Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

27 Nisan 2017

Resim kursu veya fotoğraf kursu üzerine düşünce sizlik

Bir iki yıl önce kafamın içindeki yıldızlar, her zamankinden daha sık yer değiştiriyor, sık yer değiştirdikleri için olsa gerekki, çarpışmaları daha da sıklaşmıştı. Bunu kimseye anlatamıyordum ama hissettiğim şey bir dehşetti. Bu dehşeti hayatıma aktarma şeklim ise daha hızlı düşünmek, sürekli bir yerden bi yere gitmek, yeni insanlarla tanışmak, farklı bir heyecan daha deneyimlemek isteğiydi.
Tabii bir de bu süreç içerisindeyken etrafımdaki herkesten kaçıyor, kaçtığım insan sayısı kadar ise yeni insanla tanışıyordum.
Kafamın içindeki olup biten tüm bunları bi an bastırıp da, o anlamsız enerjiyi bir şeylere doğru yönelterek, hayatımı düzene ve normalliğe kavuşturmam gerektiği fikrini edindiğimde, bir resim kursuna yazılmaya karar verdim ve bulduğum ilk resim kursuna yazıldım.

Resim kursu hocam, işte küçük bir atölyesi olan ve aynı zamanda da Fransız Lisesi'nde resim dersi veren bir kadındı. Onun yardımcısı ise sanat sepet işlerine sarmış bir (sanırım)yarı ressam sayılan lezbiyendi.
İyi, güler yüzlü tatlı insanlardı ve doğrusu çok teknik olmaları dışında bir sıkıntı yaşamadım.
Benim dışımda kursa gelen 7 kişi ise normal olarak birbirinden tamamen farklıydılar.

1. kişi: 55 yaşında, Fransa'daki bir sanat okuluna girmeyi kafasına koyan ve bu doğrultuda bir kaç yıldır resim yapan yaşlı bir kadındı. Aynaya bakarak kendini çizme takıntısı vardıki, mimiklerini, yüz çizgilerini bile muhteşem çiziyordu. Bunun dışında çizdiği çiçek böcek resimleri de çok iyiydi. Kullandığı renkler pastel tonlar oluyordu. Sevdiği için çizdiği çok belliydi ve genel olarak da sevdiği şeyleri çizdiğini söylüyordu.

2. kişi: 15 yaşında özel bir lisede okuyan kız çocuğuydu. Anne babası ayrı olduğu için her hafta ebeveynelerinden biriyle geliyordu. Çok küçük yaşlardan itibaren çizmeye meraklı olduğu anlaşılınca ebeveynleri de onu desteklemişlerdi ve bu yüzden resim kursuna da göndermişlerdi. Kız içine kapanık ve konuşmayı sevmeyen biriydi. Kursta beraber zaman geçirdiğimiz süre içerisinde hep suskundu. Sadece tuvalete gideceği zaman konuşuyordu. Bir de anne veya babası geldiğinde "ben çıkabilir miyim" derdi.

3. kişi: 16 yaşında Fransız Lisesi öğrencisi bir kız çocuğuydu. Resim dersinde iyi olduğu için öğretmeni ona kursa gelmesini söylemişti ve bu yüzden geliyordu. Genel olarak apartman resimleri çiziyordu. Onun dışında ise karakalem şehir siluetleri sevdiği şeydi.
Renkli giyinen, memeleri henüz yeni çıkmaya başladığı için de, memelerini gizleme çabası içindeydi. Çünkü sürekli elleri kolları bitişik, üzerinde bir hırka ve bol bi elbise oluyordu. Belkide memelerini gizlemiyordu ama bana verdiği izlenim buydu.
Keşke aileler kız çocuklarına, memelerin herkeste olduğunu ve onlardan utanmaması gerektiğini çok daha erken yaşlardan, sağlıklı bir iletişim şekliyle anlatabilse. Umarım o günleri görürüz.

4. kişi: 20 yaşında bir kadındı. Ne iş yaptığını bilmiyorum ama Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girmek dışında başka bir hedefi yokmuş gibi davranıyordu. Hırslı olması güzeldi ama nedense duygusuz olduğu gibi bir izlenim yaratıyordu. Benim haftada 1 gün kursa gitmemin aksine o ise haftada 2 defa kursa geliyordu. İyi bir çizim yeteneği vardı. Saçları kısa, burnu uzun, yüzü gözü piercing içindeydi. Ona baktığımın her defasında "acaba burnunu sümkürürken piercing'ine sümük takılıyor mu, yoksa sümkürmeden önce piercing'i çıkarıyor mu?" gibi cümleler balon şeklinde beliriyordu. Ayrıca nezleli halini düşünemiyorum.
(Burnu piercing li biriyle bu salya sümük konularını konuşup içimi rahatlatmalıyım.)

5. kişi: 17 yaşında bir kız çocuğuydu. Haftada bir derse geliyordu. Anne ve babası kursa getiriyor, kursun bahçesinde muhabbet ediyorlar, bazen yemek için bir yerlere gidip geliyorlar ve "mutlu çekirdek aile görüntüsü"nü vermekten bir an bile eksik kalmıyorlardı.
Yüzlerine yerleşmiş olan o "dışarı da başkalarına karşı mutlu görünelim, ama evimizin içinde birbirimizle savaşalım" adlı ruh hali, üçü bir arada iken dikkatli bakıldığında hemen belli oluyordu.
Anne baba'nın tek yatırımlarının kızları olduğu da çok belliydi. Tahminim o ki; kızı ve kızlarına bağlı olarak da kendilerini acınılası bir duruma soktuklarından habersizdiler. Ya da aslında göz ardı ediyorlardı.
Zaten, kız aniden bir kaza sonucu ölürse veya yarın öbür gün resim kursunu vesaire siktir edip kocaya kaçarsa, çekirdek aile sıçmış, çekirdekleri çıtlatılarak yenilmiş olacaktı.
Tüm bunlara rağmen anne baba, kızlarına tapıyorlardı. Kız ise sanırım 18 yaşına girmeyi bekliyordu. Tahminim o ki 18 yaşına bastığında, orta parmağını göstererek evi terk edecekti.

6. kişi: 15 yaşında bir kız çocuğuydu. Adı etrafı denizle kaplı anlamına gelen bir isimdi. Annesi, kendisi gibi ermeni olan komşularının oğlu ile erken yaşta evlendirilmiş bir başka Ermeni'ydi. Mali durumları sallantıda olmasına rağmen anne mutfak harcamasından kısıp kızını resim kursuna yazdırmıştı.
Anlaşılan o ki; çocuğun resim yeteneğini iyileştirirken, ailecek yeteri kadar protein ve vitamin alamayacakları için gerizekalı kalabileceklerini hesaba katmamıştı.
Çünkü çocuğun annesi henüz okul okuduğu gençlik yıllarında ressam olmak istemişti. Ama ailesi onun okul okumasına da izin vermeyip çat diye evlendirmişlerdi. Böylece içinde kalan ressam olma hevesini şimdi kızı üzerinde hayata geçiriyordu.
Kızın resim yapma yeteneği muhteşemdi. Hatta kursa gelenler içinde en iyisiydi. Hocalarda zaten sürekli bunu belirtiyorlardı. Ama aynı zamanda kızın zorla kursa getirildiğini de biliyorlar ve kıza üzülüyorlardı.
Kız da her söyleneni çat diye yapıp "benimki bitti, yorgunum çıkabilir miyim" deyip bahçeye çıkıyor, aradan 15-20 dakika geçince ise gitmiş oluyordu.

7. kişi: Haftada 1 gün kursa gelen 16 yaşında bir kız çocuğuydu. Biraz fazla siyah renk ağırlıklı olmak üzere baya iyi çizimler yapıyordu. Dinlediği müzikleri bazen hocadan izin alarak bizim için de açıyor ve hep beraber resim yaparken dinliyorduk. Lana Del Rey hastasıydı. Umarım allah kızcağıza şifa vermiştir. Yoksa sürekli Lana Del Rey dinlemek geleceğini karartır. Sürekli aydınlık için 1 dakikalık Lana Del Rey karartısı. Amin.
Çantasında falan da sürekli kalem ve defterleri vardı. Okulda, otobüste, metroda her yerde çizdiğini söylüyordu. Bayaa güzel çizimleri vardı. Rekli çizimleri daha güzeldi. Ama o siyah'a takıntılıydı. Tabii o da bunun farkındaydı.

8. kişi BEN: İşte sıradan 1 adet ben. Kafam karışık olduğu için kursa gelmiştim ve belki de içimdeki enerjiyi bir sanat şeysine yönlendirirsem hayatım daha sakin ve düzenli olur diye düşünüyordum. Belki de içimdeki saçma sapanlık sonuçta iyi resimler de yapabilirim diye de düşünmüştüm.
Ama tüm bunlara rağmen kafamın içini nereye, nasıl yönlendirmem gerektiği hakkında bir fikrim yoktu. Buna rağmen ise bir şeyler yapmam gerektiği için de kursa yazılmıştım. Ama hocaların sürekli gerçekçi şeyler çizdirmesine sinir oluyordum.
Bunu hocalara da;
-ama hocam, sürahi zaten var ben niye sürahi çizeyim, fotoğrafını çekerim daha iyi.
-ama hocam adamı niye çizeyim, fotoğrafını çekerim daha iyi
-ama hocam neden bahçe çizeyimki, bahçe fotoğrafı çekerim daha iyi
-hocam var olan şeyleri çizmek saçma geliyor. bunların yerine içimden geldiği gibi çizmek istiyorum. siz de bu doğrultuda yönlendirseniz daha iyi olur.
tüm bu cümlelerime rağmen hoca tüm sınıfı "sürahi ve bina nasıl çizilir, insan çizerken nelere dikkat etmek gerek?" gibi tırıvırı şeylerle yönlendiriyordu. Hadi tüm sınıf tamam da, ben zaten klasik çizimler yapmak istemiyorum. İlgi alanım böyle şeyler değil. Resmin temel zart zurtları da sikimde değil. Bana, benim yapmak istediğim şeyler üzerinden eğitim ver gitsin. Ama yok olmadı, bende kursu bıraktım. Eğer kursu bırakmasaydım şu an karşınızda bir picasso falan olabilirdi :D

Neyse işin şakasını geçeyim de; resim de var olan şeylerin çizilmesini gereksiz buluyorum. Resim, daha çok var olmayan üzerine odaklanılması gereken bir alandır diye düşünüyorum. Veya aslında resim; görüneni, kendi istediğin gibi var etme sanatıdır.
Sanat; atını istediğin gibi koşturduğun ve özgür olduğunu, tüm hücrelerinle hissettiğin ilk alandır diye düşünüyorum. Bunun belli bir kuralı olmamalı. Belli bir ifadesi olmamalı. Falan filllllaan.

Bu yüzden hocanın dediklerini yapıp ettikten sonra kendi istediğim gibi şeyler de çizmeye odaklandım ama hoca bu hareketimi sevmedi. Benim de zaten tadım kaçtığı için 2 ay sonra kursu bıraktım. boyaları, fırçaları malzemeleri de ihtiyacı olan birilerine verdikten sonra  RESİM DEFTERİ'ni kapadım.

Şu "zaten her şeyin bir kuralı var" tarzında yaşayan insanlardan nefret ediyorum.
Yarrağım sanattan bahsediyorum, sen neyin tarzından bahsediyorsun. bi yerine soktuğun dildo'nun daha çok zevk vermesi üzerine konuşmuyoruz, birinin kendi algıları ve kendi algılarının sonucunda ürettiği bir şeyden bahsediyoruz. Sen ise bana kalkıp her gün su içtiğim sürahiyi, karşıma diktiğin modeli kendi algınla veya algılamak istediğin şekliyle çizdirmek istiyorsun.
Bana sürahi veya model çizdirme, bunları çizmek için harcadığım zamanı ve zaman harcamayı salakça buluyorum.


25 Nisan 2017

Felsefe ve Sadistik Kişilik Bozukluğu

Bu sohbeti aylar önce bir chat sitesinde, üniversitelerden birinden Felsefe dersi verdiğini ve erkek cinsiyetinde olduğunu söyleyen biriyle yapmıştık. Konuşmanın başını almayı unuttuğum için silinmişti. Ama bitmeye yakın bölümleri alabilmiştim.

Konuşmanın başında "birilerini neden dövdüğü, neden dövmek istediği, dövdüğünde ne hissettiğini ve ne hissettirdiği" gibi şeyler konuşmuştuk. Tabii spontan gelişen konuşmamızdan dolayı, konuşmanın kopyasını almak aklımda değildi ve çok sonra aklıma geldiğinde almıştım.
Konuşmayı şimdi tekrar görünce alıp buraya koymak aklıma geldi ama konuşmanın öncesi aklıma gelmedi. Konuşma şöyle devam etmişti;

......
Hayat Erkeği: neden döverek, tecavüz ediyorsun?
Felsefeci: tatmin garantisi veriyorum diye. yatağa girdikten sonra o karşı çıksa bile devam ediyorum. her şey bittiğinde sonuç ise tatmin oluyor elbette. 
Hayat Erkeği: dövdüğün kişinin canı yanmıyor mu?
Felsefeci: yanıyor. ama ona zarar vermek için dövmüyorum. daha çok onu sevdiğim için. hatta korumak için bile diyebilirim.
Hayat Erkeği: bir şey sorucam; baban seni hiç dövdü mü?
Felsefeci:  evet
Hayat Erkeği: o da seni tokatlarken, seni koruma garantisi veriyordu. bunu sen de o da biliyordu. ve tahminim o ki; sanırım seni dövdüğü zaman ona karşı çıkmıyordun, hatta farkında olarak onun tokatlarına ses çıkarmıyordun, değil mi?
Felsefeci: ben bir felsefeciyim. biraz psikoloji biraz etoloji bilgim var. biyoloji ile ilgileniyorum. durumun farkındayım yani. bu davranışlarım üzerine düşündüm. elbette yanılıyor olabilirim. fakat galiba o da düşük bir ihtimal
Hayat Erkeği: biliyor musun? küçük bir çekirdek, zamanla kocaman bir çınara dönüşüyor. kocaman çınarın, küçücük bir çekirdekten oluştuğunun bilgisi herkeste var, ama görünürde çekirdek artık yok olduğu için, çınarı var eden çekirdek de yok sayılıp, bugünkü çınarın varlığına yalnız odaklanılıyor
Felsefeci: kelebek etkisine kıymet verip önemsenmeyecek kadar küçük meselelerin yaşamımı yönlendirmesine izin mi vermeliyim?
Hayat Erkeği: daha çok şöyle düşünüyorum; çekirdekten uzaklaşmışsın ve kendini bir çınar olarak görüyorsun. çınar oldun evet ama çekirdeği unutuyorsun. hatta çekirdeği artık tamamen yok sayıyorsun.
Felsefeci: yok saysaydım üremezdim. ayrıca bu iddialı argümanları desteklemek için felsefi ve/veya bilimsel dayanakları sunmalısın
Hayat Erkeği: peki başka bir şey sorayım; eşini dövdün mü hiç
Felsefeci: dövmedim
Hayat Erkeği: (bu arada; yukardaki çekirdek kısmı: babandan yediğin dayaktı. o çekirdek büyüdü ve bugün tecavüz çınarına dönüştü.)
Felsefeci: kanıt? ama yine de yanlışlanabilir değil
Hayat Erkeği: eşimi dövmedim dedin. annenle olan ilişkin ve hatta annenin seni hiç dövmemesinden  de yola çıkarak şunu söylemeliyim ki; eşini, kadın olduğu için mi dövmedin. aslında bi anlamda eşini annen olarak görüyorsun.
Felsefeci:  bilimsel değil. felsefi olması için mantığın temel ilkeleri ile uyumlu olması gerekir. o da başarısız.
eşimi ise bilmiyorum niçin dövdüğümü veya dövmediğimi
Hayat Erkeği: peki eşini hiç dövmek istedin mi?
Felsefeci:  istemedim. eşimi dövmememin sebebi nedir: bilmiyorum
Hayat Erkeği: çünkü o bir kadın
Felsefeci:  eşimin dışındaki kadınları dövmemin sebebi nedir: bilmiyorum
Hayat Erkeği: annen seni hiç dövmemişti
Felsefeci: sen biliyorsan kanıtlamalısın
Hayat Erkeği: baban seni dövmüştü ve sen bugün erkekleri döverek sikiyorsun
Felfeseci: yine yanlışlanabilir değil. yalnızca erkekleri değil kızları ve kadınları, oğlanları ve erkekleri. hepsini dövüyorum. hiçbirinde hasar kalmıyor. fiziki hasarlarda söz ediyorum
Hayat Erkeği: baban seni dövdüğünde hasar kalıyor muydu
Felsefeci:  psikolojik hasarlarla sen ilgileniyorsun galiba. bak bir olgunun müsebbibi o olgudan önce olmuş tüm olguların toplamıdır. bazıları daha çok etkindir, bazıları daha az etkindir
Hayat Erkeği: baban hasar bırakmıyordu. çünkü döverken sadece seni uslu bir çocuğa döndürmek ve geleceğini korumak istiyordu. baban aslında seni akıllandırıyordu değil mi?
Felsefeci:  fakat indirgemeci tutum sağlıksız sonuçlara ulaşmanı sağlar
Hayat Erkeği: ilk dayağını kime attın
Felsefeci:  babam bana ne ettiyse ben diğer insanlara onu etmiyorum. öyle olsaydı bile doğrudan bir sebep-sonuç ilişkisini tesis etmek sıhhatli olmazdı
Hayat Erkeği: biliyorum, etmediğini. ama baban bir çekirdek ekti. ve sen onu büyüttün çınar yaptın.
Felsefeci:  katılmıyorum
Hayat Erkeği: babanın çekirdeği; seni 14 yaşına kadar tokatlamasıydı.
Felsefeci:  ilk dayağımı babam beni dövmeden önce bir arkadaşıma atmıştım
Hayat Erkeği: senin çınarın ise; artık tecavüz ederken sikmendir
Felsefeci:  hehe. öyle olsun. hatta öyle olduğunu varsayabilirim "hatırın" için. hiçbir sakıncası yok
Hayat Erkeği: insan nedir?
Felsefeci:  bir genusun adıdır biyolojik taksonoomide. homo
Hayat Erkeği: bu tür tanımlamalardan uzak olarak; insan nedir?
Felsefeci:  bilmiyorum sen yaz
Hayat Erkeği: hadi ama
Felsefeci:  ben için homodur
Hayat Erkeği: o zaman şöyle sorayım: insan deyince ilk aklına ne geliyor
Felsefeci: ya hu seni tatmin etmek için uydurayım mı? 
Hayat Erkeği: hayır uydurma, ama ilk çağrışımı merak ettim
Felsefeci: homo geliyor. kendim geliyorum
Hayat Erkeği: ilk iki bunlar
Felsefeci:  homo ve ben
Hayat Erkeği: tamam, insan denince akla ilk sen geliyorsun. peki ikinci kim geliyor veya ne geliyor aklına. kelime olarak. kendin üzerine düşünür müsün? neydin, ne oldun, ne olmak istiyorsun, ne olacaksın....
Felsefeci:  eşim geliyor
Hayat Erkeği: eşinle nasıl tanıştınız
Felsefeci:  bir arkadaşımın evinde
Hayat Erkeği: nasıl oldu, ilk bakışma, ilk tanışma, merhabalaşma
Felsefeci: bunlar beni tatmin etmiyor  :) üzgünüm
Hayat Erkeği: anneni çok seviyorsun. babandan nefret ediyorsun
Felsefeci:  he bravo, doğru
Hayat Erkeği: babana olan nefretini erkekleri tokatlayıp sikerek rahatlıyorsun. bir şey sorucam: baban yaşıyor mu
Felsefeci:  sen varsayarak devam ettir. belki yaşıyor belki yaşamıyor
Hayat Erkeği: büyük ihtimal yaşıyor. onunla hiç konuştun mu? sana olan davranışları, seni aşağılamaları üzerine, sana haksızlık ettiğini söyledin mi ona
Felsefeci:  devam et lütfen
Hayat Erkeği: yoksa aslında büyüdün ve unutmuş gibi yapıp, sağda solda karşılaştığın sevgiye aç erkekleri sikerek babana olan nefretini kusmaya devam mı ediyorsun
Felsefeci:  : )
Hayat Erkeği: gerçekten baban yaşıyor mu?
Felsefeci:  yaşıyor
Hayat Erkeği: neden ölmeden önce onunla konuşmuyorsun
Felsefeci:  konuşmadığımızı yazdım mı? berbatsın. çok başarısızsın
Hayat Erkeği:  çok fazla belkilerde kalıyorsun. belkilerle kendini oyalama
Felsefeci: okay
Hayat Erkeği: babana ne demek isterdin şu an
Felsefeci:  "çak bi beşlik babalık" veya "aaah! vurma lütfen baba"
Hayat Erkeği:  :) onu tokatlamak ister miydin?
Felsefeci:  hem de nasıl
Hayat Erkeği: çak bi beşlik(yanaklara)
Felsefeci:  aynen
Hayat Erkeği: hadi ama
Felsefeci: o çakmış olmaz gerçi o durumda. değiştirelim: "çakayım mı bi beşlik babalık"
Hayat Erkeği: eşin çok dominant mı? seni aşağıladığı oluyor mu?
Felsefeci:  bye
Hayat Erkeği: emin misin
Felsefeci:  sen kendini cezalandırmayı istemediğine emin misin
Hayat Erkeği: beni cezalandırmak ister misin
Felsefeci:  elbette isterim
Hayat Erkeği: ne zaman olabilir
Felsefeci:   yarın öğleden sonra?
Hayat Erkeği: 17:00'den sonra 
Felsefeci: 7den sonra olabilir
Hayat Erkeği: tamam. numaranı ver
Felsefeci: şu anda sana numaramı vermemi sağlayacak kadar çekici değilsin ben için
Hayat Erkeği: :)) nasıl buluşacağız ki
Felsefeci: buluşacağımıza karar verirsem yazacağım numaramı. ama öncesinde beni ikna etmelisin
Hayat Erkeği: off iğrençsin, sanal seks bağımlılığın da mı var? :))
Felsefeci:  sanal seksi talep ettiğimizi de yazmadım
Hayat Erkeği: ne demek istedin?
Felsefeci:  beni nasıl tahrik edebileceğini yazarsam pek keyifli olmaz
Hayat Erkeği: seni gidi sanal seks bağımlısı seni. çocukluğunda çok mu eziklediler seni, hep mi aşağılandın? hiç gerçekten seni seven olmadı mı? hiç mi sevilmedin? hiç mi karşılıksızca öpülmedin hiç mi başını okşamadılar? babanın elinden hiç mi tutmaya cesaret edemedin?
Felsefeci: ?
Hayat Erkeği:  baban ölmeden onunla konuş, nefretini düzgün kelimelerle, onu kırmadan tüm gerçekliğiyle anlat. sana hissettirdiği şeyler yüzünden psikolojinin almış olduğu şekli öğrensin. ikinizde vicdanen rahatlayın. böylece o ölürken, sen de Adem'e dönüşeceksin. iyi bak kendine. maymun.
Felsefeci: bu, işe yaramadı. hatta şansını çok azalttın
Hayat Erkeği: önemli değil. seni tavlamaya çalışmıyorum ve maymun olman umrumda değil. insanları seviyorum ve insan bulmaya çalışıyorum. bu arada konuşmamızı blogda yayınlıycam, okumak ister misin?
Felsefeci:  okumam bana hangi faydaları sağlayabilir
Hayat Erkeği:  kendin üzerine düşünmeni ve insan'ın ne demek olduğunu öğreneceğini umuyorum
Felsefeci: hehe
Hayat Erkeği: konuşmanın baş tarafı yok. yarım kalıyor  :(( yine de bakmak istersen: hayaterkegi.blogspot  adresine bak. orda bi kaç yıldır, deneme tarzı bi şeyler yazıyorum.
Felsefeci: niçin
Hayat Erkeği: niçin mi? maymun'dan adem'e dönmen için.
Felsefeci:  sana yeterince saygı duymadım
Hayat Erkeği: ben kendime saygı duyuyorum. senin bana saygı duyup duymaman umrumda değil. yine de dikkat et kendine. babanla da en kısa sürede konuş.

19 Nisan 2017

Yeni bir hataya kadar yine beraberiz.

Geçen hafta itibariyle Öküz Herif'le yine içli dışlı, öpüşlü koklaşlı olduk.
Ben de böyleyim işte. Ondan ne kadar nefret etsem de, bi bakıyorumki yine ona dönmüşüm.
Üstelik onu sevmediğimi biliyorum, laf olsun diye değil ciddi ciddi ondan nefret ettiğimden de eminim. Ama yine de dönüp dolaştıktan sonra ondan başkasına da gidemiyorum.

Bunun neden sonsuz bir döngüye bağlandığını bilmiyorum. Üzerine çok ama çok düşündüm, bir sebep yoktu. Ya da ben bulamadım. Bulamadığım sebeplerin varlığından eminim, ama neden bulamadığımı da anlamıyorum. Bi ara, kendimi ikna ettiğim bir kaç sebep bulmuştum. 

Özellikle bu nedenlerden ikisi dün gece bana bakıp güldüğünde sağ ve sol yanaklarında tekrar ortaya çıktılar. O anda "yaklaşsana" dedim ve gülüşünü biraz yutarak yaklaştı. Sanki bir şey olmuş gibi ürkekçe, sanki yanlış bir şey yapmışcasına mahcup bir hâle bürünmeye başlayan yüzü bana yaklaştığında iyice, neyi yanlış yaptığını bilmediği halde azarlanmayı hak etmiş olduğuna inanan masum bir çocuk gibiydi. Elimi uzatıp yanağını avuçladığımda içim çoktan parçalanmıştı "tekrar gülsene" dedim
-niye?
-güldüğün zaman gamzelerin ortaya çıkıyor. bu çok hoşuma gidiyor" dedim ve güldü. 
o gülünce yüzünde açılan gülleri öptüm.
sımsıkı sarıldı.

Hayatım işte böyle koca bi tekrara döndü. Belki bir kaç ay sonra onunla yine önemsiz bir nedenden dolayı kavga edeceğiz ve yine görüşmemek üzere yeminler edip ayrılacağız. Belki yine birbirimizin ağzını burnunu kırıp, oramıza buramıza küfrettikten sonra yine birbirimizi evlerimizden kovacağız. Bilmiyorum ki ne olacak. 

Ama tüm bunlara rağmen şimdi yine birlikteyiz.
Zaten o'nun için, olmuşların bir önemi yok. Doğrusu şu ki onun gibi bende hiç önemsemiyorum. Çünkü insanız ve hata yapmak için yaratıldık. 
Yeni bir hataya kadar yine beraberiz.

( Bu yazıyı Twitter'da @Mavismyrna seslendirip SoundCloud hesabından paylaşmış. Dinlemek için tıklayın: Ses Kaydı



11 Nisan 2017

bu bölüm sıkıcı oldu, aslında yazarak saçmalamaktan sıkıldım zaten

Yazı şurdan devam edip geliyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/03/ibnelik-heteroseksueller-ensest.html

....sonra tabii oturduk muhabbet falan filan derken gece oldu, yavaşça yataklarımıza çekildik.
Sabah dış kapının kapanma sesiyle uyandığım zaman o gitmişti. Ben de uyanmışken işiyim diye kalktım gittim klozetin başına tünemek için şortumu aşağı kaydırdım ve tam oturacaktım ki "hoooop" deyip rezalete baktım. Her yer çiş damlalıydı ve midem bulanacakken kendimi tutup, ayakta işedikten sonra klozeti temizleyip yatağa döndüm.

Akşam o geldiğinde, eve taşınmadan önceki konuşmalarımızı yaptık; işte temizlik ve ev düzeni falan filan. Tuvalet konusunda ise "ya ben evimde tuvalete otururken temiz mi değil mi diye düşünmeden oturmak istiyorum. sen de buna az daha dikkat edersen iyi olur" dedim ve konumuz uzadı gitti.

Çünkü gerçekten de, ev içindeki tuvaletlere ayakta işenmesine gıcık oluyorum. Hele ki benim gibi klozete oturup dinlene dinlene sıçan biriyseniz o çişli klozeti görmek hepten sinir bozucu bir şeye dönüşüyor. Bir de burası sokak değil ki, ne o öyle sikini itfaiye hortumu gibi eline alıp ayakta işersiniz anlamıyorum ki.

Neyse, hazır konu temizlikten açılmışken, diğer konuları da tekrar konuştuk. İşte bulaşıkları makineye yerleştirmek, evi arada havalandırmak, ayakkabıları kapıda çıkarıp eve girmek, çünkü dışardaki boka bastıktan sonra gelip ayakkabıyı halıya sürterek çıkarmak baya çirkindi ve ikimiz de temizlik konusund aiyi olmdığımız için en azından dışardaki boku püsürü eve taşımak konusunda daha dikkatli olabilirdik vs.
O her söylediğime "evet abi haklısın, tabii ya aslında bende dikkat ediyorum da o an şey olmuştur" falan deyip duruyordu. Bu cevaplarına karşılık bende, tamam tamam deyip geçiştiriyordum. Çünkü olabilir yani, insan bazen o an dağınık olurdu, sonraki günlerde dikkat ederek bu dağınıklığı telafi etmiş olurdu.

Bu konuşmamızdan sonraki günlerde de yine istediği gibi davrandı. Doğrusu paraya ihtiyacım olduğu için ses de etmedim, pisliğini temizledim. Sadece ben dikkat edersem, o da dikkat eder diye düşünerek kendi düzenimi ve onun dağınıklığını da toplamaya devam ettim.

Öyle böyle derken 3 hafta geçti ve ben bi sabah uyanıp klozetin başına yine tünediğimde o gitmişti. Klozet ise çiş banyosu yapmış halde öylece duruyordu.
Sıçtığımın klozetinde çiş damlarını görünce, bende pipimi elime alıp bi güzel her tarafına işedim ve az sonra sakinleşince de geldim eşşek gibi temizledim.

Temizlik bittiğinde sakinleşmiştim ve telefonu çıkarıp ona mesajla "günaydın, klozete ayakta işemeyelim olur mu? dikkat edersen çok sevinirim" yazdım.
o ise bana 1 dakika sonra "ayakta veya oturarak yapmak benim tercihim" diye cevap verdi.
Tabii o anda benim şalterlet attı, artık İsrafil Aleyhisselam Sur'a üflemişti ve kıyamet çanları ev arkadaşım için çalıyordu. Artık elimde kalaşnikofla saldırıya geçebilirdim....

İşte böyle düşünüp tam kendimi hazırlamış, kuduz işid köpeği gibi saldırıya geçecektim ki, ay sonuna kadar paramın anca yeteceğini ve eğer bu piçi evden çıkarırsam, sonraki ay iyice sıkıntıya düşeceğimi anımsadım.
Durumum böyle oluncada, az önce dikleşmiş olan kuyruğumu indirip, sakince bacaklarımın arasına kıstırdım ve 1-2 dakika düşündükten sonra "temizlik için söylüyorum. ev için buna dikkat edelim. ama dışarda istediğin gibi işeyebilirsin"  diye yazdım.
Benim bu uzlaşmacı halimi siklemedi ve "işememe annem bile karışmıyor, gayet temiz işiyorum. sıçratmıyorum" diye yazdı.
Sanırım bu siklememe tavrının nedeni, önceki gece paraya ihtiyacım olduğunu ve bu ara sıkıntılar çektiğimi falan konuşmamızdı. Zaten ev arkadaşı alma nedenimin de para olduğunu açıkça belirtmiştim.
O böyle yazdığı an, kuyruğumu sivri bir mızrak gibi dikleştirdim ve elime aldığım gibi "temizlik konusunda anlaştığımızı sanıyordum. ama şimdi bir karar değişikliği yapıyor gibisin. açıkçası ben seninle sürekli sorun yaşamak istemiyorum. ayrıca evime bana stress yaratcak birini almak için seni almadım. sürekli bu tür şeylere takılıyoruz. yoruldum. kenine ev ara, hafta sonu çıkmış ol" diye karşı cevap yazarak kalbine saplayıverdim.

Piç, cevabım üzerine o anda "rüzgâr gülü" gibi fır diye dönmeye başladı ve "abi tamam ya, büyütme bu kadar. senin dediğin gibi oturarak yaparım" vs vs
Ama kılıcı kınımdan çıkarıp, piç'in götüne sokmaya hazırlanmıştım bi kere. Artık laf ağzımdan çıkmıştı ve o da bunun üstüne yalvarmaya başlamıştı bile. "Dikkat edicem, söz veriyorum sen ne dersen o. Hem ben şimdi yeni ev nerden bulcam, sokakta mı kalayım vs vs"

sikimde değildi ve cevap bile vermiyordum. Defalarca aradı falan derken, yine cevaplamadım, o da inatla akşama kadar arayıp durdu. Sonra güneş tepelerin arkasında batarken bi ara telefonu açtım ve "konuşacak bir şey yok. eşyanı topla hafta sonuna kadar taşınmış ol" dedim. Yalvarmaya başladığında telefonu suratına kapadım.

Bir kaç saat sonra eve gittiğimde aynı tartışmaları yaptık. Doğrusu kızgınlığım geçmişti ve bende uzatmadan "ya tamam temiz ol, geçinelim işte" dedim, o da "teşekkür ederim" deyip konuyu kapattı.
Ben de konu kapandı derken, aradan bir kaç gün geçtiğinde hafta sonu geldi ve o bana "ben iş yerime yakın, başka ev buldum. oraya taşıncam. paramı ver" dedi.
Parasını verdim, ertesi gün taşındı gitti. Rahatladım. Rahatlamıştır. Tahminim o ki, artık yeni klozette golden shower yapıyordu.


3 Nisan 2017

Yazıyı parçalamak veya varolmanın dayanılmaz ağırlığı

Şu yazıdan ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2015/12/edebsiz-eksikliklerim.html )  sonra bi kaç kişiyle olan konuşmalarımızda, akış farklı yerlere gitti. Bende bunun üzerine o yazıyı parçalamak ve esin verenleri açıklamak istedim. İşte o dehşetengiz açıklamam:

"süslü edebi cümlelerle konuşmayı bilmem
o sanat filmini izlemedim
yeni çıkan albümden haberim yok
hem bir şey söyliyim mi? şiir kitapları da kâğıt israfından başka bir şey değil.
ben sadece seni seviyorum."

Yukarıdaki cümleleri esinlendiğim arkadaşım şiir yazan, şiir seven, şiire zaman ayıran biri. Şiir kitaplarına verdiği parayı övünerek anlatır ve bundan gurur duyar. Ona karşılık vermek için yazmıştım bu cümleleri.

Aşağıdaki cümleleri ise onun bana anlattığı anıları üzerinden esinlenmiştim ve şöyle yazmıştım:

"çocukluk anılarım sokakta simit sattığım günlerden ibaret.
başımı okşasınlar diye, buğulu gözlerle bakmayı 9 yaşında öğrendim. 
tanımadığım kadınlar tarafından 3-5 saniyeliğine sevildim, babam yanaklarımı hiç öpmedi.
beni biraz sevsene."

Çünkü çocukluğunda simit sattığını söylemişti, paraya ihtiyaçları olmamasına rağmen, kendi parasını kazanması gerektiğini düşünerek yaşamıştı.
Aynı zamanda duygusal bir çocuktu. Heteroseksüeldi ve tabii bir de fazla kadın merkezli yaşıyordu. Benim sürekli sevecek, sevişecek bir erkek aramam gibi, o da sürekli sevecek, sevişecek bir kadın arıyordu. Buluyordu da. Ya da onu buluyorlardı da.

"otuz yaşımdayım ve hâlâ sonbaharlara alışamadım, 
çünkü çocukluğumdaki evimizin damı çamurla kaplıydı
yağmur yağdığında amcamlara gider, yağmurun dinmesi için dua ederdik.
çok küçüktüm, çiftçiler umrumda değildi.
n’olur sarılmama izin ver, sonbahar bitinceye kadar da koynundan çıkarma beni."

Bu cümlelerin ilk satırı kendi hislerimle alakalı. Sonbahar'ı sevmiyorum ve zaten bunu sık sık dile getiririm. İkinci cümledeki "evimizin damı çamurla kaplıydı"dan sonraki kısımlar ise şu yazıda anlattığım arkadaşımın hayatı aslıda ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/02/torbac-mulayim.html ) Detayları da yazı da yazmıştım. Okunduğunda anlaşılır.

Aşağıdaki cümleler ise benim kendi eksikliğimden yola çıkarak yazdığım cümleler. Bu cümleler hakkında detaylı bilgiyi de geçenlerde şurada yazdım ( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/03/pice-sevgilerimle.html ) Koku duyum yok ve doğrusu şu ki, sevdiğim insanların güzel veya çirkin nasıl koktuklarını çok merak ediyorum. Keşke koku alabilseydim:
"burnum yüzümde güzel duruyor diye var olsa gerek.
zaten annemin söylediğine göre doğduğumdan bu yana da hiç koku almadım.
yaptığı tarhana, babamın işten terli gelişi, ablamın kokulu silgisi. hepsini boş ver.
tenin nasıl kokuyor? hiç öğrenemeyeceğim, anlıyor musun?"

Yazıdaki son paragraf da yine kendimden yola çıkarak yazdığım cümleler. Çünkü kelimelerle ilgili bir sıkıntım var ve bunu çok etkilendiğim kişilerde yaşıyorum.
Öte yandan kelimelerin çoğunu da düz anlamlarıyla anlıyorum. Karışık cümleleri ise çoğu zaman tekrar tekrar dinlemek ve iyice dikkat etmem lazım. Yoksa karşımdakini anlayamıyorum ve çoğu zaman yaşadığım iletişim sorununun nedeni de bu oluyor. İnsanları anlamak için çok fazla çaba sarfediyorum ve bu beni yoruyor.

Yaşadığım sıkıntıların çoğunun ve hatta cümleleri düz anladığımı da Sonbahar'da Piç'le olan tanışmamızdan sonraki uzun ve yorucu konuşmalarımızda çözmüştük. O güne kadar cümlerle bir sıkıntım olmadığını ve aslında yanlış anladığımı hiç sanıyordum. Onunla olan konuşmalarımıza da şurda değinmiştim:
( http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/03/pice-sevgilerimle.html )




31 Mart 2017

İbnelik, Heteroseksüeller, Ensest İlişkiler ve Ekmek Arası Biraz Aşk

aşağıdaki yazıyı 20 Şubat 2017'de yazmıştım, öyle taslaklarda bekliyordu. şimdi yayınladım:

Yeni eve artık tamamen yerleştim ve bu hafta internetten bi ev arkadaşı da buldum. O da aynı akşam geldi, oturduk konuştuk ettik derken olay ilişkilere geldi ve bu bana "senin tercihin değişik değil mi" dedi. Önce bi mırın kırın edeyim dedim ama sonra "değişik değil, ama evet hayatımda erkekler de var" dedim. "Ahahahaha tahmin etmiştim" dedi ve ben de "bunda tahmin edilecek bir şey yok, erkekleri daha çekici buluyorum ve doğrusu romantik anlamda çoğunlukla erkeklere ilgi duyuyorum" dedim.

Konuşmamız bu konu çevresinde gezinip durdu ve o da "ya benim için fark etmez. ama benden bi beklentin yok değil mi?" dedi.
O böyle söyleyince bi tuhaf olmadım değil. Bu yüzden, bi an kestirip atmayı ve "konuyu kapatalım" demeyi düşündüm. Ama sonra "madem bu kadar açık konuşmaya başladık, devam etmeliyiz" diye düşünerek "aslında ilerde aramızda ne olur bilmiyorum. o yüzden gelecekte olacaklar için, şimdiden bir şey söyleyemem. ama şu an senden bi beklentim yok ve ev arkadaşı arayışım da cinsellik üzerine değil. hem bence şimdilik sadece ev arkadaşlığı konusuna odaklanmamız yeterli" dedim.

Ben böyle söyleyince şaşırdı ve koyu mavi renk gözlerini kocaman açtı. Beyaz tenine ve kirli sakalına yakışan şaşkınlık ifadesi tüm yüzüne yayıldığında gülmeye başladı ve "benim hiç öyle bir tercihim yok, şimdiden söyliyeyim" dedi.

Ben de gülüp "bilmem, yoksa yoktur." dedim. Bunun üzerine o "nasıl yani" deyince "bugün kendi cinsine dair bir ilgin olmadığını söylemen, yarın bir ilginin olmayacağını veya yakınlık duymayacağını garantilemez. çünkü günümüz insanı, medyanın baskısıyla metaryalist bir bakış açısıyla büyütülüyor ve bu yüzden anlık yaşamak hevesine kapılmış durumda. an'ı yaşamak" felsefesi, bir çok kişiyi yanlışa ve yanlış yapmaya götürüyor. bu yanlışlarından birini senin de yapmayacağını, bugünden söyleyemeyiz. tek söyleyeceğim, yapmak istediğinde birinin veya birilerinin etkisinden kalmış olarak değil, gerçekten yapmak istediğin için yapmanı öneririm" diye cevapladım.
-hahahahaha yok yok benim ilgim yok.
-tamam. benim zaten senden bi beklentim yok. sadece ev arkadaşlığı kısmında verdiğin sözleri tut, kiranı zamanında öde, konu komşuyu rahatsız etme yeterli.
-yok o konuda güvenebilirsin.
-açıkçası hiçbir konuda kimseye güvenmiyorum. çünkü insan sürekli değişen bir varlık. o yüzden değişsen bile sözlerinde dur. yoksa yolları ayırırız." dedim ve konuşmamız uzadı gitti.

Edindiğim izlenim, iyi bir çocuk olduğuna dair. Hatta fazla iyi niyetli ve kesinlikle içinde; temiz anlamındaki saflığı barındırıyor. Bu iyi bence. Hem ayrıca daha ilk günden her şeyi de çok açık konuştuk ve kararlaştırdık.

Ama öte yandan her şeyi yüzlerce kilometre ötedeki annesiyle paylaşmasından rahatsızlık duymuyor değilim. Anladığım kadarıyla, çok fazla anne bağımlılığı var ki; 28 yaşında biri için anneye bağımlılığı sağlıklı bulmuyorum. Hatta bunu biraz tehlikeli bile buluyorum ki; günümüz haz odaklı yaşam stilini düşününce, Ev Arkadaşım ve Annesi'nin aralarında kurdukları bağın, anne-oğul ilişkisinden bir adım daha öteye geçmiş olabileceğini düşündürtmüyor değil.

Çünkü telefon çaldığı anda, çok fazla sakin ve sürekli pısır pısır bir sesle konuşuyor. Üstelik konuşmaları 2-3 dakika falan da değil, bildiğin 1-1,5 saati bulduğu oluyor.
Her gün bu kadar konuşacak konularının olması çok korkutucu.

Tabii bir tek bu ve benzeri konular üzerinden öyle düşünmüyorum. bunu düşünmemi tetikleyen şey; onun geçen hafta eve taşındığının ikinci gününde "zaten istanbul'a tam yerleşeyim, annem de babamdan ayrılıp benle yaşayacak" demesi oldu.
Ağzından kaçırdığını çok çaktırmamaya çalışsamda "e anne baban 30 yıldır evliler, neden şimdi ayrılacaklar ki?" cümlesini kurmadan edemedim. ben bunu sorduğumda, o "ya babam evin her şeyine karışıyor, annemin maaşını bile alıyor" diye cevap verdi.

Doğrusu aile içindeki gerginliklerin normalliğine inanan biri olduğum için, boşanma kararlarının da bu gibi nedenlerden alındığına inanan biri değilim. Boşanma kararı, çok daha önemli şeyler yüzünden alınır ve olaylar gelişir.

O ve annesi arasında, anne-oğul ilişkisi dışında bir ilişki olması çok umrumda da değil. Çünkü sonuç olarak ikisi de yetişkin ve dolayısıyla kiminle nasıl bir ilişkileri olacağını sadece kendileri belirler. Bu umrumda değil. Ama daha önce ensest ilişkisi olduğunu düşündüğüm birilerine bu kadar yakın olmamıştım ve doğrusu bu durum biraz ürpertici geliyor.

Tüm bunlar bir yana, ev arkadaşımı annesinden ayırıp tek başına ele alacak olursam, henüz birey olmak ve entelektüel anlamda eksiklikleri çok fazla. Bu huyu bana, sorumluluk duyguları fazla gelişmememiş veya geliştirilmesine izin verilmemiş, bir kişilik olduğu izlenimini de veriyor.

Neyse bu kısmı geçecek olursak, ilk günkü konuşmamızdan sonra, ertesi gün geldi ve yaptığım pilavı ve türlüyü yerken konuşmaya başladık.
Kız arkadaşı olduğunu zaten söylemişti ve bugünkü konusu da kız arkadaşıydı. Kız arkadaşına ibne olduğumu söylemiş ve fotoğrafımı göstermiş. Kız arkadaşı da "dikkat et, seni sikmesin" demiş.

O an böyle söylediğinde gülsem mi ağlasam mı diye kararsız kalmadım değil. Ama sonra "yahu illa ibneyim diye böyle düşünmesi çok çirkin. söyle bi daha midemi bulandırmasın. kimseyi zorla sikecek veya kendimi siktirecek değilim" dedim.
Ben böyle sert konuşunca biraz kendini düzeltti. ama anladığım kadarıyla bundan sonraki muhabbetleri bana dair olacak ki, bu  da aslında sikimde değil.

Öyle böyle derken bi kaç gün sonra sinir olmuş bi halde geldi. Meğer kızla kavga etmişler ve hatta kız da, bununla kendi aralarında taktıkları yüzüğü çat diye vermiş buna. Bizimki de yüzüğü almış gelmiş ve tabii kafası da hallaç pamuğu gibi dağınık. Küfürler küfürler dedim "ne oluyor?"

Oturdu anlattı. "ya bu kız zaten dengesizin teki ki. Ne diye takıldım ben buna bilmiyorum ki. hep böyleydi, ama ha düzeldi, ha düzelecek derken bugüne kadar geldik. memleketteyken de böyleydi, kafası bir şeyi almıyor. sikerim böyle işi ya, bi daha da dönüp yüzüne bakmam. oysa ben istiyorum ki birini seveyim, biri de beni sevsin. onunla öleyim. ama bunun kafası bi değişik. basmıyor bir şeylere. hep ayrılırım, ayrılalım, ayrılık deyip duruyor. ne bok yediğini analamadım ki. malın teki zaten. bi daha da dönüp yüzüne bakarsam ne olayım."

ve daha neler neler. Öyle böyle derken gün geçti gitti ve bir gün daha doğup yine akşamı oldu. bizimki bu sefer de elinde bir poşetle geldi. Poşette ne olduğunu sorduğumda "kız arkadaşımla kavga etmiştik, bugün gönlümü almak için ekmek arası yapıp iş yerime getirmiş" dedi.

O böyle söylediğinde ciddi değil her halde diye düşünerek, mutfak masasının üzerine  bıraktığı poşeti açtım ve gördümki, gerçekten de bi tam somun ekmeğin arasına harala gürele bir şeyler tıkıştırıp rulo haline getirmiş.
Tabii durum böyle olunca ben kahkahayı koyverdim. Benim gülmemle o da güldü. bi müddet karşılıklı yarıla yarıla gülüştükten sonra da o "ya işte bu da böyle bi deli" dedi.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/04/bu-bolum-skc-oldu-aslnda-yazarak.html


26 Mart 2017

Piç'e Sevgilerimle

(Aşağıdaki cümleleri 22 Aralık 2016'da yazmıştım ve o ara görüşmekte olduğum ve nerdeyse görüştüğümüzün her defasında kavga ettiğimiz Piç'e yazmıştım ama ona atmadım, içime attım. Çünkü bazen elinden gelen her şeyi yapmışsındır ve artık sadece içine atman gerekir.)

Merhaba,

Sadece içimden geçenleri, sözüm kesilmeden ve heyecandan titreyen sesimi  sana belli etmeden söyleyebileceğim tek yöntem bu olacak sanırım. Çünkü seninle konuşmaya başladığım zaman, açıklarımı yakalayıp benimle dalga geçebilmek için tüm dikkatini bana veriyorsun ve ben o an heyecanlandığım için tüm mantıklı cümlelerimi yere döküveriyorum. Bu yüzden yazmak, ama sadece sana yazmak, kelimelerim dökülmeden sana aktarabileceğim en mantıklı yöntem bu. 

Bu yöntemi keşfetmişken, sonda söyleyeceğimi de başta söylemek istiyorum; sırf seninle seks yapmak için buluştuk diye aramızda aşk olamaz diye bir şey yok. Böyle bir şey oldu diye de birbirimizi aşağılamak ve küçümsemek zorunda değiliz. Yapmamız gereken şey, kendimizi bir birimize bırakmak. İşte hepsi bu ve ben sadece bunu yapıyorum.

Hem iki erkek birbirini çok ama çok saçma bi şekilde sevebilir. Ya da bir erkek, diğer erkeği çok aptalca sevebilir. Hatta sadece seks amacıyla buluşmak için sözleşmiş olsalar bile, buluşma gerçekleştiği anda taraflardan biri  elinde olmadan diğerine aşık olduğu için oyun bozanlık edebilir. 
Zaten anlamsız olan dünyada, her şey koyulmuş olan kurallara göre olmak zorunda değil. Ya da ikimizin arasında yaşananlar kural dışı olsun. Ne olacak ki? Evet, zaten ben bir oyunbozanım ve bu elimde değil.

