Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

20 Ağustos 2017

Fransız Hastalığı

Geçen hafta frengi olduğumu öğrendiğimden bu yana, ara ara canımıniçi çok sıkılıyordu.
Çünkü frengi olmuş olduğum düşüncesi aklıma tekrar tekrar geldikçe sinir oldum kendime. Oysa daha dikkatli olup, her sikim kalktığında, her götüm kaşındığında birileriyle yakınlaşmamayı da seçebilirdim. Kendimi birilerinin peşinden gitmekten alıkoyabilir, oturduğum yerde oturmayı seçebilirdim.

Aslında öyle yapıyor ve tutuyordum kendimi. Mesela sikim kalktığında osbir çekip sakinleşiyordum, ya da film açıp izliyordum ve zaten o arada sakinleşmiş oluyordum. 
Ama bazen film izlemek ve osbir çekmek o kadar sıkıcı bir hal alıyordu ki; en azından biriyle tanışmanın kötü olmayacağı fikrine kendimi bırakıp, hemen buluyordum. 
Bir de zaten biliyorsunuz, insan bedeninin o gizemli sıcaklığının yerini, filmler veya osbir çekmek tutamıyor. İnsanın canı, başka bir insanı çekmeye başladı mı gerisi kendiliğinden geliyor.
Evet, insan bir bedene dokundumu, bir başkasına daha dokunmaktan kendini alıkoyamıyor. bu yüzden olsa gerek bazen, insanın en büyük keşfinin tekerleği icat etmek olduğunu değil, bir başka bedene dokunmak olduğunu düşünürüm. İnsanlardan biri, diğerine dokununca, sonrası kendiliğinden gelmiş işte.

Ama dokunma ve dokunmama işi bir seçimdir ve binlerce yıldır, insan bu seçiminden hiç vaz geçmedi. Ben de içgüdüsel olarak olsa gerek (ki benimki artık bir alışkanlığa dönüşmüş) dokunmamayı seçmedim ve hatta seçme şansımın olduğu gerçeğini bile göz ardı ettim diyebilirim. 
Çünkü şu an mücadelesini versem de "özgürlük istediğin anda istediğin kişiyle sikişmekte" kafasından tam kurtulamadım. 

Tam kurtulamadığım için de son zamanlarda bu düşünceyi iyice boşladım ve bu kafadan kurtulmak için yeteri kadar çaba sarfetmedim. Suç benimdi. Yani o son götü sikmeyecek, o güzelim 19cm'lik kalın ve damarlı yarrağa dil atmayacak, tüm zorluklara karşı dik durup baş eğmemek için sütyen takılan o memelere başımı yaslayıp öpmeyecektim.

İçimdeki çocuğun da ağzına sıçayım. Bi türlü büyümedi gitti. Hep bir sevgi açlığı, hep bi sevilebilme ihtimali, hep bi "galiba aradığını bu sefer buldu" umudu. 
ve umut aslında insanın ağzına sıçan en büyük şey. 
Oysa insan biliyorki, elini birine uzattığı her anın sonrasında hep cıs oluyor elleri. 
Buna rağmen hâlâ akıllanmadı, belki akıllanmayacak da. 

Sahi insan ne zaman büyümüş sayılır, ne zaman akıllanır ki..
İnsan kendini tanıyınca, kendini bilince, kendine olan fransızlığını yok edince akıllanır mı ki?



Hiç yorum yok: