Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

19 Ekim 2017

Yamuk insanların yamuklukları arasında bir ömür

Öğrencilik hayatının zorlu olduğunu biliyordum ama bu kadar zorlu olabileceğini hiç düşünmemiştim. açıkçası beni ters köşe yaptı diyebilirim. ama zorluklara alışkın bünyem bunu da iplemiyor ve öylesine yaşayıp gidiyor.

İstanbul'daki evimi teslim ettiğim ev arkadaşlarımdan biri olan Harbiyeli Fetö'cü piç, yamuk yaptı ve whatsapp'den "2 güne kadar evden çıkıcam" yazıp, ağzına sıçmama fırsat vermeden ortadan kayboldu. Oysa onunla olan karşılıklı ağız sözleşmemizde "evden çıkmadan 1 ay önce beni haberdar edeceği"ne dair yemin etmişti. Ama şimdi ise dan diye çıktı ve ben göt gibi ortada kalıcam.

Yahudi asıllı Müslüman olan ev arkadaşım ise kirasını ödedikten 3-4 gün sonra "ben kendi başıma eve çıkıcam" diye yazıp, ay sonunda da evden çıkacağını belirttiği için gayet normal ve insani bir iletişimde kalarak konuşmaya devam ettik. Hafta sonuna kadar da yeni tuttuğu eve taşınacakmış. Planı hafta sonunu kendi evinde geçirmekmiş. Bu yüzden "hayrlı olsun, çok sevindim. inşallah çok mutlu, güzel bir evin olur. istanbul'a geldiğimde çayını içmeye gelicem" dedim, "Beklerim" dedi.

Bu yine iyi ve bazen yamuk yapsada, genel olarak sözlerine sadık kalıyor. Ama diğer piç dansöz gibi kıvırıyor da kıvırıyor. Kıvırdıkça ne dediği birbirini tutuyor, ne tuttuğu diğer söylediklerini bağlıyor. Bu hali ise beni deli ediyor. Şimdi de ortadan kayboldu. Ama bir kaç ay sonra istanbul'a döndüğümde eğer olurda onunla karşılaşırsak, gördüğüm yerde tokat manyağı yapmak istiyorum. O derece sinirliyim. Çünkü faturaları da ödememiş. Yani resmen faturalar ve kira derken götüme giren girene. Allahtan biseksüelim de canım fazla yanmıyor. Aksi durumunu düşünsenize! Eğer saf kan heteroseksüel olsaydım, erkekliğimden dolayı yerimde duramaz, ilk uçakla istanbul'a dönüp, onu gördüğüm yerde sikmeye kalkışırdım. Çünkü saf kan heteroseksüel erkeklik bunu gerektirir.

Off sinirlendim iyice ve bu piçlerle uğraşmak da fena yorucu.
Yani oysa insan olsalar ve insanca iletişim kurmaya devam etseler ne olacakki. ama olmuyor. çünkü insan olmanın, sadece iki ayak üzerinde yaşamak demek olduğunu sanıyorlar.

Bu piçlerin beni yarı yolda bırakmalarından 2 saat sonra eski ev arkadaşlarımdan biri olan ve mesleği Fotoğrafçı'lık olanı "kanka senin ev ne oldu, benim önümüzdeki ay kalacak yere ihtiyacım var" diye mesaj attı ve ben de "önümüzdeki ay değil, şimdi bile taşınabilirsin" yazdım. Böyle denk gelmesi güzel oldu, ama yine de bu stress fena yordu beni.
Bakalım inşallah önümüzdeki ay, kazasız belasız bunu da atlatırsam artık ne maceralar yaşıycam.

Öte yandan kendime biraz para buldum. Çünkü geçen yıllarda çalışırken açtığım Bireysel Emeklilik Sigortası aklıma geldi ve hemen bozdurdum. Orda biriken 6.000 TL kadar para ile kredi kartı borcumu, önümüzdeki ay başıma patlayacak ev kirası ve faturaları vs ödedikten sonra, yine açıkta kalıcam ama en azından bir süre rahatlamış olacağım.

Bu bireysel emeklilik hesabını da geçen yıllarda açmış ve her ay cüzi miktarda para yatırıyordum. ama yılın başlarından bu yana işsiz kalınca durdurmuştum ve bu hesabımı da tamamen unutmuşum. Hatta aklımdan bile çıkmıştı.

Geçen gün burda hukuk okuyan arkadaşlarımdan biri olan Karpuzcu ile konuşmalarımızda o "kendime kumbara yapmış, oraya 3-5 kuruş elime geçtikçe atarak biriktiriyordum" dediği anda aklıma benim hesabım geldi ve çaaaat diye bankayla iletişime geçip hesabımı bozdurdum.

bozdurdum bozdurmasına da, bankalar şerefsiz oldukları için, bunca birikimimden kâr olarak bana sadece 250 TL verdiler. Geri kalanı ise farklı bahanelerle kesinti adı altında cukkaladılar. Yine de her şeye rağmen kafam rahatlayacağı için, paramı alıyor oluşumdan dolayı sevinçliyim. (vay be hakkımı aldığım için sevinmek de girdi lügatıma. oysa insan hakkını aldığı için sevinmemeli. çünkü o zaten kendi hakkı!!!)

Neyse, sonuç olarak ise bankalarla çalışmak konusunda şunu söylemek isterim ki; bankaların paranızda gözü var ve bu yüzden onlarda yaptırdığınız veya yaptıracağınız Bireysel Emeklilik Sigortası bi boka yaramıyor. Yani boşuna gidip hesap açtırmayın.
Hatta bankalardaki hesaplar yerine kendi evinizde paranızı her ay biriktirin, hatta her ay çeyrek altın alıp kenara atmak gibi köylü yöntemlerine başvurun daha iyi olur. Çünkü yarın öbür gün kimse sizden, afra tafralarla paranızı almaya, kesinti yapmaya kalkışmıyor. Üstelik birikiminiz de altın olduğu için zamanla daha fazla değerlenmiş oluyor.
Şahsen olurda tekrar toparlanırsam, bu seferki birikim yöntemim bu olacak. Artık bankalara tövbeliyim Kâmil.

Öte yandan hesabımı kapattırmış olsam bile, banka henüz paramı vermedi. Meğer kapattığınızda da, paranızı hemen vermek yerine yaklaşık olarak 1 ay sonra alabiliyorsunuz. Bakalım paramı bana ne zaman verecek. Zaten para elime geçtiği gibi de borçlarımı kapatıp, şöyle sakince arakama yaslanıcam.
Çünkü şu 1 aydır yaşadığım stresi hiç yaşamadım gibi. O neydi ya öyle ben baya kendimi siktim gibi bir duruma girdim.

Bir de çok şükürki, ay başında param bittiğinde dert yandığım bir canım arkadaşım bana para gönderdi de rahatladım. ki ben o aralar sağda solda, mantar gibi türemiş gereksiz vakıfların bursları peşinde koşturduğum için ona da bunu anlatıyordum ve o bana "ben sana burs vereyim" deyip, bana 300 TL ateşledi.
Var ya o 300 TL resmen, bana ilaç gibi geldi. Sanki günlerdir çölde susuz geziyorken, bulunan su gibiydi ve iyice götü başı dağıtmadan toparlandım.
Hem önceki gün KYK Bursu ile Kredisi için başvurular başladı ve dakkasını geçirmeden hemen başvurdum. KYK bursu'da çıkarsa baya götü düzeltmiş olurum.
Ama neyseki şimdi, her şeye rağmen çok daha iyiyim ve derslere odaklanmaya çalışıyorum. Siz nasılsınız, ne yapıyorsunuz?


16 Ekim 2017

Siyahlar, Beyazlar, Kahverengiler ve geri kalan diller

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

Sucu'da aslında Türkiye'li ama Antalya'da yaşadığı dönemde 400.000 TL bütçeli beyaz eşya işindeki başarısızlığından dolayı iflas edince, zar zor kendini buraya atmış. Buraya geldiğinde de, bir süre sağda solda çalışmış sonrasında ise işte bu işi bulunca devam etmiş, bir süre sonra da su işini tamamen alıp, ticarete devam etmiş.
Bazen Türkiye'ye gidip geliyor ama artık orayla gönül bağını tam kopardığı için gitmek istemiyor. Yani tam da buralı olmuş çıkmış ve hatta konuşması falan da klasik Türkiye Türkçe'sinden Kıbrıs Türkçesi'ne evrilmiş bile.

Kıbrıs Türkçesi'ni daha önce duydunuz mu bilmem ama bana çok tatlı geliyor. Eski osmanlıca türkçesinin, zamanla rumca ile karışımı gibi bir şiveleri var ve ilk duyduğumda ne konuştuklarını anlamak için küçük beynimin bütün hücrelerini kullanmak zorunda kalıyordum. Şimdi ise yavaş konuştukları müddetçe anlıyor ama tepki verme sürem eskisi gibi uzun kalıyor. Yine de bazen tatlı bulduğumu söylemeliyim. Gerçi tatlı konuşanlarınkini tatlı buluyorum desem daha doğru olur. Tatlı konuşamayanların ise ne yazıkki bir şey bulamıyorum.

burda iş olarak da pek iş sahası yok. Öğrenci olarak ise sıfır derecesinde işler var. Çünkü okumaya geldiyseniz, zamanınızı ya okula, ya da işe vermeniz lazım. İş yerleri de çoğu saat 17:00'ye kadar açık olduğu için, sizi çalışmak istediğiniz saatlerle, onların sizi çalıştırmak istediği saatler uyuşmuyor ve işte böyle benim gibi beş parasız kala kalıyorsunuz.
Sucu dışında başka kalıcı işlere de baktım ama bulamadım. Dediğim gibi zaten küçük bi yer olduğu için iş alanı yok gibi bir şey. Olanlarda ise yine öğrencileri, günlük yevmiye karşılığında çalıştırıp geçiniyorlar. 
Mesela bu hafta iki farklı günlük iş'te daha çalıştım. Biri bahçıvanlıktı ve bahçıvanla birlikte serasını ekip biçtik, akşama kadar toprak taşıdım, ot yoldum, saksıları ayırdım. Akşam ise 70 TL yevmiye aldım.

Diğer iş ise zeytin bahçesin olan yaşlı bi adamla zeytin toplamaya gittik ve olgunlaşmakta olan zeytinleri, ağaçlardan, küçük bir çıpa türü alet ile yere serdiğimiz brandaların üzerine döktürüp, sonrasında da kasalara doldurduk.
Akşama kadar yaptığım bu iş karşılığında da 70 TL adım ve nihayet şu bi kaç gündür karnımı doyurabiliyorum.

Zeytin bahçesinin sahibi, Kıbrıs Barış Harekatı'ndan önce Rum Tarafı'nda yaşıyormuş ve anlattığına göre okuldayken, öğretmenler her zaman bir savaş çıkabileceği üzerine öğütlerde bulunup "savaş çıktığında ne olursa olsun, sakın teslim olmayın. son kurşununuza kadar çarpışın ve son kurşunu sizi almaya geldiklerinde kafanıza sıkın. kendinizi öldürün ama Rumlara teslim olmayın" diyorlarmış. O zamaki çocuk, şimdiki bu yaşlı adam, okulda aldığı "sakın teslim olmayın" öğütleriyle yaşarken, bi gün Barış Harekatı altında kendi yaşamakta olduğu toprakları karşı tarafa bırakılınca sinirlenmiş ve o siniri hâlâ geçmiş değil. Bana dedi ki;
o ibneler geldi, hiçbir şey yapmadan ülkemizi bu gâvura verdiler. oysa biz bütün halk ölmeye çoktan razıydık. şimdi ne oldu, topraklarımız hep orada kaldı. bak bu küçük bahçeyi bana verdiler. oysa orada binlerce dönüm arazimiz vardı. annem beni zeytin tarlamızda doğurmuştu. ben gözümü açtığımda zeytinleri gördüm ama şimdi benim değiller...

İçi yanıyordu ve hâlâ devletin, barış imzalamasını saçma buluyordu. Bir aralar artık her şeyi bırakıp dünyayı gezmiş, bir kaç farklı ülkede yaşamış ve en sonunda yine Kıbrıs'a dönmek zorunda kalmış ama özünde doğduğu topraktan daha sıcak bir toprak olmadığını da iyice bellemiş.
Kıbrıs'a döndüğünde evlenip, karısıyla beraber, o yıllardaki modaya uyarak 2 çocuk yapmış ama şimdi çok pişmanmış. "Moda ne bokki. Başkasına uyarak çok büyük yanlış yaptık. Şimdi iki çocuk tek var, zaten onlarda büyüdü başka yerlerde yaşıyorlar" deyip durdu.

Öğle yemeği olarak, karısının hazırladığı patetes haşlaması, domates, ekmek ve kendi tarlasının mahsulü olan dünyanın en güzel salamura yeşil zeytinlerinden yedik. Akşam saat 17:00'de zeytinleri kamyonetinin kasasına yükledik ve eve döndük. Bir kaç hafta sonra yine arayacak, yine zeytin toplamaya gideceğiz. O güne kadar, elimdeki su toplamış yaraların iyileşmesini, çiziklerin kabuk bağlayıp dökülmesini, omzum, sırtım ve bacak ağrılarımın geçmesini diliyorum.

Bu iki iş diğer işlere nazaran ağır olsalar da daha keyifli gibiler ama güneş altında saatlerce çalışmak insanı fena bıktırıyor. Neyseki zeytin topladığımız günün öğleden sonrasında, yağmur yüklü bulutlar, güneşi saklayıp beni mutlu ettiler. Zeytinci'de bulutlara bakıp "bu yağmurda bizi adam yerine koymaz, hep gavura yağar" dedi. Akşam iş çıkışında 70 TL verdi. Teşekkür ettim.

Saati 5 tl olan diğer çalışmaların çoğuysa fazla yorucu ve ağır işler.
Bu işleri yapanlar ise genelde Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden buraya okumaya gelen fakir aile çocukları. Hepsi hayvan gibi çalışıp, gün sonunda 2 kuruş paralarıyla mutlu mesut uyuyorlar. burada mecburi bir "sömürünün alası durumu" yaşanılıyor ve kimsenin buna ses çıkardığı yok. açıkçası karnım açken, ben de sömürülmeye hazırım. Çünkü aç ayı, bale yapmaz.

siyah öğrenciler ve pakistanlı öğrenciler, genelde inşaatlarda çalışıyorlar. Türkiye'nin doğusundan (özellikle Şanlıurfa, Mardin, Şırnak, Batman'dan)gelenler ise biraz daha hafif hizmet sektöründeler. Garsonluk falan işte. Çoğu birbirini kolluyor da ve bunu gördüğüm zaman mutlu oluyorum.
Zaten uzun zamandır bu kadar fazla doğulu'yu bir arada görmemiş ve bu kadar sık iletişime geçmemiştim.

Teni yanık, gözleri yeşilin bilmem kaçıncı tonu, elleri nasırlı, kaşları kalın ve tek, burunları her an öfkeden kabarmaya hazır gibi suratlarına oturmuş bi şekilde öylece gülümsemeleri ve sürekli her an her yerde Kürtçe konuşmaları güzel. Tıpkı siyah öğrencilerin de, birbirlerini gördükleri her an sıcak bi kahkaha patlatıp, İngilizce veya Afrika'nın bilmem hangi bölgesindeki hangi dili konuşmaları gibi.
Ama doğrusu çoğu enetelektüel anlamda yetersiz ve bir iki muhabbet sonrasının devamını getiremiyorlar. Bu üzücü bir durum ve çoğu bunun farkında olmasına rağmen, akşam çakacağı İzmirli, Aydınlı, Hataylı, Adanalı kızlardan başka hiçbir şey düşünmüyorlar.
Umarım çakmak, tüm eksiklikleri kapatır...

Burdaki yerel halkla biraz içli dışlı olduktan sonra, size geçmiş yıllarda parasızlıktan dolayı kerhaneye düşen öğrencilerden, okurken bi yandan da oruspuluk mesleğine başlayan genç kadınlardan, okul okumaya geldiği halde, bir süre sonra kumar batağına düşen zengin öğrencilerden, içki bağımlılığına yakalanıp okulu bırakanlardan bolca bahsederler.
Bir çoğu artık bu hikayeleri duymaya alıştıkları için sanki olması gereken şey bu olayların ta kendisiymiş gibi konuşurlar. Çünkü hayat onların değildir ve dağılan kendi hayatları değildir. Yani her şey olması gerektiği gibi ilerliyordur.

Buranın insanlarının temizlik konusunda büyük bir sorunları olduğunu da rahatlıkla söyleyebilirim. Temizlikten anladıkları sadece ellerini yıkamak. Onun dışında yaşadıkları yerler, çalıştıkları alanlar falan pek pis.
Geçen gün bir şeyler almak için gittiğim marketin raflarındaki kat kat tozu gördüğümde, işletmeci kadına, onu aşağılayan bir ses tonuyla "abla neden her şey bu kadar pis" dedim ama kadın hiç oralı bile olmadan "pis değil, sadece biraz tozlu" dedi.
Cevabı karşılığından hiçbir şey diyemedim ve 1-2 saniyelik boş boş baktıktan sonra, marketten çıkıp hayatıma devam ettim.

Çevresi düzenli bir kaçı dışında diğer evlerin etrafı toz toprak. Anladığım kadarıyla bir çoğu çiçek bile ekmekten acizler. Ağaçlar ise kendiliğinden çıkıp büyüdükleri için oralarda öylece salınıyorlar. yoksa bunların ağaç dikeceği de yok. Bu durumu dile getirdiğim yerel bir kadın, bana burada yaşayan yerel halkı kötülediğimi söylemişti ama bunun kötülemek olmadığını, sadece ilk defa buraya gelmiş birinin gözlemleri olduğunu ısrarla anlatmaya çalıştım, tabiki anlamadı.
Çünkü henüz tam anlamıyla medenileşmiş sayılmazdı ve zaten evrimsel süreç içerisindeki sıcak havaların insanı mayıştırması etkisi burada hala geçerliliğini koruyor. Büyük ihtimal genel olarak pis ve basit yaşıyor olmalarının nedeni de akdeniz havası olsa gerek. (konu hakkında detaylı bildi için: Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabı okuyabilirsiniz.)
Kitabın giriş sayfalarında özetle; sıcak iklimde yaşayan insanların, hayatta kalmak için çok fazla çaba göstermedikleri ve ruhsal olarak da göstermek istemedikleri vs vs gibi konulardan bahsediliyor. Yani aslında böyle pis olmalarının nedeni, akdeniz'de yaşıyor olmaları olabilir.
Öte yandan soğuk yerlerde yaşayan insanların daha fazla icat çıkardıkları falan da varsayılıyor.

Böyle bilimsel ve evrimsel şeyler hakkında yazmayı çok sevmiyorum çünkü bu konuda çok bilgili biri değilim. bildiklerim ise henüz nokta babında sayılırki, o yüzden bu konuyu, nokta koyarak kapatıyorum.

Okulun kendi içindeki öğrenci popülasyonunun karmaşık olması hoşuma gidiyor. En azından ingilizce konuşacak çok fazla insan var ve her gün 3-5 kelime konuşuyoruz. Geçen fark ettim de, eğer konuşmalarımız böyle devam ederse 2-3 yıla kadar sular seller gibi ingilizce şakırım. demedi demeyin.
Şimdi ingilizce dedim de, aslında kürtçe'yi sevsem, okulda Kürtçe öğrenmek de zor değil. Çünkü okulun yarısı Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelen öğrencilerden oluşurken, diğer yarısı Türkiye'nin Güneydoğu'sundan gelen öğrencilerden oluşuyor ve yukarılarda bi yerlerde de dediğim gibi, çoğu kendi aralarında zaman mekan yer mer fark etmeksizin Kürtçe konuşuyorlar. Bazen ne konuştuklarını tek tük anlasam da ger kalanların ne olduğu hakkında hiçbir fikrim olmuyor.

Kürtçe'yi ise çocukluğumdan bu yana hiç sevmedim ve ilgi de duymadım. Bu yüzden de Türkçe konuştum ve hayatıma da öyle devam ettim. Ama bazen keşke Kürtçe'de öğrenseydim demiyor değilim. Malum; 1 dil bilen 1 insan, 2 dil bilen 2 insandır. Ben azla yetinmişim o ayrı.

O da arkadaşlarımdan biri Batmanlı Kürt'tü ve geçen kavga ettik. Kavgadan sonra ise, o diğer odalardan birine taşındı gitti. Onun yerine ise Bilgisayar mühendisliği okuyan biri geldi. Bu yeni gelen adam ise bilgisayardan okey oynamak dışında bir şey yapmıyor. Ben ilk zamanlar "helal olsun adama, hep çalışıyor. hep iş yapıyor" diyerek kendi kendime içimden söyleniyordum ama sonra, odaya her giriş çıkışta çaktırmadan göz ucuyla bilgisayarına bakınca, onkine okey oynadığını görüp kahroldum. Yazık.
Diğer oda arkadaşım (ığdırlı)ise piç'in önde gideni. Arada kavga etsek de, geçinip gidiyoruz.

Pansiyon tam olarak doldu. diğer odalar da da farklı insanlar kalıyor. Afrikalı Siyah Müslüman ve Siyah Hristiyanlar, Hataylı Araplar, Doğulu Kürtler, Adanalı Belirsizler, Mersinli Türkler falan fistan. Bir de 1 adet ben varım. Yani hepimiz ayrı bi dünyayız ve birbirimize çarpmadan dönmeye devam edip gidiyoruz.


13 Ekim 2017

Suculuk, Hukukçuluk, Kankacılık Müesseseleri

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

...Güzel, hoş, mütevazi bir havası var. mütevazi havasına yakışır şekilde bir de gülümsemesi var. Güldüğü zaman ağzı eciş bücüş oluyor ama inanılmaz tatlı bir şekilde yakışıyor da. Gözlerinin rengi de çok güzel. ela gibi ama aslında insanın kalbini, gözlerinin yeşil renkte olduğuna inandırıyor.

Uzağı görme problemi olduğu için her derste, en öne geçip oturuyor. Çünkü hocayı 5-6 adım uzakta olsa bile net göremiyor ve hocanın tahtaya yazdığı yazıları da iyi okuyamıyor. bunu önlemek için her dersin başlamasından bir kaç dakika önce gidip çantasını en öndeki koltuklardan birine bırakıp kendine yer ayırıyor. Sonrasında da hocayı dinleyerek not tutuyor.
Not tutma yöntemi de çok iyi, baktım birazcık, hatta baya iyiydi.

Neyse işte bu kısımları çok uzattım. Bitireyim; Durum böyle olunca, onunla da arkadaş olmuştuk. Arada bazen buluşup çay içip sağdan soldan muhabbet ediyoruz. LGBT falan filan gibi şeyler konusunda bilgisi var. Özellikle son 2 yıldır çok fazla boş zamanı olduğundan dolayı biraz bu konuları araştırmış. Hatta LGBT belgesellerini özellikle izlemiş. Bana bunu birazcık gururla söylediğinde, ona "lgbt falan sikimde değil. ben insanım ve doğrusu anlaşılmak için basit bir tanımlamayla anılmayı sevmiyorum. çünkü tanımlamalar, faşizmin başlangıcıdır. faşizme dönüşecek olan gölün ilk damlalarıdır. zaten bilirsin damlaya damlaya göl olur. tüm bunlardan bağımsız olarak sevdiğim şey ise, hoşlandığım ve benden hoşlanan kişilerle olmak. bu kadın veya erkek olmuş çok önemli değil. ama evet erkekleri daha çok beğeniyorum" dedim gözlerine bakarak.
cümlem üzerine o başını hafifçe eğip başka bi tarafa bakarken, yine eciş bücüş gülümsemesinden bir tane patlattı. konuyu ibnelikten başka yerlere çektim, mevzular derinleşti, bizde içine daldık gittik.

-hiç sevgilin oldu mu" diye sorduğunda;
-evet, arada bol bol ayrılıp tekrar barışsak da, 5-6 yıllık bi sevgilim oldu. buraya gelmeden 2 ay önce falan yine denemiştik ama olmadı. doğrusu tüm bu süreçte de kendimizi çok yıprattık. çünkü birbirimizin ağzına sıçmaktan mutlu olmaya fırsat bulamıyorduk" dedim. o da bu cevabım üzerine;
-ilginç. ben aslında 2 erkeğin ilişkisinde, her zaman mutlu olunacağını düşünürdüm
-yok sen baya yanılıyorsun. çünkü "gay olunca, sadece mutlu olunur" diye bir şey yok. aksine daha fazla mutsuz bile olabiliyorsun. çünkü her şeyi sadece duvarların arkasına gizlenerek yaşayınca, bu gizlenme durumu taraflara baskı oluşturup gereksiz tartışmaların yaşanmasına neden oluyor. durum böyle oluna da görünürde yaşayabileceğin tek şey mutsuzluk oluyor.
-haklı olabilirsin" dedi, konumuz da gay ilişkilerden ve tarafların yaklaşımlarından devam ederek uzadı gitti. Sonra da zaten "görüşürüz" deyip ayrıldık.

Geçen gün kafeteryada karşılaştığımızda da, çok yakışıklı başka bi İzmir'li arkadaşıyla tanıştırdı. Ki zaten ikisi 2-3 yıldır, izmir'den arkadaşmışlar ve birbirlerinden habersiz burayı tercih edip, kazanınca da ortak arkadaşlar vasıtasıyla haberdar edilip tekrar görüşmeye başlamışlar. Bu yeni tanıştığım çocuk yazılım mühendisliği okuyor. Gözleri donuk mavi, kumral tenli ve dudakları mat pembe. yani enfes :)
Neyse o konuya girmiyim. Zaten "25 yaş altına dönüp bakmıycam" adında bi yeminim var. o yemini bozmıycem üleeen. O yüzden bu konuyu da hemen atlıyorum...

İşte ben, İdealist Hukukçu Kız ve Karpuzcu, yani üçümüz öyle arada buluşup muhabbet ediyor, ortak derslere giriyoruz. Sevdim bu kafaları. Sanırım hukuk sınıfından insanlarla arkadaş olursam daha iyi olur. Çünkü bizim adalet sınıfındakiler henüz çok fazla çocuk kafasındalar ve doğrusu, zeka seviyeleri iyi olsa da, pratik hayat zekaları ve bakış açıları beni boğacak kadar sığ. Onlarla konuşamamak ve hatta yer yer bir konuyu defalarca konuşmak gibi sorunlarımız oluyor.

Geçen gün içlerinden biri, ders arasında telefonundan arabesk müzik açmış dinliyordu. Böyle tatlı tatlı uyardığımda (ki o arada ben de telefonumdan kitap okuyordum)
-ne olacak ya, dinleyelim işte" dedi.
-Sanki kulaklık takarak dinlesen daha iyi olur" dedim ama baktım konuyu uzattıkça uzattı. Basit bir olay bi anda tartışma havasına dönecekken durdum ve zaten bir iki dakika sonra hoca gelmiş oldu, ders başlayınca da olay kapandı gitti.

Sonraki ders arasında kalabalığa rağmen yine müziğini açtı ve ben de, tekrar söylenmek yerine kalkıp sınıftan çıktım, tuvalate gidip pisuvarda onun ağzına ediyormuşum gibi işeyip geldim. Sınıfta ondan başka kimse kalmıştı ve;
-kalabalıkta uyarmam ayıp olur diye bir şey demedim ama cidden, bazen insanlar senin müzik tarzını dinleyebilecek ruh halini yaşayamıyor olabilirler. belki bu yüzden birazcık dikkat etsen daha şık olur" dedim. pişmiş kelle gibi sırıtarak;
-tamam ya, sen de çok uzatıyorsun haaa" dedi.

Kafa yapısı bu olunca "en iyisi çok takmamak" diye düşündüm ve bu yüzden muhabbeti azaltmaya karar verdim. Zaten derslere odaklanıp, ilerlesem yeterli. Onun dışında ise hukuk derslerine gireyim, ve böylece kendime ne katabilirsem katayım diye kasmak en doğrusu. Geriye kalan ise yalan dolan gibi görünüyor.

Çünkü bazen dönüp tüm bu okul olaylarına daha dikkatli bakarak gözlemleyince, aslında öğrencilerin çoğunun, sakalı çıkmış erkek veya mini etek giymiş kız çocukları olduklarını görüyorum. Evden ipini koparmış, anası babası başında olmadığı için, artık özgür olduklarını düşündükleri bir yanılgıya kapılmışlar.
Bunların her yüzlercesinin içerisinde bir kaçı dışında dersleri ipleyen yok gibi. Cayır cayır yanan bedenlerine uyup, bi an önce sevgili edinme ve o sevgili ile yiyiştikleri azdırıcı anılar biriktirme derdindeler. Bu iyi veya kötü değil. Bu yanıltıcı bir durum. Bu trajikomik bi durum. Bu insanlık için zaman kaybı.

Tüm bu düşüncelerime rağmen, bunu herkes için genelleyemem. Zaten bu durumun farkında olanlar da kendilerine çeki düzen verip hayatlarını öyle yaşamaya başlıyorlar. ama bunun farkında olmayanların daha ilk günlerden dağıttığını söyleyebilirim.

Öte yandan biliyorsunuz Kıbrıs demek; kumar demek, Kıbrıs demek; disko olarak görünen ama genelev olarak çalışan kerhaneler demek.
Bu kerhanelerdeki pezevenklere 150-200 TL bayıldın mı, bütün kadınlarının minileri 3 parmak daha yukarı çekilip girişe açık hâle getiriliyor. Henüz gitmedim ama açıkçası bu kerhanelerin içini ve iç işleyişlerini merak etmiyor da değilim.

Özellikle geçen hafta yanında hamal olarak çalıştığım Sucu'nun anlattığı aşk hikayesinden sonra iyice merak etmeye başladım. Çünkü bir komşusu 8 yıl önce kerhaneye ilk gittiğinde kadınlardan birine aşık olmuş ve hâlâ aynı kadın için haftanın 2-3 günü o disko görünümlü kerhaneye gidip geliyormuş.

Adamın dediğine göre, ilk gördüğü zamanlardaki dışında bir daha hiç ilişkiye de girmemiş. Sadece kadını alıp odalarına çekilip saatlerce konuşuyorlarmış. Böylece başka erkeklerin, o kadının bedenine daha az dokunmasını ve kendisi için daha temiz kalmasını sağlıyormuş.
Böyle bahsedilince adamı inanılmaz merak ettim ve bu yüzden nerde oturduğunu, ne iş yaptığını vs sordum. Sucu "şu caddenin aşağısındaki berber ya" dedi.
Önümüzdeki ay param olursa saçımı kendim kesmek yerine, bu sefer gidip ona kestirmeyi düşünüyorum. Böylece belki adama bir yardımım dokunur, vicdanım daha rahat olur.

Sucu'yla da param bittiğinde tanıştık. Çünkü bu ay param tamamen bitti ve bilgisayarımla, telefonumu satılığa çıkarmama rağmen kimse almadı. durum böyle olunca da kredi kartından çektiğim otel parasının ektresini de ödeyemedim ve her şey patlayıp ters gitti. Ben de yoğurt ve kuru ekmek doğrayıp yemekten bıktığım için günlük işler aramaya başladım. Sucu'yu da öyle buldum. Ama iş çok ağır. Çünkü burdaki apartmanların çoğunda asansör yok ve 2-3 katı elinde iki tane 20 kiloluk damacana sularla çıkmak zor oluyor. bu işin sonunda günlük (10 saat çalışma karşılığında)yevmiye olarak 50 TL aldım ama doğrusu akşam yatağa uzandığımda sırtım, omzum her tarafım ağrıyınca yapamayacağıma karar verip, Sucu'ya da "işin ağırlığından dolayı gelemeyeceğim"i söyledim, anlayışla karşıladı.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/siyahlar-beyazlar-kahverengiler-ve-geri.html

10 Ekim 2017

Toprak toprağı çeker mi?

Şurdan devam ediyor: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

...okulu bitirdikten sonra hakim, savcı vs olmak gibi hedefleri var ama ne yazıkki, ailesinin siyasi sabıkasından dolayı, o tür meslekleri yapamayacakmış. Hukuk okumaya da geçen yıl karar vermiş ve bu yüzden okumakta olduğu Edebiyat Fakültesi'ni 3üncü sınıftan terk edip, burayı kazanınca da gelmiş, çok ilerde de kendi avukatlık bürosunu açmak istiyormuş.

Bana "neden bu bölüm" diye sorduğunda "ya aslında ilerde ne olmak istediğimi bilmiyorum. hukuk'a ilgim var o kadar. hazır bir kaç aydır işsizken ve beleş okul kazanmışken de, gelip okumak istedim. ama açıkçası eğer seversem zaten hukuk alanında ilerliycem. sevmezsem de okulu bırakıp tekrar istanbul'a dönücem" dedim, güldü :)

"aaa ne güzel. nasıl bu kadar rahat düşünebiliyorsun, düşündüğün gibi de rahat yaşayabiliyorsun" gibi yorumlar da bulundu. sonra lafımız diğer lafları açtı ve 1-2 saat sonra telefonlarımızı birbirimize verip ayrıldık.

geçenlerde onu, yine benim doğduğum ilin nufusuna kayıtlı (hatta onunla aynı ilçeden olan), ama İzmir'de doğup, orada yaşayan genç bir erkekle tanıştırdım. (bu izmir'li çocuğun ailesi de, 90'larda köyleri yakıldığı için izmir'e göç etmek zorunda kalan doğulu ailelerden sadece 1'i. şimdi üçümüz böyle farkında olmadan, doğal bir şekilde tanışmışken düşünüyorum da; insan ait doğduğu yerden ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın. aslında yaptığı şey yine kendinden olana yakınlaşmaktan başka bir şey değil. yani insan bi şekilde kendine benzeyeni, ortak geçmişi olanları kendine çekiyor. buna "toprak çekimi" demeye başladım.) üçümüz beraber derslere girip çıkıyoruz.

İzmirli çocukla, bu genç kadın gibi dersten dolayı tanışmasak da, onunla da fena tanıştık sayılmayız. Dur onunla nasıl tanıştığımızı anlatayım;
Geçenlerde kendi dersim sonrasında, koşa koşa tuvalete girip çıktığımda, baktım genç yakışıklı bir erkek lavaboda burnunu sümkürüyor. "Belki tavlarım" diye düşünerek hemen yanına gidip, sümkürüşlerine kulak tıkayıp ellerimi yıkadım. O da, bu sırada sümkürme işini bitirmiş, fazlasıyla sert ve kısa olan saçlarını yana doğru yatırmaya çalıştığı el hareketleri yapıyordu. Ben de onun bu haline bakıp "yeter yeter, ayna çatladı" dedim ve o, aynadan bana bakıp gülümseyince laflamaya başladık.

"Nerdensin, ordansın, burdansın, şöyle yapıyorsun, böyle yapıyorum" derken de, muhabbet başını alıp gitmişti. Ders sonrası beraber gidip kafeteryada oturmuş, böylece muhabbetimizi daha da ilerletmiştik. Efendi, düzgün bi çocuk. Akp'li bir yarı ibne olduğumu öğrendiğinde çok şaşırdı ve "hayatım boyunca (ki çocuk daha 22 yaşında) hiç akp'li bir ibne ile tanışmadım" dedi.
O bu cümleyi kurduğunda gülerek "aslında akp'li değilim, ama şu anki partiler arasında en doğru parti olarak Ak Parti'yi görüyorum. bu yüzden de oyumu akp'ye veriyorum" dedim.
Bu konu üzerinde, bir iki muhabbet ettik ve sonrasında da işte diğer konulara geçiş yaparak muhabbetimiz devam edip gitti.

Buraya gelmeden önceye kadar ailesiyle beraber pazarcılık yapıyormuş. Genel olarak ise Karpuz satan esnaflardanmış. Çocukluğunda bile ailesi ona para vermek yerine "git şu minibüsdeki karpuzları sat, kendi harçlığını çıkar" diyerek çalıştırmış. Böyle bir harçlık kazanma anlayışı edinince de, işin içinde büyümüş.

Yıllardır, ailece pazarcılık yaptıkları için, çok şükür durumları şimdi iyiymiş. Ama o henüz küçük bir çocukken, yani zenginlik ve fakirlik kavramlarından habersiz ve yazı yazmayı bilmeyen insan yavrusu'yken, ailesinin dehşet bir zenginliği varmış. Yanlış ticari yatırımlar yapa yapa zamanla tamamen iflas etmişler, bir kaç yıl sonra ise pazarcılığa başlayıp, bu işi yaparak toparlanabilmişler.
O ise bebeklik çağı dışında zenginlikten nasibini alamamış. Ama buna da şükürmüş. Hayatı, yaz sıcağının kaynağı olan güneş'in altında, akşama kadar karpuz satarak kendi parasını kazanmasına rağmen çok güzelmiş.....

Bir de kız arkadaşı var. Fotoğrafını gösterdi. Gayet ortalamanın üzerinde güzel mini mini bir kız. 5 yıldır ilişkileri varmış. Ama önceki yıl yaşadıkları küçük bir tartışma esnasında kız arkadaşı ona "gerizekâlı" dediğinde, kızıp ilişkilerini bitirmiş ve 1,5 yıl boyunca bir daha da onunla görüşmemiş.

Bu arada seks ihtiyacını, Alsancak'taki, ailesinden sürekli para isteyemeyen liseli ve üniversiteli tiki orospularla gidermeye çalışmış ama duygusal birlikteliğin olmadığı biriyle yapılan seksin zevksizliği onu fena düşüncelere sevk etmiş. Hatta yaptığının seks değil de, aslında iki kişilik bir osbir gösterisi olmasından pek de farkı olmayan bir boşalma eylemi olduğunu düşünmüş. Üstelik kendi başına çektiği osbirlerin, bu tek gecelik gösterişli sekslerden daha fazla zevk verdiğine bile inanmaya başlamış.

Ki bence bu konuda haklıydı da. Çünkü zevk, beyinde başlayıp biten bir eylemdir. dolayısıyla farkında olmadan bilinçsizce doğru düşünmeye başlamıştı.
Hem günü birlik ilişkilerin hiçbiri, kız arkadaşıyla olan ilişkilerinin yerini tutmamış ve aslında tutmayacağını da iyice anlamış. Ama kız arkadaşının ona söylediği "gerizekâlı" lafı aklına geldiği için ona dönmemiş ve dönmeyi de aklından geçirmemiş.

"dönmek aklıma bile gelmiyordu" dediğinde onu anlayabiliyordum. Çünkü kendini değersiz hissetmişti. İnsan birinin yanında kendini değersiz hissetti mi, bir daha dönüp ona bakmazdı, bakamazdı. Hatta aynı evin içinde olsalar bile, sanki evde kimse yokmuş gibi davranmaya başlardı. Bunun nedeni, o atışma esnasında karşı tarafa yaşatılan sert değersizlik hissiydi.
Bu his, insanın kalbini yerinden söküp alır, sessizce, bedeninin dışında karanlık bir yere bırakır, boş kalan yere ise renksiz bir siyah yerleşirdi...

O da bunları yaşamıştı. Uzun bir süre yaşamaya da devam etmişti. Hatta ondan sonra kendisine deliler gibi aşık başka bi kızla yalnız yatıp kalkmasına rağmen, ona "gerizekâlı" diyen kızı unutamamış ve zaman geçip de, belki bi ihtimal diye yanlış yaptığını düşündüğü günlerde, kızın mesaj atmasıyla buluşup, tekrar çıkmaya başlamışlardı.

O buluşmadan sonraki tekrar başlayan ilişki dönemlerinde, ikisi de, birbirlerinin aileleriyle tanışmışlar. Ama bizim karpuzcu, kızın babasıyla henüz tanışmamış. Çünkü nedenini bilmiyormuş. Belki utancından, belki başka bir sebepten. Ama kız babasıyla olan tanışmamazlığa rağmen, anne-hala-teyze vs herkesle tanışmış. Sevgilisi de, karpuzcunun anne, baba vs dahil ailesinden herkesle tanışmış.

Hatta kadın, karpuzcu okul nedeniyle İzmir'den ayrılmadan önce, ailelerden insanların da olduğu küçük bir rakı gecesi düzenlemiş. Herkes oturup o gece bi güzel içip, gecenin sonunda da ayrı ayrı sıçmışlar. Rakılı veda gecesinde herkes çok mutluymuş.
O böyle anlattığında nedense ben de çok mutlu oldum. Sanki doğru olan tek şey onların tekrar barışmalarıydı ve işte barışıp, mutlu mutlu görüşmeye devam etmişlerdi...

Karpuzcu boş zamanlardında kickbox yapıyormuş ve bi ara sporu bıraktığında 1.75cm boyuna rağmen, 90 kiloya kadar da çıktığı olmuş. Sonra inat edip, kiloları vermiş ve sarkan vücudunu da spor yaparak tekrar toplamış. Ben kollarına bakıp, hafifçe yılışarak "pek sporcu birine benzemiyorsun" dediğimde sadece gülümsedi ve gözümün içine bakıp sonrada yavaşça gözlerini kaçırdı.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/suculuk-hukukculuk-kankaclk-muesseseleri.html

8 Ekim 2017

Ensest ilişki ve pedofili konusundaki karışıklık

Şurdan devam ediyor:  http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/okul-baslad.html

..Bu tür zorlukları çok yaşamamak için, kendi zorunlu derslerim olmadığı günler veya boş kaldığım saatlerde, Hukuk 1. sınıf'ların derslerine girmeye başladım. Böylece, hukuk'la iyice aşna fişna olup, öğrenebileceğim kadar çok hukuk bilgisi edinmek istiyorum.
Umarım planım işe yarar ve okul bitinceye kadar, hukukun her bokuyla iyice içli dışlı olmuş olurum.

Pazartesi günü girdiğim 1.sınıf hukuk öğrencilerinin "hukuka giriş" dersinde, geçen aylarda ülke medyasını meşgul eden ensest olayını tartıştık.
Hoca'nın "yasak olan ilişkiler" başlığı altında "ensest" ilişkileri de saymasından 10 dakika sonra "hocam az önce ensest ilişki yasak dediniz, geçen aylarda yaşları 35 ve 48' olan, iki yetişkin insanın ilişkisinin söz konusu olduğu bir olay gündeme geldi. kendi rızasıyla ilişkiye yetişkinlerin ilişkisi neden yasak olsun" dememle ortalık karıştı. Sınıftaki bir çok kafa hırıltılar eşliğinde bana döndüğünde "sanki içlerinden birini zorla sikmişim" gibi hissetsem de, hoca'nın "çok güzel bir soru" deyip sazı çalmaya başlamasıyla dikkatler hocaya döndü.

Açıkçası öğrencilerin bana öküz gibi bakmasını da normal görüyorum. Çünkü genelinin yaşı henüz taş patlasın 23-24'tür. Yaşları henüz bu kadar genç olan insanlardan, ensest konusundaki rıza'yı bilmelerini beklemem yanlış olurdu. zaten başlarını çevirip bakmalarının, kendi fikirleri olduğunu da sanmıyorum. fikirleri olmadığı için de, toplumun sürekli "tü kaka" dediği bir şeye, onlarda "tü kaka" diyenlerdir ve hırıltılar eşliğinde başlarını çevirip bakmaları bundandır diye düşünüyorum...

Hoca'nın saz çalmaya başlamasından sonra, benim soruma cevap vermek yerine, olayı baya uzatıp pedofiliye bağlayarak yorumlamaya devam etmesi ve en sonunda da sadece pedofiliyi detaylandırarak anlatmaya devam etmesiyle konu hava da kapatılmış oldu.
Oysa pedofili ve ensest bambaşka iki vakadır ve ikisini aynı soru altında cevaplamak bile yanlıştır.
Çünkü birinde yetişkin iki insanın karşılıklı rızasıyla yaşanmış olan bir cinsel yakınlaşma vardır. Diğerinde ise (pedofili'de)reşit olmayanla cinsel ilişkiye girmek, onu cinsel olarak istismar etmek gibi saldırılar vardır. Bu yüzden ikisini aynı konu başlığı altında cevaplamak yanlıştı.

Hocanın cevabı çok uzadığı için olsa gerek (ki bu konu özelinde olmasa bile, genel ders anlatımı çok iyi ve fazlasıyla rahat, aynı zamanda anlaşılır cümleler kurmaya özen göstermesiyle ilerledi) en sonunda "kısa bi ara verelim" diyerek konuyu kapadı.

Hoca konuyu "kısa bir ara verelim" diyerek kapattığında, şunu anladım ki; toplumdaki bireyler (bunlara çoğu bilim adamları ve bilim kadınları da dahil olmak üzere) yer yer ensest ilişki ile pedofiliyi ya karıştırıyor, ya da aynı görüyor. Durum böyle oluncada ensest konusu, açık bir şekilde konuşulamıyor.
İlerleyen günlerde belki yine, bu konu özelinde soruyu daha özel bir şekilde Hoca'nın kendisine sorup net bir cevap alacağım ama şimdilik sıkıştırıyormuşum gibi yapmak ve çok fazla parmakla gösterilmek istemiyorum...

Ara verilip de, tüm öğrenciler kocaman bir kütleye dönüşüp dışarı çıktığımızda, onlardan ayrılan bir parça haline gelerek, fakültenin deniz manzarasını görebileceğim kısmına oturdum.
Oturduğum da, ayaklarımın spor ayakkabının içinde piştiğini hissediyor olduğum için, havalandırmak amacıyla ayakkabılarımı çıkarıp öylece tatlı tatlı esen rüzgara teslim ettim. Ohhh be, nihayet rüzgar ayaklarımı yalayarak serinletmeye başlamıştı.

Serinliği ayak parmaklarımın mantar kaplı derisinde hissetmeye başlamamdan 2 dakika sonra, genç bi kadın gelip "oturabilir miyim" dedi ve bende "tabii lütfen buyrun" diyerek yan tarafıma buyur ettim. Genç kadın sanki kot pantolon değil de etek giyiniyormuş gibi bir toplama hareketiyle poposunu tutarak yarım adım yanıma oturduğu sırada, ben de ayak kokumdan rahatsız olmasın diye, ayakkabılarımı giyinmeye başlamış olduğum için "kusura bakma, ayaklarım pişmiş gibi hissediyorum. sabahtan bu yana havasız kaldılar da" dedim. Kadın güldü ve "yok yok, önemli" değil dedi ve bizim muhabbetimiz başladı.

Üniversitede ilk defa konuşmaya başlayan iki insanın kurduğu cümlelerden farklı bir şekilde konuşmaya başlamış olmamız iyiydi. Çünkü okula başladığımdan bu yana herkesin ilk kurduğu "nerelisin? hangi bölümdensin?" cümlelerinden gına geldi. İçim şişti. öff oldum. Bunu fark ettiğim andan bu yana ise hiç kimseye "nerelisin" veya "hangi bölümü okuyorsun" gibi bir soru cümlesiyle muhabbete başlamadım. Adeta gizli bir yemin etmişim gibi de başlamamaya özen gösteriyorum.
Onunla olan bu çoraplı muhabbetimiz sonrasında ise şu an tam hatırlayamadığım bir şekilde konuşmamız devam edip gitti. Ama kısa bir süre sonra tabiki doğla olarak,  nereli olduğumuzdan, nerede yaşadığımıza, hangi bölümü okuduğumuzdan,  neler yaptığımıza, onun neleri sevdiğinden, benim neden bu okulda olduğuma gibi konulardan konulara atlayarak konuşmaya devam ettik..

Meğer derste sorduğum soruyu çok zekice bulmuş ve bu yüzden tanışmak için gelip konuşmak istemiş. Böyle düşündüğü için "çok sevindiğimi" söylediğimde, artık derse verilen "kısa ara"nın bitmiş olabileceğini ve bu yüzden içeri girmemizin daha doğru olabileceğini ikimizde dile getirip sınıfa döndük.

Ders işlenmeye başlayıp da, öğrenciler de sorularını ard arda sorduklarında 1 saat daha geçmişti ve hoca kısa bi ara daha verdi. Ben o sırada hoca'nın yanına gidip kendimi tanıttım ve hoca'ya bu bölümün öğrencisi olmadığımı ama onun derslerine girmek istediğimi söyleyip, kendisinden izin almış oldum.

Hoca'nın bana yaklaşımı tatlıydı. Zaten genel ders anlatımında da biraz esprili bir dille ve öğrencilerin dikkatini sürekli canlı tutmak hedefli bir stratejiyle ilerlemişti. Tatlı, mütevazi yaklaşımıyla bana, ne yapmak istediğimi vs sorduğunda "aslında ne yapmak istediğimi bilmiyorum. hukuk'a biraz ilgim vardı ama puanım hukuk'a yetmediği için %100 burslu adalet yazdım. eğer olurda adalet meslek yüksek okulunda, hukuk'u seversem, okulumun bitiminde dgs ile hukuk'a geçiş yapabileceğimi, sonrasında ise son bi kaç aydır felsefeye olan ilgimden dolayı da belki "hukuk felsefesi"ne yöneleceğimi söyledim" ve hoca "ow ow yavaş. güzel şeyler düşünüyorsun ama şimdilik sadece derslerine odaklan. ortalamanı falan mutlaka yüksek tut. sonrasında ise zor değil kesin yaparsın" dedi.
Ayrıca sorduğum soru için teşekkür edip "öğrenciler ilk zamanlar soru sormaya çekinirler, ama sen daha ilk derste soru sorunca, herkese cesaret verip onların da soru sormasını sağladın" dedi ve işte bunun gibi konular ve genel ders yaklaşımları üzerine bir kaç soru eşliğinde daha muhabbet etmiş olarak sohbeti noktalamış olduk.

üçüncü ders başladığında, diğer derste yanıma gelip tanışan genç kadınla yan yana oturduk ve ders çıkışı da, gidip kafede çay içtik.
Meğer onun kütüğü de benim doğduğum ildeymiş. ama ailesi 20-30 yıl önceki siyasi olaylardan dolayı batıya göç etmek zorunda kaldıkları için o Tekirdağ'da doğmuş.

devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/surdan-devam-ediyor_8.html

7 Ekim 2017

okul başladı

Sevgili okulumuz nihayet bu hafta itibariyle, tamamen başlamış oldu. Benimle aynı bölüme kayıt olan 23 kişi var, ama derslere gelen öğrenci sayısı en fazla 15 olunca, kayıtlı olan kişi sayısını bir türlü yakalayamadık gitti.

Hafta sonunda ise 23'ünden 1'i Urfaya dönüp, dershaneye gideceğini ve sıkı bi çalışmanın ardından gireceği sınav sonrasında yerleştirmelerde hukuk tercihi yapıp, okumaya öyle devam edeceğini söyleyerek okulu bıraktı gitti. Resmen, sınıfça azalarak bitiyoruz.

Sınıfta yaş olarak en büyükleri benim, bana en yakın olan kişinin yaşı ise 31. O ise Marmara Üniversitesi'nden mezun olup avukatlığa başlayan nişanlısının etkisiyle bu bölümü tercih etmiş. Zaten işi gücü de yerinde olunca, en azından bi değişiklik olur diye derslere katılıyor. Haftaya ise tekrar Türkiye'ye dönüp, işlerinin başına geçecekmiş. Sonrasında ise zaten derslere devam zorunluluğu olmadığı için, sınavdan sınava okula gelerek, okulu bu şekilde bitirip DGS ile Türkiye'deki okullardan birine yerleşmeyi planlıyormuş

Diğer öğrencilerin ise benim yaşımla alakası yok. Sadece beyin yaşlarımız aynı o kadar.
Ruhsal ve bedensel olarak ise hepsi ufak çatır çutur ergenler. Bir çoğu liseden mezun olduğu gibi sınavlara girip, işte bu okulu kazanmışlar ve yarı burslu oldukları için parasını ödeyip gelmişler.

Herkes ayrı bir yerden geldiği için bakış açıları da çok farklı. Geldikleri yörenin şivesinden, giyimlerinden, hareketlerinden, birbirlerine karşı olan jestlerinin farklılıklarından dolayı nereli oldukları da yer yer rahatça anlaşılabiliyor.
Bazıları konuştukları şiveye o kadar sahip çıkıyorlarki, farklı olduklarını göstermek yerine, şiveleriyle üstün oldukları algısıyla hareket ettiklerinin farkında değiller.
Giyim ve hareketleri de yine aynı şekilde, güya kendilerince çok önemliymiş gibi bir algıyla yansıtmaya çalışıyorlar. Oysa tüm bu tırt uğraşların bi sikim kıymeti olmadığını, önemli olanın ise karşısındakiyle doğru bir iletişim kurmak olduğunu çok sonra anlayacaklar. O güne kadar beklemedeyim.

Kadın ve erkek sayısına baktığımızda, kadınlar 6 kişi ile kalmışken, erkek sayısı taşşak kokusu eşliğinde kendini fazlasıyla belli ediyor.
Bu erkek ve kadınlardan ikisi, geçen hafta çok fena atışıyorlardı ve sürekli birbirilerine laf soka soka günlerini geçirdiler. Bir ara kapışmaları fenalaştığında dönüp onlara baktım ve gördüğüm şey, aslında ikisinin de birbirlerinden fena halde hoşlandığı gerçeğiydi. Aralarındaki çekim o kadar güçlüydüki bu dışardan kavga ediyor gibi görünmelerine rağmen, aslında birbirlerini istediklerini gösteriyordu.
Kavga eşliğinde geçen ilk haftadan sonraki Pazartesi günü ise okula elele geldiler ve sınıfa girdiklerinde de yan yana oturup ders aralarında da sürekli mıç mıç yapıp yapıp durdular.

Sınıfın hepsi arada onlara bakıp bakıp güldüler, bir ara gıybetlerini de çevirdiler. onlara göre yeni çiftimiz "en fazla iki ay sonra kavga edip ayrılacaklardı ve aynı sınıfta olmalarından dolayı, büyük sıkıntı yaşayacaklardı"
Ama şunu söylemem gerekki, doğrusu ikisi birbirlerine çok yakışıyorlar. Birbirlerini daha ilk andan itibaren sevdikleri de çok açık. İkisinin de gözlerinde büyük bir ışıltı var ve bu ışıltı hiç sönecek gibi değil. Dileğim o ki; birbirleriyle beraber oldukları için, çok çok uzun yıllar sadece mutlu olsunlar...

Sınıfın hepsi yaşımı öğrendiğinden bu yana bana "abi" diyorlar. İlk günler fena bozuluyordum ama şimdi pek takmıyorum. Sanırım alıştım. Zaten insanın alışamadığı tek şey yalnızlık.
Abi kelimesini duymayalı uzun zaman olmuş. 20'li yaşlarından henüz gün almışların abi demesine ise çok alışkın değilim.
Hepsi  genel olarak iyi, efendi çocuklar. Bazen çok fazla salak salak konuştukları olmuyor değil ama bunu normal görmeye de başladım. Çünkü ben onların yaşlardayken, onlardan daha salaktım. Biliyorum, hatırlıyorum kendimi.

İnsan 20 yaşındayken bol bol hata yapıyor, sadece salakça muhabbetlere dalıyor. yani 20'li yaşlarınıza gelmiş olmanıza rağmen hata yapmadıysanız, kendi hayatınızı yaşamış sayılmazsınız. Yaşamıyorsunuzdur. Şimdi sakin olun ve o hayatı yavaaaaşşşşça yere bırakın...

Kendi bölümümden almak zorunda olduğum ders sayısı 10 tane. Bunlar zaten kaba taslak olarak hazırlanmış üstün körü hukuka giriş bilgilerinden ibaret. Bu yüzden çok zorlamıyorlar sanki. Daha doğrusu anlamakta pek güçlük çekmiyorum.
Ama tabii derslerin kendi ağırlığını anlamakta ve kafama sokmakta zorluk yaşıyorum. Dersleri kendi deyimleriyle, kelimeleriyle olduğu gibi anlamak için henüz yolun başındayım. Zamanla daha iyi olacağını ve ilk söyleneni, üzerinde çok düşünmeden, direkt anlayabileceğimi umuyorum. Eğer umduğum gibi olmazsa sıçtım. Ayıkla pirincin taşını.

devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.cy/2017/10/surdan-devam-ediyor_8.html


1 Ekim 2017

olmek, ya da olmemek. işte bütün meğğsele bu!

