Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

18 Mart 2017

Milena ile Tekrar Buluşmak, ya da Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Artık birbirimizden tamamen ayrılmış ve eski yalnız hayatlarımıza dönmüş olsak da, geçen gün Öküz'le buluştuk. Yüzü her zamanki gibi, karşısındakinin ona nasıl davranacağını iyice anladıktan sonra, şekil almaya hazır bir ifade ile bana baktı.
Elimi uzatmasam tokalaşmayacak, gülümseyerek "merhaba" demesem asla "merhaba" demeyecek ve yüzü hiçbir zaman gülmeyecekti.
Tüm bu düşünceleri kafamdan def edip, sanki ben güldüğüm için o gülmemiş gibi sağdan soldan konuşmaya başladık.

Meğer komşusu Yasin'in annesi aniden hastalanınca hastaneye kaldırmışlar. Kadın ertesi gün ölmüş. Yasin'e dayısı bakmaya başlamış ama çocuğa da sürekli "git çalış, eve para getir" diyorlarmış.
Yasin, 2 yıllık üniversiteyi anca bitirmiş saftirik bi çocuk. Onunla ve annesiyle, Öküz'ün, benim zorlamamla beni iftara çağırdığı bi gün tanışmıştık. Yasin ve annesi de gelmişlerdi.
Ben, Öküz, Öküz'ün Annesi, Yasin ve Yasin'in Annesi hep beraber oturup iftar yemeği yemiştik.

Yasin'in annesi yemek boyunca aptal şapşal konulardan konuşmuş, oğluyla da aynı kalitesiz esprileri yapıp gülmüşlerdi. Allah beni affetsin ama, kadının bu muhabbetlerini çektiğim iftar gecesinde "herkes doğurmamalı" diye düşünmeden edememiştim. Durup dururken aniden kahkaha atması, her şeye abartılı şaşırması ve sürekli sigara içmesi dışında bi tuhaflığı da yoktu, ama işte ne bileyim. Şeytan bi kere içime girmiş ve kadına karşı dolduruşa getirmeyi başarmıştı bile.

Yasin'in babası, Yasin doğduktan sonra onları terk etmiş. Yasin ve annesi öylece kala kalmışlar. Babası bir daha da arayıp sormamış. Bi ara Bursa'da olduğunu öğrenmişler o kadar.
Kadın terk edildikten sonra, küçük restoranlarda bulaşıkçılık yaparak Yasin'i büyütmüş ve işte 22 yaşına kadar getirmiş. Önceki aya kadar Yasin'le babaevinde kalıyorlardı ama Yasin'in anneannesi ölünce, diğer kardeşler evi satmışlar ve Yasin'le annesi'ni de kapı dışarı etmişlerdi. Yasin'le annesi Öküz'ün alt mahallesindeki bi barakaya yerleşmişlerdi. İşte geçen haftalarda Yasin'in annesi'de aniden ölünce, dayısı gelmiş Yasin'i yanına almış ve "git çalış eve ekmek getir" diyormuş. Ama tabii Yasin'in sömürüye açık bir psikolojisi var, umarım sadistik kişilik bozukluğu olan birine denk gelmez ve sakin bir hayat yaşayıp gider...

Bu dünyada, zayıflar daha da zayıflıyorlar. Bunun nedenini bilmiyorum. Hayat herkese eşit mi davranıyor artık ondan da emin değilim. İstediğimiz gibi bir hayat yaşadığımızdan şüphem yok, ama bazılarımız, henüz ne istediğini de bilmiyor. özellikle Yasin gibi olanlar. Onların korunmaya gerçekten çok ihtiyacı var.
Öküz'e "yasin'e bazen harçlık ver, maaaşının 20'de 1'ini aylık olarak ona ver, nasılsa sana dokunmaz" dedim, güldü.
İnsan güçlü ise, neden zayıflara yardım etmezki. Ve üstelik zayıf olanın, zayıflığına kendisi en yakınında şahitken.
Anladığım kadarıyla para biriktirme hastalığı, insanı iyi olmaktan ve iyilik yapmaktan alıkoyuyor. İnsan kötü olmayı kendinde hak görüp, o kötülüğe de teslim oluyor.

Yasin konusundan konuyu saptırıp başka şeyler konuştuğumuzda, Öküz, mahalledeki kedileri anlattı. Birini almışlar eve besliyorlarmış. Güldüm.
Fotoğraflarını gösterdi. Küçücük bir kedi yavrusu. Yasin'den daha tatlı.

Konularımız uzadı gitti, konuşmadık hiçbir şey bırakmadık. Artık gezerken konuşmaktan yorulduğumuzu anladığımızda  Mecidiyeköy'deydik ve o bana "senin orospu da buralardaydı. arasana" dedi.
Dönüp ona baktım. Acınılası haline ve bana laf sokma çabasının ne kadar gereksiz olduğuna. Güya kendince, benim kendisine göre ucuz insanlarla muhatap olmamdan dolayı beni ezmeye çalışıyordu. Göz göze geldiğimiz sırada, telefonumu çıkarıp "iyiki hatırlattın, dur bakayım Milena ne yapıyor" deyip o sırada rehber'den onu bulup arama tuşuna bastım. Milena'nın telefonu çalarken, Öküz sinir olmuştu bile. Bu yüzden;
-yapma bunu. ne gerek var şimdi?
-ee sen ara dedin, seni mi kırıcam
-ya yapma
-ama aşk olsun sen ara demedin mi?
-ya tamam arama
-yok yok dur telefon çalıyo kapatamam zaten
-ya kapat şunu. tamam, uzatma
-ayıp olur ya, çağrı atmışım gibi olmasın" diye Öküz'e cevap verdiğim sırada Milena telefonu açtı ve "naber"li bir muhabbet başlattı.
Öküz ise yanımda sinir olmuş, küfürler ediyordu.

Milena'ya "Mecidiyeköy tarafındaydım da, öylesine işte seni de aradım, sonra konuşuruz" dedim ve kapadım.
Telefonu kapadığımda Öküz'ün yüzü patlıcan'a dönmüştü. Neden böyle yaptığım üzerine sorular soruyor ve ciddi bir şekilde cevap bekliyordu.
"ee sen ara dedin, ben de aradım işte. ne diye kızıyorsun? kızacaksan da ne diye ara diyorsun. kadın aklımda bile değildi, ama sen benimle dalga geçmek için ara ara dedin, ben de aradım. seni dinleyip Milena'yı aramamı kaldıramıyorsan benimle bu tür sidik yarışlarına girme" dedim ve bizim ağız dalaşımız başladı.
1 km kadar yolu  onun bana ettiği hakaretler eşliğinde yürüdükten sonra dönüp "tüm bunlar için benden özür dile" dedim ve hepten sinir oldu. Israrıma rağmen özür dilemeyince, az önce ağzımda biriktirdiğim tükürüğü suratına savurup "bi daha yiyemeceğin boku kaşıklama" deyip yanında ayrıldım.

Ondan ayrıldığımda, küfür ettiği mesajlar atmaya başladı ve tam o sırada Milena arayıp "bana gelsene" dedi. Ona "tamam" deyip telefonu kapattığımda Öküz hâlâ küfürlü mesajlar atıyordu.
Milena'nın kapısına geldiğimde, penceresini tıklattım ve o büyük bir gülümsemeyle kapı otomatına bastı. Apartmandan içeri girip, onun kapısına gittiğimde çoktan açmıştı bile.
Aşağı sarkmış koca memelerini göğsüme iyice bastırarak sarıldı ve "seni özlemişim" dedi.
"Ben özlemedim, bu taraftayken öylesine aramak istedim" diye cevap verdim, dudaklarını büktü. "Hadi amaaa, birbirimize rol yapmayacağız. Sevmiyorum böyle şeyleri." dedim ve bükük dudaklarını düzeltip dudaklarımdan öpüp içeri buyur etti.

 İçeri girdiğimizde "ev arkadaşım ve annesi yan odada, fazla ses çıkarmayalım olur mu?" dedi ve ben "tabiiki" dedim, gülümsedi.
Yeni bir ev arkadaşı bulmuş, güzel tatlı bir kızmış. Annesi bazen gelip gidiyormuş da ev şenleniyormuş. Onun dışında zatan hayatında bir değişiklik yokmuş.
Erkek arkadaşı da artık onu aramıyormuş. Çünkü karısı hastalanınca vicdanen rahatsızlık duyup, Milena'yı terk etmiş. Bazen telefonlaşıyorlarmış o kadar. Onun dışında görüşmüyorlarmış.