Hem bunu ilk defa yaşayan insanlar biz değilizdir. İlk defa böyle olmuş gibi davranmamıza gerek yok. Sadece bizim gibi saçma bir ilişki içinde olan insanlardan haberimiz yoktur ve bu yüzden saçma geliyordur, o kadar.
Zaten bizim dışımızda milyonlarca insan daha yaşıyor ve işte biraz da buna dayanarak söylüyorum; kesin bizim aramızdaki saçmalık olarak tanımladığın güzel şeylerin aynılarını onlardan binlercesi de yaşıyordur ve onların bizden olmadığı gibi, biz de onlarınkinden haberdar değiliz..

Tüm bunlar bi yana; ilk günler hatırlıyorum da; seni sevdiğime inanmıyordun ve “bırak bunları” tadında cümleler sarf ediyordun. Şimdi ise benim seni sevdiğime, ama senin beni sevmediğine yalnız inanıyorsun. Gördün mü aramızdaki ilerlemeyi; seni sevdiğime inanıyorsun ve bundan eminsin. Çünkü seni, sadece sen olduğun için seviyorum.
Zaten bu kadar öfke, bu kadar kızgınlık, bu kadar saçmalık normal insanlar arasında olmaz. Bu ikimizin arasında olan ve olmaya devam etmesi gereken özel bir şey. Hatta “en güzel şey” demeliyim buna.. 

Biliyorum, sen, sadece beni kısa boylu biri olduğum için sevmiyorsundur. Belki biraz da çirkinimdir. Tamam ama yapabileceğim bir şey yokki. Bunlar insana verilmiş olan değişmez özellikler. Gerçi bunlara değinmem de gereksiz oldu. Çünkü zaten biliyorsun ve keşke sırf bildiğin için boyuma takılmasan, sadece seni ne kadar uzun boylu sevdiğime odaklansan.. 

Tüm bunların yanında, evet, kendince haklısın ve sana saygı duyuyorum. Ama biliyorsun, az önce dediğim gibi; bu benim elimde olan bir şey değil ve bunu, seni boyumdan çok severek telafi etmekten başka yapabileceğim hiçbir şey yok..

Biliyorsun, küçücük basit bi aklım var ve bu yüzden bazı şeyleri düz anlıyorum. Kimseye anlatmadığım ve anlatmayı da hiç düşünmediğim yönlerimden biriydi bu. Çünkü insanlar acımasız ve senin eksikliğini alıp, dalga geçilecek başka bir fırsata dönüştürüyorlar. 
Seninle yaşadığımız problemlerin başındaki sebeplerden biri bu. Ama kabul edersinki, ilk günlerdeki kadar problem yaşamıyoruz. Çünkü sana hiçkimseye anlatmadığım bu yanımı anlattım ve sen beni anladın. Anlamak için çaba sarf ettin ve bu yüzden; cümlelerin, davranışların benim anlayabileceğim şekilde evrimleştiler. Bu çok şiirsel. Bunun benim için olan değerini anlatamam. Keşke benim gözümden, senin bu basit gibi gördüğün davranışını görebilsen..

Diğer yönlerimden biri de “koku” alamıyor olmaktı. Bunu söylediğim bir kaç yakın arkadaşım ve ailem var. Onlar dışında hiç kimse koku alamadığımı bilmez, bende eğer karşımdakiyle uzun zamandır tanışmadıysak ve samimi değilsek söyleme gereği duymam. 
Ama bunu da sana söyledim ve sen benim yanımda osurdun. bu çok güzeldi. Senden çıkan “tırt” sesini duyduğumda, çok mutlu olmuştum. Benim yanımda kendin olman harika bir şey. Koku alan herkese göre iğrenç olan bu şeyi içten buluyorum.

Diğer bir yönüm ise; SADECE sana söylediğim “kelimeleri görsel olarak beyninin içinde görmek” konusuydu. 
Biliyorsun, bu konuyu da en ince detaylarına kadar anlattım. Hatta bu durumu herkeste yaşamadığımı da sana söyledim.. Kelimeleri görme işini, SADECE çok ama çok etkilendiğim insanlarda yalnız yaşıyorum. 
Senin söylediklerinin hepsi bir imge ile veya düz bir kelime ile karşımda duruyorlardı. Bunu seninle yaptık, hatırladın mı? ve hatta MESELA kelimesini örnekleştirmiş, sen de nasıl gördüğümü detaylı olarak sorduktan sonra "çok ilginç" demiştin.
Bu muhabbetimizden sonra benimle olan konuşmalarında daha dikkatli olmuştun ve daha az tartışmaya başlamıştık. Çünkü kurduğun cümleleri, kafamda birer nesne olarak gördüğümü biliyordun ve bu yüzden farkında olmadan daha dikkatli cümle kuruyordun. 
Böyle yapmanı da çok romantik buluyordum. Zaten elimde değildi.

Eminim bu yönüm olmasa bile, yine de söylediklerinden etkilenirdim. Çünkü her söylediğin önemliymiş gibi, her söylediğin bir Kutsal Kitap ayetiymiş gibi hissediyorum. Konuşman, konuşman ve konuşman. Dakikalarca susmadan konuşurken seni hiç bölmemem bu yüzden. Her hangi bir konu hakkında konuşman hoşuma gidiyor. Sonsuza kadar konuşmanı istemek gelirdi içimden, ama sen dalga geçtiğimi düşünürsün diye susardım ve öylece bakardım sana.
Bunu bana, sen de “bazen anlatıyorum öyle bakıp kalıyorsun ve ben içimden ‘niye anlatıyorum ki’ diye düşünüyorum” diye anlatmıştın. Hatırlıyorsun değil mi?
Evet seni dinlemek çok güzel. Önemli veya önemsiz bir şeyler anlatman çok hoştu ve zaten biliyordum, gerçek birileriyle konuşmaya ihtiyacın vardı. Ben ise kurduğun dünyalarındaki tek gerçeğindim. Büyük bir ihtimalle hep de öyle kalacağım. Çünkü zihinsel hastalığın yüzünden dış dünyada bir ucube olarak görülüyorsun ve tanımadığın insanlarla konuşmaya başladığın andaki kekelemen de bu yüzdendi. 
Oysa ihtiyacın olan tek şey karşılıksız bir sevgiydi. Ailen ise seni her şeyin bir karşılığı olduğu bakış açısıyla büyütmüş oldukları için buna inanmıyordun. ailen geleceğini çalmış. Belki de onlardan kaçmanın  bir (farkında olmadan) nedeni de budur. 

Tüm bunlar bir yana “Seni neden seviyorum ki?” diye bende çok düşündüm, bir neden bulamadım. 
Ama sevmemi tetikleyen şeyler olduğunu düşünmüyor değilim. Örneğin; gülüşün, bir olay karşısında hınzırca tebessüm edişin, sinirlendiğinde dik dik bakman ve el kol hareketlerini kontrol edemeyişin, sürekli düşünceli olman da ayrı güzel. Hatta sanırım en güzeli bu. Sen düşünürken, ben seni izlediğim zaman, içim huzurla doluyor. Bir de tatlıyı sevmeni de seviyorum. Hatta tatlı buluyorum.

Bedensel olarak ise; Adem Elmanı, alnın ile saçlarının birleştiği sağ alın kemiğini, sağ gözünün altındaki boş alanla, sağ yanağının ve sağ burun deliğinin hemen üstündeki o üçgene dönüşen alanı, kirli sakalını, azcık daha büyüyen göbeğini, parmaklarını ve parmaklarının üstündeki kılları, dişlerini ve son olarak; sağ ve sol kol dirsek boğumlarını seviyorum. 
Evet, sanırım bunu da söylemem lazım; pipini de seviyorum ve poponu da.

Tüm bunların sonunda ise; seni tümden seviyorum. Beni siktiğin için seni sevmiyorum, çünkü biliyorsun; seni sevdiğim için beni sikebiliyorsun. Bunu bil lütfen. Ama biliyorsunki, biz insanlar hayvanlardan farklıyız ve birbirimizi sadece sikmek için arzulamayız, birbirimizi sadece içine boşalacağımız bir eşya, bir avuç içi, herhangi bir nesnenin deliğiymiş gibi sikerek arzulamayız. Biz, hayvanların aksine birbirimizi sevdiğimiz için arzularız ve severek sikeriz. Bizi insan yapan şey biraz da budur. Diğer canlıların aksine, biz birbirimizi sırf sevdiğimiz için bile sikebiliriz. Seni seviyorum.


(Umarım çok karışık olmamıştır. Her şey hakkında yazmaya ve içimdeki dağınıklığı bu şekilde az da olsa toparlamaya çalıştım. seni ve sana aniden sarılarak seni öpmeyi özledim.)

24 Mart 2017

sen, ben ve allah

biliyorum hiç yakışmadık birbirimize
ama buna rağmen kendimi o kadar güzel kandırdımki.

seninle, önünden geçtiğimiz dükkanların camlarındaki yansımalarımıza bile bakmadım
oysa ben en çok yanımdakiyle gezerken buna dikkat ederdim.

artık biliyorum, hep sırıttım yanında. 
sırıtışımı kendinden saklamak için
gizlice buluşmanı bile umursamıyormuş gibi yaptım.

beni, kalbimin büyüklüğünden, yüreğimin güzelliğinden, mütevaziliğimden dolayı değil de 
sikimin büyüklüğünden dolayı sevdiğini hep görmezlikten geldim. buna ihtiyacım vardı.
kendimi o kadar güzel kandırdım ki, zamanla ben bile inandım. hatta aşık oldum 

bu yüzden olsa gerek hiç kimsenin olmadığı yerlere gittik
hiç kimsenin olmadığı yerlerde buluştuk, seviştik. sadece allah vardı. zaten seni sevdiğimi de bi tek o bilmişti.


(Bunu 27 Ağustos 2015'de yazmışım. Şimdi yayınlıyorum.)


18 Mart 2017

Milena ile Tekrar Buluşmak, ya da Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Artık birbirimizden tamamen ayrılmış ve eski yalnız hayatlarımıza dönmüş olsak da, geçen gün Öküz'le buluştuk. Yüzü her zamanki gibi, karşısındakinin ona nasıl davranacağını iyice anladıktan sonra, şekil almaya hazır bir ifade ile bana baktı.
Elimi uzatmasam tokalaşmayacak, gülümseyerek "merhaba" demesem asla "merhaba" demeyecek ve yüzü hiçbir zaman gülmeyecekti.
Tüm bu düşünceleri kafamdan def edip, sanki ben güldüğüm için o gülmemiş gibi sağdan soldan konuşmaya başladık.

Meğer komşusu Yasin'in annesi aniden hastalanınca hastaneye kaldırmışlar. Kadın ertesi gün ölmüş. Yasin'e dayısı bakmaya başlamış ama çocuğa da sürekli "git çalış, eve para getir" diyorlarmış.
Yasin, 2 yıllık üniversiteyi anca bitirmiş saftirik bi çocuk. Onunla ve annesiyle, Öküz'ün, benim zorlamamla beni iftara çağırdığı bi gün tanışmıştık. Yasin ve annesi de gelmişlerdi.
Ben, Öküz, Öküz'ün Annesi, Yasin ve Yasin'in Annesi hep beraber oturup iftar yemeği yemiştik.

Yasin'in annesi yemek boyunca aptal şapşal konulardan konuşmuş, oğluyla da aynı kalitesiz esprileri yapıp gülmüşlerdi. Allah beni affetsin ama, kadının bu muhabbetlerini çektiğim iftar gecesinde "herkes doğurmamalı" diye düşünmeden edememiştim. Durup dururken aniden kahkaha atması, her şeye abartılı şaşırması ve sürekli sigara içmesi dışında bi tuhaflığı da yoktu, ama işte ne bileyim. Şeytan bi kere içime girmiş ve kadına karşı dolduruşa getirmeyi başarmıştı bile.

Yasin'in babası, Yasin doğduktan sonra onları terk etmiş. Yasin ve annesi öylece kala kalmışlar. Babası bir daha da arayıp sormamış. Bi ara Bursa'da olduğunu öğrenmişler o kadar.
Kadın terk edildikten sonra, küçük restoranlarda bulaşıkçılık yaparak Yasin'i büyütmüş ve işte 22 yaşına kadar getirmiş. Önceki aya kadar Yasin'le babaevinde kalıyorlardı ama Yasin'in anneannesi ölünce, diğer kardeşler evi satmışlar ve Yasin'le annesi'ni de kapı dışarı etmişlerdi. Yasin'le annesi Öküz'ün alt mahallesindeki bi barakaya yerleşmişlerdi. İşte geçen haftalarda Yasin'in annesi'de aniden ölünce, dayısı gelmiş Yasin'i yanına almış ve "git çalış eve ekmek getir" diyormuş. Ama tabii Yasin'in sömürüye açık bir psikolojisi var, umarım sadistik kişilik bozukluğu olan birine denk gelmez ve sakin bir hayat yaşayıp gider...