Sabah uyuya kaldığım için koştura koştura okula geldim ve derse geç kalmış olmama rağmen hızla sınıfa girmiştimki bi grup heyecanlı genç ineğin benden önce geldiği için öylece oturduklarını gördüm. Meğer hoca derse gelmemiş. Bu yüzden biraz daha bekledik ve sonra dayanamayıp üst katlardaki sekretercağızın yanına çıkıp, hocanın ne zaman geleceğini sordum, o da "eğer bu saate kadar gelmediyse, artık gelmeyeceğini ve dolayısıyla bu hafta da ders olmadığını" söyledi. İçimden "hocam ağzına sıçayım" diyerek dönüp sınıfa gittim ve "hoca gelmediği için bu haftaki ingilizce dersi komple iptal" dedim ve sınıf dağıldı.

Dağılan sınıftan sonra okulun meydanındaki kafeye geçip oturdum. Kıçım tahta oturakla iyice birleşince, sınıftan bir iki çocuk daha masama geldiği için laflamaya başladık ve bi saat kadar bol zaman öylece geçip gitti.

İneklerden biri hemen de gıcır gıcır kitaplarını almış olduğu için arada kitapları karıştırıp duruyordu. Ben ve diğer fakircikler ise hala kitap almadık. Diğer fakirciklerin acelesi olmadığından dolayı almadıklarını düşünüyorum, ama benim kitap almak için bir de kaynak bulmak zorunda olmam gibi bir sıkıntım var.
Öte yandan, çocukların kitap alma dertlerinin en fazla bir kaç gün sonra ailelerinin ataklarının ardından yok edileceğini biliyor olmam, onları kıskanmama neden oldu. Yani evet 32 yaşımda olmama rağmen 20 yaşındaki çocukları kıskandım. Kıskanmak kötü ve hatta her türlüsü.
(oysa yaş aldıkça kimseyi kıskanmayan, önceki yaşlarına göre daha bilge, basit sinir bozucu olaylara karşı çok sabırlı, kaba insanlara bile kibar davranmak gibi daha nice güzel özellikler kazanmış olarak olgunlaşacağımı sanıyordum ama pek öyle olmadı. sanırım bir insan olarak, olgunlaşmanın meyve ve sebzelere göre olduğunu kabullenmeliyim.)

Parasızlığa alışkın biri olarak, meteliksizlikten dolayı eğitim yılımın bu kadar da zorlu başlayacağını düşünmemiştim. Çünkü dediğim gibi buna alıştım ve zaten uzun zamandır da, kervan yolda sikilir mantığıyla yaşıyorum. Bu yaşam şeklini henüz tam içselleştirmemiş olsam da, böyle yaşamayı heyecanlı bulduğum için yaşamayı seçtiğimi de sanmaya devam ediyorum. ettim. edeceğim.

Bakalım ya, neyse zaten dediğim gibi "kitapları hemen alma zorunluluğum yok ve 1 ay sonraya kadar alabilirim" Tüm bu zaman sayesinde belki paracık da bulabilirim.
Aslında kitaplar çok para tutmuyor. Zaten hocalardan biri "kitabı almaya gerek yok, bende dersin konuları var, onları fotokopiciye bırakıcam, isteyen ordan fotokopi olarak alabilir. sizin bileceğiniz bir iş bu" dedi.
Canım hocam. En sevdiğim hoca oldu bile. kendisi Yardımcı Doçent Daktır'mış. Ön dişleri çarpık çurpuk, saçları siyah ve uzun, göğüsleri sütyen desteğiyle dimdik duruyor. Şu an yazarken merak ettim de; acaba memeleri sütyensizken nasıl duruyor?
Gerçi çekici bulduğum bir kadın olmamasına rağmen neden böyle düşündüğüm hakkında bi fikrim yok.
Galiba bir ihtimal Hukuk falan filan dersi veriyor olmasıyla bağlantılı olarak, gözümüzde sert bi mizaç çizmeye çalışırken, hiç gülmemesinden dolayı böyle düşünüyor olabilirim. bilmiyorum yani, neyse. canı hocam.

Öte yandan geçen hafta pansiyonun parasını (2200 TL) kredi kartından çektim ve doğrusu bankaya ödeme günü de haftaya denk geliyor. Onu nasıl ödemem gerektiği hakkında bir bilgim yok ve bunun için de para arıyorum. Dün gece gidip okulun içineki ve çevresindeki kafelerde iş baktım, gittiğim her yerin patronu "şimdilik ihtiyacımız yok, numaranı bırak olursa sana dönelim" dediler. Numaramı bırakıp çıktım.
Okul kantinleri, yemekhane ve çevresindeki kafeteryalardan iş çıkmayınca gidip sahil tarafındaki restoranlara baktım ama bi bok olmadı. Bunlar da diğerleri gibi "numaranı bırak, ihtiyaç olursa biz sana döneriz" inceliğinde bulundukları kibar cümleler kurdular. İçimden "he yarrağım he" deyip onlara da numaramı bırakıp çıktım. Şu küçücük şehirde, numaramı vermediğim esnaf kalmadı.

Onlar "numaranı bırak" derken, ben de kredi kartımın son ödeme gününü düşünüyordum.
Kapısına sıçtığımın bankaları, zaten aç olanın peşinde koşup, boynuna ipi geçirdiği gibi, başına resmi birer bela olarak kesiliyorlar.
Üstelik bu durum herkese o kadar normal geliyorki, tefeciliğin ahlaki olarak kabul görmüş olması durumu mide bulandırıcı geliyor. Belki de yapmamız gereken tek şey tüm bankaları ateşe verip, şarap, soda, zemzem eşliğinde yanışlarını izlemektir.........

Bankaların beni köşeye sıkıştırmalarını önlemek için, arkadaşlardan dilensem mi diye düşünmedim değil, ama dilenince de bi bok olmuyor. Zaten arkadaş dediğin şey, insanın seks yapmadığı için ona yakınlık duyduğunu sandığı ve bu yüzden boş zamanlarını ona verdiği birinden başkası değil.

Tüm bu şeycikleri geçip tekrar kitap konusuna gelirsek; geçen üst sınıflardan çocuklarla konuşurken söylediler, kitaplar falan toplamda 200-300 lira falan tutuyormuş. He iyi ya, azmış dedim geçtim.
Nasılsa hiç para yok ve cebimde 8 TL'em yalnız kaldı ://

Aslında çok dert eğil, sonuçta zaten sıkıntıları hiç bitmeyen biri olarak, biraz zaman geçtikten sonra bunun da üstesinden gelebileceğimi ve şu an kocaman görünen, ama aslında sikim kadar değeri olmayan sorunumu çözebileceğimi düşünüyorum. Başka da düşündüğüm ve yapabileceğim bir şey yok zaten. Başımı kara tahtaya vursam ne olacak......

Bu arada pansiyona da iyice yerleştim, çünkü yapacak başka bir şey yok.
Benim oda 3 kişilikti ve dün itibariyle 2 işi daha gelmiş oldu. Böylece o da 3 kişiye tamamladı. Çocuklardan biri Batmanlı ve doğrusu Kürtçesi çok güzel ve akıcı. Türkçesi ise tutuk ve çok çirkin. Benimle (ki onun söylediğine göre çok sosyetik bi türkçem varmış) Türkçe konuşurken utandığı çok belli oluyor ve zaten yaşı henüz 19 olduğu için konuşmasından dolayı utanıyor olması normal. Sonuçta doğu da (hatta özellikle tüm Türkiye'de) insanlar aşağılık kompleksiyle yetiştiriliyorlar. Böyle bir çocuk yetiştirme durumu varken de, o çocuğun olduğu durumdan utanmasını normal görüyorum. Umarım konuşmasından önce utanması gereken çok daha önemli şeylerin olduğunu anlar ve konuşmasından dolayı utanma durumunu aşar......

Okula gelmeden önce ailesiyle beraber Batman'ın bilmem ne ilçesinin, ne köyünde yaşıyormuş. Ek tercihlerine bu okulu yazmasını söyleyen dershane arkadaşına uyup bu okulu %75 burslu yazmış ve okul çıkınca da, o arkadaşına güvenerek çıkmış buraya gelmiş.

Ama tabii  Evren Anayasası'nın Toprak Toprağı Gurbette Siker maddesi gereğince arkadaşı onu satmış ve çocuk buraya geldiğinin ikinci gününde, sokakta kalacak kıvamı yakalamış. O tüm bunları anlattığında "amaaaan ya boşver" dedim ama küfür edip duruyordu.

Çünkü "insanlar neden böyle yaparlarmış, insanlar neden memleketteyken farklı, burdayken farklı davranırlarmış" aklı almıyormuş.
ona dönüp sert bi şekilde "o küçücük aklına soğıyım" dememek için kendimi zor tuttum ve çok şükür ki başarılı da oldum.
Söylememekte başarılı olduğum cümlenin yerine ise "aklın olsa zaten dershane arkadaşına uyarak bir tercihde bulunmazdın" dedim ve bu cümleme fena şekilde bozuldu ya neyse.

Oysa ben herkesin, zaten başkasının aklıyla yaşamaması gerektiğini biliyor olduğunu sanıyordum. Çünkü başkasının aklıyla yaşamak Hayat'la olan maça 1-0 yenik başlamak demektir. Bu durum, insanın hep sıkıntı yaşamasına, garip hallere girmesine neden olan bir durumdur. Öteki türlü ise, sorumluluğunu ve sorununu hep başkasının üstüne atmakla hayatını devam ettirir ki bu; kişinin, bireyselliğini geç, kişisel olarak toplumsalaşmasını da önler tutar.

Öte yandan; arkadaşının onu satmış olması durumunun olmadığını ve aslında satmış olsa bile bunun normal olduğunu ve bu durumu mantıklı olarak aklının alması için 5-6 seneye ihtiyacı olduğunu söyledim. Güldü ve "dalga geçiyorsun, öyğğğle deyyil mi?" dedi.
"Hayır 32 yaşındayım ve gerçekten bu iş böyle yürüyor. İnsan, tek başına olduğunu anca 30'lu yaşlarına gelince iyice anlamış oluyor. Sen de anlayacaksın. Gerçi ben daha erken yaşlarda anladım ama olsun. senin henüz ailene bağlılığın ve arkadaşlığa yüklediğin anlam fazla olduğundan dolayı, sömürüye dayalı güvenin tazeyken, bunu aşman için sınırın 30'larda falan" dedim.

Cümlelerim üzerine, önceki bakışına oranla bana biraz daha durgun bakmaya başlayıp, arkadaşına bir kaç taze küfür ettikten sonra, kızmadığı konular hakkında konuştuk. Ama sorumluluğunu başkalarına atmaya alışkın olduğu ve böyle alıştırılarak büyütüldüğü için, benimle; sürekli birilerinin "ona cevapları sunması gerekiyormuş" gibi bir havayla konuştu.

O sıralarda kendimi toplamıştım ve biraz da bu yüzden olsa gerekki, daha sakin bir havayla konuşuyorduk. Ama o benim sakinliğimin aksine, durup dururken kaba cümleler kurmaya başladı ve üstelik bir kaç defa "hihihihi" adlı yavşak tebessümlü alttan almalarıma rağmen, cümlelerine devam etti.

Tabii o mal mal konuşunca benim şalterler attı, ama atan şalterimi ona çaktırmadan sakince indirip "artık tek başınasın ve sürekli sorunlarının kaynağı olarak başkalarını suçlamaktan vaz geç. yani 19 yaşındasın abi. küçük değilsin. kendini küçük görmekten vaz geç. cidden kocaman adamsın. bunu kabullen. hem bak farklı bi ülkedesin ve sırf bu yüzden bile artık hayatının iplerini eline almanın zamanı geldi. hatta biraz geç kalmış bile sayılırsın. yani diyeceğim o ki, başkalarının seni yolda bırakmış olmasına kızmaya hakkın yok. kızıyorsan bile bunu sürekli dile getirmekten vazgeç. çünkü insanlar seni anlayışla karşılayıp, beklentilerini karşılamak zorunda değiller. yükünü karşındaki insanların omzuna bindirme. kimseye, kurduğun arkadaşlık bağı üzerinden yük olmaya çalışma" deyip uzun, yer yer sert bi nutuk çektim.

Nutkum bittiğinde, yüzünün iyice beyazlamış olduğunu fark ettiğim için susmam gerektiğini düşünerek sustum. bunun üzerine o, düzgün konuşamadığı çarpık çurpuk türkçesiyle bana;
"sanki sen çoğğ zorlığğ yaşamışsın ihihihihi sana hiç kimse yardım etmemiş gibi konuştıın ihihihihi küçükken hep yalnız kalmışsın ihihihihi" dedi.

1 saniyelik ama saatler gibi gelen o anki şok durgunluğumun ardından kekeleyerek bir şeyler söyledim ama doğrusu ne söylediğimi şimdi bende hatırlamıyorum. "amına koduğumun salağı sen Batman'ın bilmem ne ilçesinin, teee ne siktiri boktan köyünden gelmiş bi denyosun. nasıl olurda bana böyle dersin?" demek isterdim ama diyemedim. içimde bir manda olduğu yere oturmuş da gitmek bilmiyormuş gibi olan havamı saklamaya çalışarak "üff saçmalama, sadece senin kendi hayatının sorumluluğunu alman lazım" gibilerinden cümleler kurmaya devam edip konuyu değiştirdim ve sonra da zaten saat geç olduğu için yataklarımıza girip uyuyor numarası yaptık........

Ertesi gün, pansiyonun işletmecisi, odamıza başka bir çocuk getirip, boşta kalan yatağı da ona verdi.
Iğdırlı olan bu arkadaş 22 yaşında ve hemşirelik kazanmış. Batmanlı denyoya oranla daha efendi birine benziyor ama bakalım ileriki günlerde o nasıl ağzıma sıçacak.

23 Eylül 2017

harman yeri. ortaya karışık künefe

Saat 02:52
Bu aralar Uyku denilen kişiyle aramız pek iyi değil. Gecenin bi vaktine kadar beni bekletip yine de gelmiyor. Her gece osbir çekip uyuya kalmakta sıkıcı olmaya başladı. Bu gece de o gecelerden biri ve  osbir çekmiş olmama rağmen hala gelen giden yok.
Az önce yatakta dönüp durmaktan çok sıkıldığım ve artık bunaldığım için tuvalete gidip sıçtım. Bokum kol gibiydi ve doğrusunu onun benden çıktığına inanamıyorum. İlginç bir götümüz var. Yaradana şükürler olsun.

İstanbul'da evi teslim ettiğim çocukların ikisi de yamuk yaptılar. Biri zaten sorumsuzun teki, fetöcü piç, diğeri yahudi ırkından pinti bi müslüman.
Fetöcü piç (harbiyeli) geçen suyu açık unutmuş ve evden çıkmış. Durum böyle olunca da evi su basmış, alt komşuyu da su basınca, komşu gidip ev sahibini çağırmış ve kapıyı çilingirle açıp içeri girdikten sonra anca ortalığı toplamışlar.

off neyse sıkıldım bu piçlerden bahsetmekten. zaten akşam akşam heyheylerimi tepeme çıkardılar. kavga etmekten de yoruldum. bi terslik olmazsa Kasım ayında İstanbul'a gidicem ve eğer o tarihe kadar hâlâ kirayı bana takıp evden çıkmadıysalar, ikisini de kapı dışarı edeyim de, analarının amının yırtık zarını, onlara tersten gösterip akıllarını başlarına aldırtayım da görsünler istediğim zaman nasıl rezil bi adama dönüşüyorum.
neyse sinirlenmeyeyim. sakin kalayım allahım. teşekkür ederim.

Can sıkıntısı çok kötü. ama can sıkıntısından daha kötü bir şey varsa işsiz olup parasız kalmak.
allahım rica ediyorum, noooolur allahım artık beni parayla sına. gerçekten parayla sınanmak istiyorum. parasız sınanmaktan yoruldum. rabbim benim, canım benim. ne olur, artık şu parasızlığıma bir son ver ve sınavlarımı bol paralıyken yap. ve hiç eksilmesin. ve hep artsın :)

bu aralar (ki bu satırları yazıncaya kadar da defalarca)burnumu karıştırma alışkanlığına kapıldım. sol elimin işaret parmağı sürekli burnumun içinde geziniyor. üstelik sümük topaklamak ilk anlarda güzel bi his olsada, sonrasında zaten büyük olan burnumun, iyice büyümüş olduğunu düşününce, paniklemekten kendimi alamıyorum. inşallah burun denilen organ, parmaklamakla büyümeyen organlarımızın başında geliyordur. yoksa, zaten topuğumdan bile büyük olan canım burnumu...
oy neyse davamını getiremiyciiiiim.

saat 03:05
dün okulun yeni öğrenciler için "hoş geldin" partisi vardı. apaçi müziklerinden bol bol açtılar ve biz de (özellikle ben) bahçede koptuk. doğrusu ilk 5 dakika içinde sadece ben oynadım ve yüzlerce kişi bana baktı. aradan 15 dakika geçtiğinde ben kenara çekilmiş, yüzlerce kişinin bana bakmasından dolayı utanarak şu bi kaç gündür okulda tanıştığım Nijeryalı ve Pakistan'lı bi grup çocukla konuşarak utancımı atlatmaya çalışıyordum. utancımın 20inci dakikasında özbekistanlı bi grup kadın ve erkek piste çıkıp oynamaya başladılar ve bunun üzerine ortam biraz kalabalıklaşınca, bende saklanmak için çıkıp onlarla oynadım. sonrasını hatırlamıyorum. dizlerim ve ayak tabanlarım hala ağrıyor.

şimdi ise otelimsi pansiyonumsu falan filan (ne bok olduğu belirsiz) bok gibi bi yerdeyim. burayı geçen hafta tuttum ve 8 ay için 3.500 TL'ye anlaştık. Bugün ise 2.000 TL'sini kredi kartından bayıldım.
kredi kartının ödemesini ise 5 Ekim 2017'de yapmak zorundayım. yoksa ömrümün sonuna kadar bankaya ful hd pasif olucam.
Allahım sen büyüksün, sevdiğim dışında kimseye ful pasif olmak istemiyorum. lütfen bana o parayı ödemem için bi yol göster canım rabbim benim.
Seni seviyorum allahım. Ne olur artık sen de beni sev. amin.

21 Eylül 2017

Öğrenciliğe Merhaba

Geçtiğimiz Çarşamba günü, haftalar öncesinden ucuz diye aldığım biletle, Perşembe sabahı ezanından 10 dakika önce kalkacak olan uçağa binmek için saat 23:45'de metroyla Atatürk Havalimanı Dış Hatlar'a gittim. Ama çok fenaydım. Çünkü karnım, gündüz yediğim yiyeceklerin boka dönüşmesi işlemini tamamlamıştı ve bi an önce güvenlikten geçip tuvalete gitmemi söylüyordu.

Söylüyordu da, nalet olası federaller, ağır ağır işlerini görüp milleti geçirdiklerinden dolayı yumurtam kapıya dayanmıştı bile.
Sıra bana geldiğinde ise kontrolör polis sanki beni bi yerden tanımışcasına, arada bi kaçamak bakış atar gibi aceleyle yüzüme gözüme bakıp bakıp durmaz mı? Bi ara "ee düzgün bakacaksan bak yoksa sıçıcam yapacağın işe" diyecektim de tuttum kendimi. Ki gerçekten de sıçmak üzereydim ve bende ona dik dik bakmaya başladım.

dik dik bakışımın ardından, artık benim de sıkıldığımı mı anladı ne olduysa bi kaç soru sorduktan sonra "buyrun" deyip belgelerimi uzattı ve aldığım gibi tuvalete doğru topukladım. İçeri girdiğimde hemen kapıyı kapatıp, pantolonu indirdiğim gibi FOŞŞŞ diye sıçtım ve o an anladım ki; sıçmak, aklı olan tüm canlılar için büyük bir nimettir. (bunu bir ara tweet olarak da atayım.)

Üstelik "bok yapmak" anlamındaki sıçmak yalnız değil, insanın hayatındaki çuvallamaları da büyük bir nimettir. Çünkü sıçmak, insanın kendisine dönüp bakmasını, ne bok olduğunu görmesini, ne bok yediğini anlamasını ve ne bok yemesi gerektiğini iyice bir ölçüp biçmesi gerektiğine yarıyor.

Gerçi kendim için şunu söyliim; sıçmalarımdan pek akıl almıyorum ama olsun, yani benim gibi birinin bunu anlamış olması bile büyük bi ilerleme sayılır. (Hem belki bundan sonraki sıçmalarımdan harika ötesi dersler alırım.)
Özlü söz kısmını geçersek, sıçmak için yinelemem gerekir ki; resmen değerini yeteri kadar bilmediğimiz bir nimete sahibiz ve bunun için ne kadar şükretsek o kadar da azdır.....

Sıçma işlemim bitip, tuvaletten çıktığım sırada, siyaha çalan koyu bi renkteki takım elbise giymiş, hafif dökük saçlı adamın biri geldi pisuvarda işer gibi yaparak, ama aslında işemiyor olmasına rağmen çüküyle oynamaya başladı. Ben de bu sırada lavaboda ellerimi yıkıyordum. Ama adam inatla devam etti.
Başka zaman olsa bende çükümü çıkarıp oynayarak ona eşlik ederdim de o an, henüz sıçmanın varlığına olan şükrümü bitirmemiştim ve bu yüzden şükrümü yarıda kesmemeye karar verip elimi bi güzel yıkadıktan sonra kenardaki çantamı alıp salona geçtim.
Böylece anlamış oldum ki; sahip olunan şeye şükür etmek, insanı günah işlemekten alı koyan eylemlerin en başında geliyor........

Etrafta uzun bacaklı fıstık gibi kadınlar, kaslı maslı erkekler, köktendinci Yahudi erkekler, beyaz türkler, siyah kürtler, pembe çerkezler, sarı çinliler, uyruğu belirsiz diğer kişiler, az önce fitnes salonundan çıkmış gibi terli terli gideceği kapıyı bulmaya çalışanlar, başörtülü ve başörtüsüz erkekler, kadınlar, çoluklar çocuklar falan koşturup duruyordu.

Havaalanlarının en güzel yanlarından biri şu koşuşturma olsa gerek. Üstelik insanların çoğu aynı koşuşturmayı yaşıyor ve herkes çok acil bi şekilde bi yere yetişmeye çalışıyor.
Tabii bu koşuşturanlar benim gibi fakir değilki sırf taksi parası vermemek için saatler öncesinden metroyla gelip öyle amaçsızca etrafta gezinsinler.
Zaten havaalanlarındaki insanların ne kadar zengin olduğunu, elindeki bilet çıktısıyla yanınızdan ne kadar hızlı geçtiğine dikkat ederek anlayabilirsiniz. Zenginler genelde son anda gelip uçağa yetişirler, fakirler ise benim gibi 2-3 gün öncesinden gelir orda yaşamaya başlarlar. Oranın vaz geçilmez elemanına dönüşürler. Havaalanlarının kadrolu çalışanlarından çok orada vakit geçirirler.....

Bi ara etrafta gezerken, dedim belki THY'nin lounge girişinde tanıdık birini bulurum da beleş yeme içme bölümüne geçer iyice bi tıkınırım ama ne yazıkki kimseyi göremedim. Resmen lounge üyeliği olan hiç arkadaşım yok, varsa bile benimle aynı saatlere denk gelen bir uçuşları yoktu. Aç kaldım yazık banaaaa.
Fakirlik çok kötü ya. Resmen burda bile hayat tarafından fakirliğim yüzüme vuruldu ya neyse. bi şe demiyorum.

Dış Hatlar'ın ayak basmadığım yeri kaldı mı diye etrafa bakınarak gezerken, can sıkıntısından bi yere oturup telefona kaydettiğim makalelerden bir kaçını okudum, ama can sıkıntım geçmedi. O sırada üst katlara çıkmış olduğum için de, Caroline Koç'un açtığı Selamlique'yi didiklemeye başladım.

Selamlique'de güzel bir mekân tasarımıyla olayı kotarmışlar ama doğrusu Caroline Hanım'a, Divan Pastaneleri'nden aldığı paket paket çikolataları ve diğer ürünleri, burada başka bir marka adı altında 100 katı fazla paraya satmasını yakıştıramadım. Fiyatlara bakıp "aaaa oooo" yaparken bu sırada çalışanlardan biri olan yakışıklı bi çocuk geldi öyle muhabbet etmeye başladık ve ben onunla konuştukça, o da çikolatadan buyur etti. Bol bol yedim. Dedim nasılsa Caroline Koç'un cebi sağlam, ona bir şey olmaz.

Çocuk almanya doğumlu ve ilkokulu falan da orada okumuş, bir süre Belçika'da yaşamış, sonra işte Türkiye'ye gelmiş ve şansını bir de burada deneyecekmiş. O böyle hayat hikayesini özet geçerken, ben de kendi içimden "lan ben bu kadar yakışıklı olsam, dünyaya parmak atardım. bu gelmiş şansımı deniycem diyor" gibisinden cümleler kuruyor, çocuğa karşı gülümserken, içimden de "salak bu ya" diyordum.
Biz muhabbete devam ederken, ben bu arada kavanozlardan sürekli başka çikolatalar yiyor ve bu sayede 1-2 saat önce boşalttığım midemi tekrar dolduruyordum.

Divan'ın çikolataları zaten güzel ama ne bileyim artık farklı bi marka algısıyla yaklaştığımdan mıdır nedir, çikolataları çok normal bir tatla yedim. Böyle pek de ayılıp bayılmadığım için de pahalı olmasının dışında ekstra bi durumunu göremedim. Bu yüzden sevgili Caroline'ciğime burdan sesleniyorum; çikolatayı divandan alıp satacaksan, üzerine ekstra fiyat koyma plizzz.

Neyse bi kaç tane daha atıştırdıktan sonra, yakışıklı çocuğa teşekkür edip ordan ayrıldım ve sonra arkadaşlık app'lerinden birini açıp bakınırken, adamın tekiyle konuşmaya başladık. O da dış hatlar'da olduğu için geldi tanıştık.
İşte biriyle flörtleşiyormuş da, flörtü davet ettiği için şimdi onun yanına teeeee New York'lara gidiyormuş. Ama giderken de ne alacağını bilmiyormuş, çünkü giysi, parfüm gibisinden şeyler alırsa bunların ezikçe kalacağını, adamın zaten New York'ta her şeyin en güzelinden alabileceğini falan söyledi. Bunun üstüne ben de "gel üst katta Selamlique var, ordan çikolatalı beyaz türk lokumu al. Üstelik tükkanda çok yakışıklı bi eleman var, güler yüzlü falan, gidelim oraya" dedim ve çıktık Selamlique'ye gittik.

Yakışıklı çocuk beni görünce güldü, ben de gülüşüne karşılık tebessüm ederek "sana müşteri getirdim" dedim, hep beraber kahkaha attık. Şuh değil, normal içtenlikte sıcak kahkahalardan.
Tezgâhı gezerken yine çikileta yedik ve bizim New York yolcusu avuç kadar bi pakete (ki tahminimce pakedin içinde 10 tane lokum ya vardı, ya yoktu)105 TL verdi "hayrlı işler" dedik çıktık.

Sonra içerde biraz daha muhabbet ettik, New York yolcusu bana kanka demeye başladı, o arada ikimizin olduğu bir selfie çekip Instagram hesabından "yeni dostlar edinmek çok güzel" yazarak paylaştı "aynen kanka aynen" dedim ve yarım saat sonrada onu, gideceği kapıya götürüp "allah yolunu açık etsin, enişteye de selam söyle" deyip ayrıldık.

İçerde biraz daha gezip sabahı ettim ve benim uçak kapısına gittim. Ki çok şükür meğer dalmışım, milleti içeri almaya başlamışlar, hatta sırada 3-5 kişi yalnız kalmıştı. Hemen gittim kontrolden geçip uçağa bindim, 20 dakika oyalanmanın ardından uçak Türkiye'den kalkıp Kıbrıs'a indi.

Böylece, 17 yıl aradan sonra tekrar okullu olmak için İstanbul'dan Kıbrıs'a uçakla gelmiş oldum ve okulun karşılama ekibi tarafından da okula götürüldüm. Ayağıma kırmızı halı serilmemiş ve sadece beni karşılamaya gelmemiş olsalar da, önemli değildi. Çünkü uçak havada tıngır mıngır yol alırken, bir fırtınaya kapılıp düşecek olmamızı değil "para harcamadan okula nasıl giderim"i düşünüyordum. Malum param yoktu ve bence uçağın fırtınaya kapılıp düşmesi daha mantıklı gibiydi.

Ama ne yazıkki düşmedik ve sağ salim indik. Havaalanına indiğimiz de, kendi kendime ettiğim "inşallah bavulumu kaybederim" bedduası tutsa da, bedduanın devamındaki "kaybolsun da, ortalığı birbirine katıp gideceğim yere kendimi beleş bıraktırtayım" bölümü tutmadı. Canım bavulum ortalıktan kaybolup 2 saat sonra bi yerlerden çıktı getirildi ve ben de bu arada okul karşılama ekibini görüp rahatladım.

Onlarla beraber okula getirilirken yolda bi uyumuşum ki, ağzımdaki salyalardan sağ omzumun üstünde küçük bi gölet oluşup, bu gölette çevresindeki evrim süreci sonrasında, yeni bir canlı türü oluşmuş hatta bunlar balıkçılık yapmaya bile başlamışlardı.

Neyseki bu kurulu yeni yaşam düzenini, otobüsün okulun bahçesine giriş yapmasından sonra yaptığı frenin ardından ortaya çıkan gürültüyle uyandığımda dağıtmak zorunda kaldım. Dağıtmasam kimbilir neler neler olacaktı da, onların da ömrü bu kadarmış.

Çantamı ve valizimi alıp indiğimde direkt olarak yanımda getirdiğim belgeleri kayıt bölümüne teslim ederek kayıt oldum ve böylece öğrenciliğe "merhaba" dedim. Merhaba.

Sonra okulun giriş kapısındaki logolu ve bol büyük harfli üniversite adının görüneceği şekilde tebessümlü bi selfie çekip, whatsapp, facebook, instagram vs vs (artık allah ne kadar sosyal ağ yarattıysa) hepsinde "17 yıl sonra bugün tekrar okula başladım 😍❤️😍 not" cümlesiyle paylaştım.

Akşam saatlerinde whatsapp'deki paylaşımıma baktığımda ailemde telefon kullanan herkesin bu fotoğrafı görüntülediğini fark ettim. Benden bi büyük olan abim ve diğer kardeşim'le whatsapp'den konuştuk, tebrik ettiler. Hayat normale döndü.

18 Eylül 2017

alo

Hayatımı, ne istediğimi anlamaya ve anladığımı da hayatıma aktarmaya çalışarak geçiriyorum.
Bazen bulduklarımın, aslında aradığım olmadıklarını anlıyorum ama harcadığım zamanı düşününce, sırf o zamana yazık olmasın diye zart diye hayatıma sokuveriyorum. Bu insan ilişkilerimde de öyle oluyor.
Tabii bulduğumu, zamana verdiğim değerden dolayı hayatıma sokunca, hayatımın da içine sokulmuş oluyor. Bunu ise belli bir süre sonra anlıyorum. Veya bazen yıllar sonra anlamış oluyorum.

Buna rağmen, hayatımdaki olanları veya olmayanları kendi tercihlerimle yaşadığım için, huzursuz olmuyorum. Hatta aradığımın aslında o olmadığını anladığımda daha bi rahatlıyorum desem yeridir. Üstelik bu rahatlama derinden ve içten bir rahatlama. Çünkü üzerimden kalkan o yükün artık olmadığını tüm bedenimle hissediyorum. 

9 Eylül 2017

.

doğum gününde ölmek veya öldürmek


kırdı.
kırığım, her yerimi acıttı.

bu öyle bir kırılmakki
kırıldığım an yok oldum.
yokum ben. kırdı. kırıldım. kırılarak yok oldum.

öyle bir kırdıki
en sonunda kendime kırıldım.
kendime kırıldığım için kendime kırıldım.



kırıldım. yok oldum.

5 Eylül 2017

Kurban Bayramı

Arefe gününden bu yana, yani 4 gündür dışarı çıkmadım. Bedenimi eve tıktım desem yeridir. Çünkü bu bayram öncekine oranla kendimi bi tuhaf hissettim. Resmen canım sıkılıp durdu. Hatta sıkılmak için bahane arayan bir ruh haline kapıldım, sanki evde kalsam daha iyi olacakmış gibi bir hisle sarmalandım ve bu yüzden olsa gerek yerimden de çok fazla kıpırdayasım gelmedi.

ırkı Yahudi, dini Müslüman olan ev arkadaşım "annemi özledim" deyip uzun bayram tatilini fırsat bilerek bayram öncesinde memleketine gitti. Harbiyeli olan ev arkadaşım ise, benim gibi bi yere kıpırdamadı, evimize kapandı. Sadece arada bazen çıkıp fırından taze sımsıcak ekmek, manavdan muz, hıyar, şeftali falan alıp geldi o kadar. Onun dışında yaşadığımız alandan ayrılmadık. Günlerimizi bu şekilde yiyip bitirdik.

Gün içinde beraber yemek yapınca oturup atıştırdık, her yemek sonrasında çay kaynatıp viski bardaklarında içtik, tırt konuları konuşurken dini alana girip çıktık ve o sırada da işte gündelik muhabbetlere daldık;
Annesi hâlâ yaşıyor ve yurtdışında, babası ise bi kaç yıl önce orda öldüğü için yokluğunu çoktan normalleştirmiş, onun emekliliği sayesinde de aylık küçük bir maaşı var. Bi abisi evli ve başka bi ilde, diğer abisi Ankara'da subay falan.
Telefonla konuştuğu bi kaç arkadaşı dışında İstanbul'da tanıdığı pek kimse de yok gibi. bir de şu an okulu tatil olduğu için farklı bi ilde olan flörtü var. Geçen yıl dil kursunda tanıştıklarından bu yana çıkıyorlar mış.
Kadın geçen hafta bize gelmişti ve ben onlar seks yapabilsinler diye o gün eve gelmemiştim. O akşam da eve gelmeyip, bi arkadaşımda kaldım. Onlar ise seks yaptılar galiba. Ya da, harbiyeli ev arkadaşım, kendisini, erkek olduğunu ispat etme zorunluluğunda sanarak bana öyle hissettirdi. Görmediğim için bir şey diyemem. Umarım her ne yaptılar ise zevk almışlardır.
Gerçi ikisinin de yaşı henüz 21-22 olduğu için kesin zevk almışlardı. Çünkü insan bu yaşlardayken her şeyden zevk alıyor. Onlar neden almasınlar ki.

Bizimkinin ayağı, 15 Temmuz Darbesi'nden aylar önce Harbiye'deki askeri eğitimler esnasındaki kazada zedelenince küçük bir ameliyat geçirmiş ve dediğine göre, o kazadan sonra, yataktayken partnerini kucağına alamıyormuş. Bugünlerde onu en çok üzen konu buymuş. "olsun ya, diğer pozisyonlarla idare edin. Allah başka dert vermesin, bir an önce şifa bulursun inşallah" dedim içimden.......

Bayramın üçüncü günü bi üst mahallede kavga çıktı. O mahallede çoğunlukla çingeneler oturduğu için, Çingeneler birbirine girdi demek daha doğru olur. Çünkü bu benim oturduğum bölgede her mahalle farklı bir kesimin ağırlığında.

Mesela bi alt mahallem muhacirler'in (bulgar, macar, arnavut vb) (yani teee Ecdad'ın Dünya'ya parmak attığı zamanlarda Balkanlar'a yerleşip, 1900'lerin ilk yıllarında, Ecdad'ın gerilemesi kesinleşince oralardan kovulmaya başlanmasından sonraki göç dalgalarında türkiyeye dönenlerin) ağırlık olarak yerleştiği bir bölgeye dönüşmüş. Çoğunlukla 3-5 katlı olan evleri bakımlı, orta gelir düzeyinin bi tık altındaki mavi-yeşil gözlü, sarı saçlı, balık etli, kumral, beyaz tenli, insanlar.

Bi üst mahallem ise dediğim gibi Çingeneler'in alanına dönüşmüş. Çoğunlukla tek katlı, en yüksek olanı ise 2 katlı olan, yıkık dökük evlerde yaşıyorlar.
O mahallede oturanlardan biri, komşusunu alnının çatısından vurmuş. Adı Metin'miş, ölmüş diyorlar. Bir kaçı da pompalılarla girmiş birbirine.

Ben merakıma yenildiğimden değil ama tam da kavganın gerçekleştiği sıralarda dışarı çıkmış, mahalledeki kahvehanelerin camlarında "eleman aranıyor" yazıları var mı diye bakınıyordum. Çünkü malumunuz aylardır evde göt büyütüyorum ve bu yüzden dağ gibi göte para dayanmıyor. Böyle olunca da, dedim gidip kendime bir kaç günlük de olsa iş bulup biraz para kazanayım.
((belki de şu bi kaç gündür, içime oturunca gitmeyi bilmeyen can sıkıntımın nedeni buydu? aa bak bu olabilir. çünkü param bittiği zaman dünyanın sonu gelmiş gibi hissetmekten kendimi alamıyorum. oysa sağlığım yerinde ve elim kolum hala tutuyordur. yani ölmemiş olmama rağmen böyle düşünmek de tuhaf. vesselam insan denen mahluk çok garip))

Özellikle kahvehanelerde iş bakma nedenim ise, günlük yevmiye karşılığında eleman almaları. Sigortasız falan filan çalışıp, o günün akşamında da yevmiyeni eline veriyorlar. Durum böyle olunca "bi bakayım" diye, dışarı çıkmıştım ve kahvehanelerden birinde asılı olan "eleman aranıyor" yazısını görmemle, içeri damlamam bir oldu.

İçerde 2-3 masa dolusu insan dışında kimse yoktu. Onlarda sigara dumanı altında kağıt oynuyorlardı.
Biri içeri girdiğim sırada başını hafifçe kaldırıp bana bakmış, sonra da içine çektiği sigara dumanını burnunda dışarı verirken tekrar kağıtlarına dönmüştü.
Diğerleri elindeki kağıtlara hayat-memat meselesiymiş gibi yapışmışlar, bu halleriyle adeta dünyayı bile siklemiyorlardı. Öteki masalarda da durum farklı değildi. Sanki önemli olan tek şey kahrolası kâğıtlardı ve birde sürekli içilen sigara dumanının tepelerinde oluşturduğu halelerdi. Kombinasyon tavandan vuran beyaz florhasan'ın ışığıyla tamamlanıyordu ve o sırada kahveci olduğu belli olan kirli kahverengi bıyıklı adam masaların kenarına itilmiş boş ince belli çay bardaklarını topluyordu.

Ben içeri girdiğimde, kedi yeşili keskin gözleriyle o da bana bakmıştı ve bi an acaba "tuvaleti kullanmak istediğim bahanesini uydursam mı?" diye düşünmeden edemedim.
Ama sonra çalışmanın ayıp olmadığını ve utanılacak bir iş aramadığımı kendime hatırlatıp, an önce dağılan cesaretimi tekrar topladım ve an'ın daha kısa bir zamanında kendimden utandığım için, yine ışık hızında kendimi ayıplayıp, bardakları toplamaya devam eden adama doğru yürüdüm.
Adam bardakları toplamış ocağa doğru gidiyordu ve ben de onu izleyerek ocağa doğru gittiğimde;
-abi selam, camdaki ilan için geldim. elemana ihtiyacın var mı?
 ..dedim. işte hepsi buydu. utanılacak, geri kaçılacak bir şey yoktu. sonuçta ayıp olan şey, sağlıklı olmama rağmen, başkasından borç bile olsa para istemekti ve ben şimdi karşılığını vermiş olarak kazanacağım bir parayı sahiplenmek için uğraşıyordum.

cümlemi bitirdiğimde sırtımdaki Alp Dağları'nı alıp yavaaaaaşça kenara bırakmışım gibi rahatladım. Benim rahatlamamın yüzüme yansıması başladığı sırada, adam elindeki bardakları tezgaha bırakıp döndü ve;
-daha önce bu işi yaptın mı?
-yaptım abi. çay ocağında çalıştım.
-ne kadar süre
-1-2 yıl kadar çalıştım. ama 5-10 yıl önceydi.
-çok olmuş
-o zaman 18-19 yaşlarındaydım.
-niye şimdi kaç yaşındasın ki?
-30 falan. açıkçası çok çalışamam, bana bi 10 günlük kadar iş lazım. okul okuyorum da, ayın 13'üne kadar çalışabileceğim bir iş bakıyorum.
-öyle eleman almam. kalıcı birine bakıyorum
-bi 10 gün çalışsam olmaz mı?
-olmaz.
-tamam, hayrlı işler.
..dedim ve çıktım. Kahveden çıktığımda tam da kavganın ortasında kala kalıvericektim. Oysa zaten bi kavganın içindeydim, kavga da benim içimdeydi.
Ama bu kavgayla karşılaşınca kendi kavgamı unuttum. Meğer benden 5-10 dakika önce Metin'i vurmuşlar. Metin yere yığıldığında, kavgaya karışan diğer çingeneler koşup evlerinden pompalıları getirip birbirlerine sıkmışlar ve işte ambulanslar, polis arabaları vs gelirken de bütün mahalleli toplanmıştı.

Pompalıyla vurulan gençlerden birini gördüm, yakışıklı, kısa saçlı, beyaz dişli, çok az kirli sakallı, izbandut gibiydi. Teni benimkinden bile esmer ve hatta benimkine oranla, onunki siyah bile kalıyordu.
Siyah tenine rağmen, sırt bölgesine isabet eden 10 tane kadar saçma'nın açtığı deliklerden kıpkırmızı bir kanın sızdığını görmek ve inatla bakmaya devam etmek, insanın pornografiye olan bağımlılığıyla alakalı olabilirdi ama konumuz şu an bu değildi.
Kırmızı kanın sızmaya devam ettiği saçma deliklerine inatla bakmaya devam ettim. Sanki birileri her gün yanımda pompalıyla vuruluyormuş gibi normal karşıladım ve uzun uzun baktım.

Çünkü o sırada kalabalık sokağa girmiş olduğumdan ve ambulanslardan birinin gelip önümde durmasından sonra, araçtan aceleyle inen başörtülü bir hemşirenin, vurulmuş olan çingeneye "gel kardeşim, bakayım" diye seslenerek yanına gitmesinden dolayı, siyah tenli Çingene üstündeki gömleği adeta parçalarcasına yırttı ve küfürler eşliğinde hemşireye doğru giderken de benim hizama geldiğinde üstü çıplak kalmıştı bile.

