Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

11 Ocak 2017

Kış ayları ve unutmak

Bi kaç gündür yağan kar yağışı nedeniyle dışarda hava fena soğuk. Mahallede bir kaç kedinin donarak öldüğü söyleniyor. Çatılarda da kuşlar artık görünmüyor. Zaten pencere kenarına döktüğüm ekmek kırıntılarına da dokunulmamış. Her şey can sıkıcı bir şekilde durgun.
"İstanbul kara teslim oldu, istanbul kefen giydi, istanbul şöyle oldu, böyle oldu" derken, olan oldu.
Şu günlerde hayvanlar ortadan kaybolunca ve mahallelinin gündemi, ölen kediler iken; evsiz insanlar ne yapıyor acaba. Mahallelinin onları taktığı da yok zaten. Oysa elimizden geldikçe insanlar için de bir şeyler yapmalıyız. Çünkü vicdanımızı, kedi ölümlerine üzülerek ve pencere kenarlarına ekmek kırıntıları dökerek susturamayız. Böyle yapmaya devam edersek, ucuz vicdanlı bir topluma dönüşeceğiz ve vicdanımız bir gün bize baş kaldırarak sesimizi kesecek..

Ucuz vicdanlı bir toplum olmaya doğru koşar adım giderken, kendimizi vicdanlı birine dönüştürebilmek için, bazı konularda toplumdan bireysel olarak ayrı durmamız ve yine sadece bireysel olarak düşünebilmemiz ve yine bireysel olarak da yaşayabilmemiz lazım.
Bu gibi konularda, bireysel bir yaşam sürdürebilmek için, yaşadığınız toplumun zihninize zerk ettiği korkularınızdan arınmalısınız.
Ben korkularımdan arınabilmek için, bir yol bulamadığımda sadece allah'a güvenerek hareket etmeyi tercih ediyorum ve ona olan güvenimde hiçbir zaman yanılmadım, bedensel veya ruhsal hiçbir zarara da uğramadım. Hatta zararın aksine; tanıştığım insanlar, farkında olmadan bana hep başka bir yol gösterdiler. Ben de o yolda yürüyüp, bugüne geldim.
Şimdi aklıma gelmişken, size geçen yıl eve aldığım birinden bahsedeyim;

Geçen yıl, bir kaç ay önceki zamanlarda, havanın artık "ben soğuğum" diye bağırdığı ve sokağa çıkan herkesi dövdüğü o yağmurlu romantik sonbahar günlerinde, Taksim Gezi Parkı 'nda evsiz bi çocukla karşılaşmıştım. Çocuk dediğim de 24 yaşında bi gençdi.
İlk karşılaşmamızdaki "seni sikeyim mi" adlı bakışlarının aksine, yüzündeki o masum serçe yavrusu mimiklerini gördüğümde içim CIZZZ etti.
Çünkü bu bakışların ne anlama geldiğini, bi kaç yıl önce orada oturup, aynı şekilde gelip gidene bakanın ta kendisi olduğum için, biliyordum.
O zamanlardaki amacım; en azından sadece bu gecelik de olsa sıcak bir yatakta sabahlamak ve bu yatağa giden yolda götümü siktirmem veya göt sikmem lazımsa, hiç ikiletmemekti. Tabii yatak odasına giden kutsalsız yolda "sıcak bir duş"a da hayır demez, bunun için midemdeki bi kaç parça ekmeği kusacak olsam bile deepthorat da yapabilirdim. (Doğrusu şimdi böyle yazıyorum ama, o zamana kadar deepthroat nedir bilmiyordum. bu mide bulandıran şeylerin adını hep sonradan öğrendim. hiç yapmadım, yapanlardan da midem bulandı.)

Deepthroat'tan çıkıp Taksim Parkı'na dönecek olursak;
O böyle "fena sikerim" bakışlarıyla bakarken, yüzündeki acınılası halden de habersizdi. Bir kedi yavrusunun, annesi tarafından yenilmemek için ondan kaçması gibi duruşla beraber, yağmur altında bi o tarafa, bi bu tarafa gidip geliyor, etrafa biri onu evine götürsün gibi bakınıyordu.

Az sonra yanına biri geldiğinde, gelen kişiden ürküp kaçtım ve Taksim Meydanı'ndaki tramvay durağına doğru gidip, boş banka oturdum. Yanımdan geçmekte olan adam "çay veriyim mi abi 1 TL" demesi üzerine bi bardak çay aldım ve kalabalığı izlerken yudumlamaya başladım. Çayı koklayarak içerken, ellerim sınmıştı ve aradan 10 dakika geçmişti. Bu sırada Sikici ve yanındaki o Ürkütücü Göt, önümden geçti ve Sikici'yle biz göz göze gelince ben içine düşmüşüm gibi yapıp, gözlerimi kocaman kocaman açarak "hayranlık numarası"yla ona bakmaya devam ettim.

Bu numaram üzerine o dönüp güldü ve yanındaki Ürkütücü Göt'e bir şeyler söyledikten bir kaç saniye sonra, ondan ayrılıp yanıma geldi. "Çay içelim mi?" dedim ve biz başladık muhabbet etmeye.
Aradan 5 dakika geçtiğinde, kendisi hakkında kısa bir bilgiyi löp diye vermişti bile. Mardin'liydi, babasıyla kavga etmişti ve evden ayrılmıştı. Mardin'de daha önce kendi ufak tefek kaçakçılık işini yapıyormuş ama şimdi bölgedeki savaştan dolayı, olaylar çığrından çıkınca kaçakçılık yapmak tamamen hayat memat meselesine dönmüştü ve o da bırakmak zorunda kalmıştı. Babasıyla da arası bozulunca buraya gelmek onun için son çare olmuştu, ama iş bulamamış, evsiz olunca da kimse iş vermemişti.
Yanındaki ürkütücü Göt'le ise parkda tanışmışlarmış ve arkadaş değillermiş. O böyle söyleyince "onu siktir et. iyi birine benzemiyor, senin de park'a yeni düştüğünü biliyor ve onun aksine senin façan daha temiz olduğu için seni kullanmaya kalkacak. eğer istersen bana gidelim, duş alır uyursun" demiştim.
Böyle ani teklif ettiğimde bi an şok olmuştu ve hiçbir şey söylememiş, sonra da başka verecek cevabı olmadığı için "tamam" demişti.
Banktan kalkıp bana geldiğimizde, üstünü çıkarıp duşa girdi, yıkandı geldi. Ben o sırada kanepe de oturuyordum ve havluyu iyice sarınıp yanıma oturdu. Televizyon açık olduğu için, sanki oda da yokmuşuz gibi televizyon izlemeye başladık.
Zaten bir şey söylesek, sanki seks yapmak istiyormuşuz gibi bir algı oluşturabiliriz diye susuyorduk. Ya da ben susuyordum. ama sonra dayanadım ve saçma sapan konular hakkında konuşmaya başladık. Sonra kalkıp makarna yaptım. Mutfakta makarna pişmeye başlamışken, yatak odasındaki çekmeceden ona tişört ve pijamalarımdan birini verdim. O da giyip kaloriferin önüne oturduğunda, kaba sesi ve bozuk türkçesiyle "niye bu kadar iyisin" dedi.
Gözlerim dolacakken, önceki giysilerini alıp çamaşır makinesine atmak için yanından kaçtım. Çamaşırları makineye yerleştirdim, papatya kokulu deterjandan bol bol döktüm ve makineyi çalıştırdım. Bu sırada mutfakta makarna pişti. Peynir kattım, bir şeyler yaptım ve tabaklara doldurup getirdim yedik.
Bi kaç saatlik muhabbetimizden sonra, bana gün boyunca birikmiş olan borcunu ödemek için kalkıp beni sımsıkı sardı, sonra dudaklarımdan şehvetsizce ama ağzına kadar merhamet dolu bir şekilde bi kaç sefer öptü.
Hiç bu kadar masumca öpülmemiştim. Belki annem, hiç hatırlamadığım bir yaştayken öpmüştür beni. Ama gelmedi aklıma. O beni böyle öptüğünde, öylece kendimi ona bıraktım ve beraber kaloriferin önündeki halıya uzanıp, adı sevişmek olan, ama içinde karşılıklı bir merhametten başka hiçbir şey barındırmayan bir çıplak dokunma eylemini gerçekleştirdik...

Saatler geçip gittiğinde, kalkıp beraber uyuduk ve o, sabah uyandığında, kahvaltıdan sonra gitmek istediğini söyledi. Yanlış anlaşılırım diye sustum, sustum ve sonra nihayet "sen bilirsin" dışında bir şey diyebildim.
O bir şey demeyince, tekrar cesaretimi topladım, tüm yanlış anlaşılmalarımı bir tarafa siktir edip "önemsiz de olsa bi iş bul. istediğin zaman gel, sokakta kalma." deme cesaretini gösterebildim. o da sadece "tamam" dedi. Bir kaç saat sonra ise; kazak, külot ve kotlarımdan birini giyinip gitti.

O günden sonra bir iki sefer, Taksim parkında sikecek birini bulma umuduyla gezdiğini gördüğümde yine eve getirdim. Üzerinde farklı kıyafetler vardı. O kıyafetlerin de başka hikâyeleri vardı. Biri onu çok sevmişti, onu evine götürecekti ama hafta sonunu beklemesi gerekirmiş. Kıyafetleri o vermişmiş. Tenhalarda buluşup işi yapıyorlarmış ve adam her defasında biraz para veriyormuş. O da karnını doyuruyormuşşşşş.

"Bunu yapmak istiyorsan yap, ama eğer bundan rahatsızlık duyuyorsan yapma. Numaram var sende, istediğin zaman çık gel. bir şey yapmak zorunda değiliz. Sadece bu şekilde yaşamak seni zamanla kötü hissettirir" dedim.  Ama sözlerime rağmen, o evimden çıkıp gittikten sonra aramıyordu ve zaten son gidişinde de hiç aramadı. Ben aradığımda ise telefonu hep kapalıydı. Aylar sonra aradığımda, artık hava güzelleşmiş, ilk bahardan yaz'a geçiş yapmıştık ve üzerimde meme uçlarımı belli eden ince bi tişört varken onu aradığımda telefonu çaldı. Büyük bir heyecanla onun telefonunu açmasını bekledim ve telefon uzun uzun çalmasına rağmen açılmadı.

Akşam saatlerinde o beni aradı ve "ne yapıyorsun, nerdesin" sorularıma "Esenyurt'ta bi fabrikada işe girdim, kalacak yer verdiler" demişti. Onun adına sevinmiştim. Çok.
Sonra bir daha aramadım sormadım. Aramayınca da unuttum. O da aramadı sormadı, belki o da unutmuştur.
Hem unutmak, başlı başına çok güzel bir duygu.
Unutmak, acı çekmemizi ve insanın kendini, gönüllü olarak kederken öldürmesini önlüyor.
Unutmanın, bencilce de olsa iyileştirici bir etkisi var.  Unutmayı verdiği için Allah'a şükürler olsun.
Çok da uzatmıyım, artık bitireyim yazıyı.

4 yorum:

Ceyhun dedi ki...

ağzıma sıçtın

okg dedi ki...

mesele sanirim su. yardima muhtac biri karsimiza cikinca meselesi meselemiz oluyor. meselesi hallolunca gundemimizden kalkiyor.

o aksamlardan birinde yarali veya bitkin bir kedi-kopek de gorebilirdin. yine yardim etmek isteyecektin.

Hayat_Erkeği dedi ki...

evet.

Pontiac dedi ki...

Artık gittikçe sığlaşan ve bulması zor olan kaliteli güzel yazılarından biri. Yine güzel akıcı kelimeler, yürek burkan hikayeler, abondone eden mizah ve jilet gibi keskin cümleler. Bazen bu tür yazılarını özlüyor insan ki bunları yazmak başlıbaşına büyük bir his, ilham ve sanatçılık gerektirir. Arada bir kendine bu şansı tanıyorsun eskiden daha çok iken şimdi sorumluluklar bindikçe üstüne çok gizleyip sakladığından veya kaliteli cümle kurmayı çok zorladığından olmuyor ama olunca da bu yazındaki gibi çok iyi oluyor. Not: Empati kurup çocuğa aşık olmuşsun oysa ki verdiğin senin de söylediğin gibi merhamet.