Ev arkadaşı almak iyi olmuş, böylece biraz daha rahatlamış. Belki daha da iyi olabilirmiş. Ama işte elinden gelen bir şey yokmuş.
Konular uzadı gitti, o sırada ben onun yatağına uzamış öylece tavana bakıp, onu dinliyordum, o ise kendine bir cigara sarıyordu. Cigarasının arasına ot bok bir şeyler kattı, iyice sarıp yaktıktan sonra tek bir fırtta bitirmek istermiş gibi derinlemesine daldı. Çıktığında ciğerleri dolmuştu, bir kaç saniye sonra dumanı dışarı verdiğinde, hayatın ona beklediğini vermediğini söylermiş gibi bakıyordu.
Hayat ona da büyük bir hayal kırıklığı yaşatmış.
Belliki o da çocukken, büyünce "sadece mutlu olunur" sananlardandı...

Cigarasını çekerken, başını bacak arama koyup derin bir nefes çekti. Başını okşayıp gülümsedim. O da gülümsedi ve yerde dizlerinin üzerinde dikilip poposunu işaret etti.
Yataktan kalkıp arkasına geçtim, sırtından sarılırken memelerini çıkarıp öptüm. Böyle yaptığım sırada kendimi, annesinin memesinden merhamet bekleyen bir çocuk gibi hissettim.
Uçları serçe parmağım kadar kalın meme uçları, sımsıcak göğüs kafesi ve iyice sarkık memelerini hafifçe sallarken gülümsedi.
başımı memelerine koyup bir kaç saniye öyle kaldım. Onunda hoşuna gitmişti bu hareketim. Uzun zamandır hayvan sevmek dışında kimseye bu şekilde sevgi göstermediği belliydi. Zaten köpeğini de bi kaç hafta önce erkek arkadaşına vermişmiş.

Memelerinin arasını öptüğümde, iyice sertleşmiştim. Bakışıp iki gülüştük ve sonra arkasına geçip pantolonunu aşağı kaydırdım. O cigarasından derin bir yudum çekti, ben çantamdan kondomu çıkarıp pipime taktım.
Bir kaç dakike sonra boşaldığımda sırtına yapışmış haldeydim ve o "teşekkür ederim, iyi geldi" dedi. Güldük.

Cigara içmeden seks yapamaması, yalnızlığını yok etmek için  bedenini araçsallaştırmasının göstergesiydi. Milena aşık olunmak, tapılmak, uğruna ölünmesini istemiyor. Sadece elinden tutulsun beraber yürünsün istiyor. Çünkü milena yalnızlığının içinde kaybolmuş.
İnsanın, kalıcı yalnızlığı alt etmesi gerektiğinin farkında değil. Böyle giderse Milena bir kaç yıl sonra ölümü düşünecek ve eğer çok düşünürse de intihar etmek ona fazlasıyla mantıklı gelecek.
Umarım intihar etmez.

İkimizde toparlandığımızda, ona Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını sordum (Milena'yla şurda tanışmıştık ) gitti getirdi. O getirdiğinde alıp "bunu ben alayım ya, bende kalsın" dedim ve o da "olur" dedi. Aldım çantama attım (nasılsa ondan geriye bi tek bu kalacak) ve sağdan soldan muhabbetlerimiz uzadı, Milena ikinci cigarayı sarmaya başladı.
Sıkıldım ve "artık gideyim, zaten arkadaşın ve annesi de içerde, onlara yakalanmıyım. ayıp olmasın" dedim ve o da kalkıp beni sesssizce uğurladı. Çıktım eve gelirken, yolda Öküz'ün mesajlarını okudum, hepsine tek tek yanıt verdim.
Kendime değer vermeye başladığımdan bu yana, kimsenin bana hakaret etmesine izin vermiyorum. Ben sanırım biraz değiştim. Değişince, kendimi de iyileştirdim.

Hiç yorum yok: