Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

31 Ağustos 2017

32 yaşındayım ve üniversite kazandım

Geçen yıl olduğu gibi bu yıl da YÖK'ün düzenlediği "öğrenciyi sikerek yerleştirme sınavları"na girmiştim. Aslında bu yıl için "girmiş gibi yaptım" desek daha doğru olur. Çünkü ilk haftaki sınavlara girmeme rağmen, ikinci haftaki sınavları unutup evde keyif çattım ve öğlen gibi televizyonu açıp haberlerde "ösym konulu" güzellemeler ve sınav salonlarının olduğu okullara son dakika gidip, içeri alınmayınca da zır zır ağlayanların göz yaşlarını görünce ve içeri girmek için kapıdaki güvenlik görevlilerini öldürecek kıvama gelinmiş olan karmaşanın, benim sınavım olduğunu ve sınava da girmediğimi fark ettim.

Fark ettikten sonra, ık mık ederek mutfağa gidip kendime kahve yaparak huzursuzluğumu boş vermeye çalışmadım değil. Ama boş veremedim.
Sonra kahveyi içerken bi an "nasılsa saati geçmiş gitmiş, ağlayıp sızlasam, akşama kadar ık mık etsem ne olacak, kendimi dövsem kime yarayacak" diye düşününce boş verebildim.
Hem zaten yıl boyunca sınav için de hiç çalışmamıştım ve açıkçası boş bir özgüvenin pompaladığı "amaan, zaten önemli olan şey, sınav anında soruları anlayarak okumak, gerisi çok önemli değil" tarzındaki havayla başvurumu yapmıştım.

Aslında sadece bu yıl değil, geçen yılda böyle yapmıştım. Tabii geçen yıl ki hedefim, sadece barajı aşıp "Dramatik Yazarlık" gibi yetenek sınavlarına girebilmek olunca, sınavları çok iplememiş, gayet rahat bi şekilde elimi kolumu sallayarak ÖSYM'nin tüm sınavlarına girip çıkmıştım.
Çıkış yaptıktan haftalar sonra sınav sonuçları açıklandığında, tüm barajları aşmış ve yetenek sınavlarıyla öğrenci alan 2-3 üniversitenin kendi düzenlediği sınavlara da girmiştim.

Ama doğrusu onların, genel başvuruda bulunan herkesi ilk aldıkları yazılı sınavı geçseniz bile, jüri elemesinde karşısına geçtiğiniz kişilerin götünü iyi yalamadıysanız sizi okula almaları biraz zor oluyor.
Hele bir de bu jüri üyelerinin ve okuldaki diğer hocaların birleşip Özel Yetenek Kursu açtıklarını ve kurslarına katılan kişilere, bu sınavlarda öncelik verdikleri dedikodusu geziyorsa, pek hevesiniz kalmıyor.
Neyse işte, gittiğim tüm okullarda bu dedikodu vardı ve hepsine de bu dedikodular eşliğinde girmiştim.
Girdiğim bu yazılı sınavı geçenlerin çoğu, o kurslara katılanlardı. Yazılı sınavı geçemeyenlerin götleri ise, yazım konusunda yeteneksiz oldukları bahanesiyle, jüri önüne çıkamadan tekmelenmişti.
Benim götüm ise, sınavı geçtiğim için, bizzat jüri karşısına çıktığımda üyeler tarafından tekmelenmişti. Jürriyetlerini siktiklerim.

Bir de açıkçası geçen yıl, bu özel yetenek sınavlarına girerken, içimde nedensiz bir huzursuzluk da vardı.
Evet bu sınavlara büyük biri hevesle giriyordum, ama net olarak bu bölümü okumak isteyip istemediğimden çok da emin değildim.
Anlık olarak bu düşünceye kapıldığımda, yazmayı sevip sevmediğimi de düşünmeden edemiyordum. Ama daha sonra bu konuyu detaylı düşününce; bunun aslında yazmayı sevmek veya sevmemekle alakalı olmadığına karar vererek rahatlıyordum.

Hatta şunu çok net söyleyebilirim ki; yazmayı seviyorum ve sanırım bi aksilik olmazsa, ölünceye kadar da bi şekilde yine yazmaya devam ederim, ama bu demek değilki, yazmayı seviyorum diye "yazmanın okulu"nu okumak da istiyorum veya okumalıyım.
(Çünkü bazı şeyleri, sadece içinizden geldiği için yaparsınız. Onu yaparken birilerinin takdirini beklemezsiniz, istemezsiniz de. Sadece yaparsınız. Öylesine işte.
Benim için de yazmak böyle bir şeye dönüştü ve kaldı. Bunu, üzerimden zaman geçtikçe daha iyi anlıyorum.)

Neyse işte, kendimden yana bu gibi şüphelerim vardı ve en dibimde bi yerlerde, beni rahatsız ettikleri için, pek hevesli değildim.
Tabii hevesli değilim diye de, sınava girerken heyecanım yok olmuş değildi. Hevessizliğimin aksine heyecanlıydım, hem de çok çok heyecanlıydım.
Zaten bilirsiniz, siktiri boktan sınavlar dahil, her girilen sınavda insan biraz da olsa heyecanlanıyor.

Bunun yanında benim heyecanım ise daha çok "öğrenci olma olasılığımın ve acaba sınavları geçer miyim?" sorularımdan kaynaklı "tatlı heyecanlardı" diye düşünüyorum.
Yani heyecanım, o bölümü okuyacak olma olasılığına ait bir heyecan duygusu değildi, daha çok o anki eğlenceyi yaşıyor olma deneyimine ait bir heyecandı. Bundan şimdi daha çok eminim.
Çünkü gerçekten istediğim şey bu olsaydı, yani yazarlık falan fiş mekan gibi bir bölüm okumak isteseydim, ne yapar eder o bölümlerde okurdum. Ama dediğim gibi, sanırım çok da istemedim...

Sınavlara girme nedenlerimden biri de sanırım "kendime, kendimi gösterme uğraşı"yla alakalıydı.
Yani kendime "bak sen işte busun, diğer insanlar gibi çok koşturmana gerek yok, hatta sadece heyecanını dizginleyip kendi öğrenmişliklerinle bile sınavlara girsen, aylardır Dramatik Yazarlık Kursları'na giden insanların önüne geçebilirsin"i göstermekti.

Evet boş biri değildim. Zaten bir çok insan da bana bunu söylüyor. Ama doğrusu başkalarının deyişlerini ve iltifatlarını çok ciddiye almıyorum, alamıyorum. Ciddiye alamama nedenim ise, sanırım söyledikleri güzel sözleri kibarlıklarına bağlamamla alakalı. Üstelik böyle algılamak, elimde değil.
Ama tüm bunlara rağmen, bazen söylenilen bir kaç güzel cümle, hoşuma da gitmiyor değil. Hatta gaza geldiğim de çok oluyor.
Tüm bu gazlamalara rağmen, yukarıda da dediğim gibi, kendimden emin olmanın en kesin yolu "kendime, kendimi kendi yöntemim"le göstermekti ve işte göstermiştim..

Bu düşüncelerin sonrasında konuyu, şuraya bağlayarak devam edeyim;
madem geçen yıl bunlar olmuştu ve ben yazarlık konusunda kafamı bu kadar netleştirmişken, bu yıl istediğim bir şey okuyabilirdim ve bu, gerçekten istediğim bir şey olabilirdi. Hem zaten neden olmasındı ki?" diye düşünmeye başlayınca, bu yılki sınavlara girmek için başvurmuş, sınav zamanı geldiğinde ise, ilk sınava girmeme rağmen, ikinci sınavı ise unutmuştum :///

Sınavı unutunca aklım yine karıştı. Yani madem istediğim bir bölüme yerleşerek eğitim almak istiyorum, neden sınavı unuttum. Yoksa acaba eğitim almak istemiyor muyum? Derdim ne benim?
Hadi sınav gününü unutmayı da boş ver, yıl boyunca neden hiç sınavlara hazırlanmadım? Benim sorunum ne dostum???!!!111!!

Bilmiyorum işte. Geçen yılki şeylere oranla bu yıl istediğim bir şey okuyabilirim diye düşünüp sınava başvurmuştum ve tek bir sınava girmiş, sonrasında da sınav sonuçları da açıklanmıştı bile. Sınav sonuçları açıklandığında, beklediğim gibi barajı aşmış oldum ve şurda da konuya değinmiştim (http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/07/nokta.html )

Hukuk falan gibi bir bölüm düşünüyordum ve bu yüzden bir kaç özel üniversite ile görüştüm. Hatta bi kaçını gidip gördüm.
Evet hıhı, içerde eğlence vardı, içerde güzel oğlanlar ve kızlar vardı, ama içeri girmek için para dolu güzel bi cüzdanın da olması gerekiyordu.

Bu güzel kızlar ve oğlanlara ulaşmak için, arka cebimdeki 10 yıllık cüzdanımı çıkarıp bir sürü hesaplamalar yaptım ve aç kalmayı da göze almış olarak, özel üniversitelerden birine yerleşebileceğimi düşünmedim değil. Ama ne yazıkki puanım pek yetmiyordu ve zaten okuyacağım bölüm de 2 yıllık Adalet Meslek Yüksek Okulu idi.
Bu yüzden en ucuz okul olarak %50 burslu olmasına rağmen yıllık 9.500 lira olan bi tanesini gözüme kestirdim.

Kestirdim kestirmesine ama para yoktu. Ben de o ara Öküz Herif'le kavgalı olmadığımız için, özel üniversite parası olan 10.000 TL'yi bana bankadaki cukka'sından borç vermesini ve ona bu parayı, yıl boyunca her ay taksit halinde ödeyebileceğimi de söyleyerek istedim ama o;
"madem okuyacaktın niye yıl boyunca gezdin tozdun? herkes gibi sende oturup sınavlara çalışsaydın ya? millet nasıl yırtınıyor görmüyor musun? yıl boyunca çıkmış olan sorulara bile bakmadın, şimdi gelmiş benden özel üniversitede okumak için para istiyorsun. ohhh ne güzel bi hayatın var yaae." dedi.

Bende karşılık olarak;
"yahu ne bağırıp çağırıyorsun. dilenmedim, borç istedim. zaten paranla da bi bok yapmıyorsun. siktiğimin bankası aracılığıyla millete faiz karşılığında verip, sömürüyorsunuz. en azından 10.000 TL'sini bana ver de bir işe yarasın. sana her ay 1.000 TL olarak geri öderim" dedim demesine de, ben öyle dediğim an o daha da köpürdü ve;
"sana ne paramdan. ister faize yatırırım istersem başka bir şey yaparım. siktir git ne bok yiyeceksen ye, benden para mara isteme. beyfendiye bak, özel üniversite okuyacakmış" diyerek sıçtı ağzıma.

Böyle dediğinde canım sıkılmadı değil, ama sonuçta yapacak bir şey de yoktu. Aslında haklıydı da, sonuçta yıl boyunca göt büyütmekten başka bir şey yapmadım ve işte şimdi okumaya karar verince de özel üniversite'yi borç parayla okuma planları yapıyordum.
Aslında planım iyiydi, ama kötü tarafı şuydu ki; onun parası üzerine kurulmuş plan bi boka yaramazdı.

Bu yüzden bi kaç gün canım sıkkın bi şekilde oflayıp pofladım ve bu esnada tercih gününün bitimine 2-3 gün falan kaldı. bende o sırada "ne yapıyım, parayı nasıl bulayım" diye düşünürken, aklıma kredi kartımın limitini açtırmak geldi ve limiti bana gereken para kadar açtırdım. Nasılsa özel üniversitelerde kredi kartı geçiyordu ve üstelik taksit de yapıyorlardı.

bu düşünceler arasında günler geçerken, tercih tarihlerinin bitim gününün akşamında tüm hesaplamalarımı "tırt bi üniversite okuyacam, iki tavşan dişli öpüp, bu arada üniversite deneyimini yaşarken, içimdeki okumamışlığın verdiği o ezikliği yok edicem diye bu kadar sıkıntıya girmeye gerek yok" diyerek siktir edip, Açıköğretim'den Hukuk okumaya karar verdim ve bilgisayarımın başına oturup tercih sayfasını açtım.

Sayfayı açtığım anda, bilgisayarın yanı başındaki notlarım gözüme ilişti. Orada tam burslu bir kaç üniversiteyi de not almıştım ve "madem puanımın düşük olmasından dolayı çıkmayacaklar ve madem 20 tane tercih hakkım var, iyisi mi Açıköğretim'den önce şunları yazayım da sayfayı boş göndermeyeyim" dedim ve tuttum 5 tane özel üniversitenin "Tam Burslu Adalet Meslek Yüksek Okulu(Türkçe)" bölümünü de tercih sayfasına kazıdım.
Kazıma işi bittiğinde, tabii çıkmayacağından emin olduğum için de Açıköğretim'i de en sona aldım ve bastım tuşa, gönderdim tercihlerimi.

Ama kahrolmayasıca ÖSYM ne yaptı dersiniz?
Tabiki beni aldı Tam Burslu Adalet Meslek Yüksek Okulu tercihlerimden birine yerleştirdi. Yani bu yıl üniversiteli olup, ergenlerle beraber okul okuyacağım :)))

Okulu kazandığımı da Öküz Herif vasıtasıyla öğrendim. Çünkü yerleştirme sonuçlarının açıklanacağını unutmuştum ve tercihlerin açıklandığı gün, Öküz, whatsapp'den "sen tercih yapmış mıydın, ne oldu?" diye yazınca, internete girip baktım ve ŞOK olmuş bi halde özel üniversite kazanmış olduğumu gördüm. Çünkü okul İstanbul dışındaydı ve açıkçası Açıköğretim dışında bi bok da beklemiyordum. Hem ben tercih yaparken sayfada sadece açıköğretim olmasın diye diğerlerini yazmıştım. Yani ciddi değildim ki??

Şok olmuş bi halde öylece ekrana bakarken Öküz Herif'e de cevap vermemiştim ve o tekrar sorduğunda da "offf İstanbul dışında bulunan bi özel üniversite kazanmışım. allah aşkına şimdi üstüme gelme. stress oldum" dedim ve onun "ohh olsun. bakalım şimdi ne bok yiyeceksin" demesiyle de konuşmamız bitti.

Onunla da zaten iki hafta önce kavga edip bi daha görüşmemeye karar vermiştik ve şimdi böyle demesiyle hepten sinir olmuştum ama siktir ettim. Çünkü başımda daha büyük bir sorun vardı;
yani İstanbul dışında bi yer demek, benim için masraf demek. Yani bu parasızlık zamanımda masrafa girmek ise büyük sıkıntı demek.

Bu yüzden şok yaşama durumum gittikçe büyüdü ve hatta sonraki 2-3 gün daha devam etti. Bu arada oturdum düşündüm de en iyisi okumamalıydım.
Hem okusam bile ne olacak ki? Zaten bu yaşıma kadar okumamıştım, bundan sonra da okumazsam kaybedecek bir şeyim olmazdı. Böyle böyle kendimi sakinleştirdim ve kafam yerine oturmaya başladı.
Ama sonra düşündüm de, madem tam burslu özel bi üniversite geldi, en azından gidip üniversite ortamını görmeli kararımı öyle vermeliydim. Hem kafama yatmazsa bırakır gelirdim. Kaybedecek neyim varki?
Ama seversem de iyice derslere asılır, 2-3 yıl sonrada Dikey Geçiş Sınavı'na girip, İstanbul'daki hukuk fakültelerinden birine yerleşebilirdim.
Tüm bunlardan önce ise kendimi toplamalı, evi dağıtmadan emanet edebileceğim sağlam ev arkadaşları ayarlamalıydım. Sonrasında ise üniversite kazandım o şehre gidip, öğrencilik deneyimine başlayabilirdim. Bu yüzden geçtiğimiz hafta ön kaydımı yaptım ve 2 hafta sonra da gidip belgeleri vs teslim edip, öğrencilik hayatına ergenlerle beraber "MERHAHAHABA" diyeceğim.

(Son olarak; şimdi burs'a ihtiyacım var ve çevrenizde bana burs verecek birini veya birilerini tanıyorsanız lütfen haber edin. Mail adresim hayaterkegi@gmail.com )


28 Ağustos 2017

ciddiyetim üzerine bir deneme

Özellikle şu günlerimde, hayatta neyi ciddiye alıp almayacağımı kestiremediğim için hiçbir şeyi ciddiye almadan yaşamayı tercih ediyor ve gelişi güzel yaşıyorum.
Böyle yapınca da karşıma çıkan herkesle taşşak muhabbetine geçişim, ışık hızında gerçekleşiyor.

Yani gözlemlediğim bir çok insanın yaptığı gibi,  taşşak muhabbeti yapmak için, hiç öyle belli bir seviye ve zamandan sonrasını beklemiyorum. Onların aksine, canım o an hemen taşşak muhabbetine geçiş yapmak istiyor ve 1-2 iğrenç espriden sonrasını zaten çoktaaaaan ayarlamış oluyorum.

Aslında yukarıda "kestiremediğim için" dedim ama doğrusu şu ki; kestiremediğim için de değil, sadece hiçbir şeyi ciddiye alamadığım için desek daha doğru olur. Yani zaten siktiğimin dünyası bile dönüp duruyorken, içindekilerin neyini ciddiye alacağım ki.

Şimdi böyle diyorum ama açıkçası şu da varki; çok değil, daha 3-4 yıl öncesine kadar, delinin biri tarafından sikilmişim gibi herkesi ciddiye alıyordum. Hem de öyle böyle değil.
Sırf bi yerlerde karşılaştık diye selamlaştığım sıradan birine bile Kral muamelesi çekiyordum. Muhatap olmakta olduğum adama sanki gerçekten bir Kral'la muhabbet ediyormuşum gibi bir his yaşatıyor ve götünü asla yere değdirmeyeceğim algısını elimde olmadan pompalıyordum.

Sadece erkeklerle değil, örneğin bir kadınla konuşurken de ona sanki Kraliçemmiş, sanki o bir Kraliçeymiş gibi davranıyordum. Bunu ona yavşamak için falan değil, sadece onu öyle gördüğüm için yapıyordum ve gerçekten bir kraliçeymiş gibi de davranmaya başlıyordu.
Kendi yaşımdaki veya benden bir kaç yaş küçük olan kadınlarla gezerken de adeta Prensses'le geziyormuşum gibi davranıyordum. Sanki o gerçek bir prensesti ve ben onun uşağı falandım gibi. Yine aynı şekildeki erkek yaşıtım veya benden bi kaç yaş küçük olan erkeklere ise Prens muamelesi çekiyordum.
Tabii tüm bunları okumuşken, şimdi bir de flörtleşirkenki beni düşünün artık. Sevgi beslediğim veya sevgiyle beraber muhatap olduğum insanlara kul köle olmaya hazır biri olduğumu anlamanız çok güç olmasa gerek.

Ama sonra, tam olarak ne olduğunu bilmeden yavaş yavaş kimseyi ciddiye almayan birine dönüştüm. Tam olarak ne zaman başladığını da bilmiyorum. Sanırım içimde bi yerlerde insanların benden daha önemli olmadıkları düşüncesine kapıldım ve o önemliliklerinin benden hemen sonra geldiğine inanınca da tüm ciddiyetimi kaybettim.

Aslında bu iyi oldu, çünkü içimde her gün ve hatta her gün her gün ezme makinesinden geçmekte olan bir ezik vardı.
Ne yaparsa yapsın, asla kendini değerli görmeyen, göremeyen biri vardı.
Yani kendisinden kaçan, kendisini sevmeyen biriydim, kendisini her şeyin en altında gören biriydim.

Bu hissi o kadar fazla yaşamıştım ki, şimdi bile dönüp o eski kendime baktığımda bir hiç görüyorum. Orda duran, ama aslında var olmayan biri. Adeta cansız bir eşya, bir tutam saç, bir kaç tekstil parçasıyla üstü örtülmüş et yığınıydım.

Dönüp baktığım o ezik ben'in, neden kendisi dışında herkesi ciddiye aldığını, neden öyle davrandığını şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Ama o zaman anlamıyordum ve hatta ezik olduğumu değil, sadece mütevazi, efendi biri olduğumu sanıyordum. Zaten çevremdekiler de bunu sık sık söylüyorlardı. (oysa şimdi anlıyorum ki; mütevazilik ve efendilik, eziklikten çok farklı bir şey. bunu yeni yeni anladığım için daha iyi ayırt edebiliyorum)

Neden herkesi ciddiye aldığım ve kral-kraliçe muamelesi çektiğime tekrar dönecek olursak; çünkü aşağılanarak büyütülmüş biriydim, hiçbir önemi olmayan herhangi bir canlı, bir eşyanın görünürlülüğünü daha fazla artıracak cansız mankenin canlı hali, akılsız bırakılmış kanlı bir kafa tası, aklıyla düşünmesi engellenmiş bir beden sahibiydim.
Bunun sorumlusu muhatap olduğum insanlar değildi, bunun sorumlusu aslında ailem de değildi. Belki de sadece bendim. Çünkü sonuç olarak artık büyümüştüm ve bunun hâlâ böyle devam etmesine sadece ben izin veriyordum.

Durum böyle olunca da sevgi, saygı, aşk gibi duyguların arkasına saklanarak taptığım irili ufaklı ilahlarımın, aslında benim kendimi değersiz ve güçsüz görmemden dolayı ilahlaştıklarını anlamam zor oluyordu. Kendimi çok inançlı biri olarak da görmediğim ve zaten inançlı biri olarak yaşamadığım için de Allah, sadece benim için adı olan bir şeydi.

Başkaları tarafından, kayıtsız şartsız inşa edilmesine izin verdiğim Ben'i yıkmaya karar verdiğim de, eskisine nazaran daha fazla okumaya ve kafama takılan konuları araştırmaya başladığım zamanların başıydı. Okudukça ve kendim üzerine düşündükçe, bana yardım edecek olanın sadece Allah olduğunu anladım. Ciddiye almam gerekenin sadece Allah olduğuna inandım. Allah'a tam anlamıyla iman ettim.

İşte okumanın, insana böyle güven veren bir yanı var. Kendini aynada gördüğün haliyle kabullenmeni ve olduğun hali sevmeni sağlayan görünmez bir yanı var. Yani kelimeler, sen hiç fark etmeden seni inşa ediyorlar. Tabii o inşa sürecinin başlaması için, buna senin "bilinçli olarak" izin vermen gerekiyor.

Her neyse işte, eskisine nazaran şimdiki halimden çok çok daha memnunum. Çünkü en azından ciddileşmek istediğim an ciddileşiyorum ve bunu ciddi ciddi yapabiliyorum. Ama öteki türlü kimseyi taktığımı pek söyleyemem. Buna rağmen henüz gözüm yarılmadı, kafam çatlatılmadı. Bakalım o günleri ne zaman göreceğiz. Çünkü bir süre daha krallara "siktir salak ahahaha" demeye devam etmeyi düşünüyorum.


27 Ağustos 2017

Çalışmamak ve diğer yağlı şeyler üzerine

Aylardır çalışmıyorum (7 ay oldu) ve artık zurnanın zırt dediği deliğe geldim. Yani biriktirdiğim paracıklar suyunu çekti ve bu yüzden artık para kazanmam gereken LEVEL'a ulaşmış oldum. Şu an önümüzdeki ay için 200 TL bütçem var ve bununla ne yapıp edip kendimi bir sonraki aya atmam lazım. Tabii bunu yaparken sinir stress olmamalı ve sağlığımı da kaybetmemeliyim.
Sağlığını korumanın en önemli adımı ise beslenmek :)

Beslenme bu yüzden de çok önemli. Yani 200 TL ile sağlıklı beslenmenin yolunu da bulmalıyım.
Ki aslında o iş kolay, çünkü zaten et'li yemekleri çok tüketen biri değilim ve diğer gıdalarda ise sebze, meyve ağırlıklı besleniyorum. Çünkü sebze ve meyve dışındaki yiyecekleri yerken bile zorlanıyorum. Resmen işkence gibi geliyor bana. Bu yüzden sebze meyve ağırlıklı beslenmek hem daha kolay, hem daha iyi hissettiriyor.
Zaten yağlı yemek yediğimin akşamında baş ağrıları tutan ve midesi alt üst olduğu için sürekli kusan biri olduğum için zeytin yağlı dışındaki yemeklerden de uzak duran biriyim. (resmen sağlıklı olarak doğmuşum.)

Bu yağlı yemek konusuna da yeni değil, çocukluğumdan bu yana dikkat ediyorum. Çünkü ne zaman yağlı yemek yesem kusardım. Durum böyle olunca zamanla evde bana hep yağsız yemek konulmaya başlandı ve ev dışında bi yerlerde yemek yemek zorunda kaldığımda ise, yemek sonrasında kusmamak için, tabağın altına kaşık koyup tabağa eğim verdikten ve böylece yağın iyice aşağı doğru süzülmesinden sonra yağsız kalan tarafı yemeye başlamıştım.
Şu otuzlu yaşlarıma gelmeme rağmen lokantalarda vs hâlâ öyle yapıyorum.
Pide seven biri olarak da, pide dilimlerini peçete arasında sıkıştırıp yağını peçete ile aldıktan sonra yiyen biriyim :///
Ki pideyi geç, daha ağır olan pizzaya falan da bayılırım ve bu yağ işi yüzünden fazla yiyemiyorum, yediğim de ise daha az yağlı olmasına dikkat ediyorum.
ama mesela kavurmalı pide yediğim zaman (ki öncesinde yağlı olmamasına dikkat edin diye sık sık tekrarlayarak sipariş veriyorum) hiç dokunmuyor. hatta kavurmanın kendi yağının pideye geçmiş olmasından dolayı, pideyi daha lezzetli buluyorum.
Sanırım bünyemin rahatsız olduğu şey sanayi yağlarının kendisi olsa gerek. Onun dışındaki yağlardan rahatsız olmuyorum.

Neyse yağ mevzusunu kapatayım, çünkü şu an kendimi beslenme uzmanı gibi hissettim ki, beslenme uzmanlarını hiç sevmem. Sonuçta beslenmenin en iyisini kişinin kendisi bilir. Yani bi şey sana dokunuyorsa bi daha yemezsin olur biter.
Bence sağlıklı beslenmenin çözümü budur. Bünyene iyi gelmeyen bir şeyi yeme ve böylece sağlığını korumaya devam et.

Bu yüzden olsa gerekki hayatım boyunca ulaşabildiğim en yüksek kilo miktarı 63 kilo oldu.
Henüz o kiloyu geçtiğimi hatırlamıyor ve geçeceğimi de sanmıyorum.
63 kiloya da askerdeyken ulaşmıştım. Çünkü günün bir öğününde mutlaka et oluyordu ve yemek yemek dışında sosyalleşebileceğim bir şey olmadığı için de mecburen yemeklerimi düzenli yiyordum. Durum böyle olunca 63 kiloya ulaştım ve askerlik bittiğinde de, eski kiloma yani 58'e düştüm yine.

kendimi bildim bileli hep 58 kiloda olan biri olarak bundan hiç şikayetçi olmadım ve hatta sıfır yağlı bir bedene sahip, az kaslı, fit görünümlü (ki yıllarca bi depoda indir kaldır işleri yapınca, zaten doğal bir kas sisteminiz oluşuyor ve memelerle, karın çizgileriniz belirginleşip seksileşmiş) olarak hayatınıza devam ediyorsunuz, ben ettim.
Son 1 yıldır ise daha az hareket eden birine dönüştüğüm için, vucudumun sarkmaya başladığını söyleyebilirim. Yani memelerim yer çekimine yenik düşmek üzere. Ama kilolu olmadığım için çok da düşmeyecek, düşseler bile çok da belli olmayacaklar. Bakalım artık.

Üff ne saçmaladım be. Hiç gerek yoktu şu yukarıdaki salak salak şeyleri yazmaya. Resmen içimden silmek geliyor ama bi yandan da yazmışken, silmeyeyim diye kendimi zor tutuyorum. Neyse kalsın bakalım. Zaten diğer yazdığım şeylerde çok önemli değiller ya. Bu salak şeyler de eklense ne olacak sanki.....

Ciddili middili meselelelere dönüyorum:
Eli doğru düzgün iş tutmayan ve düşük iq'lu biri olmama rağmen hayatını kendisi kazanan biri olarak, ev kirası, faturalar falan sırtıma çok yük olmasın diye zaten ev arkadaşı almıştım ve yuvarlanıp gidiyorduk.
Çocuk da iyi biriydi (30 yaşında)
İngiliz Dili ve Edebiyatı okuyor, aynı zamanda üniversitesinin çeviri bölümünde çalışıyor ve tabii bir de bir ingilizce kursunda özel öğretmen olarak çalışarak geçinip gidiyor.
Tüm bu yoğun zamanına oranla hayatında bol miktarda flörtleşme sonrası seksde ekliyor. (eşcinsel)

Eve geldiği zaman, daha doğrusu biz tanıştığımız zaman eve birilerini atmak yok demiştim ve bu yüzden 3-4 aydır aynı evde yaşamamıza rağmen, eve kimseyi atmadı. İyi efendi bi adam, sözüne sadık ve çok da tutumlu. bu huyunu sevdim. Tutumluluğunu kendime örnek aldım desem yalan olmaz.

Çok şükür böyle böyle idare ediyorduk ama şu an başka bi ilde olan, ama önümüzdeki ay, istanbul'a tayini çıkabilecek olan flörtüyle ev tutabileceğini söylediği için canım sıkıldı. Bu biraz kötü bir durum, çünkü yeni birini bulmam lazım. Yeni birini bulmak ise büyük sıkıntı. Buna rağmen aramaya başladım bile.

26 Ağustos 2017

2. frengi ignesi

Dün gittim ikinci Frengi iğnemi de oldum. Bu seferki hemşire benden 10 cm kadar uzun boylu, kumral, sempatik, dik memeli ve sıcakkanlıydı. Ona iğnelerden korktuğumu ve lütfen nazik olmasını söyledim. Bunun üzerine o da kaba saba görüntüme, bir kaç günlük sakalıma ve kalın kaşlarıma rağmen böyle bir cümle kurmuş olduğuma şaşırıp gülümsedi ve;
-"ama bu iğne zaten acıtır, siz sadece derin derin nefes alıp rahat olun" dedi.
-"tamam" dedim ve uzandığım sedyenin ortasına doğru kayarken pantolonumu biraz daha indirip, son anda aklıma geldiği için
-geçen hafta sol kalçama yapılmıştı ve çok acıdı
-o zaman bu sefer sağ tarafa yapalım" dedi 
-"tamam" dedim ve sağ kalçamı hafifçe ona doğru döndürdüm.

elindeki pamukla kalçamı silip "biraz acıyacak" dediği anda hiç acımadan zart diye soktu iğneyi. vicdansız kadın. eli tutulmayasıca dik memeli.
ben derin derin nefes almaya odaklanıp, henüz bi kaç kez nefes alıp vermiştim ki, vicdansız, iğnesini çıkarmıştı ve "tamamdır" dedikten sonra da, toparlanabileceğimi söyleyip gitti.

o gittikten sonra, ilacın kalçamdaki acısı daha çok artığı için hemen kalkmak yerine, acının tadını çıkarayım diye düşünerek, uzanmaya devam ettim. 
offlayıp, poflayarak acımı duyulur kılmaya başladıktan 2-3 dakika sonra, yan tarafa bir kadın yattı. 
Perde kısa olduğu için, göğüs bölgesinden yukarısını yalnız görebiliyordum ve belli ki o da benim gibi poposundan iğne olacağı için yüzükoyun uzanmıştı. göz göze gelmeyelim diye başımı diğer tarafa dönüp biraz daha inledim ve sonra "inlemekle de acı geçmiyor, en iyisi kalkayım" diye düşünüp ayaklandım. bu sırada kadına da iğne yapıldı ve o da inledi.

ayağa kalktığımda sağ bacağımda zonklamalar iyice artmıştı. ayağımı yere basabiliyordum ama sanki basmasam daha iyi olacakmış gibi bir hisle hareket ederek, yavaş yavaş iğne bölümünden çıkarken hemşireyle yine karşılaştık. bana gözleriyle beraber memelerini de dikerek "bi yere gitmeyin, yarım saat kadar buralarda kalın. penisilin iğnelerinin alerjisi bazen 2-3 iğne sonrasında da ortaya çıkabilir" dedi.
Bunu duyan karşı masada oturan erkek doktor "penisilin mi??" diye şaşırmış bi şekilde tekrarlayıp bana baktı ama ben o sırada hemşireye "tamam" deyip çıkışa doğru yürümeye devam ettim. 

gittim dışardaki bankta oturdum. doğrusu oturunca kıçım daha çok acımaya başladığı için gezinmeye karar verdiğim için tekrar ayağa kalktım ve hangi tarafa doğru yürüsem diye düşünerek çevreye bakındım.

etrafım, yakınlarıyla veya onları önemsediği belli insanlarla gelmiş diğer hastalarla çevriliydi. bir tek ben yalnızdım. yanımda kimse yoktu. ibne olmak böyle bir şeydi, yanınızda kimse olmazdı.
bu yalnızlık durumları kafama takıldığı sırada bi arkadaşımın ilk aids testi olduğu günü anlatışı geldi aklıma.
21 yaşındaydı ve sarhoş olduğu bir gece hiç tanımadığı ve iletişim bilgisinin de olmadığı biriyle ilişkiye girdiği için aids kaptığını düşünüp, aylar sonra test olmaya karar vermişti. hastaneye gidinceye kadar gayet normal olan duygu durumu ve yolunda görünen her şey, bir anda hastanedeki insanların yanlarında mutlaka birileriyle gelmiş olduklarını görmesinden sonra, karışmıştı.

Tüm duygu dünyası alt üst olup, hastanenin koridorunda salya sümük ağlamaya başladıktan yarım saat sonra, etraftakilerin yardım önerilerinin ardından kendine gelip bir şeyinin olmadığını söylemesinin ardından toparlanıp test olmaktan vazgeçmesiyle noktalanmıştı. 
onun bu anısı aklıma geldiğinde, yalnızlığımı siktir edip aids olmadığım için şükrettim ve ağrımakta olan sağ bacağımı hafifçe yerden sürüyerek hastanenin etrafında 30-35 dakika gezinip, iğnenin herhangi bir alerjiye neden olmadığını ve dolayısıyla şu an ölmeyeceğimden emin olunca eve gelip, kanepeye uzandım.

Akşam ev arkadaşım geldi. Karşımdaki kanepeye oturdu ve önemli önemsiz olan her şey üzerine konuştuk. Çok sevdiği bir arkadaşıyla artık görüşmeyecekmiş, otobüste insanların telefonda yüksek sesle konuşmasından rahatsız oluyormuş, sabahları işe gitmek fena koyuyormuş ve önümüzdeki ay sonu eski flörtü tayininden dolayı İstanbul'a gelebilirmiş ve bu yüzden, o da onunla ev tutmaya karar vermişmiş. Ama henüz net olmadığı için çıkıp çıkamayacağını söyleyemezmiş, bunun yerine 2 hafta sonra net bir cevap verebilecekmiş. Durup ona baktım ve "olur" dedim. 



22 Ağustos 2017

domateslerin rengi ve bozukluk üzerine

Pazar günleri, evimin üst sokağında pazar kuruluyor. Atlet-kilot satan esnaftan, şeftali-muz satanına, gezen tavuk ve köy yumurtası adı altında zıkkımın kökünü satanından, terlik ve kaçak sigara satanına kadar her türlü esnaf var.
Az önce gittim biraz meyve aldım geldim ve şimdi de oturdum bir kaçını mideye indirmekle meşgulken bu satırları yazıyorum. Satır dediğim de bi bok olsa bari. 

Zaten hiçbir değeri olmayan ve hatta olmayacak olan bu yazıları neden bu blog aracılığıyla görünür kıldığım hakkında hiçbir fikrim de yok.

"Hiçbir fikrim yok" dedim ya, şu an ilk iki fikri hemen anımsadım;
1-Bende bol bulunan ve öldükten sonra bile bitmeyecek olan boş zamanımı değerlendirmek,
2-Eğlenerek yazmayı öğrenmek için.

"Yazmayı öğrenmek için" dedim ya, gerçekten de şimdiye kadarki yazdıklarımı, yazabilmeyi burada, yaza yaza öğrendim. 
De'nin Da'nın, virgül'le noktanın, paragraf ve satırbaşlarının hakkı nasıl verilmez burada öğrendim. İnsanların ne tür yazılara nasıl tepkiler verdiğini hep burada öğrendim. 
Yeteri kadar içten kelimeyi bir araya getirip cümleleri yanyana dizdiğimde, insanların aldıkları eğitimden bağımsız olarak; gerçek ile yalanı, doğru ile yanlışı ayıramadıklarını ve hiç tanımadıkları, belki de hiç tanıyamayacakları bir insana üzülebileceklerine burada şahit oldum. 
ve yine bazı insanların büyük kalpleri olduğunu burada öğrendim. 

Tabii evinde herkesten gizli civciv besleyen kabadayılarla da bu blog sayesinde tanıştım, şairlerle, bende daha tırt yazan ama çok satan yazarlarla, abisinin tecavüzüne uğrayan çocuklarla, teyzesi'nin, evde kimsenin olmamasını fırsat bilerek koynuna sokup memesini emdiren kızları, amcasının veya daha yakın birinin tacizine uğrayanları da burada tanıdım.
Kocasından nefret eden kadınlarla da tanıştım. 
ve çocuğunu aldığı gibi arkasına bakmadan herhangi birinin "gel"deyişini dört gözle bekleyen, bıkkın çocuklu karılarla, ailesinin kendisine siktir çekmesi yüzünden, onlara duyduğu kızgınlığı amını her önüne siktirerek onlardan intikam almaya çalışan genç kızlarla ve toplumun dayattığı erkeklik baskısından dolayı, her fırsatta götünü ayak üstü siktiren maço delikanlılarla da burdan tanıştım.

Yalnız şuraya bakar mısınız; pazardan sebze meyve alma konusunu getirip nereye bağladım. Oysa ne güzel kafamın içinde sadece domateslerin bozuldukları için artık eskisi gibi lezzetli olmadıklarından bahsetmek falan vardı. Ordan da işte canım köyüm falan diye güzellemeler yapıp, her şeyin değiştiğine falan bağlayacaktım ama bunu bile yapamadım.
Resmen seksten bahsetmediğim, bahsedemeyeceğim hiçbir şey yok.
öfff sıkıldım.

20 Ağustos 2017

Fransız Hastalığı

Geçen hafta frengi olduğumu öğrendiğimden bu yana, ara ara canımıniçi çok sıkılıyordu.
Çünkü frengi olmuş olduğum düşüncesi aklıma tekrar tekrar geldikçe sinir oldum kendime. Oysa daha dikkatli olup, her sikim kalktığında, her götüm kaşındığında birileriyle yakınlaşmamayı da seçebilirdim. Kendimi birilerinin peşinden gitmekten alıkoyabilir, oturduğum yerde oturmayı seçebilirdim.

Aslında öyle yapıyor ve tutuyordum kendimi. Mesela sikim kalktığında osbir çekip sakinleşiyordum, ya da film açıp izliyordum ve zaten o arada sakinleşmiş oluyordum. 
Ama bazen film izlemek ve osbir çekmek o kadar sıkıcı bir hal alıyordu ki; en azından biriyle tanışmanın kötü olmayacağı fikrine kendimi bırakıp, hemen buluyordum. 
Bir de zaten biliyorsunuz, insan bedeninin o gizemli sıcaklığının yerini, filmler veya osbir çekmek tutamıyor. İnsanın canı, başka bir insanı çekmeye başladı mı gerisi kendiliğinden geliyor.
Evet, insan bir bedene dokundumu, bir başkasına daha dokunmaktan kendini alıkoyamıyor. bu yüzden olsa gerek bazen, insanın en büyük keşfinin tekerleği icat etmek olduğunu değil, bir başka bedene dokunmak olduğunu düşünürüm. İnsanlardan biri, diğerine dokununca, sonrası kendiliğinden gelmiş işte.

Ama dokunma ve dokunmama işi bir seçimdir ve binlerce yıldır, insan bu seçiminden hiç vaz geçmedi. Ben de içgüdüsel olarak olsa gerek (ki benimki artık bir alışkanlığa dönüşmüş) dokunmamayı seçmedim ve hatta seçme şansımın olduğu gerçeğini bile göz ardı ettim diyebilirim. 
Çünkü şu an mücadelesini versem de "özgürlük istediğin anda istediğin kişiyle sikişmekte" kafasından tam kurtulamadım. 

Tam kurtulamadığım için de son zamanlarda bu düşünceyi iyice boşladım ve bu kafadan kurtulmak için yeteri kadar çaba sarfetmedim. Suç benimdi. Yani o son götü sikmeyecek, o güzelim 19cm'lik kalın ve damarlı yarrağa dil atmayacak, tüm zorluklara karşı dik durup baş eğmemek için sütyen takılan o memelere başımı yaslayıp öpmeyecektim.

İçimdeki çocuğun da ağzına sıçayım. Bi türlü büyümedi gitti. Hep bir sevgi açlığı, hep bi sevilebilme ihtimali, hep bi "galiba aradığını bu sefer buldu" umudu. 
ve umut aslında insanın ağzına sıçan en büyük şey. 
Oysa insan biliyorki, elini birine uzattığı her anın sonrasında hep cıs oluyor elleri. 
Buna rağmen hâlâ akıllanmadı, belki akıllanmayacak da. 

Sahi insan ne zaman büyümüş sayılır, ne zaman akıllanır ki..
İnsan kendini tanıyınca, kendini bilince, kendine olan fransızlığını yok edince akıllanır mı ki?



18 Ağustos 2017

Bit ilacı ve Bitlenenlere Övgü'den başlamak üzere

Geçen aylarda taşşaklarım çok kaşındığı için, bitlendiğimi düşünerek gittim eczaneden Bit İlacı alıp eve geldim.
Altına çıplak bedenimi sakladığım giysileri üstümden usulca çıkarttıktan sonra, banyomda şairler oturmuş, kimsenin okumadığı en üst perdeye ait olduğunu düşündükleri şiirlerini, birbirlerine okuyorlarmış gibi bir tonda ağır ağır yürüyerek kapıyı açıp içeri girdim. Sağolsunlar, varolsunlar ki, beni görmedikleri anda, hepsi ayağa kalkıp çıplaklığıma övgüler düzdüler.
Güzel buldukları tüm şiirlerini kimsenin beğenmemesinden dolayı, kendilerini anlaşılamayangillerden ilan etmiş bir halde, bi kaç saniyeliğine aynamın buğusundan öylece bakıştık.

Buğunun gerisindeki bu hallerine acıdım ve duşa girerken "Biraz da burama şiir, biraz da orama şiir, biraz da şurama şiir alayım" isteklerimi ard arda sıraladım ama iplemediler, ve beni, iplemeyerek kırdılar.
Çünkü şairler şiir yazarlar ve sırf bu yüzden kimseyi kırmaya hakları yoktur. Olmamalıdır da. Çünkü şairlerin işi birilerini kırmak değil, birilerine şiir yazmaktır.
Yani onlar kırılgan duran herkesi ve her şeyin kırılganlığını yok etmek ve kırılabileceğini anlatmak için vardırlar. Yoksa insan neden şair olsundu ki?

Şiir yazmayı bilmem ama şiir yazanların ne iş yaptıklarını çok iyi bilirim;
onlar, kelimeleri, kırılmayacak ve kırmayacak şekilde bir araya toplarlar.
Ama tabii kırılmayacak ve kırmayacak kelimeleri bir araya toplamaları, şairlerin muhatap oldukları insanları kırmayacakları anlamına gelmez. Şairler kırmayı çok iyi bilirler. hatta en iyi onlar kırarlar.
Bunun nedeni (yani şairlerin insanları çok iyi kırabiliyor olmalarının nedeni) duyguyu en yoğun şekilde yaşatma istekleridir. Kırmak da duygunun en yoğun şekilde yaşanıldığı anlardan biridir. Hatta ilk sırada kırılmak gelir diyebilirim. Belki de kırmak ve kırılmak gelir demek daha doğru olur.

Neyse bu şair ve şiir üzerine olan saçma muhabbet çok uzadı, kısa kesip bitlenme konusuna tekrar geçiyorum;

Duşa girdikten sonra, kendimi, tepeden tırnağa kadar hiç nefes almadan yalanmaya hazırlar gibi parlatıp kurulandım ve iyice kurulandığıma emin olduğum bir kaç saat sonrasında, güzelim Bit İlacı'nı alıp her tarafıma sürdüm. Bir kaç saat sonra uyuya kaldığımda, saatler hızla geçti ve ertesi gün doğmuş oldu. Nazlana nazlana tekrar duşa girip yıkandım ve çıktığım gibi kanepeye uzanınca arkama yaslanıp "artık bitlerden kurtuldum, artık kaşınmayacağım" dedim.
Dedim ama yazıkki o akşam, sonraki akşam ve daha sonraki akşamlarda da yine kaşınmaya devam ettim.

Artık bitlenme konusunda deneyimli olduğum için (ilkini 2013 yılında yaşamıştım)(gerçi hepi topu 2 sefer bitlenmiş oldum) kaşıntıların normal olduğunu ve bi kaç gün sonra tamamen geçeceğini düşünerek, kaşınmaya devam eden taşşakçıklarımı kaşımaya devam ettim. (Neden taşşakçık dedim; çünkü çok küçükler.)(hatta bıldırcın yumurtası büyüklüğündeler desem yeridir)(oysa milletin taşşakları o biçim. resmen her biri kafam kadarlar)(kendi taşşaklarım küçük olduğundan olsa gerek, büyük taşşak gördüğüm zaman hayran hayran bakmaktan kendimi alamıyorum)

Ama ne yazıkki kaşıntı geçmedi ve hatta nerdeyse  4-5 hafta daha kaşındı. En son artık "nasılsa kimseyle olmuyorum, bari bitlerimle yaşamayı öğreneyim" felsefesiyle kaşına kaşına günleri geçirmeyi kabullendim ve günler su gibi akıp geçti.

Günler geçti derken, 15 gün önce şöyle bir bacak aramı kontrol edeyim, takım taklavat ne alemde diye bi bakınayım dedim ama ne göreyim, ohhha ohha ohaa, resmen kaşımaktan taşşak torbam incelmiş gibiydi. Hemen panikle banyoya koşup 1-2 aydır kesmediğim bacak arası saçlarımı sinek kaydı kestim ve duştan sonra iyice kurulanıp, kahvemi yudumlarken, aynayı karşıma alıp bacaklarımı açtım.
Canım taşaklarım ve hatta canım sikim'in bazı yerlerinde döküntü gibi şeyler gördüm. Demet Akalın'ın "noolmuş, nooolmuş" tweetindeki gibi tepkinin aynısıyla taşaklarıma bakındım ama bir şey anlamadığım için hemen hastaneden 1 hafta sonrasına randevu alıp günümü görmek için beklemeye başladım.
Beklerken de, krem mrem bir şeyler alıp randevu gününe kadar sürünüp durdum, ayrıca Gratis'de kadınlar için satılan vajina temizleme mendillerinden 1 paket alıp, her gün sikimi ve taşaklarımı pakladım.
Özellikle evden çıkarken mendille temizledim, gece uyurken de krem kullandım ve bu süre zarfında da randevu günü geldi çattı.

gittim Doktor Beye, şikayetlerimi anlattım ve "bitlendiğimi için bit ilacı kullanmıştım, ama kaşıntılar geçmedi, geçer gibi olduktan sonra da, bu sefer de şu döküntüler ortaya çıktı" deyip pantolonumu indirdim. O da taktı eldivenlerini, geldi sikimi "lütfen" eline alıp evire çevire orasına burasına baktı ve bir kaç soru sordu.

Tabii soruları "kimle ne yaptın" tarzındaydı ve ben de "valla kimle ne yapmadım ki" tarzında cevapladım. O da bunun üzerine "kan tahlili yaptıralım bakalım neymiş. görünür de bir şey yok. kaşınmadan kaynaklı bir döküntü gibi duruyor sadece" dedi.

İçim azcık rahatlamış olarak doktorun yanından çıkıp kan tahlili yaptırdım ve 2 gün sonra tekrar gittim. Bu sefer elimde tahlil sonuçları olduğu için ve tahlil sonuçlarından birinde de "pozitif" yazdığı için, moralim yerle bir olmuştu.

Galiba aids falan oldum diye diye doktorun yanına gittim ve  kapıyı açtığım gibi elimdeki kâğıtları uzatıp "galiba aids olmuşum" dedim.
O da "gerizekalı mısın nesin, ver şu kağıtları" dercesine kağıtları elimden aldığı gibi baktı ve "yok aids değilsin, frengi olmuşsun" dedi.

Ben bi rahatlama ile rahatlamama arasında gidip gelirken, o benim bu hislerle dolup taştığımı anladığı için "frengi'nin ne olduğunu biliyorsun değil mi?" diye sorma ihtiyacı duydu ve ben de "yani duydum ve ufak da olsa biliyorum ama öyle detaylı bildiğim bir şey değil" dedim. Bunun üzerine o da nasıl kaptığım üzerine bir iki olasılıktan bahsetti.

Cümlelerini bitirdiğinde, ben sözü alıp "ama temizlik konusunda çok dikkatliyim ve korunmasız hiçbir şey yapmıyorum" deyince, o bana "salak mısın nesin" der gibi bakarak "onlar çok önemli değil. zaten kondom mondom'lar da yeterince korumazlar. hatta nerdeyse hiç korumazlar. korumak yerine, cinsel yolla bulaşan hastalıkların, bulaşma olasılığını birazcık daha düşürürler o kadar. ama bu demek değilki tam bir koruma sağlar." dedi ve beni dumur etti.

O böyle deyince de, sohbetimiz mecburen yediğim haltlar üzerine ilerledi. Bu yüzden küçük bir konuşma yaptık ve o da, kendine dikkat et deyip oramı buramı muayene etti. En sonunda "vücudunda frengi olduğuna dair belirtiler yok. bu yüzden bi kan tahlili daha yaptıralım" dedi.
O böyle söyleyince, biraz rahatlayıp tekrar kan tahlili yaptırdım ve 2 gün sonra yine sonuçlarla kapısında bittim.

Artık tanıdık olduğumuz için, bu sefer cinsel hayatım üzerine detaylı bir konuşma yaptık ve o tahlilleri gözden geçirip "evet frengi olmuşsun, partnerin varsa onu da getirmelisin" dedi. bende 1 tane tek partnerim yoktu" dedim ve o, benim bu cümlem üzerine, gülmekle ağlamak arasında gidip geldiği belli bir surat ifadesiyle "kendine dikkat etmelisin. temiz olmak, titiz olmak veya her zaman korunmak da yetmiyor. birden fazla kişiyle olduğunda bu tür riskler daha fazla oluyor" tarzından iyi niyetli bir kaç cümle daha kurdu. Sonra da "3 tane penisilin yazıyorum. bunları alıp, her hafta 1 tane kullan ve 3 ay sonra tekrar tahlil yaptır" dedi, bende "teşekkür ederim" deyip yanından ayrıldım.

Sokaklarda hayatın ne kadar güzel ve çirkin olduğuna dair kendi kendime tartıştım, yolda gördüğüm yakışıklıkların aslında hastalıklı olduklarını düşünmeye çalıştım, ama yok olmadı. Çünkü insan, gördüğü güzel bir yüzü, karşılaştığı hoş bir bakışı, tatlı bir tebessümü zihnine alıp çirkinlikle bağdaştıramıyordu. İnsan böyledir, ben insanım.

Gidip bir kenarda oturup "ya frengi değil de, bir de aids olsaydım ne olacaktı? asıl boku o zaman yiyecektim" diye söylenerek, kendi kendimi Frengi'nin önemsiz bir şey olduğuna dair inandırma çabalarına teslim ettim. Kabullenmek ve bundan sonrası için daha dikkatli olmak en mantıklısı idi. Zaten önüne gelen herkesi sikip, arkana geçen herkese kendini siktirirsen olacağı da budur. Başka ne olacağıdıki.

Bu karanlık anlardan bir kaç saat sonra toplanıp, eczaneden Penisilin İğnesi aldım ve evime yakın olan hastanelerden birine gidip, kendimi cadaloz hemşire'lerden birinin kollarına bıraktım. Şerefsiz hemşire'nin eli o kadar serttiki, sanki iğneyi sol kalçama değil de, kalbime yapmış gibi acıttı. Yaparken de bi yandan "bu sert bi iğnedir, derin derin nefes al, çünkü canın çok yanacak" dedi.

Söylediği gibi canımı çok yaktı ve hatta iğnenin tesirinden dolayı kalçam sürekli kasılmaya başladı. Hemşire gittiğinde dönüp götüme baktım ama pek bi hareketlenme gözükmüyordu. Hareketlenme görünmemesine rağmen ise, sol kalçamın içine bi yere, adeta en hareketlisinden 1 adet Dansöz Asena girmiş gibi durmadan pıt pıt atarak kasılıyordu.

"ya rabbil alemin sen şifa ver bana" diyerek toparlanıp, götüme baka baka hemşirenin yanına gidip  göğüs aramı göstererek "bana para takar mısınız?" dedim. (şaka şaka demedim. ama cidden bacağım fena kasılıyor, resmen yerimde duramıyordum. adeta o an oryantal yarışmasına girsem, tüm jüri direkt olarak beni birinci seçer, diğer katılımcıları ise izlemeden siktir ederlerdi. yani götüm o derece kasılıyordu ve kasılmasının yanında da fena acıyordu)
Bu yüzden hemşire'ye popomda devamlı kasılmalar olduğunu ve çok acıdığını söyledim. o da bana maviş maviş bakarak "evet biraz olacak. yürürsen kasılmalar ve acı daha hızlı geçer" dedi. Bende "tamam" deyip, reçetemi aldığım gibi çıkıp yürümeye başladım.

Daha doğrusu başlayamadım. Sanki kötürüm olmuşum gibi adım atmakta zorlanıyordum. Bu yüzden içimden "madem iğne oldum ve bu iğnenin yan etkileri de var, o zaman hastaneden fazla uzaklaşmadan, hatta sadece çevresinden turlayayım da, iğrenin yan etkileri kötü olursa, tek başıma bile ACİL'e girebileyim" diye düşünerek hastanenin etrafını tavaf etmeye başladım.

Aradan 1 saat geçtiğinde, artık içimde Asena'nın, İbrahim Tatlıses tarafından parayla tutulan tetikçisinin onu ayağından vurduğu anki hali vardı. Yani, götümün ağrısı artmış, ama kasılmalar yok olmuştu.
Bu yüzden eve doğru yürümeye başladım ve yürüdükçe de içimdeki kara bulutların hepsini yok ettim.
Eve gelirken Öküz'e frengi olduğumu ve bu yüzden onun da en kısa sürede gidip tahlil yaptırması gerektiğini söyledim. Biraz küfür falan etti, aşağıladı, ama sonra "tamam" dedi.
Son zamanlarda beraber olduğum 2 kişiye daha frengi olduğuma dair bilgi verdim ve onların da, tahlil yaptırmaları konusunda uyardım, sonra da eve gelmiş oldum.

Ev arkadaşım geldiğinde, onunla da bu konuyu konuştuk ve o "ayy geçmiş olsun. bende soracaktım ne yaptın diye, ama unuttum sormayı" dedi.
işte bir hayat memat meselesinin daha yaşandığı gün böyle bitmiş oldu.

(Şimdi hemen bana dua edip, bir daha ölünceye kadar hastalanmamı dileyin. tşk.) (bu arada siz de kontrollerinizi aksatmayın, gidin 2-3 ayda bir tahlil sonucu vs alın, güzel güzel yaşayın)(ve bir de tek eşliliğe geçiş yapın. galiba ben öyle yapıcam. ama tabii bunun için önce birini kafalamam lazım. birini kafalayabilmem için de ayrıca dua edin. çok öptüm herkesi. tşk.)


15 Ağustos 2017

Kalp Kıran

işte biliyorsunuz geçenlerde Öküz Herif'le aramız açıldı ve dolayısıyla artık pek görüşmüyoruz. Görüştüğümüzde ise kavga edip hemen ayrılıyoruz. Bu durum artık aramızda o kadar normal bir hâl aldıki, sanki kavga etmek için bir araya gelmişiz gibi hissediyorum. Üstelik, hani gerçekten sırf çay içmek için bile buluşup da, henüz kavgasız ayrıldığımız bir tek seferimiz bile olmadı. Bu çok can sıkıcı bir durum ve hatta üzerine düşündükçe de can'ı daha fazla sıkan bir durum.

Eskiden bu tür kavgalarımıza üzülürdüm. Çünkü sinirlendiğimde Kalp Kıran'ın teki olurum. Üstelik kalp kırma işini öyle naif cümlelerle falan değil, o anda hızlıca kafamın içinde planlayıp, aramızdaki diyaloga geçirmiş bir şekilde yaparım.
Bu da genelde şöyle oluyor; o andaki tartışmanın gidişatını, 2-3 saniye içinde kafamda planladıktan sonra ağzımdan çıkardığım bir kaç ezik cümlem ile tartışmayı istediğim yöne çevirir, karşımdaki de kekliği çantaya attığından emin olup, aslında söylememesi gereken ama hırsına yenilip, tüm acımasızlığıyla, kendine göre son cümlesini kurduğunda, ben hemen harekete geçer gözlerini dolduracak kadar sert cümlelerimi ard arda kurar, onu altında bırakırım.

Üstelik o anda ağzımdan sanki bir kaç cümle değil de, alev topları çıkıyormuş gibi saldırırım. Böyle karşımdakinin canını iyice yaktığımdan emin oluncaya kadar da gözlerinin içine bakar, keyfini çıkarırım.

Oysa eskiden böyle değildim. "eskiden böyle değildim" deyişim, sanki 100 yıllarca öncesinden bahsediyormuşum gibi görünse de, aslında çok değil, hepi topu 3-4 yıl öncesinden bahsediyorum. Biri bana hakert ettiğinde bile, karşılık vermez, gayet ezilmiş olmama rağmen, sanki duymazlıktan gelmişim, sanki hiç ezilmemişim gibi davranarak geçiştirirdim.
Biri tüm kalplerimi kıracak bir şey söylediğinde bile pişmiş kelle gibi sırıtıp "ihihihi" diye geçiştirir giderdim. Sanki bana söylememiş gibi, sanki beni üzmek için söylememiş gibi, sanki ezdiği şey benim kalbim değilmiş gibi, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim.
Ama şimdi böyle değilim. Değiştim ve sanırım bu değişim de biraz fazla oldu.

Çünkü bazen geçmişimdeki ben ile, şimdiki beni karşılaştırdığımda, duygusuzluk konusunda veya duygusuzluğu dile getirmek konusunda fazla ileri gitmişim gibi hissediyorum.
Oysa ne olursa olsun, bu kadar ileri gitmemeli, kendimi biraz geri getirip, orta bir yol bulmalıyım.

Yani işte şu anki acımasız, kalpsiz biri olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Hatta tekrarlamak gerekirse; bu kalpsizlik beni çok ama çok rahatsız ediyor.
Bundan rahatsız olmama rağmen neden böyle davrandığımı da anlamış değilim. Yani tamam ezik olmayayım, kimse tarafından ezilmeyeyim ama ezilince de böyle acımasız birine dönüşmeyeyim istiyorum.

Bilmiyorum belki de çok şey istiyorum ama eğer ileri gidebiliyorsam, orta bir yol için geri de dönebilirim. Böylece daha az kırıklıklar yaratacak şekilde yaşar, kimsenin mutsuzluğuna sebep olmam.
Çünkü yıllarca kalp kırıklığının her türlüsünü yaşadım. Hatta bir çok insanın henüz yaşamadığı için haberinin de olmadığı kalp kırıklığı türlerinin onlarcasını tattım. İşte bu yüzden Kalp Kıran olmak istemiyorum. Biliyorum bencilim ama kimsenin kalbi benim yüzümden kırılsın istemiyorum.

9 Ağustos 2017

cevap verebildi

Şu yazıya ( https://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/06/ramazan-bayram-ve-ailece-bayramlasmak.html ) yorum gelmişti, gaza gelip uzun cevap verince, yorum penceresi yorumu kabul etmedi ve ben de o yüzden post olarak yayınlamaya karar verdim. arz ederim:

sevgili Adsız,
Yazılarımdan muhafazakar bir kimliğim olduğunu sonucunu çıkarmak veya çıkarmamak herkes için gereksiz. çıkarılacaksa da tam olarak şöyle olsun: Göt Sikip, Götünü Siktiren Muhafazakar.
Bundan dolayı da tabiki beni eleştirebilirsin. Hatta sadece sen değil, herkes eleştirebilir. Herkesin haddi, çünkü buna bizzat kendim izin veriyorum. 
Zaten biliyorsun insani tarafı es geçmeden yapılan tüm eleştiriler (önyargılı olmadıkça) bana ayna vazifesi görüyorlar. Hatta küfürlü eleştirileri bile öyle görüyorum desem yeridir. (bu da benim eleştirilere karşı önyargım napiim.)

“propagandaist diyorsun” 
yazım, propagandaist bir söylem taşımıyor, çünkü sadece şahit olduğum(yani birebir gördüğüm) gerçekleri zikrettim. (ha diyorsan ki “sen böyle yazdın diye, takipçilerden 3-5 kişi hemen tuvalete gidip RTE sevgisine kapılıp kollarını jiletleyecekşer” o konuda haklısın. bu tür yazılar yazmamalıyım. çünkü değerli olan tek şey yaşamın ta kendisidir. bu yüzden yazmamalıyım)
ama tüm bunları geçersek ve asıl meseleye gelirsek, biliyorsun ki; orada yaşayan insanların o yollara ihtiyaçları var ve bugüne kadar yapılmamış olduğu için geri kaldılar ve geri kalmaya devam ediyorlar. yolların yapılmasından sonra gelen medeniyeti görmen lazım. buna İLK GÖZ’den şahit olan biri olduğum için aradaki farkı biliyor ve bu yüzden diyorum ki; yol olmadığı için oradaki geri kalmışlık çok büyük bi ayıptı. şimdi o ayıp ortadan kalkmışken, kaldırılmışken ve hâlâ kaldırılmaya devam ediyorken, yolun getirdiği medeniyetten bahsetmemek, zikretmemek de ayıp olurdu. ben kendimce zikrettim ve kendi üzerime düşen ayıbı kendi üzerimden kaldırdım. 

“okur nezdi” demişsin bir de. valla açıkçası “okur nezdi” falan sikimde değil ve zaten sen de bunu gayet iyi biliyorsun 
ve yine iyi biliyorsun ki; eğer okur nezdi sikimde olsaydı şu an bu blog olmazdı, olamazdı. çünkü bu sikindirik blog sadece benim özgür irademle var ve benim canım istediği zamana kadar da var olacak. (gördün mü bak, okur nezdini iki cümlede sikip attık) 
bu yüzden yazımın, antipatik veya diz altı patik olması fark etmez. çünkü yazarken pek de hesap kitap yapmıyorum, sadece gördüğüm ve algıladığım gibi yazmaya çabalıyorum o kadar. çünkü burası benim alanım. canım neyi nasıl isterse öyle yazıyorum. bunun, benim kişisel haklarımdan biri olduğunu hep aklında tutmalısın.

kişisel hakları falan siktir edip, yol konusuna geri dönersek; sen de biliyorsun yol medeniyettir. insanın insana kavuşması için gerekli olandır. hatta ne yazıkki iki eşcinseli kavuşturacak şey de yine yolun ta kendisidir. çünkü unicorn’lar falan hep yalan. biz kanatlı atlara binip, gökkuşağı vasıtasıyla bir araya gelebilen varlıklar değiliz. biz doğulu gaylerinde medenileşmesi ve kavuşmaları için yollara ihtiyacı var. (gerçi ışınlama keşfedildiğinde veya unicorn’lar gerçek olduklarında artık bu yollara gerek kalmayacaktır ama o güne kadar, bu yollar gereklidir ve yapan kim olursa olsun, teşekkür edilmelidir. yani: biji serok RTE.)

tüm bu saçmalamalarıma rağmen, yolun doğu için ne kadar değerli ve yaşamsal bir konu olduğunu kavraman için, gidip oralarda yaşamanı öneririm. gerçekten bunu yapmalısın. yolun getirdiği değişimi çok geç kalmadan fark edebilirsin. gerçi şimdi merkezi tüm yerleşimlerde yol var ama, 2017 yılında olmamıza rağmen henüz yolun gitmediği köylerde bulunuyor. o yüzden sana önerim, yol olmadığı için “kuş uçmaz, kervan geçmez köyler”e gidip 2-3 ay gibi bir süre yaşayarak, yolun ne kadar önemli olduğunu kendi çabanla anlayabilir, sonrasında da "propaganda" olarak tanımladığın zikri kendinde yapabilirsin. yapacaksın da. çünkü modern hayata adapte olmuş biri, yolun eksikliğini çok daha iyi anlayacaktır. zaten yolu olmayan eşcinseller, nasıl yeni bi hayata adım atacaklar ki? nasıl yeni hayatlardan, haklardan ve yeni sikişmelerden zevk alacaklar ki?

2017 yılında yol olmayan yerler varken ve kocalar, hamile karılarını, anneler hasta sübyanlarını sırtlarında kilometrelerce taşıyarak bir (hastane bile değil)sağlık ocağına yetiştirmeye çalışırken, evrensel değerler kaç para eder ki? hangi insanın ölümü, hangi fikirden daha değersiz, hangi gay politik duruş insan yaşamından daha değerli?

son’a gelmişken (gaz’a gelip çok uzattım biliyorum, ama senin saçmalığına karşılık da dayanamadım o yüzden uzun oldu)insanların beni ne sikim diye okuduğu umrumda değil. okuyan okur, okumayan okumaz. kimseye zorla kendimi okutmuyorum.

ve yine insanlar kendilerine yakın buldukları politik görüşlerim yüzünden de beni bağrına basmasın lütfen. çünkü eminimki, yarın öbür gün onların da hoşuna gitmeyen bir şey yazdığımda, onlar da senin açığımı bulduğunu sanarak, beni itin götüne sokmaya çalışacak, ordan girip burdan çıkarak mal mal konuşmaktan geri kalmayacaklardır. çünkü sen ve senin gibilerden sadece esnaf olur. başka bi sikim olmaz. o yüzden lütfen bir daha “edebi üslup” gibi kelimeleri ağzına alacak kadar edepsizleşme. şimdi defol git, senin gibi düşünen, yaşayan ve yalanan birileriyle takılmaya devam et.


7 Ağustos 2017

tikiler, mikiler

20'li yaşlarımı geçeli 2 yıl oldu. Yani orta yaş'ımın, tam ortasındayım.
Eğer kazayla veya başka bi şekilde aids kapıp işkence çekerek ölmezsem, sağlıklı yaşayabileceğim 20-30 yılım kaldı.
geriye kalan gün dolu yıllarımın çabuk geçtiğini fark ettiğim şu yaşlarda ne yapacağım hakkında en ufak bi fikrim de yok.
ailem var ama yok sayıyoruz birbirimizi, arkadaşlıklarım (3-5'i hariç) çok sağlam olmadı, laylay lom kafalı bi kaç züppe, sik veya göte tapan bi sürü ibne, hayatımdan hiç eksik olmayan ve sürekli bi yerlerde karşılaştığımız amsalak tayfa, bi kaç yıl sonraki çocuğunun babasını arayan külotsuzlar, ergenlikten kurtulamamış güzel kadınlar, her erkeğin potansiyel bir tecavüzcü olduğunu düşünmekten kendini alamayan travmatik bir geçmişe sahip janjanlı tipler, kaba davranışlarını 3 yaşında şımarık çocuk taklidi yaparak saklamaya çalışan palyaço suratlı tikiler falan filan.
Hepsi gelip geçti, hâlâ da gelip geçmeye devam ediyorlar.

5 Ağustos 2017

televizyon molası

Şu an televizyon açık ve ben mal mal bakmaktan sıkıldığım için bu satırları yazmaya başladım. Şu an kendimi İskender Paydaş gibi kliplerde havaya kalkık olan elimi çok havalıymışım gibi yavaşça indiriyorken hayal ediyorum.
Bu son cümleyi niye yazdım bilmiyorum. Galiba tv'de iskender paydaş'ı gördüğüm için yazdım. ama doğrusu o hareket çok gereksizdi. Ne yapıyorsun abi, sen koskoca İskender Paydaş'sın. Senin, benim gibi salak duruma düşmeye hakkın yok. Salaklık sadece benim tekelimde. O yüzden lütfen elini çek.
Bu arada klipteki şarkıcı da çok abartılı hareketler yapıyor. Bi ihtimal İskender Paydaş kendini bu adamın havasına kaptırmış olabilir. (şarkının adı Gemiler. Şu an iskender ve bu adam Teoman'a küfür ediyorlar gibi hissediyorum)Şarkı bitsede başka bir şey yazsam.
İşte boş adam olmak böyle bir şey. Salak salak şeylere takılıp, iyice salaklaşıyorsunuz.

Şimdi de yeni bir klip başladı. Bengü, Kuzum diye bi şarkı söyleyecek.
Bengü'yü hep beğenirim. Ama geçen yıllarda(2012'de) arabasıyla kaza yapıldığında kendisi ve şöförü kazadan yaralı kurtulup da, koruması öldükten sonra, korumasının ailesini kapısından kovması ve o ailenin perişan olmasına neden olmasından bu yana pek sevmiyorum. Vicdansızlığını, görünen güzel soğuk yüzüyle, anlamsız hoppidi şarkılarıyla saklayabilir, ama gece yatağa girmeden 3 saat önce almak zorunda kaldığı uyku ilaçlarından hiç kurtulamayacak.

Klipler bitmiyor. Şimdide Atiye başladı. Yine giymiş taytlarını ve taytlarına özel renkli bir klip çekmiş. Kadın sürekli tayt giymekten pişik olacak, ama neyse.
Yani aslında benim de bacaklarım bu kadar güzel olsa, pişik olma uğruna dahi olsa tayt giyip, durmadan zıplarım. Zaten tayt giymek, bacakları güzel olanlar için büyük bir haktır.

Kliplerden sıkıldım. PowerTürk'de aynı klipleri çevirip çevirip duruyor. Mübarekler YouTube PlayList yapmış gibi, başka kliplere yer de vermiyorlar. Durum böyle olup, insan 2 gün üstüste aynı klipleri izleyince, üçüncü gün televizyona benzin döküp yakmamak için kendini zor tutuyor.

Off neyse ben kahve için su koyayım.

4 Ağustos 2017

yazamamak

uzun ilişki yaşamanın en kötü yanı, ayrılık sonrasında yeni birileriyle tanışma üşengeçliği ve ara ara kendini anlatıp anlaşılmayı bekleme üşengeçliği olduğunu düşünüyorum.
yani düşünsene, 5-6 yılını birine vermişsin ve ıcığına cıcığına kadar birbirinizi tanıyorsunuz, bir çok yerde zaten ne desen anlıyor, demesen bile anlıyor.


yok ben böyle yazamıyorum.