Bu dünyada, zayıflar daha da zayıflıyorlar. Bunun nedenini bilmiyorum. Hayat herkese eşit mi davranıyor artık ondan da emin değilim. İstediğimiz gibi bir hayat yaşadığımızdan şüphem yok, ama bazılarımız, henüz ne istediğini de bilmiyor. özellikle Yasin gibi olanlar. Onların korunmaya gerçekten çok ihtiyacı var.
Öküz'e "yasin'e bazen harçlık ver, maaaşının 20'de 1'ini aylık olarak ona ver, nasılsa sana dokunmaz" dedim, güldü.
İnsan güçlü ise, neden zayıflara yardım etmezki. Ve üstelik zayıf olanın, zayıflığına kendisi en yakınında şahitken.
Anladığım kadarıyla para biriktirme hastalığı, insanı iyi olmaktan ve iyilik yapmaktan alıkoyuyor. İnsan kötü olmayı kendinde hak görüp, o kötülüğe de teslim oluyor.

Yasin konusundan konuyu saptırıp başka şeyler konuştuğumuzda, Öküz, mahalledeki kedileri anlattı. Birini almışlar eve besliyorlarmış. Güldüm.
Fotoğraflarını gösterdi. Küçücük bir kedi yavrusu. Yasin'den daha tatlı.

Konularımız uzadı gitti, konuşmadık hiçbir şey bırakmadık. Artık gezerken konuşmaktan yorulduğumuzu anladığımızda  Mecidiyeköy'deydik ve o bana "senin orospu da buralardaydı. arasana" dedi.
Dönüp ona baktım. Acınılası haline ve bana laf sokma çabasının ne kadar gereksiz olduğuna. Güya kendince, benim kendisine göre ucuz insanlarla muhatap olmamdan dolayı beni ezmeye çalışıyordu. Göz göze geldiğimiz sırada, telefonumu çıkarıp "iyiki hatırlattın, dur bakayım Milena ne yapıyor" deyip o sırada rehber'den onu bulup arama tuşuna bastım. Milena'nın telefonu çalarken, Öküz sinir olmuştu bile. Bu yüzden;
-yapma bunu. ne gerek var şimdi?
-ee sen ara dedin, seni mi kırıcam
-ya yapma
-ama aşk olsun sen ara demedin mi?
-ya tamam arama
-yok yok dur telefon çalıyo kapatamam zaten
-ya kapat şunu. tamam, uzatma
-ayıp olur ya, çağrı atmışım gibi olmasın" diye Öküz'e cevap verdiğim sırada Milena telefonu açtı ve "naber"li bir muhabbet başlattı.
Öküz ise yanımda sinir olmuş, küfürler ediyordu.

Milena'ya "Mecidiyeköy tarafındaydım da, öylesine işte seni de aradım, sonra konuşuruz" dedim ve kapadım.
Telefonu kapadığımda Öküz'ün yüzü patlıcan'a dönmüştü. Neden böyle yaptığım üzerine sorular soruyor ve ciddi bir şekilde cevap bekliyordu.
"ee sen ara dedin, ben de aradım işte. ne diye kızıyorsun? kızacaksan da ne diye ara diyorsun. kadın aklımda bile değildi, ama sen benimle dalga geçmek için ara ara dedin, ben de aradım. seni dinleyip Milena'yı aramamı kaldıramıyorsan benimle bu tür sidik yarışlarına girme" dedim ve bizim ağız dalaşımız başladı.
1 km kadar yolu  onun bana ettiği hakaretler eşliğinde yürüdükten sonra dönüp "tüm bunlar için benden özür dile" dedim ve hepten sinir oldu. Israrıma rağmen özür dilemeyince, az önce ağzımda biriktirdiğim tükürüğü suratına savurup "bi daha yiyemeceğin boku kaşıklama" deyip yanında ayrıldım.

Ondan ayrıldığımda, küfür ettiği mesajlar atmaya başladı ve tam o sırada Milena arayıp "bana gelsene" dedi. Ona "tamam" deyip telefonu kapattığımda Öküz hâlâ küfürlü mesajlar atıyordu.
Milena'nın kapısına geldiğimde, penceresini tıklattım ve o büyük bir gülümsemeyle kapı otomatına bastı. Apartmandan içeri girip, onun kapısına gittiğimde çoktan açmıştı bile.
Aşağı sarkmış koca memelerini göğsüme iyice bastırarak sarıldı ve "seni özlemişim" dedi.
"Ben özlemedim, bu taraftayken öylesine aramak istedim" diye cevap verdim, dudaklarını büktü. "Hadi amaaa, birbirimize rol yapmayacağız. Sevmiyorum böyle şeyleri." dedim ve bükük dudaklarını düzeltip dudaklarımdan öpüp içeri buyur etti.

 İçeri girdiğimizde "ev arkadaşım ve annesi yan odada, fazla ses çıkarmayalım olur mu?" dedi ve ben "tabiiki" dedim, gülümsedi.
Yeni bir ev arkadaşı bulmuş, güzel tatlı bir kızmış. Annesi bazen gelip gidiyormuş da ev şenleniyormuş. Onun dışında zatan hayatında bir değişiklik yokmuş.
Erkek arkadaşı da artık onu aramıyormuş. Çünkü karısı hastalanınca vicdanen rahatsızlık duyup, Milena'yı terk etmiş. Bazen telefonlaşıyorlarmış o kadar. Onun dışında görüşmüyorlarmış.

Ev arkadaşı almak iyi olmuş, böylece biraz daha rahatlamış. Belki daha da iyi olabilirmiş. Ama işte elinden gelen bir şey yokmuş.
Konular uzadı gitti, o sırada ben onun yatağına uzamış öylece tavana bakıp, onu dinliyordum, o ise kendine bir cigara sarıyordu. Cigarasının arasına ot bok bir şeyler kattı, iyice sarıp yaktıktan sonra tek bir fırtta bitirmek istermiş gibi derinlemesine daldı. Çıktığında ciğerleri dolmuştu, bir kaç saniye sonra dumanı dışarı verdiğinde, hayatın ona beklediğini vermediğini söylermiş gibi bakıyordu.
Hayat ona da büyük bir hayal kırıklığı yaşatmış.
Belliki o da çocukken, büyünce "sadece mutlu olunur" sananlardandı...

Cigarasını çekerken, başını bacak arama koyup derin bir nefes çekti. Başını okşayıp gülümsedim. O da gülümsedi ve yerde dizlerinin üzerinde dikilip poposunu işaret etti.
Yataktan kalkıp arkasına geçtim, sırtından sarılırken memelerini çıkarıp öptüm. Böyle yaptığım sırada kendimi, annesinin memesinden merhamet bekleyen bir çocuk gibi hissettim.
Uçları serçe parmağım kadar kalın meme uçları, sımsıcak göğüs kafesi ve iyice sarkık memelerini hafifçe sallarken gülümsedi.
başımı memelerine koyup bir kaç saniye öyle kaldım. Onunda hoşuna gitmişti bu hareketim. Uzun zamandır hayvan sevmek dışında kimseye bu şekilde sevgi göstermediği belliydi. Zaten köpeğini de bi kaç hafta önce erkek arkadaşına vermişmiş.

Memelerinin arasını öptüğümde, iyice sertleşmiştim. Bakışıp iki gülüştük ve sonra arkasına geçip pantolonunu aşağı kaydırdım. O cigarasından derin bir yudum çekti, ben çantamdan kondomu çıkarıp pipime taktım.
Bir kaç dakike sonra boşaldığımda sırtına yapışmış haldeydim ve o "teşekkür ederim, iyi geldi" dedi. Güldük.

Cigara içmeden seks yapamaması, yalnızlığını yok etmek için  bedenini araçsallaştırmasının göstergesiydi. Milena aşık olunmak, tapılmak, uğruna ölünmesini istemiyor. Sadece elinden tutulsun beraber yürünsün istiyor. Çünkü milena yalnızlığının içinde kaybolmuş.
İnsanın, kalıcı yalnızlığı alt etmesi gerektiğinin farkında değil. Böyle giderse Milena bir kaç yıl sonra ölümü düşünecek ve eğer çok düşünürse de intihar etmek ona fazlasıyla mantıklı gelecek.
Umarım intihar etmez.

İkimizde toparlandığımızda, ona Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabını sordum (Milena'yla şurda tanışmıştık ) gitti getirdi. O getirdiğinde alıp "bunu ben alayım ya, bende kalsın" dedim ve o da "olur" dedi. Aldım çantama attım (nasılsa ondan geriye bi tek bu kalacak) ve sağdan soldan muhabbetlerimiz uzadı, Milena ikinci cigarayı sarmaya başladı.
Sıkıldım ve "artık gideyim, zaten arkadaşın ve annesi de içerde, onlara yakalanmıyım. ayıp olmasın" dedim ve o da kalkıp beni sesssizce uğurladı. Çıktım eve gelirken, yolda Öküz'ün mesajlarını okudum, hepsine tek tek yanıt verdim.
Kendime değer vermeye başladığımdan bu yana, kimsenin bana hakaret etmesine izin vermiyorum. Ben sanırım biraz değiştim. Değişince, kendimi de iyileştirdim.

8 Mart 2017

dünya kadınlar günü

iki kere iki dört eder.
adam kadını çok sever.

iki kere iki dört eder
adam adamı çok sever.

iki kere iki dört eder
kadın adamı çok sever.

iki kere iki dört eder
kadın kadını çok sever.

iki kere iki dört eder
herkes zamanı geldiğinde birbirini siker, böylelikle dünyada hayat devam eder.

5 Mart 2017

bir kaç yılda bir sevişenler kulubü

Sabah uyandığımda yanımda uyuyan adama sarıldım ve sarılmamla o da uyandı..
Onunla ilk ve son olarak, 4 yıl önce cihangir'deki evdeyken yatmıştık. Tabii tanışmamız 4 yıl önceki yatmadan 2 yıl öncesine dayanıyordu ve onunla, barda göz göze geldiğimiz ilk gece, sanırım  bu üçüncü görüşümdü ve tatlı sırıtışıyla küçük dişlerini ortaya serdiğinde içimden "la bunlar nasıl dişler" demiştim.

Biraz itici olan bu diş yapısı, onun derin ve uzun uzun bakmasıyla ortadan kalktı. Yanına gidip elimi uzattığımda, onca kalabalığın arasında ukalalığımı hoş görüp elimi tutmasıyla muhabbet etmeye başladık. İşte 24 yaşında işinde gücünde biriydi.
Mesleklerimiz ve yaptıklarımıza değindiğimizde, beni hafife aldığını yüz mimiklerinden ve farkında olmadan beni süzüşünden anladım.
İnsan böyledir işte, tanıştığı kişiye hemen puan verir ve dikkate alıp almayacağını netleştirir.

O da içgüdüsel olarak beni puanlamış, dikkate alınamayacak biri olduğuma karar verdikten bir kaç saniye sonra da, muhabbet etmek için sorduğum sorulara öylesine cevaplar vererek, benimle ilgilenmediğini belli etmişti.
Zaten 3 dakika sonra da "ben biraz içeriye bakınayım" deyip yanımdan kaçmıştı.

Oysa ben tanışmamızın devamının gelmesini o kadar çok istiyor ve tabiri caiz ise de, ses tonum, mimiklerim, el kol hareketlerimle o kadar çok belli ediyordum ki..
İşte bir kişinin istemesi yetmiyor ve o kaçmıştı bile. O zaman yirmibeşinci yaşımdaydım.
Canım her şeye sıkılırdı. bu yüzden olsa gerek red edilmeyi de hak etmediğimi düşünürdüm.

Sonra tabii o gece barda biraz daha oyalanıp, canım iyice sıkıldıktan bir kaç dakika sonra da çıkıp sokaklarda gezmiştim. Eve gelip yorgun argın bir şekilde uyuya kalmış, aradan işte 2 yıl geçip gitmiş, ben yirmiyedinci yaşıma girmiştim.

27 yaş, cihangir'deki eve yeni taşındığım zamanlardı ve o sıra Kırklareli'nde biriyle yazışırken, onun "hadi gel, nasılsa bayramı tek geçireceksin. en azından biri yanında olsun" teklifiyle otobüse atlamış, ona gitmiştim.
Ama çocuğun adresine gittiğimde, açılan kapının ardında, fotoğraflarındakinden ve hatta kameradakinden çok çok farklı biriyle karşılaşmış, resmen sanki kandırılmışım gibi hissetmiştim.
O an dönüp gitmek için bir an cesaret etsemde, onlarca kilometrelik yol yorgunluğundan dolayı gülümseyip "hoş bulduk" demekle yetinerek içeri girmiştim.

Biraz muhabbet, biraz kakara kikiri ettikten sonra uyumak istediğimi söylemiş ve sonra da uyumak için bana hazırladığı yatağa girmiştim. Yatağa girdiğim sırada gay app'lerinden birini açmış, etrafta ne var, new york diye bakınırken, 2 yıl önce barda tanıştığımız küçük dişliyi görüp "selam, napıyorsun, nasıl gidiyor yavru" falan filan diye yazıp uyumuştum.

Ertesi gün misafiri olduğum ev sahibinin biraz darlamasından dolayı gitmek istediğimi söylemiş ve bir şeyler atıştırdıktan sonra çıkmış, ilk otobüslede tekrar Cihangir'e dönmüştüm.
Eve geldiğimde gay app'i açtım ve bizim küçük dişlinin "selam, beni nerden tanıyorsun?" gibi soruları ard arda yazdığını görmüştüm.
Bi benden, bi ondan cevaplaşırken, onunla, bardaki ilk tanışma muhabbetimizi hatırlatmış ve "senden çok hoşlanmıştım ve bunu da zaten fazlasıyla belli etmiştim. ama sen pek siklemedin :)" diye yazdım.
Onun "sen de hoşsun, niye siklememişim ki?" diye yazmasıyla muhabbetimiz iyice gevşedi ve öyle böyle derken, ertesi gün çıktı geldi.
Salonda oturup Cihangir'in çiş kokulu ara sokaklarını izlerken lafladık ve bi kaç saat sonra ise kucak kucağa bi halde buluverdik birbirimizi.
Toparlanıp ayrıldığımızda pek memnun kalmamıştık birbirimizden ve doğrusu ben de anladımki, ikimizde bir skor peşindeydik.
Onu sayı haneme yazmıştım, ama sayının canı cehennemeydi.

O, ehe ehe sırıtışları arasında "artık gideyim" dediğinde saat baya ilerlemişti ve ben de "olur" deyip üstelememiştim. Bu yüzden o da kalktı gitti ve böylece aradan 4 yıl geçti..

Dün gece aynı gay app'inde gezinirken yine onu gördüm ve "bu ne tatlılık xx" dedim ve o "sağ ol, çıkaramadım" dedi ve başladı muhabbetimiz.
O gecenin detaylarından sadece birini söylediğimde beni hatırladı ve o geceyi, ve evimi, ve yaptıklarımızı, ve sonrasını, ve konuşmalarımızı, ve sanki aradan geçen 4 yılı kapatmak istercesine ard arda yazmaya başladığında "yazışmak çok zor, arasana" deyip numaramı verdim, bi kaç saniye sonra aradığı gibi de hayatını anlatmaya başladı;

Bir sürü şey olmuş işte, annesi ölmüş, ablalarıyla arası açılmış, sonra yine düzelmiş, bu arada işi gücü batırmış, depresyona girip, birikiminin büyük bir kısmını har vurup harman savurmuş, elinde küçük bahçeli bir ev, 4 yıl önce bana geldiğinde yeni aldığı arabası ve sadece köpeği kalmış.

Anne yokluğu çok başkaymış. Zaten baba neyse de, annenin yeri doldurulamazmış. Belki de babasını kaybettiğinde yerine annesini koyduğundan olsa gerek, babasının acısını o zamanlar çok yaşamamış. Ama aradan bir kaç yıl geçip annesini de kaybedince yerine koyacak kimse bulamamış ve psikolojisi bozulunca da hayatı darmaduman olmuş.

Çok şükür şimdi iyiymiş, toparlanmışmış, daha kötü günleri bir kaç ay öncesince bırakmışmış falan.
Günler böyle geçip giderken işte şimdi biraz daha iyiymiş. Beni de özlemişmiş.

İltifatının hoşuma gittiğini telefonun diğer ucunda bekleyen ona belli etmek için, tüm insanların sırıtış anında burnundan çıkardığı hırıltılar eşliğinde "eyvallah" demekle yetindim.
O an büyük bir kara deliğe düşmüşüz gibi bir sessizlik oldu. Çok yapaydık ve bunu ses tonumuzla yalnız değil, kullandığımız kelimelerden kurduğumuz ucuz cümlelerle de belli ediyorduk.
İlkimizde birbirimizi anlamıştık. Bu gece biriyle olmak istiyorduk ve aslında bu kişinin kim olduğu önemsizdi. Hazır hoşlandığımız ve bildiğimiz biri varken, yatacağımız kişi neden biz olmayalımdık ki?

Muhabbet yarıda kesildi ve ben "eğer dönmeyeceksen, bana gel. nasılsa tekim, ev büyük" dedim ve o da hemen atlayıp "olur, biraz geziyim, arıycam seni" dedi.
bir kaç saat sonra ben uykudayken aradı, evi tarif ettim, whatsapp 'den konumu attım, çıktı geldi.

Şimdi biraz daha kilo almış ve bundan dolayı da yüzü iyice balon gibi olmuş. Balon gibileşen yüzüne ülkücü bıyığı tam oturmuş. Siyah kadife kundurası, koyu lacivert kumaş pantolonu, beyaz gömleği ve kahverenginin en açık renklerindeki ceketiyle mahalle abisine dönüşmüş, öyle kalmış.
gülümsedim ve "hoş geldin" dedim, gülümsedi ve "hoş bulduk" dedi.

20 dakika sonra 4 yıllık süredeki hayatını yine özet geçmişti.
İçi yanmış, kül olmuş, şimdi su döküp duruyordu. Toparlanması ve yıkılan içini imar etmesi gerektiğini anlaması güzel olmuş. En azından artık daha iyiymiş. Zaten ölenle de ölünmezmiş. Ama böylesi de çok acımasızcaymış.

Böyle dediğinde yanyanaydık ve dönüp bana baktı.
Hadi beni öp adlı o hissi kucağıma bıraktığında dönüp başını kendime çekip boynumun altına gömerken, iki elimle de "geçti gitti" dercesine sarıldım. Anladı, kendini koyverdi ve cidden üzerimde ağırlığını hissettim.
Hayvan iyice dobişko olmuştu ama şimdiki ruh hallerimizden dolayı sessiz kalıp, nefessiz kalsam bile bu anın geçmesini beklemeliydim.

Aradan bir kaç dakika geçtiğinde "soda var mı" dedi ve bunu kurtuluş müjdesi olarak fırsat bilip "var galiba. bakıyım mı?" dedim ve kalkıp mutfağa gittim. 2 soda açıp geldim, sodaları kafaya dikerken yine konuşuyorduk. bi an ne söylediğini hiç anlamadığım için "gülsem iyi olacak" diye düşündüğümden, dönüp ona gülümsedim ve o beni öpmek için dudaklarıma uzandı. Öpüştük ve zaten artık kıyametimizin kopması için bir engel kalmamıştı.
bi ara sevişmeye kaptırıp giderken "en son ne zaman boşaldın" diye sordu. Ben de "bir kaç saat oldu" dedim.
-Nasıl? osbir mi çektin?
-yok ya. geçen aylarda bi kadınla tanışmıştım, bu akşam o aradı. ben de kalkıp ona gittim, beraber olduk ( o kadın milena: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/11/sokak-kadn-vicdanl-surtuk.html )
-hımmm. güzel miydi?
-değil.
-güzel değilse, niye siktin?
-ya sanırım, am'ı, sikten az, götten çok seviyorum bu yüzden olabilir. tabii en büyük neden de am'ın verdiği zevki unutmak istemiyorum. bu yüzden olabilir. unutmamak için de, arada böyle deneme sürüşü yapıyorum.
-ahaha. daha çok kadınlarla mı, erkeklerle mi oluyorsun?
-daha çok erkeklerle oluyorum. hatta romantik olarak sadece erkeklere ilgi duyuyorum diyebilirim. kadınlara ise romantik duygular besleyemiyorum. gerçi, henüz romantik duygular besleyeceğim bir kadınla da karşılaşmadım.
-ama erkeklerle olmak çok daha iyi değil mi?
-evet. zaten erkeklerle sevişmek, kadınlarla yiyişmek güzel.
-ahahaha niye lan
-yaw çünkü erkekler, erkek erkeğe sikişmeyi bilmiyor, sikişmenin de bi yerden sonra bokunu çıkarıyorlar.
-cidden böyle mi düşünüyorsun?
-evet. erkekler bir şeyi tadında bırakamıyorlar. sürekli kendi kendilerine meydan okuyorlar, sürekli kendileriyle bir yarış içindeler. yatağa girdiklerinde de öyle davranıyorlar. bu yüzden olsa gerek, erkeklerle sikişmeyi sevemiyorum. ama kadınlar ve am'ları çok farklı. sımsıcak ve verdiği o his çok hoş. hayatımda belki de bu yüzden; ne bi erkek bi kadının yerini, ne de bir kadın bir erkeğin yerini alamıyor. her ikisini de kendi cinslerinde hissettirdikleri özel duygular eşliğinde ayrı seviyorum. hatta keşke hem kadın, hem erkek sevgilim olsa ve biz üçümüz beraber yaşasak.

-ahahaah gel buraya" dedi ve beni kendine çekince sevişmeye başladık, yarım saat sonra da kıyametimiz kopunca ölüverdik.

Sabah 08:05'de tekrar dirildiğimiz zaman, ona sarılmıştım ve o da bu yüzden uyanınca, bi kıyamet sahnesi daha çektik, sonrasında da toparlanıp duşa girdik.
Saat 10:30'u geçtiğinde giyiniyorduk ve o "ben gideyim, 4 yıl sonra görüşürüz" adlı esprisini yaptı.
"Olur, olur" demekle yetinirken gülümsedim ve uzun uzun bakıştık. Bakışmamız artık madenileşip anlamsızlaştığında öpüştük, o da giyindi gitti.
---Dı end----

27 Şubat 2017

Sevilmek, akıllı olmak veya ev kirası

Yine hiçbir şey yapmak istemediğim dönemdeyim.
İnsanlardan da yoruldum, birileriyle konuşmaktan ve ağzımdan çıkan cümlenin ne anlama geldiğini açıklamaktan da yoruldum. Herkesten ve her şeyden yoruldum.
Öylesine oturup boş boş saatlerce tavana bakasım var.

Varsın deli desinler ve buna rağmen altıma sıçıp, paçalarımdan taşan bokumla oynayasım da var.
Ama sanırım tüm bunları yapmamı engelleyen tek şey evimin kirasının olması.

Kira demişken, aklıma geldi de; belki de bizi akıllı olmaya mecbur bırakan nedenler olmasa aslında hepimiz delirmeyi seçerek rahatlayacağız. Çünkü kolay olan şey delirmek ama biz insanlar zoru seviyoruz ve akıllı olmayı tercih ediyoruz.

Tabii bi yandan da geleceği azda olsa gören varlıklar olarak; delirecek kadar da güçlü değiliz ve bu zayıflığımızı örtmek için günün gerektirdiği şekilde giyinerek ortalıkta gezinip duruyoruz.

Tüm bunlarla beraber, yaşam gittikçe tuhaf bi hal alıyormuş gibi görünüyor ama aslında yaşamın kendisi zaten kocaman bir tuhaflık.
Bunu anlayamıyorum.

Daha önceleri, bazen, tuhaf olanın aslında biz olduğumuzu düşünürdüm. Şimdi ise öyle düşünmüyorum. Artık insanların basit ve sadece sevilmeye değer varlıklar olduklarından emin olmaya başladım. Yaptığımız her şey sırf biraz daha sevilmek için. Bunu kontrol edemediğimiz de ise delirerek rahatlıyoruz.
Ahh bir de şu baş ağrım olmasa.

15 Şubat 2017

Torbacı Mülayim

İnsan büyüdükçe, yaş aldıkça ve hatta sakalına sessizce yerleşmiş olan ilk beyaz tanesini, bir sabah aynada kendine baktığı sırada görünce, durup geçmişine bi bakış atmadan edemiyor. Neler yaşadım, neler gördüm, ne boklar yedim.
Tadı damağımda kalanlar veya şu an hatırlamaya bile üşendiğim şeyler. Hepsi kendilerine göre bir ben yapmak için uğraşıp didinirken, onlara karşı takındığım inatçı tavrım ile kendim olmayı seçtim ve işte 32 oldum.
Daha doğrusu henüz 31'deyim. Yani en sevdiğim yaştayım, uğurlu sayım.
30 yıllık şu ömrümde bir çok arkadaşım oldu, yaşarsam; şüphesiz yeni arkadaşlarım olmaya da devam edecek. Ama şimdi, bu sabah sakalımdaki tek beyaz tanesini görünce aklıma; sakallarının yarısı beyazlamış olan arkadaşım geldi.

Onunla çocukluğumuzdan bu yana tanışırdık. Zaten aynı mahallede büyümüştük, aynı mahallenin fakirliğini solumuştuk.
İlk görsel am'ı, nerden getirdiğini bilmediğim bir porno derginin sayfalarından koparıp o bana göstermişti. Sonra bakıp öpmüştük. Hatta o alıp kilodunun içine atmıştı ve mahallede o gün öyle gezmişti.
Tabii yaşımız ise o zaman henüz 10-11 idi. Yaptığımız hareketin normalliğini nasıl kabullenmiştim bilmiyorum ama, bana uzatıldığında herkes öpüyorsa bende o am'ı öpmeliyim diye düşündüğüm için öpmüştüm galiba. Zaten sonuçta bir kâğıt parçasıydı ve doğrusu pipimize sürterken de kahkaha atmaktan başka bir şey yapmıyorduk. Sikimiz de kalmamıştı. 

O bayaa yaramaz bir çocuktu. Yani biz bacak kadar çocuklar arasında o, mahallenin en yanarlı dönerlisiydi. Nerde bi gürültü olsa ondan olduğu belliydi. Bütün küfürleri de bilir ve kadın erkek, büyük küçük fark etmeksizin herkese sayardı. 

Biz, ülkenin en fakir şehrinde ve o en fakir şehrin en varoş gecekondu mahallesindeydik. Orda kış aylarında kar, boyumuzu aşan yüksekliğe ulaşıncaya kadar durmadan yağar, tüm evler gözden kaybolup gider, komşu komşunun var olan tek küreğine muhtaç kalırdı. Bir kürekle adeta bütün mahalleli kendi kapısının önünü açardı. 
Mahallelinin hepsinin durumu kötüydü tabii, ama o arkadaşımın ailesinin durumu daha kötüydü. Çünkü herkesten sonra köyden göçüp gelen onlardı ve bu yüzden gecekondularını henüz bitirememişlerdi. Evleri yarı inşaat halinde öylece karın altında yok olur gider, ilk baharda tekrar ortaya çıkardı.

Her yaz da, evin eksik olan bir şeyini yapar, bir sonraki yaz ise kaldıkları yerden tekrar devam ederlerdi.
Tüm çabalara rağmen ev bitecek gibi değildi ve şimdi hatırladığım kadarıyla 2 kış boyunca pencereleri, sadece kalın naylon poşetle kaplı kalmıştı.
Onlar da, karlı soğuk kış günlerinde evlerini ısıtamadıkları için bazen ailece, hala'larında veya amcalarında kalırlardı. Çünkü kalacak başka yerleri yoktu ve en büyük ev onlarınkiydi.

Babaları ve anneleri böyle bir yoksullukta yapacak bir şey olmayıp, sadece birbirlerine vakit ayırıp 4 çocuk yapınca, dayak da tek eğlence araçları olarak duruyordu ve çocuklar paylarına düşeni eksiksiz alıyorlardı.
Dayak yedikleri sırada, o sert kışın ortasında yalın ayak da olsa evden kaçışmaları, anlık da olsa canlarının biraz daha az yanmasını önlüyordu tabii. Ama eninde sonunda eve gitmek zorundaydılar ve gecikmeli de olsa babaları hak ettiklerine inandıkları dayağı, kendi elleriyle fazlasıyla ödüyordu.

Bazen çocukları inşaat halindeki evlerinin çatısına 3-4 gün bağladığı da olmuyor değildi. Çünkü çocukların sürekli evden kaçmalarından, sağda solda sürtmelerinden, diğer mahalledeki çocuklarla kavga etmelerinden, ana avrat dümdüz küfürler etmelerinden, itaatsiz olmalarından, belki de aslında çocukların ta kendilerinden bile bıkmıştı ve bağlamanın tek çıkar yol olduğundan emindi. 

Babalarının kendince, çocuklarını, soytarılık yapmaktan geri koymak için çatıda bağlayıp bir yerlere gitmelerini önlediğini ilk duyduğumda, çocuk halimle bile çok şaşırmıştım. Yani insan neden bağlanır ki diye düşünmüştüm. Tabii bu kadar net bir cümle ile değildi. Ama şimdi dönüp o ilk günkü şaşırmamı hatırlayınca, kafamdan geçen şaşkınlığa ait olması gereken cümlenin bu olduğundan şimdi eminim. 
Herkes o çocukların bağlı olmasının normalliğini karşılarken, ben de az sonra şaşkınlığım geçince herkes gibi bilyelerimle oynamaya devam etmiştim. Yapacak bir şey yoktu, dünya bilyeler gibi yuvarlaktı ve hâlâ dönüyordu.

Dünya hızla dönmeye devam ederken yaşımız artık 15-16 olmuştu ve o çocuk çoktan evden ayrılmıştı bile.
Bu ilk ayrılışı değildi tabii, ama ilk en uzun ayrılışıydı. Üstelik ilk en uzağa kaçışıydı da. Yani İstanbul'daydı.
Bir kaç sefer dönüp geldiği olmadı değil, ama çocuk o kadar yanarlı dönerliydi ki; İstanbul'daki arkadaşları her defasında onu ikna edip tekrar çağırıyorlardı ve o da dönüp gitmiş oluyordu.

İstanbul'da bir kaç yıl kaldıktan sonra ve artık tüm Zeytinburnu çevresinde adı küfürlerle anıldığında, Zeytinburnu'ndaki tüm karakollardaki polisler onu tanıyordu.
Yaşı da 18 olmuştu ve o güzelim dudakları, yediği dayaklardan dolayı paramparçaydı. Ön dişlerinden birini Beyoğlu Sahra Bar'dan edindiği travesti sevgilisi uğruna kaybetmişti. 26 yaşındaki kaltak, henüz 18 yaşına basan bu gencoyu evine kapatmış iyice tadına vardıktan sonra da tatlılıkla def etmişti.

Bizimki tabii travestiler arasında ünlü olmuştu bile. Çünkü nakış işler gibi sikiyordu ve ona bi cigara uzatan herkese, sağlam bir sikişten başka verecek hiçbir şeyi yoktu. Siki kalktı mı, karşısındakinde bir delik yoksa sikiyle açardı.
Adı böyle çıkmıştı ve bu yüzden tüm dönmeler hayrandı ona. Geç de boşalınca daha ne istesinlerki ondan. Şekerleri verip verip yatağa atıyorlardı çocuğu. Bizimkinde de gaz pedalından başka bir şey yoktu, kendisine "erkeğim" diye seslenildiği anda, basıyordu.

İlk dişini işte bu travesti sevgilisinin yeni doğulu erkek sevgilisinden yediği dayak sonrasında kaybetmişti. Bir sonrakini iki ay sonraki kapkaç işinde kaybetti. Ağzı biraz yamuk gezdi ama toparlandı.
 3-5 ay sonra ise diğer dişini kırdırdı ve sonraki dişlerini de, çaldığı bir arabayla kaza yaptığında kaybetti. Artık ağzı iyice yamulmuş, ergenliğimizin başındayken öptüğüm o güzelim dudakları artık kalıcı izlere teslim olmuştu.
Önceki yıl alem yaptıkları arkadaşları arasında çıkan kavga da yanağına da bir kesik almıştı. Şimdi olmayan dişleri ve yanağındaki derin kesik iziyle iyice damgalanmış oluyordu. 
İşte tam o günlerde abisi de İstanbul'a yerleşti ve onu yanına alıp, küçük bir pastane açtı, pastanenin imalatına da onu soktu. En azından yanında dururdu. En azından birbirlerine göz kulak olurlardı. En azından, en en azından.

Aradan bir kaç ay geçtiğinde küçük kardeşleri de geldi yanlarına, birkaç ay bu şekilde devam ettiler. Güzel para kazandılar, babalarının onları çatısına bağladığı evi tamamladılar ve ev 4 katlı bir apartmana dönüştü.
ev bittiğinde babaları artık inşaatlarda çalışmıyordu çünkü yaşlanmıştı ve annelerinde ise kemik hastalığı ortaya çıkmıştı. Ablaları da evlenip gittiği için bakacak kimsesi yoktu. Babası eşine bakmaya, kırılan dökülen kemikleriyle hastane hastane gezmeye başladılar. bi kaç yıl bu şekilde acı çektikten sonra kadın iyileşti ama eskisi gibi güçlü değildi. Babalarının saçları da artık bembeyazdı.

Çocuk bu sırada askere gitti, vatan borcunu ödedi geldi ve Zeytinburnu ortamlarına geri döndü.
Artık abisi ona gözkulak olamıyordu da. Çocuk kapkaççılıktan, torbacılığa yükselmişti bile.
Daha önceleri de başkalarının malını alıp sattığı oluyormuş ama şimdi kendi işine yapıyormuş. bir iki defa rahat rahat sattıktan sonra çat diye yakalandı ve bir kaç ayı hapiste geçirdi. Sonrasında polisle anlaşma mı yaptı ne yaptıysa bi şekilde dışarıya saldılar. Onu saldıklarında ise içeriye 5-10 kişiyi aldılar.

Bu olaydan sonra toparladı, biraz da olsa kendine geldi ve bu yüzden artık İstanbul'da yaşamak istemiyordu. Babalarının onları dövdüğü apartmana döndü. Yanında da bi kız arkadaşını götürmüştü. Üstelik kız arkadaşıyla memlekete dönmeden önce İstanbul'da düğün yaparak evlendiler. Düğünlerine ben de gitmiştim, çok mutlu olmuştu, gözlerindeki o ışıltı hala aklımdadır. Beraber halay çekmiş, sağdan soldan konuşmuştuk. Sanki benim gelişimle her şey tamamlanmış gibi, mutluydu. Bir kaç sefer üst üstte sarılıp durmuştu. Böyle içten davranmasıyla ben de mutlu olmuştum.

Zaten o gün demişti bana; gidicem burdan, yoruldum diye.
Memlekete döndüğünde bir pastanenin imalatında işe girmişti. Poğaça, börek ve unlu mamüller yapıyor, aldığı 3 kuruş sayesinde de eşiyle beraber yuvarlanıp gidiyorlardı. Onlar yuvarlanırken bir de çocukları oldu. sonra bir tane daha.
Bu sıralarda pastane kapandı, o işsiz kaldı ve işsiz kalmadan önce de zaten cigaralık kullandıkları yeni arkadaşlarla tanışmıştı. Çünkü huylu huyundan vazgeçmezdi, o istese bile; onu huyundan vazgeçirmezlerdi.
ve bu yüzden olsa gerek o artık çoktaaaan bir bağımlıya dönüşmüştü.
sadece cigaralık vs kullanmıyordu. Her boku kullanıyordu ve bunları temin etmek için de torbacılığa da başlamıştı.

Zaten kuzeni de demişti; burda herkes birbirinin ne bok olduğunu bilir ve caddeyi bi sefer turladı mı birbirini bulur. Öyle de olmuştu.
Öyle olmaması için kuzeni çok uğraşmış, sürekli onunla arkadaşlık etmiş, evden işe, işten eve bile götürüp getirmişti. Hatta kullanmayacağına ve kullanan arkadaşlarıyla bir daha buluşmayacağına dair yeminler ettirmiş ama nerdeee...
5-6 yıllık mücadeleden sonra artık o da pes etmişti. Ne hali varsa görsündü.

Çocukluk arkadaşım, şehrin yeni torbacısıyken, karısı evde doğum sancıları çekiyordu. bir çocukları daha olacaktı.
Kuzeni de söyledi; karısı bu piçi o kadar seviyormuşki, bazen dayak yemesine rağmen sesini bile çıkarmazmış. Başkası olsaymış çoktan İstanbul'daki ailesine döner gidermiş. ama bu kız öyle değilmiş, belki de gerçek aşk bi tek onunkiymiş.
Tüm bunlar,  polisle dolu küçük şehirde olup biterken, o geçen aylarda yine tutuklandı içeri atıldı.

En son geçen yaz memlekete gittiğimde gördüm. Saçları bembeyaz olmuştu, gözleri solgun, yüzü kırış kırış. Suratı adeta bir naylon parçasını üzerinde taşıyormuş gibi bir deriyle kaplıydı, zayıflıktan bitap düşmüştü.
Sımsıkı sarıldım, kafası yine iyiydi. Sakallarının yarısı da bembeyaz