Bu sırada diğer hemşire de inip ambulans'ın kapısını açmış, yaralı küfürbaz çingene'yi sedyeye oturması için yönlendiriyordu.
Çingene'nin çevresinde ise annesi, abisi, babası, ablası, dıdısı, bıdısı olduğu belli bir kaç ağzı küfürlü erkek ve kadın daha vardı. Sokak boyunca küfürlerin biri bitip diğeri başlıyordu. Polis milleti dağıtıp, küfür edenleri sakinleştirmeye başladığında, mahalleden 2 ambulans ayrılmıştı bile.

Sonrasıysa işte bildiğiniz mahalle kavgalarının bitişi gibiydi. Bu yüzden gittim kenarda biraz daha izledim. Zaman geçtikçe küfürler azaldı, olayı yeni duyup gelenler Metin'in vurulduğu ara sokağa girip baktı, polis onları uzaklaştırmaya çalıştı, pompalıyla yaralanmış olanların hastaneye gönderimi bitti, yeni polis ekipleri geldi, konu komşu camlardan içeri girmeye başladı. Ortadan kaybolmuş olan kediler tekrar fark edilir oldu.
Dünya da artık Metin diye biri yoktu. Fatiha okudum. elimi yüzüme sürdüm, yavaşça yürüdüm eve geldim.

Eve gelirken, yol üstünde, onsekizinci sınıf bir lokantanın camında garson arandığına dair ilanı gördüm ama içeri giresim gelmediği için görmemişim gibi yapıp eve doğru yürümeye devam etmiştim. Aslında gidip şansımı deneseydim iyi olabilirdi ama canım istemedi. Çünkü tanımadığım birine üzülüyordum.

Oysa kendime üzülmeliydim. Kendime acımalıydım ama yapamıyordum. Kendime hiç üzülemediğim aklıma geldi. Hiç acımadığım ve asla güçsüz olduğumu kabul etmediğimi fark ettim.
Yani bilmiyorum, belki kendime acımayarak doğru yapıyorumdur ama açıkçası acınacak biri olduğumu düşünmüyorum ve hiç de acıklı bir durumda değilim. Yani çünkü hayat bu. başka ne bekliyoruz ki.

kurban bayramımız mübarek olsun.

1 Eylül 2017

Harbiyeli ev arkadaşım

32 yaşındaki gününü görüp, 33'üne doğru giderken üniversite kazanmış olmanın ŞOK'unu tamamen atlattım.
Şimdi sırada okul kazanmanın yarattığı etkileri azamiye indirmek var.
Mesela okula gitmek için bu güzelim şehirden, bu muhteşem İstanbul'dan ayrılmak zorunda kalınca, evi dağıtmadan teslim edebileceğim ve aylar sonra dönüp geldiğimde, evde bi problem çıkarmamış ve çıkarmayacak olan sağlam ev arkadaşı bulmak gibi.
Üstelik sadece bir tane ev arkadaşı değil, iki tane bulmam lazım. Çünkü şu anki ev arkadaşım da, geçen gün "önümüzdeki ay çıkabilirim" demişti.
İşte bu yüzden, Canım İstanbul'dan ayrılmadan önce önce iki tane uyumlu ev arkadaşını ayarlayıp öyle gitmem lazım.
Tabii iki ev arkadaşını birbirine ısıtma işi de yine bana kalıyor. Çünkü bir kaç gün beraber geçirince, çıkabilecek pürüzleri öngörüp fazla büyümeden yok edebilirim. Ama burda olmadan bir ev arkadaşı ayarlamaya kalkışırsam, işte o zaman sıçarım.

Durum böyle olunca internetteki güncel "ev arkadaşı aranıyor" ilanlarını gezmeye başladım ve kendimce mantıklı bulduğum bir kaçıyla iletişim kurmak için mesaj attım. Bu mesaj atarak muhatap olduğum kişilerden bir kaçı evi beğenmedi, bir kaçı beni beğenmediği için olsa gerek hiç dönmedi, bir kaçı ful eşyalı her boku olan ve her şeyi dahil aylık 600 TL'lik kirayı yüksek buldu, bir kaçı ık mık etti, bir kaçı da sikecek adam aradığı için anlaşamadık.

Öyle böyle derken ilanlardan birine attığım mesaj sonrası dönüş yapan biriyle telefonda konuştuk, anlaştık ertesi gün de çıktı geldi.
O geldiğinde diğer ev arkadaşım da evdeydi ve böylece onlar da tanışmış oldular.
Tanışma faslı bitmeye yakın kahveleri yapıp geldim ve havadan sudan, eften püften şeyler konusunda laflamaya başladık.
Yaşı henüz 21 ve geçen yıl ki 15 Temmuz Darbesi'nden sonra kapatılan Harbiyeli çocuklardan biri.
Darbe gecesi, izninden dolayı tatilde olduğu için, Subay olan abisini aramış ve ne yapacağını sormuş. Abisi de "hemen telefonunu kapat, sakın ulaşılabilir olma. sabaha kadar bir yere gitme ve yat. bende şimdi kapatıyorum. ertesi gün ulaşılır olduğunda, soran olursa "şarjım bitmiş, fark etmemiştim" dersin" dediği için eve girdiği gibi uyuma numarası yapıp, darbeyi televizyondan izlemiş.

21 yaşında bir çocuğun, 2 yıldır sabah akşam silahlısı da dahil yüzbinlerce lira değerinde her türlü eğitim almasına rağmen korkudan uyuma numarası yapmasını normal görüyorum. Ama Darbe'nin, Tayyip Erdoğan ve çevresi tarafından yapıldığına ve ordunun içinde bu ülkeye ihanet edecek hiçbir insanın bulunmayacağına inanması normal değil.

Böyle inanması, benim nazarımda onu salak gibi gösterse de, yüzüne karşı "salak mısın nesin?" diyemedim ve bunun yerine "ordunun içinde bu halkı sevmeyen yüzlerce komutan var. Senin ve senin gibiler gibi, askerliği bir meslek olarak değil, sadece bu toprağın üzerinde yaşadıkları için boyunlarına Vatan Borcu diye yüklenilmiş olan görevi yerine getirmek için askere gidenleri köle olarak gören binlerce paralı subay var. ama sen kalkmış bana "ordu da ihanet edecek kimse yok" diyorsun" dedim.
Nefesi kesildi ve hazır yüzü patlıcan gibi kızarmışken durmadım ve "hem Tayyip bu kadar rahatken ve yasal olan tüm gücü elinde bulundurmuşken, kendi kendine darbe yapmaz. Buna rağmen darbe'nin Tayyip tarafından yapıldığına inanan varsada, açıkçası aklından şüphe ederim." diye devam ettim.
Yüzü iyice morardı ve bir şey demedi. Konuyu boş yerlere çektim konuşma öyle devam etti gitti.

Gençliğinden kaynaklı salak olması dışında; yakışıklı, boylu poslu, geniş omuzlu, kalın dudaklı, kumral bi ufaklık işte. Yani darbe konusunda salak olması dışında bi sıkıntı yok gibi. Diğer konularda ise fazla deşmek istemiyorum. Açıkçası sikimde de değil. Zaten düşündüğüm tek şey, kirasını zamanında ödesin ve ben İstanbul'da değilken bi sıkıntı yaratmasın yeter. Bunu ona da çok net ifade etmek için "zamanında kiranı öde, kimseye sıkıntı yapıp apartmandakilerden şikayet alma, evi temiz tut yeter" dedim "öyle tabii abi" dedi.

Neyse işte o da zaten eve baktı etti derken, evin hali, ücreti falan fındık konuları da kafasına yattığı için "tamamdır abi, ev benim için uygun. taşınmak isterim" dedi ve bende "tamam, valizini al gel" deyince, kalktı gitti, ertesi gün valizini almış bir halde döndü geldi.
Benim yatak odasını ona ayarladık, kişisel eşyalarımı alıp salona taşıdım ve boşalttığım odayı onun için uygun hale getirmiş olduk. Zaten o'da kendisine çarşaf vs almış olduğu için bi güzel yerleşti ve çayımızı demleyip ilk muhabbetimizi de yaptık.

Muhabbet esnasında alakasız bir şekilde bana demez mi "sen de atatürkçü birisin, hepimiz atatürkçüyüz, bu ülkenin evladıyız, iyi anlaşırız"
O alakasız bi şekilde böyle dediğinde şaşırdım ve "atatürk mü? ne atatürk'ü, ne alaka" dedim ve o "şu an yok ama bana attığın fotoğrafın kitaplık bölümünde atatürk'ü gördüm. hepimiz bu ülkenin evladıyız abi" dedi.
Bir şey demedim ve konumuz değişti, atatürk dışında şeyleri konuşmaya başladık.

Aradan 5-10 dakika geçtiğinde çiş için tuvalete gitmiştim ve klozetin tepesine işemek için tünemiş olduğumdan, elimdeki telefonu karıştırmaya başladım. Aklıma ona whatsapp'den attığım fotoğraflar geldi ve açıp baktım. Evet, ona attığım fotoğraflardan birinde gerçekten ATAMIZ vardı.
Ama tabii fotoğraflar büyütülüp detaylı bakılmadığı müddetçe belli olmayacak kadar da küçük olan atamız kitaplıktaki kitapların ön yüzünde öylece durgun bi şekilde poz vermişti.

Sonra fotoğrafın kaynağı aklıma geldi.
Bu atatürk fotoğrafı cebimdeki 3 TL'de gözü olan pis bir vampirella tarafından 20 Ocak 2017'de elime tutuşturulmuştu ve ben şurda onun hakkında yazmıştım: (https://www.instagram.com/p/BPfO65ZhO6S/ )

Yani ben atatürkçü olduğum için onu oraya bırakmadım. Aslında aylar önce kartı elime tutuşturan vampirella'nın gıcıklığına elinden alıp, o an öylesine elimde bulunan kitabın arasına atmıştım ve sonra eve gelip "kitabı okumaya devam edeyim" dediğimde, kitabın arasından çıkan kartı alıp kitaplıktaki kitapların önüne dikivermiştim. Yani ben şucu bucu değildim.

Zaten şucu bucu bir düşünceye saplanıp kalacak biri de değilim. Ama sonuç olarak 3 TL'lik kazık yememek için düştüğüm hallere bakıyordum da, evet sonucu komikti :))  tırt bi kart yüzünden Atatürkçü olmuştum. Üstelik kartı da o zamanlar yani bir kaç gün sonra "amaaan ne yapcam bunu" deyip atmıştım. Ama o ara yine parasızlık çektiğimden dolayı ev arkadaşı arıyorken, evin fotoğraflarını isteyen kişilere atmak için çektiğim fotoğraflarda kart kendine çoktaaan yer almıştı bile.
Şimdi ev arkadaşı ararken yine aynı fotoğrafları adaylara, attığım için de işte böyle bir durum yaşanmıştı.

Tabii bizim Harbiyeli'de fotoğrafların ıcığına cıcığına bakayım derken Atatürk'ü görünce, hiç düşünmeden beni Atatürkçü ilan etmiş, bunun üzerine de uyuşabileceğimizi düşünerek, hemen taşınmıştı.

İnşallah bi kaç gün sonra ona seçimlerde Tayyip'e oy verdiğimi ve Tayyip'in canım ülkemimizi emperyalist köpeklerden (içimdeki Doğu Perinçek çık dışarı) kurtardığını ve darbenin ordudaki gizli emperyalist şerefsiz fetö'cü komutanlar tarafından yapıldığını söylediğimde kalp krizi geçirmez.
İnşallah bi kaç gün sonra "Atatürk'ü de çok büyütmemek lazım. O da Tayyip gibi, kendi yaşadığı günlerdeki şartlara göre yapması gerekeni yapıp ölmüş işte" dediğim de gözleri fal taşı gibi açılmaz. Neyse bakalım artık neler olacak.

Diğer ev arkadaşımda onun için "iyi birine benziyor" dedi. Hatta çok seksi bulduğunu da belirtmeden geçmedi :)
Ama bu evde, ev arkadaşlarımızla sevişmek yasak olduğu için, bu tür muhabbetleri yapmıyoruz ve o an kakara kikiri yapıp geçtik.

Eve şimdi birini bulmuşken, ikinci ev arkadaşını da aramaya başladım. Bakalım o nasıl biri olacak.
İnşallah bunun gibi beyni iyice domestos'la yıkanmış halde ak pak değildir. İnşallah kendi fikirleri, kendi düşünceleri, kendi dünyası olan biri olur. İnşallah tek bir doğruya saplanıp kalan yobazlardan biri olmaz. İnşallah inşallah inşallah.

bi de şimdi böyle diyorum ama açıkçası çocuk çok saf ya. Sadece sikilmemek için sürekli tedbirde duruyor gibi bir havası var. Artık nasıl bi hayat yaşadı bilmiyorum ama sanki sürekli insanların onu kandırmak istediğini sanarak konuşuyor.
En ufak bir muhabbette bile, bi bakıyorum ki hemen lafın altında kalmama çabasına girişiyor. Gerçi yaşı küçük olduğu ve orduda beyni yıkandığı için böyle davranması normal ama bakalım artık. Hem sırf bağcığını yanlış bağladı diye, ceza olarak, ota boka saatlerce selam verdirilen bi çocuktan ne beklenir ki? Nasıl bir dünya görüşü ve nasıl bir dış dünya iletişimi istenebilir ki? Çok da şey yapmamak lazım.

Hazır ondan bahsetmişken dün de onunla yaptığımız spontan "bayrak" konulu tartışmamızdan bahsedeyim mi?
ahahaha neyse bahsetmeyeyim, çünkü olay hem çok basitken komplike bi hale döndü ve şimdi tam olarak aklımda değil, hem de ben tartışmanın sonunda "bayrak bir bez parçasından başka bir şey değildir. her şeyden daha önemli olan ise sadece insan yaşamıdır. çünkü insan varsa, bayrak ve diğer şeyler var olur. insan yoksa bayrak asla veya diğer şeylerin hiçbiri olmaz. o yüzden kutsal olan tek şey insanın yaşamıyken, bunun üstüne "ama ama ama" diye başlayan cümleler eşliğinde başka hiçbir şey söylenemez" deyince onun tüm sinirleri alt üst olduğu için kalkıp kendi odasına gitti.
En azından ben evden ayrılmadan önce, elimden geldikçe onu insanlaştırmaya çalışayım. Yoksa böyle mekanik düşünmesi pek hayra alamet değil ve olmayacak da.

Neyse zaten ben de yazmaktan sıkıldım. Yazarım yine. stop.