığımız spontan "bayrak" konulu tartışmamızdan bahsedeyim mi?
ahahaha neyse bahsetmeyeyim, çünkü olay hem çok basitken komplike bi hale döndü ve şimdi tam olarak aklımda değil, hem de ben tartışmanın sonunda "bayrak bir bez parçasından başka bir şey değildir. her şeyden daha önemli olan ise sadece insan yaşamıdır. çünkü insan varsa, bayrak ve diğer şeyler var olur. insan yoksa bayrak asla veya diğer şeylerin hiçbiri olmaz. o yüzden kutsal olan tek şey insanın yaşamıyken, bunun üstüne "ama ama ama" diye başlayan cümleler eşliğinde başka hiçbir şey söylenemez" deyince onun tüm sinirleri alt üst olduğu için kalkıp kendi odasına gitti.
En azından ben evden ayrılmadan önce, elimden geldikçe onu insanlaştırmaya çalışayım. Yoksa böyle mekanik düşünmesi pek hayra alamet değil ve olmayacak da.

Neyse zaten ben de yazmaktan sıkıldım. Yazarım yine. stop.