Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Nisan 2017

Resim kursu veya fotoğraf kursu üzerine düşünce sizlik

Bir iki yıl önce kafamın içindeki yıldızlar, her zamankinden daha sık yer değiştiriyor, sık yer değiştirdikleri için olsa gerekki, çarpışmaları daha da sıklaşmıştı. Bunu kimseye anlatamıyordum ama hissettiğim şey bir dehşetti. Bu dehşeti hayatıma aktarma şeklim ise daha hızlı düşünmek, sürekli bir yerden bi yere gitmek, yeni insanlarla tanışmak, farklı bir heyecan daha deneyimlemek isteğiydi.
Tabii bir de bu süreç içerisindeyken etrafımdaki herkesten kaçıyor, kaçtığım insan sayısı kadar ise yeni insanla tanışıyordum.
Kafamın içindeki olup biten tüm bunları bi an bastırıp da, o anlamsız enerjiyi bir şeylere doğru yönelterek, hayatımı düzene ve normalliğe kavuşturmam gerektiği fikrini edindiğimde, bir resim kursuna yazılmaya karar verdim ve bulduğum ilk resim kursuna yazıldım.

Resim kursu hocam, işte küçük bir atölyesi olan ve aynı zamanda da Fransız Lisesi'nde resim dersi veren bir kadındı. Onun yardımcısı ise sanat sepet işlerine sarmış bir (sanırım)yarı ressam sayılan lezbiyendi.
İyi, güler yüzlü tatlı insanlardı ve doğrusu çok teknik olmaları dışında bir sıkıntı yaşamadım.
Benim dışımda kursa gelen 7 kişi ise normal olarak birbirinden tamamen farklıydılar.

1. kişi: 55 yaşında, Fransa'daki bir sanat okuluna girmeyi kafasına koyan ve bu doğrultuda bir kaç yıldır resim yapan yaşlı bir kadındı. Aynaya bakarak kendini çizme takıntısı vardıki, mimiklerini, yüz çizgilerini bile muhteşem çiziyordu. Bunun dışında çizdiği çiçek böcek resimleri de çok iyiydi. Kullandığı renkler pastel tonlar oluyordu. Sevdiği için çizdiği çok belliydi ve genel olarak da sevdiği şeyleri çizdiğini söylüyordu.

2. kişi: 15 yaşında özel bir lisede okuyan kız çocuğuydu. Anne babası ayrı olduğu için her hafta ebeveynelerinden biriyle geliyordu. Çok küçük yaşlardan itibaren çizmeye meraklı olduğu anlaşılınca ebeveynleri de onu desteklemişlerdi ve bu yüzden resim kursuna da göndermişlerdi. Kız içine kapanık ve konuşmayı sevmeyen biriydi. Kursta beraber zaman geçirdiğimiz süre içerisinde hep suskundu. Sadece tuvalete gideceği zaman konuşuyordu. Bir de anne veya babası geldiğinde "ben çıkabilir miyim" derdi.

3. kişi: 16 yaşında Fransız Lisesi öğrencisi bir kız çocuğuydu. Resim dersinde iyi olduğu için öğretmeni ona kursa gelmesini söylemişti ve bu yüzden geliyordu. Genel olarak apartman resimleri çiziyordu. Onun dışında ise karakalem şehir siluetleri sevdiği şeydi.
Renkli giyinen, memeleri henüz yeni çıkmaya başladığı için de, memelerini gizleme çabası içindeydi. Çünkü sürekli elleri kolları bitişik, üzerinde bir hırka ve bol bi elbise oluyordu. Belkide memelerini gizlemiyordu ama bana verdiği izlenim buydu.
Keşke aileler kız çocuklarına, memelerin herkeste olduğunu ve onlardan utanmaması gerektiğini çok daha erken yaşlardan, sağlıklı bir iletişim şekliyle anlatabilse. Umarım o günleri görürüz.

4. kişi: 20 yaşında bir kadındı. Ne iş yaptığını bilmiyorum ama Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girmek dışında başka bir hedefi yokmuş gibi davranıyordu. Hırslı olması güzeldi ama nedense duygusuz olduğu gibi bir izlenim yaratıyordu. Benim haftada 1 gün kursa gitmemin aksine o ise haftada 2 defa kursa geliyordu. İyi bir çizim yeteneği vardı. Saçları kısa, burnu uzun, yüzü gözü piercing içindeydi. Ona baktığımın her defasında "acaba burnunu sümkürürken piercing'ine sümük takılıyor mu, yoksa sümkürmeden önce piercing'i çıkarıyor mu?" gibi cümleler balon şeklinde beliriyordu. Ayrıca nezleli halini düşünemiyorum.
(Burnu piercing li biriyle bu salya sümük konularını konuşup içimi rahatlatmalıyım.)

5. kişi: 17 yaşında bir kız çocuğuydu. Haftada bir derse geliyordu. Anne ve babası kursa getiriyor, kursun bahçesinde muhabbet ediyorlar, bazen yemek için bir yerlere gidip geliyorlar ve "mutlu çekirdek aile görüntüsü"nü vermekten bir an bile eksik kalmıyorlardı.
Yüzlerine yerleşmiş olan o "dışarı da başkalarına karşı mutlu görünelim, ama evimizin içinde birbirimizle savaşalım" adlı ruh hali, üçü bir arada iken dikkatli bakıldığında hemen belli oluyordu.
Anne baba'nın tek yatırımlarının kızları olduğu da çok belliydi. Tahminim o ki; kızı ve kızlarına bağlı olarak da kendilerini acınılası bir duruma soktuklarından habersizdiler. Ya da aslında göz ardı ediyorlardı.
Zaten, kız aniden bir kaza sonucu ölürse veya yarın öbür gün resim kursunu vesaire siktir edip kocaya kaçarsa, çekirdek aile sıçmış, çekirdekleri çıtlatılarak yenilmiş olacaktı.
Tüm bunlara rağmen anne baba, kızlarına tapıyorlardı. Kız ise sanırım 18 yaşına girmeyi bekliyordu. Tahminim o ki 18 yaşına bastığında, orta parmağını göstererek evi terk edecekti.

6. kişi: 15 yaşında bir kız çocuğuydu. Adı etrafı denizle kaplı anlamına gelen bir isimdi. Annesi, kendisi gibi ermeni olan komşularının oğlu ile erken yaşta evlendirilmiş bir başka Ermeni'ydi. Mali durumları sallantıda olmasına rağmen anne mutfak harcamasından kısıp kızını resim kursuna yazdırmıştı.
Anlaşılan o ki; çocuğun resim yeteneğini iyileştirirken, ailecek yeteri kadar protein ve vitamin alamayacakları için gerizekalı kalabileceklerini hesaba katmamıştı.
Çünkü çocuğun annesi henüz okul okuduğu gençlik yıllarında ressam olmak istemişti. Ama ailesi onun okul okumasına da izin vermeyip çat diye evlendirmişlerdi. Böylece içinde kalan ressam olma hevesini şimdi kızı üzerinde hayata geçiriyordu.
Kızın resim yapma yeteneği muhteşemdi. Hatta kursa gelenler içinde en iyisiydi. Hocalarda zaten sürekli bunu belirtiyorlardı. Ama aynı zamanda kızın zorla kursa getirildiğini de biliyorlar ve kıza üzülüyorlardı.
Kız da her söyleneni çat diye yapıp "benimki bitti, yorgunum çıkabilir miyim" deyip bahçeye çıkıyor, aradan 15-20 dakika geçince ise gitmiş oluyordu.

7. kişi: Haftada 1 gün kursa gelen 16 yaşında bir kız çocuğuydu. Biraz fazla siyah renk ağırlıklı olmak üzere baya iyi çizimler yapıyordu. Dinlediği müzikleri bazen hocadan izin alarak bizim için de açıyor ve hep beraber resim yaparken dinliyorduk. Lana Del Rey hastasıydı. Umarım allah kızcağıza şifa vermiştir. Yoksa sürekli Lana Del Rey dinlemek geleceğini karartır. Sürekli aydınlık için 1 dakikalık Lana Del Rey karartısı. Amin.
Çantasında falan da sürekli kalem ve defterleri vardı. Okulda, otobüste, metroda her yerde çizdiğini söylüyordu. Bayaa güzel çizimleri vardı. Rekli çizimleri daha güzeldi. Ama o siyah'a takıntılıydı. Tabii o da bunun farkındaydı.

8. kişi BEN: İşte sıradan 1 adet ben. Kafam karışık olduğu için kursa gelmiştim ve belki de içimdeki enerjiyi bir sanat şeysine yönlendirirsem hayatım daha sakin ve düzenli olur diye düşünüyordum. Belki de içimdeki saçma sapanlık sonuçta iyi resimler de yapabilirim diye de düşünmüştüm.
Ama tüm bunlara rağmen kafamın içini nereye, nasıl yönlendirmem gerektiği hakkında bir fikrim yoktu. Buna rağmen ise bir şeyler yapmam gerektiği için de kursa yazılmıştım. Ama hocaların sürekli gerçekçi şeyler çizdirmesine sinir oluyordum.
Bunu hocalara da;
-ama hocam, sürahi zaten var ben niye sürahi çizeyim, fotoğrafını çekerim daha iyi.
-ama hocam adamı niye çizeyim, fotoğrafını çekerim daha iyi
-ama hocam neden bahçe çizeyimki, bahçe fotoğrafı çekerim daha iyi
-hocam var olan şeyleri çizmek saçma geliyor. bunların yerine içimden geldiği gibi çizmek istiyorum. siz de bu doğrultuda yönlendirseniz daha iyi olur.
tüm bu cümlelerime rağmen hoca tüm sınıfı "sürahi ve bina nasıl çizilir, insan çizerken nelere dikkat etmek gerek?" gibi tırıvırı şeylerle yönlendiriyordu. Hadi tüm sınıf tamam da, ben zaten klasik çizimler yapmak istemiyorum. İlgi alanım böyle şeyler değil. Resmin temel zart zurtları da sikimde değil. Bana, benim yapmak istediğim şeyler üzerinden eğitim ver gitsin. Ama yok olmadı, bende kursu bıraktım. Eğer kursu bırakmasaydım şu an karşınızda bir picasso falan olabilirdi :D

Neyse işin şakasını geçeyim de; resim de var olan şeylerin çizilmesini gereksiz buluyorum. Resim, daha çok var olmayan üzerine odaklanılması gereken bir alandır diye düşünüyorum. Veya aslında resim; görüneni, kendi istediğin gibi var etme sanatıdır.
Sanat; atını istediğin gibi koşturduğun ve özgür olduğunu, tüm hücrelerinle hissettiğin ilk alandır diye düşünüyorum. Bunun belli bir kuralı olmamalı. Belli bir ifadesi olmamalı. Falan filllllaan.

Bu yüzden hocanın dediklerini yapıp ettikten sonra kendi istediğim gibi şeyler de çizmeye odaklandım ama hoca bu hareketimi sevmedi. Benim de zaten tadım kaçtığı için 2 ay sonra kursu bıraktım. boyaları, fırçaları malzemeleri de ihtiyacı olan birilerine verdikten sonra  RESİM DEFTERİ'ni kapadım.

Şu "zaten her şeyin bir kuralı var" tarzında yaşayan insanlardan nefret ediyorum.
Yarrağım sanattan bahsediyorum, sen neyin tarzından bahsediyorsun. bi yerine soktuğun dildo'nun daha çok zevk vermesi üzerine konuşmuyoruz, birinin kendi algıları ve kendi algılarının sonucunda ürettiği bir şeyden bahsediyoruz. Sen ise bana kalkıp her gün su içtiğim sürahiyi, karşıma diktiğin modeli kendi algınla veya algılamak istediğin şekliyle çizdirmek istiyorsun.
Bana sürahi veya model çizdirme, bunları çizmek için harcadığım zamanı ve zaman harcamayı salakça buluyorum.


25 Nisan 2017

Felsefe ve Sadistik Kişilik Bozukluğu

Bu sohbeti aylar önce bir chat sitesinde, üniversitelerden birinden Felsefe dersi verdiğini ve erkek cinsiyetinde olduğunu söyleyen biriyle yapmıştık. Konuşmanın başını almayı unuttuğum için silinmişti. Ama bitmeye yakın bölümleri alabilmiştim.

Konuşmanın başında "birilerini neden dövdüğü, neden dövmek istediği, dövdüğünde ne hissettiğini ve ne hissettirdiği" gibi şeyler konuşmuştuk. Tabii spontan gelişen konuşmamızdan dolayı, konuşmanın kopyasını almak aklımda değildi ve çok sonra aklıma geldiğinde almıştım.
Konuşmayı şimdi tekrar görünce alıp buraya koymak aklıma geldi ama konuşmanın öncesi aklıma gelmedi. Konuşma şöyle devam etmişti;

......
Hayat Erkeği: neden döverek, tecavüz ediyorsun?
Felsefeci: tatmin garantisi veriyorum diye. yatağa girdikten sonra o karşı çıksa bile devam ediyorum. her şey bittiğinde sonuç ise tatmin oluyor elbette. 
Hayat Erkeği: dövdüğün kişinin canı yanmıyor mu?
Felsefeci: yanıyor. ama ona zarar vermek için dövmüyorum. daha çok onu sevdiğim için. hatta korumak için bile diyebilirim.
Hayat Erkeği: bir şey sorucam; baban seni hiç dövdü mü?
Felsefeci:  evet
Hayat Erkeği: o da seni tokatlarken, seni koruma garantisi veriyordu. bunu sen de o da biliyordu. ve tahminim o ki; sanırım seni dövdüğü zaman ona karşı çıkmıyordun, hatta farkında olarak onun tokatlarına ses çıkarmıyordun, değil mi?
Felsefeci: ben bir felsefeciyim. biraz psikoloji biraz etoloji bilgim var. biyoloji ile ilgileniyorum. durumun farkındayım yani. bu davranışlarım üzerine düşündüm. elbette yanılıyor olabilirim. fakat galiba o da düşük bir ihtimal
Hayat Erkeği: biliyor musun? küçük bir çekirdek, zamanla kocaman bir çınara dönüşüyor. kocaman çınarın, küçücük bir çekirdekten oluştuğunun bilgisi herkeste var, ama görünürde çekirdek artık yok olduğu için, çınarı var eden çekirdek de yok sayılıp, bugünkü çınarın varlığına yalnız odaklanılıyor
Felsefeci: kelebek etkisine kıymet verip önemsenmeyecek kadar küçük meselelerin yaşamımı yönlendirmesine izin mi vermeliyim?
Hayat Erkeği: daha çok şöyle düşünüyorum; çekirdekten uzaklaşmışsın ve kendini bir çınar olarak görüyorsun. çınar oldun evet ama çekirdeği unutuyorsun. hatta çekirdeği artık tamamen yok sayıyorsun.
Felsefeci: yok saysaydım üremezdim. ayrıca bu iddialı argümanları desteklemek için felsefi ve/veya bilimsel dayanakları sunmalısın
Hayat Erkeği: peki başka bir şey sorayım; eşini dövdün mü hiç
Felsefeci: dövmedim
Hayat Erkeği: (bu arada; yukardaki çekirdek kısmı: babandan yediğin dayaktı. o çekirdek büyüdü ve bugün tecavüz çınarına dönüştü.)
Felsefeci: kanıt? ama yine de yanlışlanabilir değil
Hayat Erkeği: eşimi dövmedim dedin. annenle olan ilişkin ve hatta annenin seni hiç dövmemesinden  de yola çıkarak şunu söylemeliyim ki; eşini, kadın olduğu için mi dövmedin. aslında bi anlamda eşini annen olarak görüyorsun.
Felsefeci:  bilimsel değil. felsefi olması için mantığın temel ilkeleri ile uyumlu olması gerekir. o da başarısız.
eşimi ise bilmiyorum niçin dövdüğümü veya dövmediğimi
Hayat Erkeği: peki eşini hiç dövmek istedin mi?
Felsefeci:  istemedim. eşimi dövmememin sebebi nedir: bilmiyorum
Hayat Erkeği: çünkü o bir kadın
Felsefeci:  eşimin dışındaki kadınları dövmemin sebebi nedir: bilmiyorum
Hayat Erkeği: annen seni hiç dövmemişti
Felsefeci: sen biliyorsan kanıtlamalısın
Hayat Erkeği: baban seni dövmüştü ve sen bugün erkekleri döverek sikiyorsun
Felfeseci: yine yanlışlanabilir değil. yalnızca erkekleri değil kızları ve kadınları, oğlanları ve erkekleri. hepsini dövüyorum. hiçbirinde hasar kalmıyor. fiziki hasarlarda söz ediyorum
Hayat Erkeği: baban seni dövdüğünde hasar kalıyor muydu
Felsefeci:  psikolojik hasarlarla sen ilgileniyorsun galiba. bak bir olgunun müsebbibi o olgudan önce olmuş tüm olguların toplamıdır. bazıları daha çok etkindir, bazıları daha az etkindir
Hayat Erkeği: baban hasar bırakmıyordu. çünkü döverken sadece seni uslu bir çocuğa döndürmek ve geleceğini korumak istiyordu. baban aslında seni akıllandırıyordu değil mi?
Felsefeci:  fakat indirgemeci tutum sağlıksız sonuçlara ulaşmanı sağlar
Hayat Erkeği: ilk dayağını kime attın
Felsefeci:  babam bana ne ettiyse ben diğer insanlara onu etmiyorum. öyle olsaydı bile doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisini tesis etmek sıhhatli olmazdı
Hayat Erkeği: biliyorum, etmediğini. ama baban bir çekirdek ekti. ve sen onu büyüttün çınar yaptın.
Felsefeci:  katılmıyorum
Hayat Erkeği: babanın çekirdeği; seni 14 yaşına kadar tokatlamasıydı.
Felsefeci:  ilk dayağımı babam beni dövmeden önce bir arkadaşıma atmıştım
Hayat Erkeği: senin çınarın ise; artık tecavüz ederken sikmendir
Felsefeci:  hehe. öyle olsun. hatta öyle olduğunu varsayabilirim "hatırın" için. hiçbir sakıncası yok
Hayat Erkeği: insan nedir?
Felsefeci:  bir genusun adıdır biyolojik taksonoomide. homo
Hayat Erkeği: bu tür tanımlamalardan uzak olarak; insan nedir?
Felsefeci:  bilmiyorum sen yaz
Hayat Erkeği: hadi ama
Felsefeci:  ben için homodur
Hayat Erkeği: o zaman şöyle sorayım: insan deyince ilk aklına ne geliyor
Felsefeci: ya hu seni tatmin etmek için uydurayım mı? 
Hayat Erkeği: hayır uydurma, ama ilk çağrışımı merak ettim
Felsefeci: homo geliyor. kendim geliyorum
Hayat Erkeği: ilk iki bunlar
Felsefeci:  homo ve ben
Hayat Erkeği: tamam, insan denince akla ilk sen geliyorsun. peki ikinci kim geliyor veya ne geliyor aklına. kelime olarak. kendin üzerine düşünür müsün? neydin, ne oldun, ne olmak istiyorsun, ne olacaksın....
Felsefeci:  eşim geliyor
Hayat Erkeği: eşinle nasıl tanıştınız
Felsefeci:  bir arkadaşımın evinde
Hayat Erkeği: nasıl oldu, ilk bakışma, ilk tanışma, merhabalaşma
Felsefeci: bunlar beni tatmin etmiyor  :) üzgünüm
Hayat Erkeği: anneni çok seviyorsun. babandan nefret ediyorsun
Felsefeci:  he bravo, doğru
Hayat Erkeği: babana olan nefretini erkekleri tokatlayıp sikerek rahatlıyorsun. bir şey sorucam: baban yaşıyor mu
Felsefeci:  sen varsayarak devam ettir. belki yaşıyor belki yaşamıyor
Hayat Erkeği: büyük ihtimal yaşıyor. onunla hiç konuştun mu? sana olan davranışları, seni aşağılamaları üzerine, sana haksızlık ettiğini söyledin mi ona
Felsefeci:  devam et lütfen
Hayat Erkeği: yoksa aslında büyüdün ve unutmuş gibi yapıp, sağda solda karşılaştığın sevgiye aç erkekleri sikerek babana olan nefretini kusmaya devam mı ediyorsun
Felsefeci:  : )
Hayat Erkeği: gerçekten baban yaşıyor mu?
Felsefeci:  yaşıyor
Hayat Erkeği: neden ölmeden önce onunla konuşmuyorsun
Felsefeci:  konuşmadığımızı yazdım mı? berbatsın. çok başarısızsın
Hayat Erkeği:  çok fazla belkilerde kalıyorsun. belkilerle kendini oyalama
Felsefeci: okay
Hayat Erkeği: babana ne demek isterdin şu an
Felsefeci:  "çak bi beşlik babalık" veya "aaah! vurma lütfen baba"
Hayat Erkeği:  :) onu tokatlamak ister miydin?
Felsefeci:  hem de nasıl
Hayat Erkeği: çak bi beşlik(yanaklara)
Felsefeci:  aynen
Hayat Erkeği: hadi ama
Felsefeci: o çakmış olmaz gerçi o durumda. değiştirelim: "çakayım mı bi beşlik babalık"
Hayat Erkeği: eşin çok dominant mı? seni aşağıladığı oluyor mu?
Felsefeci:  bye
Hayat Erkeği: emin misin
Felsefeci:  sen kendini cezalandırmayı istemediğine emin misin
Hayat Erkeği: beni cezalandırmak ister misin
Felsefeci:  elbette isterim
Hayat Erkeği: ne zaman olabilir
Felsefeci:   yarın öğleden sonra?
Hayat Erkeği: 17:00'den sonra 
Felsefeci: 7den sonra olabilir
Hayat Erkeği: tamam. numaranı ver
Felsefeci: şu anda sana numaramı vermemi sağlayacak kadar çekici değilsin ben için
Hayat Erkeği: :)) nasıl buluşacağız ki
Felsefeci: buluşacağımıza karar verirsem yazacağım numaramı. ama öncesinde beni ikna etmelisin
Hayat Erkeği: off iğrençsin, sanal seks bağımlılığın da mı var? :))
Felsefeci:  sanal seksi talep ettiğimizi de yazmadım
Hayat Erkeği: ne demek istedin?
Felsefeci:  beni nasıl tahrik edebileceğini yazarsam pek keyifli olmaz
Hayat Erkeği: seni gidi sanal seks bağımlısı seni. çocukluğunda çok mu eziklediler seni, hep mi aşağılandın? hiç gerçekten seni seven olmadı mı? hiç mi sevilmedin? hiç mi karşılıksızca öpülmedin hiç mi başını okşamadılar? babanın elinden hiç mi tutmaya cesaret edemedin?
Felsefeci: ?
Hayat Erkeği:  baban ölmeden onunla konuş, nefretini düzgün kelimelerle, onu kırmadan tüm gerçekliğiyle anlat. sana hissettirdiği şeyler yüzünden psikolojinin almış olduğu şekli öğrensin. ikinizde vicdanen rahatlayın. böylece o ölürken, sen de Adem'e dönüşeceksin. iyi bak kendine. maymun.
Felsefeci: bu, işe yaramadı. hatta şansını çok azalttın
Hayat Erkeği: önemli değil. seni tavlamaya çalışmıyorum ve maymun olman umrumda değil. insanları seviyorum ve insan bulmaya çalışıyorum. bu arada konuşmamızı blogda yayınlıycam, okumak ister misin?
Felsefeci:  okumam bana hangi faydaları sağlayabilir
Hayat Erkeği:  kendin üzerine düşünmeni ve insan'ın ne demek olduğunu öğreneceğini umuyorum
Felsefeci: hehe
Hayat Erkeği: konuşmanın baş tarafı yok. yarım kalıyor  :(( yine de bakmak istersen: hayaterkegi.blogspot  adresine bak. orda bi kaç yıldır, deneme tarzı bi şeyler yazıyorum.
Felsefeci: niçin
Hayat Erkeği: niçin mi? maymun'dan adem'e dönmen için.
Felsefeci:  sana yeterince saygı duymadım
Hayat Erkeği: ben kendime saygı duyuyorum. senin bana saygı duyup duymaman umrumda değil. yine de dikkat et kendine. babanla da en kısa sürede konuş.

19 Nisan 2017

Yeni bir hataya kadar yine beraberiz.

Geçen hafta itibariyle Öküz Herif'le yine içli dışlı, öpüşlü koklaşlı olduk.
Ben de böyleyim işte. Ondan ne kadar nefret etsem de, bi bakıyorumki yine ona dönmüşüm.
Üstelik onu sevmediğimi biliyorum, laf olsun diye değil ciddi ciddi ondan nefret ettiğimden de eminim. Ama yine de dönüp dolaştıktan sonra ondan başkasına da gidemiyorum.

Bunun neden sonsuz bir döngüye bağlandığını bilmiyorum. Üzerine çok ama çok düşündüm, bir sebep yoktu. Ya da ben bulamadım. Bulamadığım sebeplerin varlığından eminim, ama neden bulamadığımı da anlamıyorum. Bi ara, kendimi ikna ettiğim bir kaç sebep bulmuştum. 

Özellikle bu nedenlerden ikisi dün gece bana bakıp güldüğünde sağ ve sol yanaklarında tekrar ortaya çıktılar. O anda "yaklaşsana" dedim ve gülüşünü biraz yutarak yaklaştı. Sanki bir şey olmuş gibi ürkekçe, sanki yanlış bir şey yapmışcasına mahcup bir hâle bürünmeye başlayan yüzü bana yaklaştığında iyice, neyi yanlış yaptığını bilmediği halde azarlanmayı hak etmiş olduğuna inanan masum bir çocuk gibiydi. Elimi uzatıp yanağını avuçladığımda içim çoktan parçalanmıştı "tekrar gülsene" dedim
-niye?
-güldüğün zaman gamzelerin ortaya çıkıyor. bu çok hoşuma gidiyor" dedim ve güldü. 
o gülünce yüzünde açılan gülleri öptüm.
sımsıkı sarıldı.

Hayatım işte böyle koca bi tekrara döndü. Belki bir kaç ay sonra onunla yine önemsiz bir nedenden dolayı kavga edeceğiz ve yine görüşmemek üzere yeminler edip ayrılacağız. Belki yine birbirimizin ağzını burnunu kırıp, oramıza buramıza küfrettikten sonra yine birbirimizi evlerimizden kovacağız. Bilmiyorum ki ne olacak. 

Ama tüm bunlara rağmen şimdi yine birlikteyiz.
Zaten o'nun için, olmuşların bir önemi yok. Doğrusu şu ki onun gibi bende hiç önemsemiyorum. Çünkü insanız ve hata yapmak için yaratıldık. 
Yeni bir hataya kadar yine beraberiz.

( Bu yazıyı Twitter'da @Mavismyrna seslendirip SoundCloud hesabından paylaşmış. Dinlemek için tıklayın: Ses Kaydı



11 Nisan 2017

bu bölüm sıkıcı oldu, aslında yazarak saçmalamaktan sıkıldım zaten

Yazı şurdan devam edip geliyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/03/ibnelik-heteroseksueller-ensest.html

....sonra tabii oturduk muhabbet falan filan derken gece oldu, yavaşça yataklarımıza çekildik.
Sabah dış kapının kapanma sesiyle uyandığım zaman o gitmişti. Ben de uyanmışken işiyim diye kalktım gittim klozetin başına tünemek için şortumu aşağı kaydırdım ve tam oturacaktım ki "hoooop" deyip rezalete baktım. Her yer çiş damlalıydı ve midem bulanacakken kendimi tutup, ayakta işedikten sonra klozeti temizleyip yatağa döndüm.

Akşam o geldiğinde, eve taşınmadan önceki konuşmalarımızı yaptık; işte temizlik ve ev düzeni falan filan. Tuvalet konusunda ise "ya ben evimde tuvalete otururken temiz mi değil mi diye düşünmeden oturmak istiyorum. sen de buna az daha dikkat edersen iyi olur" dedim ve konumuz uzadı gitti.

Çünkü gerçekten de, ev içindeki tuvaletlere ayakta işenmesine gıcık oluyorum. Hele ki benim gibi klozete oturup dinlene dinlene sıçan biriyseniz o çişli klozeti görmek hepten sinir bozucu bir şeye dönüşüyor. Bir de burası sokak değil ki, ne o öyle sikini itfaiye hortumu gibi eline alıp ayakta işersiniz anlamıyorum ki.

Neyse, hazır konu temizlikten açılmışken, diğer konuları da tekrar konuştuk. İşte bulaşıkları makineye yerleştirmek, evi arada havalandırmak, ayakkabıları kapıda çıkarıp eve girmek, çünkü dışardaki boka bastıktan sonra gelip ayakkabıyı halıya sürterek çıkarmak baya çirkindi ve ikimiz de temizlik konusund aiyi olmdığımız için en azından dışardaki boku püsürü eve taşımak konusunda daha dikkatli olabilirdik vs.
O her söylediğime "evet abi haklısın, tabii ya aslında bende dikkat ediyorum da o an şey olmuştur" falan deyip duruyordu. Bu cevaplarına karşılık bende, tamam tamam deyip geçiştiriyordum. Çünkü olabilir yani, insan bazen o an dağınık olurdu, sonraki günlerde dikkat ederek bu dağınıklığı telafi etmiş olurdu.

Bu konuşmamızdan sonraki günlerde de yine istediği gibi davrandı. Doğrusu paraya ihtiyacım olduğu için ses de etmedim, pisliğini temizledim. Sadece ben dikkat edersem, o da dikkat eder diye düşünerek kendi düzenimi ve onun dağınıklığını da toplamaya devam ettim.

Öyle böyle derken 3 hafta geçti ve ben bi sabah uyanıp klozetin başına yine tünediğimde o gitmişti. Klozet ise çiş banyosu yapmış halde öylece duruyordu.
Sıçtığımın klozetinde çiş damlarını görünce, bende pipimi elime alıp bi güzel her tarafına işedim ve az sonra sakinleşince de geldim eşşek gibi temizledim.

Temizlik bittiğinde sakinleşmiştim ve telefonu çıkarıp ona mesajla "günaydın, klozete ayakta işemeyelim olur mu? dikkat edersen çok sevinirim" yazdım.
o ise bana 1 dakika sonra "ayakta veya oturarak yapmak benim tercihim" diye cevap verdi.
Tabii o anda benim şalterlet attı, artık İsrafil Aleyhisselam Sur'a üflemişti ve kıyamet çanları ev arkadaşım için çalıyordu. Artık elimde kalaşnikofla saldırıya geçebilirdim....

İşte böyle düşünüp tam kendimi hazırlamış, kuduz işid köpeği gibi saldırıya geçecektim ki, ay sonuna kadar paramın anca yeteceğini ve eğer bu piçi evden çıkarırsam, sonraki ay iyice sıkıntıya düşeceğimi anımsadım.
Durumum böyle oluncada, az önce dikleşmiş olan kuyruğumu indirip, sakince bacaklarımın arasına kıstırdım ve 1-2 dakika düşündükten sonra "temizlik için söylüyorum. ev için buna dikkat edelim. ama dışarda istediğin gibi işeyebilirsin"  diye yazdım.
Benim bu uzlaşmacı halimi siklemedi ve "işememe annem bile karışmıyor, gayet temiz işiyorum. sıçratmıyorum" diye yazdı.
Sanırım bu siklememe tavrının nedeni, önceki gece paraya ihtiyacım olduğunu ve bu ara sıkıntılar çektiğimi falan konuşmamızdı. Zaten ev arkadaşı alma nedenimin de para olduğunu açıkça belirtmiştim.
O böyle yazdığı an, kuyruğumu sivri bir mızrak gibi dikleştirdim ve elime aldığım gibi "temizlik konusunda anlaştığımızı sanıyordum. ama şimdi bir karar değişikliği yapıyor gibisin. açıkçası ben seninle sürekli sorun yaşamak istemiyorum. ayrıca evime bana stress yaratcak birini almak için seni almadım. sürekli bu tür şeylere takılıyoruz. yoruldum. kenine ev ara, hafta sonu çıkmış ol" diye karşı cevap yazarak kalbine saplayıverdim.

Piç, cevabım üzerine o anda "rüzgâr gülü" gibi fır diye dönmeye başladı ve "abi tamam ya, büyütme bu kadar. senin dediğin gibi oturarak yaparım" vs vs
Ama kılıcı kınımdan çıkarıp, piç'in götüne sokmaya hazırlanmıştım bi kere. Artık laf ağzımdan çıkmıştı ve o da bunun üstüne yalvarmaya başlamıştı bile. "Dikkat edicem, söz veriyorum sen ne dersen o. Hem ben şimdi yeni ev nerden bulcam, sokakta mı kalayım vs vs"

sikimde değildi ve cevap bile vermiyordum. Defalarca aradı falan derken, yine cevaplamadım, o da inatla akşama kadar arayıp durdu. Sonra güneş tepelerin arkasında batarken bi ara telefonu açtım ve "konuşacak bir şey yok. eşyanı topla hafta sonuna kadar taşınmış ol" dedim. Yalvarmaya başladığında telefonu suratına kapadım.

Bir kaç saat sonra eve gittiğimde aynı tartışmaları yaptık. Doğrusu kızgınlığım geçmişti ve bende uzatmadan "ya tamam temiz ol, geçinelim işte" dedim, o da "teşekkür ederim" deyip konuyu kapattı.
Ben de konu kapandı derken, aradan bir kaç gün geçtiğinde hafta sonu geldi ve o bana "ben iş yerime yakın, başka ev buldum. oraya taşıncam. paramı ver" dedi.
Parasını verdim, ertesi gün taşındı gitti. Rahatladım. Rahatlamıştır. Tahminim o ki, artık yeni klozette golden shower yapıyordu.


3 Nisan 2017

Yazıyı parçalamak veya varolmanın dayanılmaz ağırlığı

Şu yazıdan ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/12/edebsiz-eksikliklerim.html )  sonra bi kaç kişiyle olan konuşmalarımızda, akış farklı yerlere gitti. Bende bunun üzerine o yazıyı parçalamak ve esin verenleri açıklamak istedim. İşte o dehşetengiz açıklamam:

"süslü edebi cümlelerle konuşmayı bilmem
o sanat filmini izlemedim
yeni çıkan albümden haberim yok
hem bir şey söyliyim mi? şiir kitapları da kâğıt israfından başka bir şey değil.
ben sadece seni seviyorum."

Yukarıdaki cümleleri esinlendiğim arkadaşım şiir yazan, şiir seven, şiire zaman ayıran biri. Şiir kitaplarına verdiği parayı övünerek anlatır ve bundan gurur duyar. Ona karşılık vermek için yazmıştım bu cümleleri.

Aşağıdaki cümleleri ise onun bana anlattığı anıları üzerinden esinlenmiştim ve şöyle yazmıştım:

"çocukluk anılarım sokakta simit sattığım günlerden ibaret.
başımı okşasınlar diye, buğulu gözlerle bakmayı 9 yaşında öğrendim. 
tanımadığım kadınlar tarafından 3-5 saniyeliğine sevildim, babam yanaklarımı hiç öpmedi.
beni biraz sevsene."

Çünkü çocukluğunda simit sattığını söylemişti, paraya ihtiyaçları olmamasına rağmen, kendi parasını kazanması gerektiğini düşünerek yaşamıştı.
Aynı zamanda duygusal bir çocuktu. Heteroseksüeldi ve tabii bir de fazla kadın merkezli yaşıyordu. Benim sürekli sevecek, sevişecek bir erkek aramam gibi, o da sürekli sevecek, sevişecek bir kadın arıyordu. Buluyordu da. Ya da onu buluyorlardı da.

"otuz yaşımdayım ve hâlâ sonbaharlara alışamadım, 
çünkü çocukluğumdaki evimizin damı çamurla kaplıydı
yağmur yağdığında amcamlara gider, yağmurun dinmesi için dua ederdik.
çok küçüktüm, çiftçiler umrumda değildi.
n’olur sarılmama izin ver, sonbahar bitinceye kadar da koynundan çıkarma beni."

Bu cümlelerin ilk satırı kendi hislerimle alakalı. Sonbahar'ı sevmiyorum ve zaten bunu sık sık dile getiririm. İkinci cümledeki "evimizin damı çamurla kaplıydı"dan sonraki kısımlar ise şu yazıda anlattığım arkadaşımın hayatı aslıda ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/02/torbac-mulayim.html ) Detayları da yazı da yazmıştım. Okunduğunda anlaşılır.

Aşağıdaki cümleler ise benim kendi eksikliğimden yola çıkarak yazdığım cümleler. Bu cümleler hakkında detaylı bilgiyi de geçenlerde şurada yazdım ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/03/pice-sevgilerimle.html ) Koku duyum yok ve doğrusu şu ki, sevdiğim insanların güzel veya çirkin nasıl koktuklarını çok merak ediyorum. Keşke koku alabilseydim:
"burnum yüzümde güzel duruyor diye var olsa gerek.
zaten annemin söylediğine göre doğduğumdan bu yana da hiç koku almadım.
yaptığı tarhana, babamın işten terli gelişi, ablamın kokulu silgisi. hepsini boş ver.
tenin nasıl kokuyor? hiç öğrenemeyeceğim, anlıyor musun?"

Yazıdaki son paragraf da yine kendimden yola çıkarak yazdığım cümleler. Çünkü kelimelerle ilgili bir sıkıntım var ve bunu çok etkilendiğim kişilerde yaşıyorum.
Öte yandan kelimelerin çoğunu da düz anlamlarıyla anlıyorum. Karışık cümleleri ise çoğu zaman tekrar tekrar dinlemek ve iyice dikkat etmem lazım. Yoksa karşımdakini anlayamıyorum ve çoğu zaman yaşadığım iletişim sorununun nedeni de bu oluyor. İnsanları anlamak için çok fazla çaba sarfediyorum ve bu beni yoruyor.

Yaşadığım sıkıntıların çoğunun ve hatta cümleleri düz anladığımı da Sonbahar'da Piç'le olan tanışmamızdan sonraki uzun ve yorucu konuşmalarımızda çözmüştük. O güne kadar cümlerle bir sıkıntım olmadığını ve aslında yanlış anladığımı hiç sanıyordum. Onunla olan konuşmalarımıza da şurda değinmiştim:
( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/03/pice-sevgilerimle.html )