Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

18 Mayıs 2017

suratsızlar tiyatrosu

Sokaklar mutsuz insanlarla dolu. Ne yapacağını biliyormuş gibi yürüyen, ama ne yapacağından ve hatta ne yaptığından da haberi olmayan kuru kalabalıklar.
Suratları, sanki ölümcül bir hastalığı kapmışlar ve bunun haberini de az önce almışlar gibi şoka yakın o anlamsız ifadeyle bürülü.

Birbirine gülümsemek çok tuhaf karşılanıyor. Geçen hafta kadının biriyle çok sıradan bir şekilde bakıştığımız bir anda mal mal bakışmış olmayalım diye tebessüm etmiştim. Kadın asıldığımı sanmış olsa gerekki söylene söylene başka tarafa dönmüştü. Otobüsteydik, beni tacizci sanılıp dayak atarlar diye çok korktuğum için ilk durakta inmiştim. (siz hiç kalabalıktan dayak yediniz mi? insanlar içlerindeki öfkeyi üstünüze kusarlar.
insanlar; annelerine, babalarına, kardeşlerine, abilerine ve ablalarına, öğretmenlerine ve sınıf arkadaşlarına, iş yerindeki kerimcan'a, patrona ve patronun metresine sinir olurlar ve hep içine atarlar. sonra dövülecek birini bulduklarında, içlerine attıkları o siniri, bedeninize indirdikleri her tekme tokat aracılığıyla dışarı atarlar. insanlar sizi döve döve rahatlayıp, eve giderler. çocuklarını kucaklar, karılarının yanağından makas alır, öğretmenlerine seni seviyorum derler. insanlar böyledir.)

Bir keresinde de (3 yıl önceydi) taksim metrosunda adamın birinin yüzündeki tatlı ifadeye dalmıştım. Öyle güzel bi surat ifadesi vardıki, böyle insan dönüp bir daha bakmak istiyordu ve her baktığında da içinden "ne güzel yumuşak yüzlü bir adam" diye geçiriyordu.
hani sulanmak için falan değil, hani böyle sikim kalktı, keşke şunu siksem de rahatlasam diye düşündüğümden değil, valla içimden keşke beni sikse diye de düşündüğüm de olmadı. sadece adamın yüzünde bir babacan tavır vardı. üstelik henüz taş çatlasın en fazla 30du yaşı. ama yüzünde huzur veren bi ifade vardı. bende o ifadeye dalmışım. keşke dalmasaydım, adam herkesin içinde "ne bakıyon lan" demez mi?
Önce bi afalladım, hani bana seslediğine dair aklımdan zerre şey geçmedi. Bu yüzden olsa gerek ikinci defasında "hey hey sana diyorum" deyince bi kendime gelip "yooo" deyiverdim. o da bunun üstüne "başka yere bak" dedi. herkes bana baktı, ben gülümsedim ve "tamam" dedim, Osmanbey Metro durağında inip, sonraki trene bindim.

İnsanlar birbirine tebessüm etmeye veya kendilerine tebessüm edilmesine alışkın değiller. İnsanlar ağızlarının sadece yemek yemek ve konuşmak için var olduğunu sanıyorlar. İnsanlar aslında sanmıyorlar, insanlar buna inanıyorlar.

Tabii surat asmak sadece İstanbul'a özgü değil veya sadece Türkiye'ye özgü bir durum değil. Zaten hepi topu bir kaç ülke gezdim, bir kaç şehrine gittim. Ama doğrusu şu ki gideceğim yere, içimde kendi kendine "orda insanlar çok mutlular" adında oluşmuş bir beklentiye gittim.
Sanki bizim burda yaşayamadığımız o mutluluğu onlar yaşıyorlardı, sanki payımız olan huzuru hep onlar almışlardı. Yani onları bizden daha mutlu, daha huzurlular sanmıştım.

Oysa hiç de öyle değilmiş. İşte gittim gördüm. İnsanlar her yerde mutsuzlar, her yerde huzursuzlar. Sadece iPhone'larına gülüyorlar veya arkadaşlarını gördüklerinde bir anlık tebessüm ediyorlar o kadar.
Onun dışında suratları hep asık ve insan anlıyorki; ruhları hep uçup gitmiş. Zaten bedenlerinin de ruhsuzluktan dolayı çok yorgun olduğu hemen belli oluyor.

İnsan farklı ülkelerde de, aynı mutsuz suratları görünce anlıyorki; hayat, koca bi kandırmacadan ibaret. Her şey bir tiyatro oyunun parçası. Kim bilir, biz, yani bu mutsuz milyarlar, kaçıncı perdesindekileriz?


Hiç yorum yok: