Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

22 Ağustos 2017

domateslerin rengi ve bozukluk üzerine

Pazar günleri, evimin üst sokağında pazar kuruluyor. Atlet-kilot satan esnaftan, şeftali-muz satanına, gezen tavuk ve köy yumurtası adı altında zıkkımın kökünü satanından, terlik ve kaçak sigara satanına kadar her türlü esnaf var.
Az önce gittim biraz meyve aldım geldim ve şimdi de oturdum bir kaçını mideye indirmekle meşgulken bu satırları yazıyorum. Satır dediğim de bi bok olsa bari. 

Zaten hiçbir değeri olmayan ve hatta olmayacak olan bu yazıları neden bu blog aracılığıyla görünür kıldığım hakkında hiçbir fikrim de yok.

"Hiçbir fikrim yok" dedim ya, şu an ilk iki fikri hemen anımsadım;
1-Bende bol bulunan ve öldükten sonra bile bitmeyecek olan boş zamanımı değerlendirmek,
2-Eğlenerek yazmayı öğrenmek için.

"Yazmayı öğrenmek için" dedim ya, gerçekten de şimdiye kadarki yazdıklarımı, yazabilmeyi burada, yaza yaza öğrendim. 
De'nin Da'nın, virgül'le noktanın, paragraf ve satırbaşlarının hakkı nasıl verilmez burada öğrendim. İnsanların ne tür yazılara nasıl tepkiler verdiğini hep burada öğrendim. 
Yeteri kadar içten kelimeyi bir araya getirip cümleleri yanyana dizdiğimde, insanların aldıkları eğitimden bağımsız olarak; gerçek ile yalanı, doğru ile yanlışı ayıramadıklarını ve hiç tanımadıkları, belki de hiç tanıyamayacakları bir insana üzülebileceklerine burada şahit oldum. 
ve yine bazı insanların büyük kalpleri olduğunu burada öğrendim. 

Tabii evinde herkesten gizli civciv besleyen kabadayılarla da bu blog sayesinde tanıştım, şairlerle, bende daha tırt yazan ama çok satan yazarlarla, abisinin tecavüzüne uğrayan çocuklarla, teyzesi'nin, evde kimsenin olmamasını fırsat bilerek koynuna sokup memesini emdiren kızları, amcasının veya daha yakın birinin tacizine uğrayanları da burada tanıdım.
Kocasından nefret eden kadınlarla da tanıştım. 
ve çocuğunu aldığı gibi arkasına bakmadan herhangi birinin "gel"deyişini dört gözle bekleyen, bıkkın çocuklu karılarla, ailesinin kendisine siktir çekmesi yüzünden, onlara duyduğu kızgınlığı amını her önüne siktirerek onlardan intikam almaya çalışan genç kızlarla ve toplumun dayattığı erkeklik baskısından dolayı, her fırsatta götünü ayak üstü siktiren maço delikanlılarla da burdan tanıştım.

Yalnız şuraya bakar mısınız; pazardan sebze meyve alma konusunu getirip nereye bağladım. Oysa ne güzel kafamın içinde sadece domateslerin bozuldukları için artık eskisi gibi lezzetli olmadıklarından bahsetmek falan vardı. Ordan da işte canım köyüm falan diye güzellemeler yapıp, her şeyin değiştiğine falan bağlayacaktım ama bunu bile yapamadım.
Resmen seksten bahsetmediğim, bahsedemeyeceğim hiçbir şey yok.
öfff sıkıldım.

20 Ağustos 2017

Fransız Hastalığı

Geçen hafta frengi olduğumu öğrendiğimden bu yana, ara ara canımıniçi çok sıkılıyordu.
Çünkü frengi olmuş olduğum düşüncesi aklıma tekrar tekrar geldikçe sinir oldum kendime. Oysa daha dikkatli olup, her sikim kalktığında, her götüm kaşındığında birileriyle yakınlaşmamayı da seçebilirdim. Kendimi birilerinin peşinden gitmekten alıkoyabilir, oturduğum yerde oturmayı seçebilirdim.

Aslında öyle yapıyor ve tutuyordum kendimi. Mesela sikim kalktığında osbir çekip sakinleşiyordum, ya da film açıp izliyordum ve zaten o arada sakinleşmiş oluyordum. 
Ama bazen film izlemek ve osbir çekmek o kadar sıkıcı bir hal alıyordu ki; en azından biriyle tanışmanın kötü olmayacağı fikrine kendimi bırakıp, hemen buluyordum. 
Bir de zaten biliyorsunuz, insan bedeninin o gizemli sıcaklığının yerini, filmler veya osbir çekmek tutamıyor. İnsanın canı, başka bir insanı çekmeye başladı mı gerisi kendiliğinden geliyor.
Evet, insan bir bedene dokundumu, bir başkasına daha dokunmaktan kendini alıkoyamıyor. bu yüzden olsa gerek bazen, insanın en büyük keşfinin tekerleği icat etmek olduğunu değil, bir başka bedene dokunmak olduğunu düşünürüm. İnsanlardan biri, diğerine dokununca, sonrası kendiliğinden gelmiş işte.

Ama dokunma ve dokunmama işi bir seçimdir ve binlerce yıldır, insan bu seçiminden hiç vaz geçmedi. Ben de içgüdüsel olarak olsa gerek (ki benimki artık bir alışkanlığa dönüşmüş) dokunmamayı seçmedim ve hatta seçme şansımın olduğu gerçeğini bile göz ardı ettim diyebilirim. 
Çünkü şu an mücadelesini versem de "özgürlük istediğin anda istediğin kişiyle sikişmekte" kafasından tam kurtulamadım. 

Tam kurtulamadığım için de son zamanlarda bu düşünceyi iyice boşladım ve bu kafadan kurtulmak için yeteri kadar çaba sarfetmedim. Suç benimdi. Yani o son götü sikmeyecek, o güzelim 19cm'lik kalın ve damarlı yarrağa dil atmayacak, tüm zorluklara karşı dik durup baş eğmemek için sütyen takılan o memelere başımı yaslayıp öpmeyecektim.

İçimdeki çocuğun da ağzına sıçayım. Bi türlü büyümedi gitti. Hep bir sevgi açlığı, hep bi sevilebilme ihtimali, hep bi "galiba aradığını bu sefer buldu" umudu. 
ve umut aslında insanın ağzına sıçan en büyük şey. 
Oysa insan biliyorki, elini birine uzattığı her anın sonrasında hep cıs oluyor elleri. 
Buna rağmen hâlâ akıllanmadı, belki akıllanmayacak da. 

Sahi insan ne zaman büyümüş sayılır, ne zaman akıllanır ki..
İnsan kendini tanıyınca, kendini bilince, kendine olan fransızlığını yok edince akıllanır mı ki?



18 Ağustos 2017

Bit ilacı ve Bitlenenlere Övgü'den başlamak üzere

Geçen aylarda taşşaklarım çok kaşındığı için, bitlendiğimi düşünerek gittim eczaneden Bit İlacı alıp eve geldim.
Altına çıplak bedenimi sakladığım giysileri üstümden usulca çıkarttıktan sonra, banyomda şairler oturmuş, kimsenin okumadığı en üst perdeye ait olduğunu düşündükleri şiirlerini, birbirlerine okuyorlarmış gibi bir tonda ağır ağır yürüyerek kapıyı açıp içeri girdim. Sağolsunlar, varolsunlar ki, beni görmedikleri anda, hepsi ayağa kalkıp çıplaklığıma övgüler düzdüler.
Güzel buldukları tüm şiirlerini kimsenin beğenmemesinden dolayı, kendilerini anlaşılamayangillerden ilan etmiş bir halde, bi kaç saniyeliğine aynamın buğusundan öylece bakıştık.

Buğunun gerisindeki bu hallerine acıdım ve duşa girerken "Biraz da burama şiir, biraz da orama şiir, biraz da şurama şiir alayım" isteklerimi ard arda sıraladım ama iplemediler, ve beni, iplemeyerek kırdılar.
Çünkü şairler şiir yazarlar ve sırf bu yüzden kimseyi kırmaya hakları yoktur. Olmamalıdır da. Çünkü şairlerin işi birilerini kırmak değil, birilerine şiir yazmaktır.
Yani onlar kırılgan duran herkesi ve her şeyin kırılganlığını yok etmek ve kırılabileceğini anlatmak için vardırlar. Yoksa insan neden şair olsundu ki?

Şiir yazmayı bilmem ama şiir yazanların ne iş yaptıklarını çok iyi bilirim;
onlar, kelimeleri, kırılmayacak ve kırmayacak şekilde bir araya toplarlar.
Ama tabii kırılmayacak ve kırmayacak kelimeleri bir araya toplamaları, şairlerin muhatap oldukları insanları kırmayacakları anlamına gelmez. Şairler kırmayı çok iyi bilirler. hatta en iyi onlar kırarlar.
Bunun nedeni (yani şairlerin insanları çok iyi kırabiliyor olmalarının nedeni) duyguyu en yoğun şekilde yaşatma istekleridir. Kırmak da duygunun en yoğun şekilde yaşanıldığı anlardan biridir. Hatta ilk sırada kırılmak gelir diyebilirim. Belki de kırmak ve kırılmak gelir demek daha doğru olur.

Neyse bu şair ve şiir üzerine olan saçma muhabbet çok uzadı, kısa kesip bitlenme konusuna tekrar geçiyorum;

Duşa girdikten sonra, kendimi, tepeden tırnağa kadar hiç nefes almadan yalanmaya hazırlar gibi parlatıp kurulandım ve iyice kurulandığıma emin olduğum bir kaç saat sonrasında, güzelim Bit İlacı'nı alıp her tarafıma sürdüm. Bir kaç saat sonra uyuya kaldığımda, saatler hızla geçti ve ertesi gün doğmuş oldu. Nazlana nazlana tekrar duşa girip yıkandım ve çıktığım gibi kanepeye uzanınca arkama yaslanıp "artık bitlerden kurtuldum, artık kaşınmayacağım" dedim.
Dedim ama yazıkki o akşam, sonraki akşam ve daha sonraki akşamlarda da yine kaşınmaya devam ettim.

Artık bitlenme konusunda deneyimli olduğum için (ilkini 2013 yılında yaşamıştım)(gerçi hepi topu 2 sefer bitlenmiş oldum) kaşıntıların normal olduğunu ve bi kaç gün sonra tamamen geçeceğini düşünerek, kaşınmaya devam eden taşşakçıklarımı kaşımaya devam ettim. (Neden taşşakçık dedim; çünkü çok küçükler.)(hatta bıldırcın yumurtası büyüklüğündeler desem yeridir)(oysa milletin taşşakları o biçim. resmen her biri kafam kadarlar)(kendi taşşaklarım küçük olduğundan olsa gerek, büyük taşşak gördüğüm zaman hayran hayran bakmaktan kendimi alamıyorum)

Ama ne yazıkki kaşıntı geçmedi ve hatta nerdeyse  4-5 hafta daha kaşındı. En son artık "nasılsa kimseyle olmuyorum, bari bitlerimle yaşamayı öğreneyim" felsefesiyle kaşına kaşına günleri geçirmeyi kabullendim ve günler su gibi akıp geçti.

Günler geçti derken, 15 gün önce şöyle bir bacak aramı kontrol edeyim, takım taklavat ne alemde diye bi bakınayım dedim ama ne göreyim, ohhha ohha ohaa, resmen kaşımaktan taşşak torbam incelmiş gibiydi. Hemen panikle banyoya koşup 1-2 aydır kesmediğim bacak arası saçlarımı sinek kaydı kestim ve duştan sonra iyice kurulanıp, kahvemi yudumlarken, aynayı karşıma alıp bacaklarımı açtım.
Canım taşaklarım ve hatta canım sikim'in bazı yerlerinde döküntü gibi şeyler gördüm. Demet Akalın'ın "noolmuş, nooolmuş" tweetindeki gibi tepkinin aynısıyla taşaklarıma bakındım ama bir şey anlamadığım için hemen hastaneden 1 hafta sonrasına randevu alıp günümü görmek için beklemeye başladım.
Beklerken de, krem mrem bir şeyler alıp randevu gününe kadar sürünüp durdum, ayrıca Gratis'de kadınlar için satılan vajina temizleme mendillerinden 1 paket alıp, her gün sikimi ve taşaklarımı pakladım.
Özellikle evden çıkarken mendille temizledim, gece uyurken de krem kullandım ve bu süre zarfında da randevu günü geldi çattı.

gittim Doktor Beye, şikayetlerimi anlattım ve "bitlendiğimi için bit ilacı kullanmıştım, ama kaşıntılar geçmedi, geçer gibi olduktan sonra da, bu sefer de şu döküntüler ortaya çıktı" deyip pantolonumu indirdim. O da taktı eldivenlerini, geldi sikimi "lütfen" eline alıp evire çevire orasına burasına baktı ve bir kaç soru sordu.

Tabii soruları "kimle ne yaptın" tarzındaydı ve ben de "valla kimle ne yapmadım ki" tarzında cevapladım. O da bunun üzerine "kan tahlili yaptıralım bakalım neymiş. görünür de bir şey yok. kaşınmadan kaynaklı bir döküntü gibi duruyor sadece" dedi.

İçim azcık rahatlamış olarak doktorun yanından çıkıp kan tahlili yaptırdım ve 2 gün sonra tekrar gittim. Bu sefer elimde tahlil sonuçları olduğu için ve tahlil sonuçlarından birinde de "pozitif" yazdığı için, moralim yerle bir olmuştu.

Galiba aids falan oldum diye diye doktorun yanına gittim ve  kapıyı açtığım gibi elimdeki kâğıtları uzatıp "galiba aids olmuşum" dedim.
O da "gerizekalı mısın nesin, ver şu kağıtları" dercesine kağıtları elimden aldığı gibi baktı ve "yok aids değilsin, frengi olmuşsun" dedi.

Ben bi rahatlama ile rahatlamama arasında gidip gelirken, o benim bu hislerle dolup taştığımı anladığı için "frengi'nin ne olduğunu biliyorsun değil mi?" diye sorma ihtiyacı duydu ve ben de "yani duydum ve ufak da olsa biliyorum ama öyle detaylı bildiğim bir şey değil" dedim. Bunun üzerine o da nasıl kaptığım üzerine bir iki olasılıktan bahsetti.

Cümlelerini bitirdiğinde, ben sözü alıp "ama temizlik konusunda çok dikkatliyim ve korunmasız hiçbir şey yapmıyorum" deyince, o bana "salak mısın nesin" der gibi bakarak "onlar çok önemli değil. zaten kondom mondom'lar da yeterince korumazlar. hatta nerdeyse hiç korumazlar. korumak yerine, cinsel yolla bulaşan hastalıkların, bulaşma olasılığını birazcık daha düşürürler o kadar. ama bu demek değilki tam bir koruma sağlar." dedi ve beni dumur etti.

O böyle deyince de, sohbetimiz mecburen yediğim haltlar üzerine ilerledi. Bu yüzden küçük bir konuşma yaptık ve o da, kendine dikkat et deyip oramı buramı muayene etti. En sonunda "vücudunda frengi olduğuna dair belirtiler yok. bu yüzden bi kan tahlili daha yaptıralım" dedi.
O böyle söyleyince, biraz rahatlayıp tekrar kan tahlili yaptırdım ve 2 gün sonra yine sonuçlarla kapısında bittim.

Artık tanıdık olduğumuz için, bu sefer cinsel hayatım üzerine detaylı bir konuşma yaptık ve o tahlilleri gözden geçirip "evet frengi olmuşsun, partnerin varsa onu da getirmelisin" dedi. bende 1 tane tek partnerim yoktu" dedim ve o, benim bu cümlem üzerine, gülmekle ağlamak arasında gidip geldiği belli bir surat ifadesiyle "kendine dikkat etmelisin. temiz olmak, titiz olmak veya her zaman korunmak da yetmiyor. birden fazla kişiyle olduğunda bu tür riskler daha fazla oluyor" tarzından iyi niyetli bir kaç cümle daha kurdu. Sonra da "3 tane penisilin yazıyorum. bunları alıp, her hafta 1 tane kullan ve 3 ay sonra tekrar tahlil yaptır" dedi, bende "teşekkür ederim" deyip yanından ayrıldım.

Sokaklarda hayatın ne kadar güzel ve çirkin olduğuna dair kendi kendime tartıştım, yolda gördüğüm yakışıklıkların aslında hastalıklı olduklarını düşünmeye çalıştım, ama yok olmadı. Çünkü insan, gördüğü güzel bir yüzü, karşılaştığı hoş bir bakışı, tatlı bir tebessümü zihnine alıp çirkinlikle bağdaştıramıyordu. İnsan böyledir, ben insanım.

Gidip bir kenarda oturup "ya frengi değil de, bir de aids olsaydım ne olacaktı? asıl boku o zaman yiyecektim" diye söylenerek, kendi kendimi Frengi'nin önemsiz bir şey olduğuna dair inandırma çabalarına teslim ettim. Kabullenmek ve bundan sonrası için daha dikkatli olmak en mantıklısı idi. Zaten önüne gelen herkesi sikip, arkana geçen herkese kendini siktirirsen olacağı da budur. Başka ne olacağıdıki.

Bu karanlık anlardan bir kaç saat sonra toplanıp, eczaneden Penisilin İğnesi aldım ve evime yakın olan hastanelerden birine gidip, kendimi cadaloz hemşire'lerden birinin kollarına bıraktım. Şerefsiz hemşire'nin eli o kadar serttiki, sanki iğneyi sol kalçama değil de, kalbime yapmış gibi acıttı. Yaparken de bi yandan "bu sert bi iğnedir, derin derin nefes al, çünkü canın çok yanacak" dedi.

Söylediği gibi canımı çok yaktı ve hatta iğnenin tesirinden dolayı kalçam sürekli kasılmaya başladı. Hemşire gittiğinde dönüp götüme baktım ama pek bi hareketlenme gözükmüyordu. Hareketlenme görünmemesine rağmen ise, sol kalçamın içine bi yere, adeta en hareketlisinden 1 adet Dansöz Asena girmiş gibi durmadan pıt pıt atarak kasılıyordu.

"ya rabbil alemin sen şifa ver bana" diyerek toparlanıp, götüme baka baka hemşirenin yanına gidip  göğüs aramı göstererek "bana para takar mısınız?" dedim. (şaka şaka demedim. ama cidden bacağım fena kasılıyor, resmen yerimde duramıyordum. adeta o an oryantal yarışmasına girsem, tüm jüri direkt olarak beni birinci seçer, diğer katılımcıları ise izlemeden siktir ederlerdi. yani götüm o derece kasılıyordu ve kasılmasının yanında da fena acıyordu)
Bu yüzden hemşire'ye popomda devamlı kasılmalar olduğunu ve çok acıdığını söyledim. o da bana maviş maviş bakarak "evet biraz olacak. yürürsen kasılmalar ve acı daha hızlı geçer" dedi. Bende "tamam" deyip, reçetemi aldığım gibi çıkıp yürümeye başladım.

Daha doğrusu başlayamadım. Sanki kötürüm olmuşum gibi adım atmakta zorlanıyordum. Bu yüzden içimden "madem iğne oldum ve bu iğnenin yan etkileri de var, o zaman hastaneden fazla uzaklaşmadan, hatta sadece çevresinden turlayayım da, iğrenin yan etkileri kötü olursa, tek başıma bile ACİL'e girebileyim" diye düşünerek hastanenin etrafını tavaf etmeye başladım.

Aradan 1 saat geçtiğinde, artık içimde Asena'nın, İbrahim Tatlıses tarafından parayla tutulan tetikçisinin onu ayağından vurduğu anki hali vardı. Yani, götümün ağrısı artmış, ama kasılmalar yok olmuştu.
Bu yüzden eve doğru yürümeye başladım ve yürüdükçe de içimdeki kara bulutların hepsini yok ettim.
Eve gelirken Öküz'e frengi olduğumu ve bu yüzden onun da en kısa sürede gidip tahlil yaptırması gerektiğini söyledim. Biraz küfür falan etti, aşağıladı, ama sonra "tamam" dedi.
Son zamanlarda beraber olduğum 2 kişiye daha frengi olduğuma dair bilgi verdim ve onların da, tahlil yaptırmaları konusunda uyardım, sonra da eve gelmiş oldum.

Ev arkadaşım geldiğinde, onunla da bu konuyu konuştuk ve o "ayy geçmiş olsun. bende soracaktım ne yaptın diye, ama unuttum sormayı" dedi.
işte bir hayat memat meselesinin daha yaşandığı gün böyle bitmiş oldu.

(Şimdi hemen bana dua edip, bir daha ölünceye kadar hastalanmamı dileyin. tşk.) (bu arada siz de kontrollerinizi aksatmayın, gidin 2-3 ayda bir tahlil sonucu vs alın, güzel güzel yaşayın)(ve bir de tek eşliliğe geçiş yapın. galiba ben öyle yapıcam. ama tabii bunun için önce birini kafalamam lazım. birini kafalayabilmem için de ayrıca dua edin. çok öptüm herkesi. tşk.)


15 Ağustos 2017

Kalp Kıran

işte biliyorsunuz geçenlerde Öküz Herif'le aramız açıldı ve dolayısıyla artık pek görüşmüyoruz. Görüştüğümüzde ise kavga edip hemen ayrılıyoruz. Bu durum artık aramızda o kadar normal bir hâl aldıki, sanki kavga etmek için bir araya gelmişiz gibi hissediyorum. Üstelik, hani gerçekten sırf çay içmek için bile buluşup da, henüz kavgasız ayrıldığımız bir tek seferimiz bile olmadı. Bu çok can sıkıcı bir durum ve hatta üzerine düşündükçe de can'ı daha fazla sıkan bir durum.

Eskiden bu tür kavgalarımıza üzülürdüm. Çünkü sinirlendiğimde Kalp Kıran'ın teki olurum. Üstelik kalp kırma işini öyle naif cümlelerle falan değil, o anda hızlıca kafamın içinde planlayıp, aramızdaki diyaloga geçirmiş bir şekilde yaparım.
Bu da genelde şöyle oluyor; o andaki tartışmanın gidişatını, 2-3 saniye içinde kafamda planladıktan sonra ağzımdan çıkardığım bir kaç ezik cümlem ile tartışmayı istediğim yöne çevirir, karşımdaki de kekliği çantaya attığından emin olup, aslında söylememesi gereken ama hırsına yenilip, tüm acımasızlığıyla, kendine göre son cümlesini kurduğunda, ben hemen harekete geçer gözlerini dolduracak kadar sert cümlelerimi ard arda kurar, onu altında bırakırım.

Üstelik o anda ağzımdan sanki bir kaç cümle değil de, alev topları çıkıyormuş gibi saldırırım. Böyle karşımdakinin canını iyice yaktığımdan emin oluncaya kadar da gözlerinin içine bakar, keyfini çıkarırım.

Oysa eskiden böyle değildim. "eskiden böyle değildim" deyişim, sanki 100 yıllarca öncesinden bahsediyormuşum gibi görünse de, aslında çok değil, hepi topu 3-4 yıl öncesinden bahsediyorum. Biri bana hakert ettiğinde bile, karşılık vermez, gayet ezilmiş olmama rağmen, sanki duymazlıktan gelmişim, sanki hiç ezilmemişim gibi davranarak geçiştirirdim.
Biri tüm kalplerimi kıracak bir şey söylediğinde bile pişmiş kelle gibi sırıtıp "ihihihi" diye geçiştirir giderdim. Sanki bana söylememiş gibi, sanki beni üzmek için söylememiş gibi, sanki ezdiği şey benim kalbim değilmiş gibi, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim.
Ama şimdi böyle değilim. Değiştim ve sanırım bu değişim de biraz fazla oldu.

Çünkü bazen geçmişimdeki ben ile, şimdiki beni karşılaştırdığımda, duygusuzluk konusunda veya duygusuzluğu dile getirmek konusunda fazla ileri gitmişim gibi hissediyorum.
Oysa ne olursa olsun, bu kadar ileri gitmemeli, kendimi biraz geri getirip, orta bir yol bulmalıyım.

Yani işte şu anki acımasız, kalpsiz biri olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Hatta tekrarlamak gerekirse; bu kalpsizlik beni çok ama çok rahatsız ediyor.
Bundan rahatsız olmama rağmen neden böyle davrandığımı da anlamış değilim. Yani tamam ezik olmayayım, kimse tarafından ezilmeyeyim ama ezilince de böyle acımasız birine dönüşmeyeyim istiyorum.

Bilmiyorum belki de çok şey istiyorum ama eğer ileri gidebiliyorsam, orta bir yol için geri de dönebilirim. Böylece daha az kırıklıklar yaratacak şekilde yaşar, kimsenin mutsuzluğuna sebep olmam.
Çünkü yıllarca kalp kırıklığının her türlüsünü yaşadım. Hatta bir çok insanın henüz yaşamadığı için haberinin de olmadığı kalp kırıklığı türlerinin onlarcasını tattım. İşte bu yüzden Kalp Kıran olmak istemiyorum. Biliyorum bencilim ama kimsenin kalbi benim yüzümden kırılsın istemiyorum.

9 Ağustos 2017

cevap verebildi

Şu yazıya ( https://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/06/ramazan-bayram-ve-ailece-bayramlasmak.html ) yorum gelmişti, gaza gelip uzun cevap verince, yorum penceresi yorumu kabul etmedi ve ben de o yüzden post olarak yayınlamaya karar verdim. arz ederim:

sevgili Adsız,
Yazılarımdan muhafazakar bir kimliğim olduğunu sonucunu çıkarmak veya çıkarmamak herkes için gereksiz. çıkarılacaksa da tam olarak şöyle olsun: Göt Sikip, Götünü Siktiren Muhafazakar.
Bundan dolayı da tabiki beni eleştirebilirsin. Hatta sadece sen değil, herkes eleştirebilir. Herkesin haddi, çünkü buna bizzat kendim izin veriyorum. 
Zaten biliyorsun insani tarafı es geçmeden yapılan tüm eleştiriler (önyargılı olmadıkça) bana ayna vazifesi görüyorlar. Hatta küfürlü eleştirileri bile öyle görüyorum desem yeridir. (bu da benim eleştirilere karşı önyargım napiim.)

“propagandaist diyorsun” 
yazım, propagandaist bir söylem taşımıyor, çünkü sadece şahit olduğum(yani birebir gördüğüm) gerçekleri zikrettim. (ha diyorsan ki “sen böyle yazdın diye, takipçilerden 3-5 kişi hemen tuvalete gidip RTE sevgisine kapılıp kollarını jiletleyecekşer” o konuda haklısın. bu tür yazılar yazmamalıyım. çünkü değerli olan tek şey yaşamın ta kendisidir. bu yüzden yazmamalıyım)
ama tüm bunları geçersek ve asıl meseleye gelirsek, biliyorsun ki; orada yaşayan insanların o yollara ihtiyaçları var ve bugüne kadar yapılmamış olduğu için geri kaldılar ve geri kalmaya devam ediyorlar. yolların yapılmasından sonra gelen medeniyeti görmen lazım. buna İLK GÖZ’den şahit olan biri olduğum için aradaki farkı biliyor ve bu yüzden diyorum ki; yol olmadığı için oradaki geri kalmışlık çok büyük bi ayıptı. şimdi o ayıp ortadan kalkmışken, kaldırılmışken ve hâlâ kaldırılmaya devam ediyorken, yolun getirdiği medeniyetten bahsetmemek, zikretmemek de ayıp olurdu. ben kendimce zikrettim ve kendi üzerime düşen ayıbı kendi üzerimden kaldırdım. 

“okur nezdi” demişsin bir de. valla açıkçası “okur nezdi” falan sikimde değil ve zaten sen de bunu gayet iyi biliyorsun 
ve yine iyi biliyorsun ki; eğer okur nezdi sikimde olsaydı şu an bu blog olmazdı, olamazdı. çünkü bu sikindirik blog sadece benim özgür irademle var ve benim canım istediği zamana kadar da var olacak. (gördün mü bak, okur nezdini iki cümlede sikip attık) 
bu yüzden yazımın, antipatik veya diz altı patik olması fark etmez. çünkü yazarken pek de hesap kitap yapmıyorum, sadece gördüğüm ve algıladığım gibi yazmaya çabalıyorum o kadar. çünkü burası benim alanım. canım neyi nasıl isterse öyle yazıyorum. bunun, benim kişisel haklarımdan biri olduğunu hep aklında tutmalısın.

kişisel hakları falan siktir edip, yol konusuna geri dönersek; sen de biliyorsun yol medeniyettir. insanın insana kavuşması için gerekli olandır. hatta ne yazıkki iki eşcinseli kavuşturacak şey de yine yolun ta kendisidir. çünkü unicorn’lar falan hep yalan. biz kanatlı atlara binip, gökkuşağı vasıtasıyla bir araya gelebilen varlıklar değiliz. biz doğulu gaylerinde medenileşmesi ve kavuşmaları için yollara ihtiyacı var. (gerçi ışınlama keşfedildiğinde veya unicorn’lar gerçek olduklarında artık bu yollara gerek kalmayacaktır ama o güne kadar, bu yollar gereklidir ve yapan kim olursa olsun, teşekkür edilmelidir. yani: biji serok RTE.)

tüm bu saçmalamalarıma rağmen, yolun doğu için ne kadar değerli ve yaşamsal bir konu olduğunu kavraman için, gidip oralarda yaşamanı öneririm. gerçekten bunu yapmalısın. yolun getirdiği değişimi çok geç kalmadan fark edebilirsin. gerçi şimdi merkezi tüm yerleşimlerde yol var ama, 2017 yılında olmamıza rağmen henüz yolun gitmediği köylerde bulunuyor. o yüzden sana önerim, yol olmadığı için “kuş uçmaz, kervan geçmez köyler”e gidip 2-3 ay gibi bir süre yaşayarak, yolun ne kadar önemli olduğunu kendi çabanla anlayabilir, sonrasında da "propaganda" olarak tanımladığın zikri kendinde yapabilirsin. yapacaksın da. çünkü modern hayata adapte olmuş biri, yolun eksikliğini çok daha iyi anlayacaktır. zaten yolu olmayan eşcinseller, nasıl yeni bi hayata adım atacaklar ki? nasıl yeni hayatlardan, haklardan ve yeni sikişmelerden zevk alacaklar ki?

2017 yılında yol olmayan yerler varken ve kocalar, hamile karılarını, anneler hasta sübyanlarını sırtlarında kilometrelerce taşıyarak bir (hastane bile değil)sağlık ocağına yetiştirmeye çalışırken, evrensel değerler kaç para eder ki? hangi insanın ölümü, hangi fikirden daha değersiz, hangi gay politik duruş insan yaşamından daha değerli?

son’a gelmişken (gaz’a gelip çok uzattım biliyorum, ama senin saçmalığına karşılık da dayanamadım o yüzden uzun oldu)insanların beni ne sikim diye okuduğu umrumda değil. okuyan okur, okumayan okumaz. kimseye zorla kendimi okutmuyorum.

ve yine insanlar kendilerine yakın buldukları politik görüşlerim yüzünden de beni bağrına basmasın lütfen. çünkü eminimki, yarın öbür gün onların da hoşuna gitmeyen bir şey yazdığımda, onlar da senin açığımı bulduğunu sanarak, beni itin götüne sokmaya çalışacak, ordan girip burdan çıkarak mal mal konuşmaktan geri kalmayacaklardır. çünkü sen ve senin gibilerden sadece esnaf olur. başka bi sikim olmaz. o yüzden lütfen bir daha “edebi üslup” gibi kelimeleri ağzına alacak kadar edepsizleşme. şimdi defol git, senin gibi düşünen, yaşayan ve yalanan birileriyle takılmaya devam et.


7 Ağustos 2017

tikiler, mikiler

20'li yaşlarımı geçeli 2 yıl oldu. Yani orta yaş'ımın, tam ortasındayım.
Eğer kazayla veya başka bi şekilde aids kapıp işkence çekerek ölmezsem, sağlıklı yaşayabileceğim 20-30 yılım kaldı.
geriye kalan gün dolu yıllarımın çabuk geçtiğini fark ettiğim şu yaşlarda ne yapacağım hakkında en ufak bi fikrim de yok.
ailem var ama yok sayıyoruz birbirimizi, arkadaşlıklarım (3-5'i hariç) çok sağlam olmadı, laylay lom kafalı bi kaç züppe, sik veya göte tapan bi sürü ibne, hayatımdan hiç eksik olmayan ve sürekli bi yerlerde karşılaştığımız amsalak tayfa, bi kaç yıl sonraki çocuğunun babasını arayan külotsuzlar, ergenlikten kurtulamamış güzel kadınlar, her erkeğin potansiyel bir tecavüzcü olduğunu düşünmekten kendini alamayan travmatik bir geçmişe sahip janjanlı tipler, kaba davranışlarını 3 yaşında şımarık çocuk taklidi yaparak saklamaya çalışan palyaço suratlı tikiler falan filan.
Hepsi gelip geçti, hâlâ da gelip geçmeye devam ediyorlar.

5 Ağustos 2017

televizyon molası

Şu an televizyon açık ve ben mal mal bakmaktan sıkıldığım için bu satırları yazmaya başladım. Şu an kendimi İskender Paydaş gibi kliplerde havaya kalkık olan elimi çok havalıymışım gibi yavaşça indiriyorken hayal ediyorum.
Bu son cümleyi niye yazdım bilmiyorum. Galiba tv'de iskender paydaş'ı gördüğüm için yazdım. ama doğrusu o hareket çok gereksizdi. Ne yapıyorsun abi, sen koskoca İskender Paydaş'sın. Senin, benim gibi salak duruma düşmeye hakkın yok. Salaklık sadece benim tekelimde. O yüzden lütfen elini çek.
Bu arada klipteki şarkıcı da çok abartılı hareketler yapıyor. Bi ihtimal İskender Paydaş kendini bu adamın havasına kaptırmış olabilir. (şarkının adı Gemiler. Şu an iskender ve bu adam Teoman'a küfür ediyorlar gibi hissediyorum)Şarkı bitsede başka bir şey yazsam.
İşte boş adam olmak böyle bir şey. Salak salak şeylere takılıp, iyice salaklaşıyorsunuz.

Şimdi de yeni bir klip başladı. Bengü, Kuzum diye bi şarkı söyleyecek.
Bengü'yü hep beğenirim. Ama geçen yıllarda(2012'de) arabasıyla kaza yapıldığında kendisi ve şöförü kazadan yaralı kurtulup da, koruması öldükten sonra, korumasının ailesini kapısından kovması ve o ailenin perişan olmasına neden olmasından bu yana pek sevmiyorum. Vicdansızlığını, görünen güzel soğuk yüzüyle, anlamsız hoppidi şarkılarıyla saklayabilir, ama gece yatağa girmeden 3 saat önce almak zorunda kaldığı uyku ilaçlarından hiç kurtulamayacak.

Klipler bitmiyor. Şimdide Atiye başladı. Yine giymiş taytlarını ve taytlarına özel renkli bir klip çekmiş. Kadın sürekli tayt giymekten pişik olacak, ama neyse.
Yani aslında benim de bacaklarım bu kadar güzel olsa, pişik olma uğruna dahi olsa tayt giyip, durmadan zıplarım. Zaten tayt giymek, bacakları güzel olanlar için büyük bir haktır.

Kliplerden sıkıldım. PowerTürk'de aynı klipleri çevirip çevirip duruyor. Mübarekler YouTube PlayList yapmış gibi, başka kliplere yer de vermiyorlar. Durum böyle olup, insan 2 gün üstüste aynı klipleri izleyince, üçüncü gün televizyona benzin döküp yakmamak için kendini zor tutuyor.

Off neyse ben kahve için su koyayım.

4 Ağustos 2017

yazamamak

uzun ilişki yaşamanın en kötü yanı, ayrılık sonrasında yeni birileriyle tanışma üşengeçliği ve ara ara kendini anlatıp anlaşılmayı bekleme üşengeçliği olduğunu düşünüyorum.
yani düşünsene, 5-6 yılını birine vermişsin ve ıcığına cıcığına kadar birbirinizi tanıyorsunuz, bir çok yerde zaten ne desen anlıyor, demesen bile anlıyor.


yok ben böyle yazamıyorum.