Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

22 Ağustos 2017

domateslerin rengi ve bozukluk üzerine

Pazar günleri, evimin üst sokağında pazar kuruluyor. Atlet-kilot satan esnaftan, şeftali-muz satanına, gezen tavuk ve köy yumurtası adı altında zıkkımın kökünü satanından, terlik ve kaçak sigara satanına kadar her türlü esnaf var.
Az önce gittim biraz meyve aldım geldim ve şimdi de oturdum bir kaçını mideye indirmekle meşgulken bu satırları yazıyorum. Satır dediğim de bi bok olsa bari. 

Zaten hiçbir değeri olmayan ve hatta olmayacak olan bu yazıları neden bu blog aracılığıyla görünür kıldığım hakkında hiçbir fikrim de yok.

"Hiçbir fikrim yok" dedim ya, şu an ilk iki fikri hemen anımsadım;
1-Bende bol bulunan ve öldükten sonra bile bitmeyecek olan boş zamanımı değerlendirmek,
2-Eğlenerek yazmayı öğrenmek için.

"Yazmayı öğrenmek için" dedim ya, gerçekten de şimdiye kadarki yazdıklarımı, yazabilmeyi burada, yaza yaza öğrendim. 
De'nin Da'nın, virgül'le noktanın, paragraf ve satırbaşlarının hakkı nasıl verilmez burada öğrendim. İnsanların ne tür yazılara nasıl tepkiler verdiğini hep burada öğrendim. 
Yeteri kadar içten kelimeyi bir araya getirip cümleleri yanyana dizdiğimde, insanların aldıkları eğitimden bağımsız olarak; gerçek ile yalanı, doğru ile yanlışı ayıramadıklarını ve hiç tanımadıkları, belki de hiç tanıyamayacakları bir insana üzülebileceklerine burada şahit oldum. 
ve yine bazı insanların büyük kalpleri olduğunu burada öğrendim. 

Tabii evinde herkesten gizli civciv besleyen kabadayılarla da bu blog sayesinde tanıştım, şairlerle, bende daha tırt yazan ama çok satan yazarlarla, abisinin tecavüzüne uğrayan çocuklarla, teyzesi'nin, evde kimsenin olmamasını fırsat bilerek koynuna sokup memesini emdiren kızları, amcasının veya daha yakın birinin tacizine uğrayanları da burada tanıdım.
Kocasından nefret eden kadınlarla da tanıştım. 
ve çocuğunu aldığı gibi arkasına bakmadan herhangi birinin "gel"deyişini dört gözle bekleyen, bıkkın çocuklu karılarla, ailesinin kendisine siktir çekmesi yüzünden, onlara duyduğu kızgınlığı amını her önüne siktirerek onlardan intikam almaya çalışan genç kızlarla ve toplumun dayattığı erkeklik baskısından dolayı, her fırsatta götünü ayak üstü siktiren maço delikanlılarla da burdan tanıştım.

Yalnız şuraya bakar mısınız; pazardan sebze meyve alma konusunu getirip nereye bağladım. Oysa ne güzel kafamın içinde sadece domateslerin bozuldukları için artık eskisi gibi lezzetli olmadıklarından bahsetmek falan vardı. Ordan da işte canım köyüm falan diye güzellemeler yapıp, her şeyin değiştiğine falan bağlayacaktım ama bunu bile yapamadım.
Resmen seksten bahsetmediğim, bahsedemeyeceğim hiçbir şey yok.
öfff sıkıldım.

20 Ağustos 2017

Fransız Hastalığı

Geçen hafta frengi olduğumu öğrendiğimden bu yana, ara ara canımıniçi çok sıkılıyordu.
Çünkü frengi olmuş olduğum düşüncesi aklıma tekrar tekrar geldikçe sinir oldum kendime. Oysa daha dikkatli olup, her sikim kalktığında, her götüm kaşındığında birileriyle yakınlaşmamayı da seçebilirdim. Kendimi birilerinin peşinden gitmekten alıkoyabilir, oturduğum yerde oturmayı seçebilirdim.

Aslında öyle yapıyor ve tutuyordum kendimi. Mesela sikim kalktığında osbir çekip sakinleşiyordum, ya da film açıp izliyordum ve zaten o arada sakinleşmiş oluyordum. 
Ama bazen film izlemek ve osbir çekmek o kadar sıkıcı bir hal alıyordu ki; en azından biriyle tanışmanın kötü olmayacağı fikrine kendimi bırakıp, hemen buluyordum. 
Bir de zaten biliyorsunuz, insan bedeninin o gizemli sıcaklığının yerini, filmler veya osbir çekmek tutamıyor. İnsanın canı, başka bir insanı çekmeye başladı mı gerisi kendiliğinden geliyor.
Evet, insan bir bedene dokundumu, bir başkasına daha dokunmaktan kendini alıkoyamıyor. bu yüzden olsa gerek bazen, insanın en büyük keşfinin tekerleği icat etmek olduğunu değil, bir başka bedene dokunmak olduğunu düşünürüm. İnsanlardan biri, diğerine dokununca, sonrası kendiliğinden gelmiş işte.

Ama dokunma ve dokunmama işi bir seçimdir ve binlerce yıldır, insan bu seçiminden hiç vaz geçmedi. Ben de içgüdüsel olarak olsa gerek (ki benimki artık bir alışkanlığa dönüşmüş) dokunmamayı seçmedim ve hatta seçme şansımın olduğu gerçeğini bile göz ardı ettim diyebilirim. 
Çünkü şu an mücadelesini versem de "özgürlük istediğin anda istediğin kişiyle sikişmekte" kafasından tam kurtulamadım. 

Tam kurtulamadığım için de son zamanlarda bu düşünceyi iyice boşladım ve bu kafadan kurtulmak için yeteri kadar çaba sarfetmedim. Suç benimdi. Yani o son götü sikmeyecek, o güzelim 19cm'lik kalın ve damarlı yarrağa dil atmayacak, tüm zorluklara karşı dik durup baş eğmemek için sütyen takılan o memelere başımı yaslayıp öpmeyecektim.

İçimdeki çocuğun da ağzına sıçayım. Bi türlü büyümedi gitti. Hep bir sevgi açlığı, hep bi sevilebilme ihtimali, hep bi "galiba aradığını bu sefer buldu" umudu. 
ve umut aslında insanın ağzına sıçan en büyük şey. 
Oysa insan biliyorki, elini birine uzattığı her anın sonrasında hep cıs oluyor elleri. 
Buna rağmen hâlâ akıllanmadı, belki akıllanmayacak da. 

Sahi insan ne zaman büyümüş sayılır, ne zaman akıllanır ki..
İnsan kendini tanıyınca, kendini bilince, kendine olan fransızlığını yok edince akıllanır mı ki?



18 Ağustos 2017

Bit ilacı ve Bitlenenlere Övgü'den başlamak üzere

Geçen aylarda taşşaklarım çok kaşındığı için, bitlendiğimi düşünerek gittim eczaneden Bit İlacı alıp eve geldim.
Altına çıplak bedenimi sakladığım giysileri üstümden usulca çıkarttıktan sonra, banyomda şairler oturmuş, kimsenin okumadığı en üst perdeye ait olduğunu düşündükleri şiirlerini, birbirlerine okuyorlarmış gibi bir tonda ağır ağır yürüyerek kapıyı açıp içeri girdim. Sağolsunlar, varolsunlar ki, beni görmedikleri anda, hepsi ayağa kalkıp çıplaklığıma övgüler düzdüler.
Güzel buldukları tüm şiirlerini kimsenin beğenmemesinden dolayı, kendilerini anlaşılamayangillerden ilan etmiş bir halde, bi kaç saniyeliğine aynamın buğusundan öylece bakıştık.

Buğunun gerisindeki bu hallerine acıdım ve duşa girerken "Biraz da burama şiir, biraz da orama şiir, biraz da şurama şiir alayım" isteklerimi ard arda sıraladım ama iplemediler, ve beni, iplemeyerek kırdılar.
Çünkü şairler şiir yazarlar ve sırf bu yüzden kimseyi kırmaya hakları yoktur. Olmamalıdır da. Çünkü şairlerin işi birilerini kırmak değil, birilerine şiir yazmaktır.
Yani onlar kırılgan duran herkesi ve her şeyin kırılganlığını yok etmek ve kırılabileceğini anlatmak için vardırlar. Yoksa insan neden şair olsundu ki?

Şiir yazmayı bilmem ama şiir yazanların ne iş yaptıklarını çok iyi bilirim;
onlar, kelimeleri, kırılmayacak ve kırmayacak şekilde bir araya toplarlar.
Ama tabii kırılmayacak ve kırmayacak kelimeleri bir araya toplamaları, şairlerin muhatap oldukları insanları kırmayacakları anlamına gelmez. Şairler kırmayı çok iyi bilirler. hatta en iyi onlar kırarlar.
Bunun nedeni (yani şairlerin insanları çok iyi kırabiliyor olmalarının nedeni) duyguyu en yoğun şekilde yaşatma istekleridir. Kırmak da duygunun en yoğun şekilde yaşanıldığı anlardan biridir. Hatta ilk sırada kırılmak gelir diyebilirim. Belki de kırmak ve kırılmak gelir demek daha doğru olur.

Neyse bu şair ve şiir üzerine olan saçma muhabbet çok uzadı, kısa kesip bitlenme konusuna tekrar geçiyorum;

Duşa girdikten sonra, kendimi, tepeden tırnağa kadar hiç nefes almadan yalanmaya hazırlar gibi parlatıp kurulandım ve iyice kurulandığıma emin olduğum bir kaç saat sonrasında, güzelim Bit İlacı'nı alıp her tarafıma sürdüm. Bir kaç saat sonra uyuya kaldığımda, saatler hızla geçti ve ertesi gün doğmuş oldu. Nazlana nazlana tekrar duşa girip yıkandım ve çıktığım gibi kanepeye uzanınca arkama yaslanıp "artık bitlerden kurtuldum, artık kaşınmayacağım" dedim.
Dedim ama yazıkki o akşam, sonraki akşam ve daha sonraki akşamlarda da yine kaşınmaya devam ettim.

Artık bitlenme konusunda deneyimli olduğum için (ilkini 2013 yılında yaşamıştım)(gerçi hepi topu 2 sefer bitlenmiş oldum) kaşıntıların normal olduğunu ve bi kaç gün sonra tamamen geçeceğini düşünerek, kaşınmaya devam eden taşşakçıklarımı kaşımaya devam ettim. (Neden taşşakçık dedim; çünkü çok küçükler.)(hatta bıldırcın yumurtası büyüklüğündeler desem yeridir)(oysa milletin taşşakları o biçim. resmen her biri kafam kadarlar)(kendi taşşaklarım küçük olduğundan olsa gerek, büyük taşşak gördüğüm zaman hayran hayran bakmaktan kendimi alamıyorum)

Ama ne yazıkki kaşıntı geçmedi ve hatta nerdeyse  4-5 hafta daha kaşındı. En son artık "nasılsa kimseyle olmuyorum, bari bitlerimle yaşamayı öğreneyim" felsefesiyle kaşına kaşına günleri geçirmeyi kabullendim ve günler su gibi akıp geçti.

Günler geçti derken, 15 gün önce şöyle bir bacak aramı kontrol edeyim, takım taklavat ne alemde diye bi bakınayım dedim ama ne göreyim, ohhha ohha ohaa, resmen kaşımaktan taşşak torbam incelmiş gibiydi. Hemen panikle banyoya koşup 1-2 aydır kesmediğim bacak arası saçlarımı sinek kaydı kestim ve duştan sonra iyice kurulanıp, kahvemi yudumlarken, aynayı karşıma alıp bacaklarımı açtım.
Canım taşaklarım ve hatta canım sikim'in bazı yerlerinde döküntü gibi şeyler gördüm. Demet Akalın'ın "noolmuş, nooolmuş" tweetindeki gibi tepkinin aynısıyla taşaklarıma bakındım ama bir şey anlamadığım için hemen hastaneden 1 hafta sonrasına randevu alıp günümü görmek için beklemeye başladım.
Beklerken de, krem mrem bir şeyler alıp randevu gününe kadar sürünüp durdum, ayrıca Gratis'de kadınlar için satılan vajina temizleme mendillerinden 1 paket alıp, her gün sikimi ve taşaklarımı pakladım.
Özellikle evden çıkarken mendille temizledim, gece uyurken de krem kullandım ve bu süre zarfında da randevu günü geldi çattı.

gittim Doktor Beye, şikayetlerimi anlattım ve "bitlendiğimi için bit ilacı kullanmıştım, ama kaşıntılar geçmedi, geçer gibi olduktan sonra da, bu sefer de şu döküntüler ortaya çıktı" deyip pantolonumu indirdim. O da taktı eldivenlerini, geldi sikimi "lütfen" eline alıp evire çevire orasına burasına baktı ve bir kaç soru sordu.

Tabii soruları "kimle ne yaptın" tarzındaydı ve ben de "valla kimle ne yapmadım ki" tarzında cevapladım. O da bunun üzerine "kan tahlili yaptıralım bakalım neymiş. görünür de bir şey yok. kaşınmadan kaynaklı bir döküntü gibi duruyor sadece" dedi.

İçim azcık rahatlamış olarak doktorun yanından çıkıp kan tahlili yaptırdım ve 2 gün sonra tekrar gittim. Bu sefer elimde tahlil sonuçları olduğu için ve tahlil sonuçlarından birinde de "pozitif" yazdığı için, moralim yerle bir olmuştu.

Galiba aids falan oldum diye diye doktorun yanına gittim ve  kapıyı açtığım gibi elimdeki kâğıtları uzatıp "galiba aids olmuşum" dedim.
O da "gerizekalı mısın nesin, ver şu kağıtları" dercesine kağıtları elimden aldığı gibi baktı ve "yok aids değilsin, frengi olmuşsun" dedi.

Ben bi rahatlama ile rahatlamama arasında gidip gelirken, o benim bu hislerle dolup taştığımı anladığı için "frengi'nin ne olduğunu biliyorsun değil mi?" diye sorma ihtiyacı duydu ve ben de "yani duydum ve ufak da olsa biliyorum ama öyle detaylı bildiğim bir şey değil" dedim. Bunun üzerine o da nasıl kaptığım üzerine bir iki olasılıktan bahsetti.

Cümlelerini bitirdiğinde, ben sözü alıp "ama temizlik konusunda çok dikkatliyim ve korunmasız hiçbir şey yapmıyorum" deyince, o bana "salak mısın nesin" der gibi bakarak "onlar çok önemli değil. zaten kondom mondom'lar da yeterince korumazlar. hatta nerdeyse hiç korumazlar. korumak yerine, cinsel yolla bulaşan hastalıkların, bulaşma olasılığını birazcık daha düşürürler o kadar. ama bu demek değilki tam bir koruma sağlar." dedi ve beni dumur etti.

O böyle deyince de, sohbetimiz mecburen yediğim haltlar üzerine ilerledi. Bu yüzden küçük bir konuşma yaptık ve o da, kendine dikkat et deyip oramı buramı muayene etti. En sonunda "vücudunda frengi olduğuna dair belirtiler yok. bu yüzden bi kan tahlili daha yaptıralım" dedi.
O böyle söyleyince, biraz rahatlayıp tekrar kan tahlili yaptırdım ve 2 gün sonra yine sonuçlarla kapısında bittim.

Artık tanıdık olduğumuz için, bu sefer cinsel hayatım üzerine detaylı bir konuşma yaptık ve o tahlilleri gözden geçirip "evet frengi olmuşsun, partnerin varsa onu da getirmelisin" dedi. bende 1 tane tek partnerim yoktu" dedim ve o, benim bu cümlem üzerine, gülmekle ağlamak arasında gidip geldiği belli bir surat ifadesiyle "kendine dikkat etmelisin. temiz olmak, titiz olmak veya her zaman korunmak da yetmiyor. birden fazla kişiyle olduğunda bu tür riskler daha fazla oluyor" tarzından iyi niyetli bir kaç cümle daha kurdu. Sonra da "3 tane penisilin yazıyorum. bunları alıp, her hafta 1 tane kullan ve 3 ay sonra tekrar tahlil yaptır" dedi, bende "teşekkür ederim" deyip yanından ayrıldım.

Sokaklarda hayatın ne kadar güzel ve çirkin olduğuna dair kendi kendime tartıştım, yolda gördüğüm yakışıklıkların aslında hastalıklı olduklarını düşünmeye çalıştım, ama yok olmadı. Çünkü insan, gördüğü güzel bir yüzü, karşılaştığı hoş bir bakışı, tatlı bir tebessümü zihnine alıp çirkinlikle bağdaştıramıyordu. İnsan böyledir, ben insanım.

Gidip bir kenarda oturup "ya frengi değil de, bir de aids olsaydım ne olacaktı? asıl boku o zaman yiyecektim" diye söylenerek, kendi kendimi Frengi'nin önemsiz bir şey olduğuna dair inandırma çabalarına teslim ettim. Kabullenmek ve bundan sonrası için daha dikkatli olmak en mantıklısı idi. Zaten önüne gelen herkesi sikip, arkana geçen herkese kendini siktirirsen olacağı da budur. Başka ne olacağıdıki.

Bu karanlık anlardan bir kaç saat sonra toplanıp, eczaneden Penisilin İğnesi aldım ve evime yakın olan hastanelerden birine gidip, kendimi cadaloz hemşire'lerden birinin kollarına bıraktım. Şerefsiz hemşire'nin eli o kadar serttiki, sanki iğneyi sol kalçama değil de, kalbime yapmış gibi acıttı. Yaparken de bi yandan "bu sert bi iğnedir, derin derin nefes al, çünkü canın çok yanacak" dedi.

Söylediği gibi canımı çok yaktı ve hatta iğnenin tesirinden dolayı kalçam sürekli kasılmaya başladı. Hemşire gittiğinde dönüp götüme baktım ama pek bi hareketlenme gözükmüyordu. Hareketlenme görünmemesine rağmen ise, sol kalçamın içine bi yere, adeta en hareketlisinden 1 adet Dansöz Asena girmiş gibi durmadan pıt pıt atarak kasılıyordu.

"ya rabbil alemin sen şifa ver bana" diyerek toparlanıp, götüme baka baka hemşirenin yanına gidip  göğüs aramı göstererek "bana para takar mısınız?" dedim. (şaka şaka demedim. ama cidden bacağım fena kasılıyor, resmen yerimde duramıyordum. adeta o an oryantal yarışmasına girsem, tüm jüri direkt olarak beni birinci seçer, diğer katılımcıları ise izlemeden siktir ederlerdi. yani götüm o derece kasılıyordu ve kasılmasının yanında da fena acıyordu)
Bu yüzden hemşire'ye popomda devamlı kasılmalar olduğunu ve çok acıdığını söyledim. o da bana maviş maviş bakarak "evet biraz olacak. yürürsen kasılmalar ve acı daha hızlı geçer" dedi. Bende "tamam" deyip, reçetemi aldığım gibi çıkıp yürümeye başladım.

Daha doğrusu başlayamadım. Sanki kötürüm olmuşum gibi adım atmakta zorlanıyordum. Bu yüzden içimden "madem iğne oldum ve bu iğnenin yan etkileri de var, o zaman hastaneden fazla uzaklaşmadan, hatta sadece çevresinden turlayayım da, iğrenin yan etkileri kötü olursa, tek başıma bile ACİL'e girebileyim" diye düşünerek hastanenin etrafını tavaf etmeye başladım.

Aradan 1 saat geçtiğinde, artık içimde Asena'nın, İbrahim Tatlıses tarafından parayla tutulan tetikçisinin onu ayağından vurduğu anki hali vardı. Yani, götümün ağrısı artmış, ama kasılmalar yok olmuştu.
Bu yüzden eve doğru yürümeye başladım ve yürüdükçe de içimdeki kara bulutların hepsini yok ettim.
Eve gelirken Öküz'e frengi olduğumu ve bu yüzden onun da en kısa sürede gidip tahlil yaptırması gerektiğini söyledim. Biraz küfür falan etti, aşağıladı, ama sonra "tamam" dedi.
Son zamanlarda beraber olduğum 2 kişiye daha frengi olduğuma dair bilgi verdim ve onların da, tahlil yaptırmaları konusunda uyardım, sonra da eve gelmiş oldum.

Ev arkadaşım geldiğinde, onunla da bu konuyu konuştuk ve o "ayy geçmiş olsun. bende soracaktım ne yaptın diye, ama unuttum sormayı" dedi.
işte bir hayat memat meselesinin daha yaşandığı gün böyle bitmiş oldu.

(Şimdi hemen bana dua edip, bir daha ölünceye kadar hastalanmamı dileyin. tşk.) (bu arada siz de kontrollerinizi aksatmayın, gidin 2-3 ayda bir tahlil sonucu vs alın, güzel güzel yaşayın)(ve bir de tek eşliliğe geçiş yapın. galiba ben öyle yapıcam. ama tabii bunun için önce birini kafalamam lazım. birini kafalayabilmem için de ayrıca dua edin. çok öptüm herkesi. tşk.)


15 Ağustos 2017

Kalp Kıran

işte biliyorsunuz geçenlerde Öküz Herif'le aramız açıldı ve dolayısıyla artık pek görüşmüyoruz. Görüştüğümüzde ise kavga edip hemen ayrılıyoruz. Bu durum artık aramızda o kadar normal bir hâl aldıki, sanki kavga etmek için bir araya gelmişiz gibi hissediyorum. Üstelik, hani gerçekten sırf çay içmek için bile buluşup da, henüz kavgasız ayrıldığımız bir tek seferimiz bile olmadı. Bu çok can sıkıcı bir durum ve hatta üzerine düşündükçe de can'ı daha fazla sıkan bir durum.

Eskiden bu tür kavgalarımıza üzülürdüm. Çünkü sinirlendiğimde Kalp Kıran'ın teki olurum. Üstelik kalp kırma işini öyle naif cümlelerle falan değil, o anda hızlıca kafamın içinde planlayıp, aramızdaki diyaloga geçirmiş bir şekilde yaparım.
Bu da genelde şöyle oluyor; o andaki tartışmanın gidişatını, 2-3 saniye içinde kafamda planladıktan sonra ağzımdan çıkardığım bir kaç ezik cümlem ile tartışmayı istediğim yöne çevirir, karşımdaki de kekliği çantaya attığından emin olup, aslında söylememesi gereken ama hırsına yenilip, tüm acımasızlığıyla, kendine göre son cümlesini kurduğunda, ben hemen harekete geçer gözlerini dolduracak kadar sert cümlelerimi ard arda kurar, onu altında bırakırım.

Üstelik o anda ağzımdan sanki bir kaç cümle değil de, alev topları çıkıyormuş gibi saldırırım. Böyle karşımdakinin canını iyice yaktığımdan emin oluncaya kadar da gözlerinin içine bakar, keyfini çıkarırım.

Oysa eskiden böyle değildim. "eskiden böyle değildim" deyişim, sanki 100 yıllarca öncesinden bahsediyormuşum gibi görünse de, aslında çok değil, hepi topu 3-4 yıl öncesinden bahsediyorum. Biri bana hakert ettiğinde bile, karşılık vermez, gayet ezilmiş olmama rağmen, sanki duymazlıktan gelmişim, sanki hiç ezilmemişim gibi davranarak geçiştirirdim.
Biri tüm kalplerimi kıracak bir şey söylediğinde bile pişmiş kelle gibi sırıtıp "ihihihi" diye geçiştirir giderdim. Sanki bana söylememiş gibi, sanki beni üzmek için söylememiş gibi, sanki ezdiği şey benim kalbim değilmiş gibi, sanki hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim.
Ama şimdi böyle değilim. Değiştim ve sanırım bu değişim de biraz fazla oldu.

Çünkü bazen geçmişimdeki ben ile, şimdiki beni karşılaştırdığımda, duygusuzluk konusunda veya duygusuzluğu dile getirmek konusunda fazla ileri gitmişim gibi hissediyorum.
Oysa ne olursa olsun, bu kadar ileri gitmemeli, kendimi biraz geri getirip, orta bir yol bulmalıyım.

Yani işte şu anki acımasız, kalpsiz biri olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Hatta tekrarlamak gerekirse; bu kalpsizlik beni çok ama çok rahatsız ediyor.
Bundan rahatsız olmama rağmen neden böyle davrandığımı da anlamış değilim. Yani tamam ezik olmayayım, kimse tarafından ezilmeyeyim ama ezilince de böyle acımasız birine dönüşmeyeyim istiyorum.

Bilmiyorum belki de çok şey istiyorum ama eğer ileri gidebiliyorsam, orta bir yol için geri de dönebilirim. Böylece daha az kırıklıklar yaratacak şekilde yaşar, kimsenin mutsuzluğuna sebep olmam.
Çünkü yıllarca kalp kırıklığının her türlüsünü yaşadım. Hatta bir çok insanın henüz yaşamadığı için haberinin de olmadığı kalp kırıklığı türlerinin onlarcasını tattım. İşte bu yüzden Kalp Kıran olmak istemiyorum. Biliyorum bencilim ama kimsenin kalbi benim yüzümden kırılsın istemiyorum.

9 Ağustos 2017

cevap verebildi

Şu yazıya ( https://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2017/06/ramazan-bayram-ve-ailece-bayramlasmak.html ) yorum gelmişti, gaza gelip uzun cevap verince, yorum penceresi yorumu kabul etmedi ve ben de o yüzden post olarak yayınlamaya karar verdim. arz ederim:

sevgili Adsız,
Yazılarımdan muhafazakar bir kimliğim olduğunu sonucunu çıkarmak veya çıkarmamak herkes için gereksiz. çıkarılacaksa da tam olarak şöyle olsun: Göt Sikip, Götünü Siktiren Muhafazakar.
Bundan dolayı da tabiki beni eleştirebilirsin. Hatta sadece sen değil, herkes eleştirebilir. Herkesin haddi, çünkü buna bizzat kendim izin veriyorum. 
Zaten biliyorsun insani tarafı es geçmeden yapılan tüm eleştiriler (önyargılı olmadıkça) bana ayna vazifesi görüyorlar. Hatta küfürlü eleştirileri bile öyle görüyorum desem yeridir. (bu da benim eleştirilere karşı önyargım napiim.)

“propagandaist diyorsun” 
yazım, propagandaist bir söylem taşımıyor, çünkü sadece şahit olduğum(yani birebir gördüğüm) gerçekleri zikrettim. (ha diyorsan ki “sen böyle yazdın diye, takipçilerden 3-5 kişi hemen tuvalete gidip RTE sevgisine kapılıp kollarını jiletleyecekşer” o konuda haklısın. bu tür yazılar yazmamalıyım. çünkü değerli olan tek şey yaşamın ta kendisidir. bu yüzden yazmamalıyım)
ama tüm bunları geçersek ve asıl meseleye gelirsek, biliyorsun ki; orada yaşayan insanların o yollara ihtiyaçları var ve bugüne kadar yapılmamış olduğu için geri kaldılar ve geri kalmaya devam ediyorlar. yolların yapılmasından sonra gelen medeniyeti görmen lazım. buna İLK GÖZ’den şahit olan biri olduğum için aradaki farkı biliyor ve bu yüzden diyorum ki; yol olmadığı için oradaki geri kalmışlık çok büyük bi ayıptı. şimdi o ayıp ortadan kalkmışken, kaldırılmışken ve hâlâ kaldırılmaya devam ediyorken, yolun getirdiği medeniyetten bahsetmemek, zikretmemek de ayıp olurdu. ben kendimce zikrettim ve kendi üzerime düşen ayıbı kendi üzerimden kaldırdım. 

“okur nezdi” demişsin bir de. valla açıkçası “okur nezdi” falan sikimde değil ve zaten sen de bunu gayet iyi biliyorsun 
ve yine iyi biliyorsun ki; eğer okur nezdi sikimde olsaydı şu an bu blog olmazdı, olamazdı. çünkü bu sikindirik blog sadece benim özgür irademle var ve benim canım istediği zamana kadar da var olacak. (gördün mü bak, okur nezdini iki cümlede sikip attık) 
bu yüzden yazımın, antipatik veya diz altı patik olması fark etmez. çünkü yazarken pek de hesap kitap yapmıyorum, sadece gördüğüm ve algıladığım gibi yazmaya çabalıyorum o kadar. çünkü burası benim alanım. canım neyi nasıl isterse öyle yazıyorum. bunun, benim kişisel haklarımdan biri olduğunu hep aklında tutmalısın.

kişisel hakları falan siktir edip, yol konusuna geri dönersek; sen de biliyorsun yol medeniyettir. insanın insana kavuşması için gerekli olandır. hatta ne yazıkki iki eşcinseli kavuşturacak şey de yine yolun ta kendisidir. çünkü unicorn’lar falan hep yalan. biz kanatlı atlara binip, gökkuşağı vasıtasıyla bir araya gelebilen varlıklar değiliz. biz doğulu gaylerinde medenileşmesi ve kavuşmaları için yollara ihtiyacı var. (gerçi ışınlama keşfedildiğinde veya unicorn’lar gerçek olduklarında artık bu yollara gerek kalmayacaktır ama o güne kadar, bu yollar gereklidir ve yapan kim olursa olsun, teşekkür edilmelidir. yani: biji serok RTE.)

tüm bu saçmalamalarıma rağmen, yolun doğu için ne kadar değerli ve yaşamsal bir konu olduğunu kavraman için, gidip oralarda yaşamanı öneririm. gerçekten bunu yapmalısın. yolun getirdiği değişimi çok geç kalmadan fark edebilirsin. gerçi şimdi merkezi tüm yerleşimlerde yol var ama, 2017 yılında olmamıza rağmen henüz yolun gitmediği köylerde bulunuyor. o yüzden sana önerim, yol olmadığı için “kuş uçmaz, kervan geçmez köyler”e gidip 2-3 ay gibi bir süre yaşayarak, yolun ne kadar önemli olduğunu kendi çabanla anlayabilir, sonrasında da "propaganda" olarak tanımladığın zikri kendinde yapabilirsin. yapacaksın da. çünkü modern hayata adapte olmuş biri, yolun eksikliğini çok daha iyi anlayacaktır. zaten yolu olmayan eşcinseller, nasıl yeni bi hayata adım atacaklar ki? nasıl yeni hayatlardan, haklardan ve yeni sikişmelerden zevk alacaklar ki?

2017 yılında yol olmayan yerler varken ve kocalar, hamile karılarını, anneler hasta sübyanlarını sırtlarında kilometrelerce taşıyarak bir (hastane bile değil)sağlık ocağına yetiştirmeye çalışırken, evrensel değerler kaç para eder ki? hangi insanın ölümü, hangi fikirden daha değersiz, hangi gay politik duruş insan yaşamından daha değerli?

son’a gelmişken (gaz’a gelip çok uzattım biliyorum, ama senin saçmalığına karşılık da dayanamadım o yüzden uzun oldu)insanların beni ne sikim diye okuduğu umrumda değil. okuyan okur, okumayan okumaz. kimseye zorla kendimi okutmuyorum.

ve yine insanlar kendilerine yakın buldukları politik görüşlerim yüzünden de beni bağrına basmasın lütfen. çünkü eminimki, yarın öbür gün onların da hoşuna gitmeyen bir şey yazdığımda, onlar da senin açığımı bulduğunu sanarak, beni itin götüne sokmaya çalışacak, ordan girip burdan çıkarak mal mal konuşmaktan geri kalmayacaklardır. çünkü sen ve senin gibilerden sadece esnaf olur. başka bi sikim olmaz. o yüzden lütfen bir daha “edebi üslup” gibi kelimeleri ağzına alacak kadar edepsizleşme. şimdi defol git, senin gibi düşünen, yaşayan ve yalanan birileriyle takılmaya devam et.


7 Ağustos 2017

tikiler, mikiler

20'li yaşlarımı geçeli 2 yıl oldu. Yani orta yaş'ımın, tam ortasındayım.
Eğer kazayla veya başka bi şekilde aids kapıp işkence çekerek ölmezsem, sağlıklı yaşayabileceğim 20-30 yılım kaldı.
geriye kalan gün dolu yıllarımın çabuk geçtiğini fark ettiğim şu yaşlarda ne yapacağım hakkında en ufak bi fikrim de yok.
ailem var ama yok sayıyoruz birbirimizi, arkadaşlıklarım (3-5'i hariç) çok sağlam olmadı, laylay lom kafalı bi kaç züppe, sik veya göte tapan bi sürü ibne, hayatımdan hiç eksik olmayan ve sürekli bi yerlerde karşılaştığımız amsalak tayfa, bi kaç yıl sonraki çocuğunun babasını arayan külotsuzlar, ergenlikten kurtulamamış güzel kadınlar, her erkeğin potansiyel bir tecavüzcü olduğunu düşünmekten kendini alamayan travmatik bir geçmişe sahip janjanlı tipler, kaba davranışlarını 3 yaşında şımarık çocuk taklidi yaparak saklamaya çalışan palyaço suratlı tikiler falan filan.
Hepsi gelip geçti, hâlâ da gelip geçmeye devam ediyorlar.

5 Ağustos 2017

televizyon molası

Şu an televizyon açık ve ben mal mal bakmaktan sıkıldığım için bu satırları yazmaya başladım. Şu an kendimi İskender Paydaş gibi kliplerde havaya kalkık olan elimi çok havalıymışım gibi yavaşça indiriyorken hayal ediyorum.
Bu son cümleyi niye yazdım bilmiyorum. Galiba tv'de iskender paydaş'ı gördüğüm için yazdım. ama doğrusu o hareket çok gereksizdi. Ne yapıyorsun abi, sen koskoca İskender Paydaş'sın. Senin, benim gibi salak duruma düşmeye hakkın yok. Salaklık sadece benim tekelimde. O yüzden lütfen elini çek.
Bu arada klipteki şarkıcı da çok abartılı hareketler yapıyor. Bi ihtimal İskender Paydaş kendini bu adamın havasına kaptırmış olabilir. (şarkının adı Gemiler. Şu an iskender ve bu adam Teoman'a küfür ediyorlar gibi hissediyorum)Şarkı bitsede başka bir şey yazsam.
İşte boş adam olmak böyle bir şey. Salak salak şeylere takılıp, iyice salaklaşıyorsunuz.

Şimdi de yeni bir klip başladı. Bengü, Kuzum diye bi şarkı söyleyecek.
Bengü'yü hep beğenirim. Ama geçen yıllarda(2012'de) arabasıyla kaza yapıldığında kendisi ve şöförü kazadan yaralı kurtulup da, koruması öldükten sonra, korumasının ailesini kapısından kovması ve o ailenin perişan olmasına neden olmasından bu yana pek sevmiyorum. Vicdansızlığını, görünen güzel soğuk yüzüyle, anlamsız hoppidi şarkılarıyla saklayabilir, ama gece yatağa girmeden 3 saat önce almak zorunda kaldığı uyku ilaçlarından hiç kurtulamayacak.

Klipler bitmiyor. Şimdide Atiye başladı. Yine giymiş taytlarını ve taytlarına özel renkli bir klip çekmiş. Kadın sürekli tayt giymekten pişik olacak, ama neyse.
Yani aslında benim de bacaklarım bu kadar güzel olsa, pişik olma uğruna dahi olsa tayt giyip, durmadan zıplarım. Zaten tayt giymek, bacakları güzel olanlar için büyük bir haktır.

Kliplerden sıkıldım. PowerTürk'de aynı klipleri çevirip çevirip duruyor. Mübarekler YouTube PlayList yapmış gibi, başka kliplere yer de vermiyorlar. Durum böyle olup, insan 2 gün üstüste aynı klipleri izleyince, üçüncü gün televizyona benzin döküp yakmamak için kendini zor tutuyor.

Off neyse ben kahve için su koyayım.

4 Ağustos 2017

yazamamak

uzun ilişki yaşamanın en kötü yanı, ayrılık sonrasında yeni birileriyle tanışma üşengeçliği ve ara ara kendini anlatıp anlaşılmayı bekleme üşengeçliği olduğunu düşünüyorum.
yani düşünsene, 5-6 yılını birine vermişsin ve ıcığına cıcığına kadar birbirinizi tanıyorsunuz, bir çok yerde zaten ne desen anlıyor, demesen bile anlıyor.


yok ben böyle yazamıyorum.

31 Temmuz 2017

Bu ara ayıla bayıla dinlediğim, dinlerken kendimden geçtiğim şarkılar


Number Bir:
Rihanna'nın bu şarkısı hoppidi hoppidi olmadığı için pek tutmamış ve tutmadığı için olsa gerek, klip bile çekilmemiş. Bende öyle şans eseri karşılaşınca dinledim ve dinleyince takılıp kaldım. Gün boyunca dinleyince de bıkmadım ve işte siz çök değerli takipçilerimle paylaşıyorum: ALIN






Number iki:
London Grammer grubunu bir iki yıldır takip ediyorum. Muhteşem şarkıları oluyor. Canlı performanslarını da izledim(internetten) hiç detone olmadılar  sdkhfksdjk
Şaka şaka detone metone bile olsalar sikimde değiller ve bu kısımla ilgilenmiyorum. İlgilendiğim kısım, yaptıkları şarkıyla ruhumu etkileyip etkileyemedikleri. Başka bi sikime dikkat etmiyorum. Eğer onları dinlerken kendimden geçiyorsam bu yeterli. Gerisi için diyorum ki; koy götüne gitsin işte:






Number üç:
Herkesin ezbere bildiği, Sıla'nın muhteşem yorumuyla şimdi daha bi sevdiği şarkı Ateşle Oynama. Bu versiyonunda Erol Evgin gereksiz bir ayrıntı olsada mecburen dinliyorum. Keşke şarkının sadece Sıla'lı versiyonu çekilse. İşte o zaman dadından yinmez.
Bir de açıkçası, Sıla'nın sesinin eski bir şarkıya bu kadar yoğun bir his katabileceği hiç aklıma gelmemişti. Umarım her zaman böyle güzel şarkılarla karşımıza çıkar. Sıla'cım canım benim, seni kocaman öpüyorum.



28 Temmuz 2017

son bi haftanın özeti gibi bir şey

Öküz Herif'le geçen Cuma'dan bu yana görüşmüyoruz. Saçma sapan bir laf sokuşma esnasında "arabamdan in" dediğinde indim ve bi parka gidip oturdum. Telefonu çıkarıp Twitter'da önüme gelen yobaz ve kitap taşıyan merkeple biraz tartıştıktan sonra rahatlamıştım.
Üstelik insanlarla tartıştığım konular sıradan değildi. İçinde bol miktarda ölüm ve geriye kalanların göz yaşlarının durmadan akmaya devam ettiği savaşlardı.
İnsanlar, içine itildikleri savaşta annelerini, babalarını, ağabeylerini, komşularını, sevgililerini, karılarını, çocuklarını ve tüm bu ölümlerin arasında en önemsiz olan kedilerinin cansız bedenleriyle baş başa kalıp ağlarken, ben onların uğradıkları haksızlık sonrasında yaşadıkları acılarını, büyük bir vicdansızlıkla, adeta kendime bir rahatlama yöntemi olarak kullanıp, ona buna ağzımda köpüklerle saldırıyor, sürekli laf sokmaya çabalıyordum.

Bugün, 1 hafta önceki o davranışıma dönüp baktığımda, ne kadar samimiyetsiz olduğumu şimdi daha iyi görebiliyorum. Çünkü o andaki amacım, trajediyi yaşayan insanların ölümlerinin gereksizliğini dile getirmek, uğradıkları haksızlığa ses olmak ve haklarını korumak değildi. 
Amacım sadece sikindirik bir tartışmayı kendime bahane edip, insanlara laf sokarak rahatlamaktı.
Amacım, Öküz Herif tarafından uğradığım az önceki aşağılanmayı üzerimden atabilecek herhangi bir şey yapmaktı. Ben de böyle yapmıştım.
Merak ediyorum. Acaba hepimiz mi böyleyiz, yoksa sadece ben mi böyleyim. Ne kadar zavallıyızm.

Bugün günlerden Perşembe ve resmi olarak iş arayışım başladı. Bi kaç aydır ise pek iş aramadım ve bir iki ufak görüşme dışında da çağrılan iş görüşmelerine gitmek yerine telefonda geçiştirdim. İyi yaptım. Biliyorum..

Sikim artık kalkmaya başladı. Düzenli osbir çekebiliyorum. Bu durumun ben istediğim zaman ve sadece kendi kontrolümde olması hoşuma gidiyor. Çünkü daha önce bu cinsel arzular pek kontrolümde olmuyordu ve çoğu zaman kendimi kontrol edemediğim için, kendimi bir çok yanlışın içine atmış oluyordum. 
Şimdi ise, eskisine nazaran daha fazla kontrol edebiliyorum ve bunun sonucunda, sikime "kalk" dediğim de kalkıyor, "otur" dediğimde olduğu yere oturuyor. Bu kontrolün en güzel yanı ise gerçekten zevk alıyor oluşum.
Zaten şöför mahalindeysen arabayı kontrol etmek zorundasın. Aksini biliyorsun. Ölüm gibi şeyler falan işte.

Bu arada şimdi zevk almamın nedeni, bir alışkanlığı yerine getirmek değil de, daha çok; bilinçli bir şekilde, kendi isteğinle bir şey yapmanın verdiği bedensel kontrol olsa gerek.
Daha önce çoğu zaman bedenimi kontrol ettiğimi hiç sanmıyorum. Daha çok otomatik bir seks yapma veya osbir çekme isteği. Tabii dediğim gibi, istisnalar ayrı.

Zaten o kontrolsüzlük esnasında bile tek tük gerçekleştirebildiğim istisnalar olmasa, bunun farkına varmak da zor olurdu ve bugün o kontrolü tamamen ele geçiremiyor olabilirdim. Tabii bunu sağlamak için, onca yanlış adamla yatışımı, en rezil anımda adeta uyanırcasına "nerdeyim lan" adlı kendi isyanlarımın sonrasında "allahım ne olur yardım et. tamam erkek seviyorum ama böyle rezil bir durumu otomatikman yaşayarak sevmek istemiyorum. bu hissi kontrol etmeme yardım et. bunu alışkanlık olarak yaşamak istemiyorum" adlı dualarımın etkisi daha büyük.
çünkü sikişmeyi, bir alışkanlıkla değil, gerçekten isteyerek ve kafamın içindeki o boşluğa tamamen oturan birileriyle yapmak istiyordum. Zaten bunun dışındaki tüm seksler, fats food gibidir. Ayaküstü sevişmenin, uyuşturucudan tek farkı; dudaklarda kuruluk değil, ıslaklık bırakmasıdır. Başka bir sikim farkı yoktur ve seni senden alıp, çöpe atar.
Bense çöp olmak istemiyorum ve çöp olmak istemediğimden emin olacak kadar seks yaptım. bu bir pişmanlık sonrası istek değil. Bu, ne istediğini kesin olarak anlamış olmanın sonucunda göğe doğru açılmış ellere okunan güçsüz bir kulun duasıdır.

Yeni yeni inançlı olmanın, insanı aptal gibi hissettiren yanlarının dışında, güzel yanları da var.
Örneğin; allahın sana her zaman ve her yerde yardım edeceğini bildiğin için, diğer insanlara boyun eğmiyorsun ve durabildiğin kadar dik durmaya gayret sarfediyorsun. Bunun hissin beni daha güçlü ve kendimden daha emin bir şekilde konuşturduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu his, yani allah inancı ve onun sana yardım edeceğini bilme hissi, seni yanlış yapmaktan da alı koyuyor.

İnanç konusunu geçecek olursak, diğer anlamda pek bir şey yok hayatımda. Ev arkadaşımla iyi kötü geçinip gidiyoruz. Geçen gün abisi gelmişti. Tam bir gözü kapalı AKP'liydi :)
Adamın komik hali hâlâ aklımda ve ufak tefek tartışmalarımızdaki ani çıkışları çok komikti. İyi bir insan olma çabası, sanki iyi bir AKP'li olma çabasına dönüşmüş gibi hissetim. Yine de güzeldi.

Ev arkadaşım ise İngilizce dersleri vermeye başladı. Bir kaç öğrencisi var ve onlardan kazandığı parayla hayatını güzel bir şekilde idame ettiriyor.

Bende durumlar böyle işte, siz ne yapıyorsunuz?

25 Temmuz 2017

uyanmak ve önemli şeyler üzerine

Bu sabah da boş bir adam olarak uyandım. Gece sinekler kanımın tadına bakmasın diye üzerime attığım, tenimden daha ince çarşafı altımdan tekrar üstüme doğru çekerken uykum iyice kaçtı ve bir kaç osurmanın ardından doğrulup kıçımın üzerine oturdum.

Sabah ölmemiş olarak uyanan herkes gibi üffleye üfleye hayat sorgulaması yaptıktan sonra, gece ağzımın kenarından akmış olan tükürüğün kuruluğunu silince ayaklanıp tuvalete gittim. Klozetin tepesi, yeni ev arkadaşımla ayakta işemediğimiz için temiz olduğundan, şortumu aşağı çekip sallanan sikimin üzerine oturmamaya çalışarak klozetin kenarlara tünemiş oldum.

Sizde de olur mu bilmem ama tünendiği an çiş kendiliğinden geliyor. Hiç öyle beynime emir vermeye veya düşünmeme gerek kalmıyor. Bisiklet veya araba kullanmak gibi bir alışkanlık olsa gerek, şırıl şırıl akmaya başlıyor.

Çişim bittiğinde, sikimin kafasını yıkayıp sifonu çektikten sonra biraz daha oturmaya devam ettim. Gün içinde ne yapacağımı falan düşündüm. Hiçbir şey bulamadım. Resmen yapacak onca şey varken, benim hiçbir şeyim yoktu.
İyice avarenin teki oldum. Yemek yemek ve uyumak dışında bi bok yapmıyorum. Kitap okumayı, film izlemeyi bıraktım. Takip ettiğim dizilerden bile sıkıldım. Artık hiçbir şey beni çekmiyor.
Zaten iyice her şeyin önemsiz olduğuna inandığım bir döneme girdim.
Tüm bu koşuşturma neden ki? Neden koşturuyoruz, neden koşuyoruz. Oysa yiyeceğimiz bir lokma ekmek ve barınağımız 4 duvardan ibaret.
Zengin olmayı bile istemediğimi düşündüm. Olunca ne yapıcam ki? Kesin yine oturup bu tür şeyleri düşünürüm.

Bilmiyorum bu ara işte böyleyim ve her şey boş geliyor.
Şu önemsememe durumu aslında yeni değil. Hep vardı. İş yerinde veya sokakta, özel hayatımda veya aile ilişkimde de böyleydi.
Bence hiç kimse ve hiçbir şey önemli değil. Bu yüzden kasarak veya kastırarak yaşamaya gerek yok. Sikindirik bir dünya ve tüm bu sikindirikliğe rağmen, boşu boşuna kendimizi üzerek ölüme yaklaştırıyoruz. Gerek yok yani, anlatabiliyor muyum?


22 Temmuz 2017

Dua

biliyorsun, seninle tanıştığımızda dalından kopmak üzere olan bir yaprak gibiydim. 
rüzgârı seviyor olmama rağmen, ait olduğum ağaçtan kopmak istemiyordum ve dalıma sımsıkı tutunmak için bahaneler ararken canım o kadar farklı sebeplerle yanıyordu ki, bunu anlatamam.
zaten o acıların hepsi, hâlâ tane tane aklımdadırlar.
çünkü kalmak istememe rağmen, gitmek zorunda olduğum gerçeği tüm çıplaklığıyla önümde sere serpe uzanmış beni bekliyordu. yani; canımın yakan şey, gerçeklerin ta kendileriydi.

seninleyken, bazen kaybolmuşum gibi yapmak zorundaydım. bazen ise umursamızın teki rolünü oynuyordum. yedirdiğin küfürler, ettiğin ahlar da canımı yakıyordu ama can dediğin görünen bir şey değildi ve bu yüzden; canımın yanışını gösteremediğim için öylece donup, sana bakakalıyordum. 
evet, anlaşılmadığımı da biliyordum ve anlaşılacağım zamana henüz çok olduğunun da farkındaydım. susmaya başlarken başımı eğişim de hep bundandı. 

üzerine düşünmediğin için, farkında olmadan biliyorsun ki, kalsam daha kötü biri gibi görünecektim. eğer gidersem ise sadece dengesizin teki ilan edilecektim. sen tarafından.
doğrusu kötü biri olarak görünmektense, dengesizin biri olarak görülmeyi tercih ettim. çünkü, dengesizlik, içinde bir trajedi barındırırdı ve adıma hayıflanmanın ifadesi olan, onlarca "kendine yazık etti" cümlesi kurulacaktı arkamdan. 
bu yüzden, kalarak, kötü olmayı tercih etmedim. çünkü bilirim, kötülük de, delirmek gibi bir tercihtir. zaten giderek, sadece kendime yazık ettim gibi görünmeyi seçtim.

şimdi bunları diyorum ya, mahkemelerde, onca akıllı insanın, neden deli raporlarına başvurarak suçsuz ilan edilmek istediğini, daha iyi anlıyorum. onlar, dengesizlerin hakkını da gasp ederek, başka bir kötülük daha yapıyorlar. onlar gerçekten kötüler ve dengesizlerin hakkını gasp etmek, en büyük kötülüklerden sayılmalı.
bu yüzden olsa gerek, artık o canilere rapor verilmesini yanlış buluyorum. çünkü başkasına zarar vermemek, yani kötü olmayı tercih etmemek hakları da vardı. ama onlar kötülük yapıp pişman olduktan sonra, dengesiz rolünü tercih ettiler. işte bu davranış, aslında "saf kötülük"ün bir işaretidir. affedilme-mesi gerekenler bunlardır. o yüzden rica ediyorum; sen beni affet ve bütün beddualarını allah katında geri çek. noolur.


20 Temmuz 2017

nokta.

bir kaç aydır çalışmıyor oluşumdan dolayı iyice boş biri olup çıktım. kendimi işe yaramaz olarak görüyorum ve bunu nasıl üzerimden atabileceğimi hiç bilmiyorum.
Neden çalışmak istemediğimi de tam anlamış değilim. Hatta, sorun aslında çalışmamak istemem mi yoksa başka bir şey mi ondan da emin değilim. Ama şunu biliyorum ki öylesine sırf çalışmak için çalışmaktan sıkıldım ve daha dişe dokunur bi iş yapmak istiyorum.

evet, sonuçta hepimizin paraya ihtiyacı var ve ölünceye kadar çalışmak zorundayız ama doğrusu şu ki; ölünce, ah ulan keşke şu işi yapsaydım demek istemiyorum.
o yüzden bu ara ne iş yapmam gerektiği üzerine düşünüyor ve bu doğrultuda bi fikir bulmaya çalışıyorum.
bakalım zaman ne gösterecek.

zamanın ne göstereceğini beklerken de boş durmayayım diye bu yıl üniversite sınavlarına girdim. tabii sonraki sınavda uyuya kalıp da hatta sınava tamamen unutmuş olunca sadece LYS tercihi yapabilecek kıvamda kala kaldım.
Bu yüzden bu ara üniversitelere falan bakındım, hâlâ bakınıyorum.
ama geçen yılkinin aksine bu sefer, psikoloji veya dramatik yazarlık gibi bölümlerle ilgilenmedim ve işe yarayan birine dönüşmek için hukuk alanına yönelmeye karar verdim.

hukuk alanına yönlenirken de sadece 2 yıllıkları tercih edebileceğim için gittim bir kaç özel üniversiteden bilgi aldım. hepsi cebimde olmayan paraya göz dikmiş halde hazır nazır bekliyorlardı. Bilgi alıp çıktım ve sonra iyice düşününce bugün şundan yana karar kıldım: 2 yıllık açıköğretim adalet meslek yüksek okulu tercihi yapacağım. hem fiyatı çok cüzi, hemde sınıfta kalsam bile, götüme giren şemsiye canımı yakamayacak.
ama tabii bu sefer kararlı bi şekilde yırtınarak derslere de çalışmayı düşünüyorum. allahım inşallah çalışırım ve dersleri hep en yüksek puanlarla geçerim amin.

bunun dışında pek bi bok yaptığım yok ve işte günlerim de zaten film, kitap, makalelerle geçiyor. bir de işte Öküz Herif ile kavgalar falan var. Bi küs, bi barış yapa yapa artık küstüğümüzde de birbirimizi ciddiye almıyoruz ve bu durum iyice laçkalaştı.
bilmiyorum bizim durum her halde hep böyle gidecek. yani durum bunu gösteriyor. yani belkide biz kavga etmek için beraberizdir.

onun dışında ne olacak, ne olması gerek pek sikimde değil ve gün içinde eğer evde değilsem dışarda gezinip, hiç girmediğim istanbul sokaklarına dadanıyorum.
böyle yaşamak bazen çok sıkıcı, bazen çok güzel ama her hâlükârda istanbul'un çekiciliği hiç bitmiyor. hep böyle gezip şaşırmalık şeylerle karşılaşabiliyorsun.

geçen gün yine sokaklarda finklerken, bi caddede 5-6 ergenin 25-30 yaşında bi adamı tekme tokat dövdüklerini gördüğümde zor yetiştim. piçler adamı fena benzetmişlerdi ve ağzı burnu iç içe girmişti.
çocuklara "yapmayın etmeyin diye yalvarırken" çok şükür uzaklaştılar ve adamı alıp bi kenara çektim. bi üst sokağa gidecekmiş ve bu yüzden beraber gitmeye karar verdim.

bu arada çocuklardan biri de bi kaç adım uzağımdaydı ve bu yüzden ona "olm yazık değil mi adama, niye böyle yapıyorsunuz" diye sorduğumda "abii gelmiş bizden bonzai istiyor, gidin bulun diyor" diye karşılık verdi. bunun üzerine "tamam, neyse karışmayın gitsin" dedim ve adamı kaldırırken, bu sefer adam "yalan söylüyorlar ya" gibisinden bir şeyler söyledi.
oysa ergenin yalan söylemediği çok belirgindi ve eregenin aksine, adamın yalan söylediği daha çok belli oluyordu. neyse "hadi kalk gidelim, seni gideceğin yere bırakayım" dedim ayyaşa. beraber yürürken, çocuklar yine gelmeye kalkıştılar ama tabii "tamam, gidiyor işte, karışmayın" diyerek durdurdum ve sağ olsunlar piçler durdu.
adamı bi üst sokağa bırakıp yoluma devam ettim ve diğer sokaktaki orospularla göz kırptık birbirimize.

orospulardan biri onu 5-10 lira karşılığında sikmem için çağırdı, ama "senin işine yaramam" dedim "niyeee" diye sordu. "ibneyim" diye cevap verdiğinde "aaa" deyip kahkaha attı.

bu arada sıkıldım yazmaktan. ve zaten her şeyden sıkılmaya başladığım günlerdeyim.
hiçbir şeyi ciddiye de alamıyorum. çok denedim ama olmadı.
noıkta.


16 Temmuz 2017

bi kaç günlük sahte cennet ve öküz herif'in dönüşümü

Öküz Herif geçen pazar gecesi Amerika'dan döndü. Gittim havaalanından aldım getirdim eve.
Uzak kaldığımız bu süre içerisinde taşakları baya büyümüş. Bundan dolayı olsa gerek, benimle konuşurken cümleleri ağır aksak bir şekilde tane tane ağzından çıkmaya başlamış. Sanırım uzak kaldığımız süre içerisinde, beni yine eski ben olarak görmeye başlamış ve bundan dolayı da taşşaklarının ağırlığını üzerime koymaya çalışıyor.

Bu durumuna ilk bi kaç gün bir şey demedim. Biraz alttan aldım, o da benim ona olan bu sakinliğimi kendince anlamlandırmaya çalışıyordu. Ya da ben sabırlı olduğum için, onun beni anlamaya çalıştığını düşünerek sakin kalabildim.

Sakinliğimi koruyup ona sabırla yaklaştıkça, o da bana, ağırlığını daha fazla hissettirmeye başladı. 
Ağırlığının dozunu artırmaya başladığında "biraz daha sabredeyim" dedim ama baktım değişeceği yok ve işte o anda verdim veriştirdim. Dedim "bak şimdi gittin eğlendin falan filan, bu yüzden olsa gerek götün kalktı ve benimle konuşurken çok fazla emir kipi kullanıyorsun. ben senin uşağın, hizmetçin, lalan veya dadın değilim. kendine gel. yatağa girdiğimizde de senin dildon değilim. seni canın sikişmek istediğinde hazır ve nazır bi şekilde seni bekliyor muşum gibi davranma. ikimiz bi hayatı paylaşıyoruz ve sen amerika tatilinden yeni geldin diye benimle konuşurken terbiyesizleşemezsin. ya kendini bi an önce topla, ya da bi dahaki sefere bu şekilde uyarmam, ağzına sıçarım"

Sağ olsun, kem küm, ehem öhöm yaparak pişkinliğe verip kendini biraz topladı ve daha terbiyeli davranmayı tercih etti. 
Bu "pişkinliğe vererek alttan alma tavrı"nı sevmesem de, sonuç olarak bu davranışıyla geri adım atmış olmasını gösterirki ve bu da; bi anlamda iyiye yorulması gereken bir davranış olduğundan dolayı, beni sakinleştirdi.
ama en fazla yarım saat sonra yine emirler verip, beni, eğitimden yeni çıkmış köpeğiymişim gibi gördüğünü belli etmekten de geri kalmadı. yine çok takmadım. güldüm geçtim. hehehehe.

Ama sonraki günlerde de bu halinden pek taviz vermeden devam etti. Resmen adamda, Amerika dönüşü bi tepeden bakma hastalığı hasıl olmuşki anlatamam. Batı hayranlığının en güzel örneğini, bu kadar yakınımda bulabileceğimi hiç sanmazdım. Adamın gözlerinde, amerikan bayrağı gururla dalgalanıyor. 
Ağzına sıçtığımın salağı iki gün amerika'ya gitti, dönüşte kişiliği tamamen değişmiş olarak geldi. Ya madem çok seviyorsun, işte imkanın da var, siktir git orda yaşa değil mi? Bunu ona da dedim, ama güldü geçti.

Tabii bu kadar şımarmasının ve hayran olmuş olarak dönmüş olmasının derindeki nedenini de biliyorum ama o konu çok daha çetrefilli ve derin bir mevzu. Onu ilerde belki daha detaylı olarak anlatırım.
Şimdi bu kadar parlamasının, hayranlığının bu kadar çabuk su yüzüne çıkmasının basit nedenine gelirsek durum şu ki; orda onu misafir eden Ecnebi arkadaşı. 
Çünkü Ecnebi arkadaşı, tatil boyunca harcamaları da kendine ait olmak üzere belli bir program yapmıştı ve benim Öküz'de o programa uyarak tatilini yaptı geldi. 

Ecnebi dediğim de, işte yaşlı bi adam. Geçtiğimiz 2-3 yıl önce bizim öküz'le türkiye'de tanışmışlardı ve bi kaç seferdir birlikte tatil yapıyorlar.
Tabii ecnebi buna abayı yaktığı için bi yandan da bunu şımartmaktan geri kalmıyor. Geçen gün de ona "sana göre biri olmadığımı biliyorum, çünkü yaşlı biriyim. ama yine de buna rağmen, keşke türkiye'yi bırakıp buraya gelsen. zaten bi kaç yıllık ömrüm kaldı. evi sana veririm, ben ölünceye kadar da bana bakarsın" demiş.

Öküz'de yemeden içmeden hemen bunu bana whatsapp'den yazdı. İlk duyduğumda üzülmedim değil. Çünkü bence bu cümleler, gerçekten çok ama çok hüzünlü duruyorlar. 
Adamın kimsesizliğinin ve sevgiye açlığının en büyük göstergesiydiler.

Bunu Öküz'le de konuştuk ve ona "ya bu durum çok hüzünlü, adama üzüldüm valla. baksana demek güvenebileceği hiç kimsesi de yok. oysa ben, en azından uzak bile olsa bi akrabası falan vardır diye düşünüyordum. yazık ya" falan gibi cümlelerle düşüncelerimi ifade ettiğimde, o "evi bana bırakacakmış, seni de alırım yanıma" diye karşılık verdi. Midem bulandığı için konuyu değiştirdim ve gün geçmeye devam etti.

Gün geçerken, Yaşlı Ecnebi'yi düşündüm. Çünkü daha önce en azından 1 kişi de olsa bi kuzeni-muzeni bir şeyciği vardır diye düşünüyordum. Ama meğer bildiğimin tam tersiymiş ve adam ölse, soyu yer yüzünden tamamen silinmiş olacak. 
Bence bu şekilde ölmek, bir insanın sanırım yaşayabileceği en hüzünlü durumdur. Daha başka ne olabilir ki? Şu an aklıma da gelmiyor. 
Zaten annesi-babası da, o henüz 20'li yaşlarındayken, onun ibne olduğunu öğrendikleri için, depresyona girip beraber intihar etmişler. Adam yıllarca anne-baba'sının, kendisi yüzünden intihar ettiği gerçeğiyle tek başına yaşamış gelmiş.

Tabi tek kalmış ama uslu durmamış ve 70'lerin sonunda, yani sanırım tam olarak 80'lerin başında da AIDS kapmış ve o günden bu yana AIDS'li olarak yaşıyor. 
Onunki sadece taşıyıcılık olduğu için olsa gerek, ona pek bi zararı yok. Düzenli ilaçlarını vs kullanıyor, kontrollerini oluyor falan. Ama diğer insanlarla ilişkisinde ne yapıyor, nasıl yapıyor bunu bilmiyorum.
Bu konu kafamı kurcalamıyor da değil.

Ecnebi'nin hayatında kan bağı olarak hiç kimsenin kalmaması üzücü. Zaten normalde de sadece 3-4 arkadaşı var o kadar. Onlar ise onun gibi yaşlı ve içlerinden biri sakat. Ayrıca hepsi de obez. 
"işte kendi kendilerine yuvarlanıp gidiyorlar" tabiri onlar için hüzünlü bir cümle olur ama öte yandan gerçekliği de tartışılmaz derecede sert bi şekilde karşımızda duruyor. Bu yüzden bu cümleyi kurmadan edemeyeceğim. Ama "komik olsun diye kurmadığımı belirtmek"ten de kendimi alamıyorum.

Öte yandan, ecnebi grubun, Öküz Herif'in tatil süresi boyunca attıkları fotoğraflarda, sadece yalnız insanlara has olan o durgun derin bakışlar ve zoraki gülümsemeleri gözümden hiç kaçmadı. Hepsi de mutsuzluğun en etkili tarafına çoktan geçmişler. Yani, ellerinden gelen hiçbir şey olmadığını kabullendikleri LEVEL'ı çoktan aşmışlar ve derin durgun bakışlarıyla poz keserken, sessizce diyorlarki;
"Biz mutsuz, 50'sini çoktan geçmiş yaşlı, şişko, amerikalılar'ız. Bir kaç günlük ömrümüz kaldı ve ölmeden önce, birinin bize bakmasına, bizi merhamet göstererek sevmesine çok ihtiyacımız var. Paramız var ama güvenebilecek arkadaşlarımız yok.  Ailelerimizi de yıllar önce terkettik, zaten tek çocuktuk ve onlarda başka çocuk yapmadan öldüler. O zamanlar bu tür şeyler sikimizde değildi. Çünkü çok gençtik ve sadece kendi hayatımızı yaşamaya and içmiştik. 

İşte görüyorsun, hayatımızı yaşadık, sevdiğimizden emin olduğumuz kadın ve erkeklerle yatıp kalktık, sevdiğimizi sandığımız işlerde çalıştık ve tüm bu yaşamımız süresince de deliler gibi eğlendik. Deliler gibi. Anlıyor musun?
Çünkü yaşarken para kazanmaya biraz fazla odaklanmışız ve çevremizde kimse olmadığını şimdi anlıyoruz. Geriye kala kala bu 4 kişilik ekip kaldık ve işte son günlerimizi böyle oyalanarak geçiriyoruz. 

Birimiz 10 yıl önce trafik kazası geçirdi, kimsesi olmadığı için biz baktık. Ama çok şükürki kazadan önce çok para biriktirip, üzerimize sadece bedensel olarak yük oldu. Yoksa ona bakar mıydık, inan biz de bilmiyoruz. lütfen bizi yargılamayı kes, çünkü bunu sen de bilemezsin. 

Geçen yıl bir arkadaşımız öldü. Parası da vardı aslında ama parası umrumuzda değildi ve ona çok iyi baktık. Ölürken kimsesi olmadığı için her birimize 600 bin dolar bıraktı. Bu paralarla ne yapacağımız hakkında en ufak bir fikrimiz yok. banka hesaplarımızda öylece duruyorlar. 

Yani anlayacağın sadece yaşıyoruz ve hala 0,30 sent'lik hamburgerlerden yiyoruz, en ucuz marketlerden alışveriş yapıyor, en kötü kahveyi en güzel kahveymiş gibi yudumlayarak içiyoruz.
Üstümüzdeki en marka kıyafetin değeri 13 dolar ve bu durum umrumuzda değil. Paralarımız hala yerinde duruyor. tek lüksümüz ise yıllar önce alıp taşındığımız Golden Gate Köprüsüne bakan küçük şirin bahçeli evlerimiz.

Peki sen ne yapıyorsun ortadoğu'da?
Selamlarımızı alıyor musun? sana gönderdiğimiz sahte tebessümlere inanmış gibi yaptığını biliyoruz, çünkü bir zamanlar bizde senin yaşındaydık ve nasıl rol yapılır, ne zaman rol yapılır çok iyi biliyoruz. ama elimizden gelen bir şey yok. sen bizi, biz seni anlıyoruz. Farklı coğrafyalarda, aynı yanlışlıkları yaptığımız için olsa gerek aynı yalnızlıkla boğuşuyoruz.

Gördüğün gibi biriktirdiğimiz paralar hiçbir işimize yaramıyor. Ailelerimiz yok, bize bakacak kimse yok, bize yaşlı olduğumuz için merhamet gösterecek kimse yok. Sığ maddi zenginliğimizin de bir işe yaramadığını şimdi anladık. Yıllarca farklı ülkelerdeki büyük şirketlerde sürünürcesine çalışıp, biriktirdiğimiz parayla sadece Golden Gate Köprüsü'ne bakan evler alıp kendimizi hapsettik. şu an tüm kafalarımız karışık. 

Biliyorsun akşam saatlerinde köpeklerimizi gezdirmeye çıkıyoruz. Hepimizin köpekleri var. Çocuk sahibi olmamayı yıllar önce tercih etmiştik, çünkü köpek bakmak daha kolaydı. Çünkü çocuklar değil, köpekler modaydı. 
Şu an bu köpekler bizi sosyalleştiren varlıklardan başkası değil. Yani aslında onlar, nefes alıp veren birer modern meta. 
Her akşam köprüye yakın parklarda köpeklerimizle gezinirken, birbirimizin köpeklerini seviyor ve ne kadar tatlı olduklarına dair yeminler ediyoruz. Oysa yaptığımızın "yalnızlığımızı yok etme" çabasından başka bi anlamı yok. Köpeklerin de canı cehenneme. Bize bakacak kimse yok! Anlıyor musun? Çünlü yaşlandık ve ölmek için gün sayıyoruz. Paralarımız bankalarda faiz hesaplarında işlemeye devam ediyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, neden o paralarla şu kalan bi kaç günlük ömrümüzü de daha iyi geçirmek için çabalamadığımızı da bilmiyoruz. Bi fikrimiz de yok.
Lanet olasıca dolarlarla ne yapılabilir ki? Köpeğiniz çok tatlı bayım."

İşte durum böyle. Öküz Herif ise ecnebilerin bu acıklı durumunu okuyamadığı ve okuyamayınca da,  şımartıldığı için beni "gel" dediğinde "gelen", "git" dediğinde "giden" bir köpek olarak görüyor. Bunu bir kaç sefer anlattım ama cık anlamadı. Geldiği günden bu yana kavga ediyoruz ve bu sabah da kavga ettik, o da giyindikten sonra bilgisayarını vs alıp gitti. 
Artık Öküz Herif'in kavgalarını o kadar normal ve sıkıcı görüyorum ki, onun bağrış çağrışını siklemiyorum bile. 
Bu tekrarlardan da sıkıldım. İyice.

30 Haziran 2017

Ramazan Bayramı ve Ailece Bayramlaşmak

Bu bayram bir değişiklik yapıp memlekete geldim. Zaten işsiz güçsüzken, Öküz Herif'de geçtiğimiz aylarda biz kavga ettiğimizde, kendine bayram planı da dahil olmak üzere 2 haftalık Amerika tatili ayarlayıp şimdi San Francisco'ya gitmişken, ben de bayram boyunca oturup günlerimi "kimsem yok ühühühühü" diye ağlayıp zırlayarak geçirmek istemedim.

Durum böyle olunca da Öküz Herif'in arabasını aldım çıktım yola. Ak Parti'nin, yani Reis'in, yani Erdoğan'ın, yani şu an rakipsiz olan tek iyi liderin yaptırdığı yüzlerce kilometrelik duble yolları kâh durup dinlenerek, kâh uyuyarak aştım geldim. Yollar da bayaaa havalı ve güzel. Aştığım her kilometrede "HİZMET BEEE" dedim durdum.

(Bu arada, şu yol mevzuları, türkiye'nin batısında (özellikle bir anda vecde düşmüş gibi akp eleştirisi yapan çomarlar arasında) önemsiz gibi görülerek eleştiriliyor ama yani doğu'da büyümüş, çocukluğunu fakirlik içinde orda geçirmiş benim gibi insanlar için bu yol mevzusu hiç ama hiç önemsiz değil. Zaten ne derler bilirsiniz: yol medeniyettir.

son cümleyi; bunu unutanlar olduğu için yazmak zorunda kaldım. herkstn özr dilrim.
ve yeri gelmişken söyliyeyim; Allahım, diğerleriyle karşılaştırdığımda ben tayyip'den razıyım, sen de razı ol. doğu'yu pislikten tamamen kurtaracağı güne kadar onun canını alma, onu dünya'da biz doğuluların esiri olarak tut. amin.)

Memlekete geldiğimde, gözüme çarpan ilk şey Toki, Kürt ve Laz müteahhitlerin kardeş kardeş elele verip, koca beton binalar dikmiş olması oldu. Üstelik hepsi de dolmuş.
Gerçi zaten bizim oralarda her evlenenin en az 13 çocuk yapma takıntısı olduğundan dolayı dolmamaları da imkansız ya neyse.
Ama buna rağmen hâlâ yapılmaya devam ediyorlar. Üstelik büyük şehirlerdeki, kutu gibi küçük küçük kümesler halinde yapılan evlerin kopyası da değil. Gayet 130-150 metrekarelik devasa evler bunlar.

En sevdiğim yanları ise zaten her taraf boş arsa olduğu için, dikilen binanın10 katı kadar boş alan bırakmak zorundalar. bu yüzden her tarafta irili ufaklı binalar bitmeye başlamışken, aynı zamanda koca koca park ve bahçelere de kavuşuyorlar.


Geçen yıl şehir geneline doğalgaz geldiği için artık tezek ve kömür yakmaktan da kurtulmuşlar. Millet şimdi yavaş yavaş doğalgaz'a geçerken, kış aylarında şehrin üstünde biriken kömür dumanındaki şeytan silueti de yok olmaya başlamış.

Şehrim gittikçe güzelleşiyor. Sanırım biraz para biriktirince (ki ben asla biriktiremeyeceğimi adım gibi biliyorum) dönüp şehrime gidicem ve kendime küçük bi arsa alıp, ortasına 2 katlı bi ev yapıp, kalan boş alana da domatesimi ve kendi hıyarımı ekip kalan ölümlü günlerimi de öyle geçiricem. (Bakalım artık. İnşallah nasip olur. (ya dua etsenize. amin.)

Ev arsa olaylarını aşıp, diğer insani olaylarıma dönersek; son bi kaç yıldır, yeniden inşa etmeye kalkıştığım aile bağlarımı bu bayram vesilesi ile biraz daha iyileştirdim gibi. Çünkü onların da bakış açıları gittikçe değişiyor ve artık herkes birbirine daha mütevazı ve daha tahammülkâr davranarak iletişim kuruyor.
Buna şahit olmak ve değişimin içinde yer almak ve hatta; (sanırım) değişimi tetikleyenin kendisi olmak hoşuma gidiyor.
Ailemdeki herkesin beni bir birey olarak görmeye başlaması ve aslında bi yandan da kendi bireyselliklerini fark etmelerini sağlamak çok hoş.

Bu hissi, gerçek insani yaşamın duygularından yoksun, kuru harflerden ibaret kelimelerin bir araya geldiği cümlelerle anlatmak imkânsız. Henüz o duyguların yüklendiği kelimeler, yazdığım dile kazandırılmadı. Kazandırılmadıkları için de o hissin anlatılabileceği cümleler kurulmaya müsait değil. O kelimeler icat edildiğinde, elbette bir bahane ile cümlelerimi kurmak işine canla başla girişip, içimi rahatlatacağım. Şimdilik kendimi akarak anlaşılmak için, tekrar kum saatinin içine alıyorum.

Ailemin yanına geldiğim günden bu yana hep bi şekilde bir şeylerin ağız dalaşında buluşuveriyoruz. Bu elimizde olan bir şey değil. Belki de biz ailece kavga ederek iletişim kuruyoruz. İletişim şeklimiz budur ve aslında normaldir de. Ama doğrusu bu normalse bile geriliyorum ve çok üstüme geldikleri anda hepsinin ağzına sıçıveriyorum. Etraf sakinleştiğinde bi bakıyorum ki; herkes bana keskin gözlerle bakıyor. Sanki hepsinin ellerini kollarını bağlayıp falaka atmışım gibi düşman ve yabancı gözlerle beni süzüyorlar.

Belki de onlara kelimelerimle acımasız bir şekilde davranmamı kabullenmek zor geliyor ama bi yandan da "işte sen busun ve böyle olduğun için senin için endişeleniyoruz" adlı bakışlarıyla beni süzüp duruyorlar.
öyle baktıklarında üzülüyorum ve derin derin nefes alıp, burun deliklerimi şişirebildiğim kadar şişirdikten sonra yavaaaaşça dışarı veriyorum.

Önceki gün yine bir tartışma içindeyken küçük ablam "artık bende hakkımı savunuyorum, eskisi gibi değilim" dediğinde içimde bi anda sevinçten çiçekler açmış gibi oldu. Ama bi yandan da henüz yolun başında olduğu o kadar belli ki. Ama yine de buna şükür demekten başka yapacak bir şey yok.
İnsanlık için büyük, kendisi için küçük bir adım atmış. Diğer ablamlar da şimdi daha farklılar ve bu fraklılıkları konuşurken hemen anlaşılıyor.

Annem bir kaç kelime de olsa Türkçe konuşmayı öğrenmiş. Bazen benimle konuşurken, farkında olmadan sarf ettiğinde gülmemek için kendimi zor tutuyorum. Çünkü komik bir türkçesi var.

Ortanca ablam, sanırım biriyle flört ediyor ve flörtleşmesinin sonunun da evlilikle biteceğini düşünüyor. Oysa eskiden evliliğe karşıydı ve onu istemeye gelen onca kişiye her seferinde "hayır" demekten dilinde tüy bitmişti.
"Hayır" demesinin nedeni, henüz 12 yaşındayken, karşı köydeki adamın 13 yaşındaki oğluyla evlendirilen, şimdi ise yaşı 53 olan ablamdı.
53 yaşındaki bu ablam kocasından da, kumasından çok çekti. Bu bayram, farklı bir ilde yaşamakta olan onu da görmeye gittim. Çok yaşlanmış, iyice zayıflayıp ufalmış, ön dişlerinden biri düşünce gülümsemesi daha samimi olmuş. Türkçe konuşmayı bir kaç kelime bile olsa öğrene-memiş.

Ana dilimi unutmadığımı annem ve 53 yaşındaki ablamla konuşurken fark ettim. Çok da zorlanmadan gayet iyi iletişim kurduk. İçim huzur doldu, vicdanım rahatladı.
İşte bir bayram da böyle geldi geçti. Nice bayramlarda buluşmak dileğiyle.

21 Haziran 2017

bu ay aldığım yeni ev arkadaşım hakkında bir iki şey

Geçen hafta, daha önce tanıştığım bir gay arkadaşı, yeni ev arkadaşı olmak üzere evime aldım. Yani bu seferki ev arkadaşım, önceki ev arkadaşlarımın aksine, erkeklerle yatan bir erkek.
Böylece gay ev arkadaşı edinmeme yeminimi de bozdum. (gerçi böyle bir yeminim yoktu, ama gay ev arkadaşı almamaya özen gösteriyordum. malum, herkes gibi bende içten içe homofobik bir homoyum)

Geçen onunla, sağdan soldan, havadan cıvadan, kıldan tüyden şeyler hakkında konuşurken, gay ev arkadaşı almama konusunu ona da "ya aslında gay ev arkadaşı almamaya dikkat ettim hep" dedim ve bunun üzerine o "ya allah seni inandırsın, aslında bende hep gay ev arkadaşlarından kaçtım. zaten bugüne kadar da hiç gay ev arkadaşıyla aynı evde kalmadım" dedi.

O böyle söyleyince ben kendimce nedenlerimi;
"gay olsun veya olmasın gibi bir takıntım yok. ama daha önce bir iki sefer gay arkadaşlık sitelerinde, ev arkadaşı ilanı verdiğimde, ilana cevap verenler adeta yatağa girecek birine bakıyorlarmış gibi hep seks odaklı bir beklentiyle yazdılar ve bende bu yüzden, gay ev arkadaşı almaya tövbe ettim. bir de biliyorsun, biz gayler sürekli sikişiyoruz ve yaşadığımız yerler çok kısa bir süre içinde doğal kerhanelere dönüşüyor. sanırım bunu da sevmiyorum. hatta bu huyumuzdan nefret bile ediyorum diyebilirim." dedim.

güldü ve gülüşünden cesaret almış olarak devam ettim:
yani sonuçta ibneyiz diye, tavşanlaşmaya gerek yokki. iki erkek yalnız kalınca seks yapmak zorunda değillerki. ama bizim alemi biliyorsun. çok fazla seks yapıyoruz ve hatta yapmak zorundaymışız gibi yaşıyoruz. kendi cinsimizden biriyle tanıştığımızda, seks yapmacayacaksak muhatap bile olmuyoruz" gibi bir davranışla yaklaşıyoruz. ki bu da bana iğrenç geliyor." dedim.

cümlem üzerine ve zaten cümlelerimi kurarken o yine gülümsüyordu. cümlemin biteceğini ve artık gülümsemeyi kesip, konuşma sırasının olan geldiğini ses tonumdan anladığı için o şöyle konuşmaya başladı:
"evet ya biraz öyleyiz. bunu bende sevmiyorum. bu yüzden gay arkadaşlar bile edinmiyorum. sanırım biraz tuhafız ve seks'e takıntılı olduğumuzun farkında değiliz. ya da kabul etmek istemiyoruz. bilmiyorum ve açıkçası bende bundan rahatsızlık duyuyorum." dedi.

onunla olan bu gizli homofobik tadında konuşmamızdan sonra, kafalarımızın hemen hemen aynı olmasına sevindim. yani sonuçta tanıştığımız her erkekle yatmak zorunda olmadığını bilen eşcinsel bir erkekle karşılaşmaktan uzun zamandır ümit kesmiştim.
zaten kalp, kanı sadece sike pompalıyormuş gibi yaşamak sıkıcı. oysa kalp, kanı beyne de pompalar. yıllardır tüm bilimsel veriler böyle diyor. ama hayat gay'lere farklı bir deneyim yaşatıyor. bu da ayrı tabii..

ev arkadaşım iyi bir çocuk. benden 2 yaş küçük. boyu ise benden 18 cm uzun. hafif cüsseli bir tip, ama spor yapmadığı için, vücudundaki yağlarının çokluğundan dolayı meme uçları aşağı doğru sarkmış. bazen atlet giydiği zaman alıcı gözle bakıp, onu seksi bulduğum olmuyor değil. ama hemen sonrasında omzundan sırtına doğru inen kılları gördüğümde, soğuyuveriyorum.

burnu ve ağız yapısı da hoş. konuşurken sürekli ağzından tükürük sıçratıyor ve bu yüzden ilk günlerde yaptığım tükrük banyolarından sonra çok fazla yakın olmamaya özen gösteriyorum. o konuşurken ben genelde salonun öteki ucunda oluyorum ve böylece o konuşurken ağzından tükürük sıçrasa bile, ben göremeyeceğim için yüzü de kızarmamış oluyor.

onun dışında esmer bir teni var. çok tatlı ve insanda, hemen dokunma hissi veren bir esmerlik bu. gözlerinin hafif şehlasından dolayı da, sempatik bir hali var. kirli sakal da yakışıyor piçe. hafif kırlaşmaya başlayan saçı, sürekli gülmeye hazır duran yüzüyle, insanda güvenilir, zararsız ve iyi biri intibası yaratıyor. bu iyiye delalet.

eğitimli biri de. daha önce okuduğu okulla ilgili olarak, 2 yıl öğretmenlik yapmış ama sonrasında yapmak istediğinin öğretmenlik olmadığına karar verip istifa etmiş. sınavlara girip istediği bölüm olan ingiliz dili ve edebiyatı'nı kazanmış ve şimdi o bölümü okuyor. ingilizcesi çok iyi olduğu için de, okul okurken, aynı zamanda ingilizce dersleri de verip, ailesine yük olmadan kendi hayatını yaşayıp gidiyor.

ailesi dedim de, babası bir kaç yıl önce ölmüş müslüman bir inşaat amelesiymiş. annesi ise bir yahudi. babası ve annesin tanışması ise; babasının, annesinin evlerinin inşaatında çalışmaya başladıklarında tanışmışlar. yani teeee 35-40 yıl önce falan.

annesi ve babası birbirlerini ilk gördüklerinde hemen aşık olmuşlar ve gizli gizli buluşmaya başlamışlar. sonra evlenmek istediklerinde, bunu ailelerine söylemişler ve aileler karşı çıkmış. çünkü biri müslüman aile, diğeri yahudi aile. iki aile de birbirlerini istememişler ve çocuklarının birbirleriyle konuşmasını, buluşmasını yasaklamışlar. bir süre sonra çocuklar bakmışlarki, aileleri ikna edemiyorlar, onlar da evden kaçmışlar. her iki aile de bunları reddetmiş ve böylece onlar da kendi hayatlarını kurup 5 çocuk dünyaya getirmişler. çocuklardan en küçüğü, işte benim ev arkadaşım.

annesi, kocası öldükten 1-2 yıl sonra müslüman olmuş. yahudi'liği sevmiyor ve saçma yahudi inançlarının bir çoğunun, müslümanlığa da karıştığını gözlemlediği için, gerçek müslümanlığın yaşanılmadığının ve hatta müslümanlık inancı diye yaşanılmakta olan bir çok ibadet'in yahudilik kaynaklı olduğunu dile getiriyormuş.

çocuklarını da bu yüzden yahudi olarak değil, kocasının gerçek müslümanlığı yaşamasından dolayı, müslüman olarak yetiştirmiş. diğer çocukları bilmiyorum ama ev arkadaşım olan çocuğu, gerçekten müslümanlığı araştıran ve araştırdıktan sonra kendine müslüman demeye başlayan biri. son bi kaç yıldır bende müslümanlığı kur'an kaynaklı öğrenmeye başlayan biri olarak söyleyebilirim ki; onunla islam'a olan bakış açımız da aynı.

bu arada sevmediğim yönlerinden biri de sadece ingilizce kitaplar alıp okuyor ki buna sinir oluyorum. türk edebiyatına hiç ilgisi yok ve hatta "hiç olmayacak"ını da söylüyor. çünkü onu çeken şey ingiliz edebiyatı. özellikle ilk eserlere bayılıyor.

ibranice, fransızca, ingilizce, biraz da ispanyolca ve ana dili türkçe de olmak üzere 5-6 dil biliyor. bu çok güzel bir şey. onunla gurur duyuyorum :)

19 Haziran 2017

aileden nefret etmek veya aileyi özlemek

ailemi özledim. sevmesem de özledim.
insan özlüyor yani. çünkü, ot bok püsür gibi yerden bitmedim, gökten düşmedim, ya da bir kimyager tarafından laboratuvarda yaratılmadım. tüm insanlar gibi bir anne doğurdu beni.
kardeşlerim var. sevmesem de varlar. eğer onlardan önce ölmezsem, yaşamım boyunca hep var olacaklar. onları da özledim.

ailemle kavga etmeyi özledim. birbirimize düşman düşman bakmayı ve sanki düellodaymışız gibi hep tetikte olmayı özledim.
evet, onlardan nefret ediyorum ama elimden olmadan da özlüyorum. bunu önleyemem, önleyemiyorum.

zaten sıkıldım bu şehirden, bu kalabalıktan, bitmeyen koşuşturmadan, denizden, havadan, sudan. hepsinden, her şeyden sıkıldım.
bir müddet uzaklaşmak istiyorum, bir müddet yok olmak istiyorum istanbul'dan.


16 Haziran 2017

yalancının mumu

bir kaç aydır işsizim ve bu yüzden evde göt büyütüyorum. ilk istifa ettiğim günden bu yana, birikmiş paramın verdiği o huzurla yaşadım geldim. ama sanırım önümüzdeki ay param bitecek ve huzur denilen o şeyi mum ışığıyla arayacağım. 

ilk cümleden yola çıkarak şunu da söylemeliyim ki; hayat romantik, tatlı, seksi veya başka bir şey değil. hayat başlı başına sıkıcı bir macera. 
tabii insan olmanın verdiği gereklilikten dolayı da; hep ne olacak adlı bir gizemle örülü.

ne olacağını hepimiz merak ediyoruz ve son nefesimize kadar da merak edeceğiz. 
bu yüzden olsa gerek, yaşarken plan yapamıyorum. hatta planlı yaptığım hiçbir şey yok, yapmaya çalışınca da olmuyor. ya da ben yapamıyorum. 
aslında doğrusu bu olsa gerek. yani benim yapamamam. çünkü, hayatım biraz düzene girince hemen panikliyorum. sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi, sanki bi yere kapanmışım veya kapatılmışım gibi bir hisle dolup taşıyorum ve öyle olunca da her şeyi dağıtıyorum.

tabii bundan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki; sadece düzene girmekle alakası yok. genelde işi, beraber çalıştığım insanların benden yalan söylememi beklemeleri ve hizmet verdiğimiz insanların gözünü yalan söyleyerek boyamamı istediklerinde bırakıyorum. evet bundan rahatsızlık duyuyorum ve o yüzden işi bırakıyorum. 
çünkü para kazanırken yalan söylemek zorunda olmayı 25 yaşımda bıraktım ve tamamen yalansız olacak bir hayat kurmaya kalkıştım. hem rızkı veren allahtır ve temiz bir rızık için doğruluk üzere olmak yeterdir. buna iman ettim.

yalan söylemeden yaşamaya karar verdiğimde 25 yaşındaydım. sonraki 3 yıl boyunca yine yalan söylemeye devam ettim ama en azından eskisi gibi değildi. bu süre içerisinde yalan söyleme sayımı gittikçe düşürdüm ve öyleki artık nerdeyse aylardır hiç yalan söylemediğim günleri bile yaşamaya başlamıştım.
son 4 yıldır ise arada ağzımdan kaçırdığım 1-2 yalan dışında, (çoğunlukla eski alışkanlığımdan dolayı) hayatımda olan insanlara hiç yalan söylemiyorum. söylemedim de.

zaten beni yalan söylemeye iten veya yalan söylemek zorunda bırakan insanları uyarıyorum ve ne olursa olsun, yalan söylemeyeceğimi söylüyorum. bu yüzden farklı işlerimdeki 2 patronumda da azar işittiğim olmuştur. ama sikimde değildi. her ikisinde de bastım istifayı çıktım. 
işten çıktıktan sonraki süreç biraz zorluydu ama sonuçta doğru yaptığını bilmenin verdiği huzur hissi insanı sakinleştiriyor. bir kaç aylık işizlik macerasından sonra ise, eski işlerime oranla daha iyi işlerde, daha iyi maaşlarda çalıştım. çünkü allahın eli yoktu ve bu yüzden olsa gerek hemen iş bulunmuyordu.

yalan söyleyerek çalışmama durumunu "zorlu bir duruş" olarak görüyorum. evet zorlu, ama aynı zamanda karşındakine de bi soğuk duş etkisi yaratarak kendisine gelmesini sağlıyor. mesela daha önce çalıştığım bir ofisteki patronum müşterilerimizden birine yalan söylememi istediğinde "ben olmayan bir şeyi söyleyemem, eğer söylenmesi gerektiğini düşünüyorsan da sen söyle" demiştim. toplantının ortasında göt gibi kalmıştı, ama daha sonra benimle olan konuşmalarında doğru konuşmaya özen gösterdiğini fark etmiştim. üstelik işten çıktıktan ayla sonra da bi yerlerde karşılaştığımızda çok saygılı davranmıştı. hatta sanırım bunu bilerek hissettirmişti.

insanlar benimle çalışmak istediklerinde, ne olursa olsun yalana söylemeyen biri olduğumu bilerek benimle çalışmalılar ve istekleri de bu doğrultuda olmalı.

yani tamam cinsel hayatımda çok kıvırıyor olabilirim ama bu insan ilişkilerimde de kıvırtabileceğim veya kıvırma hakkımı kullanmamı gerekli kılmaz. 

sadece iş hayatımda değil tabii, genel hayatımda da yalan söyleme sayımı düşürdüm ve dediğim gibi son bi kaç yıldır alışkanlık dışında aniden ağzımdan çıkan 1-2 yalan dışında hiç yalan söylemedim. arkadaşlık ilişkilerim veya gündelik tanışmalarda da yalan söylemeyi yok ettim. böyle yapınca arkadaşım kalmadı ama doğrusu bundan çok da şikayetçi değilim. hatta tuhaf derecede mutlu bile sayılırım.

hayatıma giren insanlara ise daha en başından hiç yalan söylememe takıntımı edindim. bunu büyük bir başarı ad ediyorum kendime. çünkü hiç yalan söylenmeyen bir arkadaşlık kadar değerli olan hiçbir şey yok. bunun tadını zamanla daha fazla almaya başlıyorsunuz.
üstelik kimseden saklayacak bir şeyiniz de olmuyor, kimseden korkunuz da kalmıyor, kimseyi ve kendinizi, gelecekteki olası kırgınlıklara da itmiş olmuyorsunuz. en güzeli bu şekilde ve kafanız hep rahat bi şekilde yaşıyorsunuz. hatta çoğu zaman, geceleri de kafanızı yastığa bıraktığınız an uyuya kalıyorsunuz. çünkü gün içindeki yalanlarınız kafanızda dönüp durmuyor.

bu şekilde daha mutlu olduğumu ve daha fazla mutlu olmaya devam ettiğimi de fark ettim. 
öte yandan konuşurken yalan söylemesem de, yazarken çok yalan şeyler yazıyorum. bunu nasıl yok edebileceğimi ise bilmiyorum. bunu yok etmek istiyor muyum, onu da bilmiyorum.


11 Haziran 2017

babamın boku

12 veya 13 yaşında falandım. Yani yaşımın kaç olduğundan emin olamadığım ama babamın abimlere misafir geldiği yazdı.
Bana, abim ve yengem baktıkları için, o yaz babamın gelişine sebepsizce sevinmiştim.
Sanki bir babam olması hissini ilk defa yaşadığım bir yaz gibiydi.
Çünkü o güne, kadar bazen mahalledeki çocukların, babalarının elinden tutması gibi şeylere çok fazla şahit olmaya başlamıştım ve doğrusu sanki kıskanıyordum da.

Çünkü abim bana bakıyordu ve doğrusu en yakın olduğumuz zamanlar, beni dövdüğü anlar yalnızdı. Bu yüzden diğer çocukların, babalarıyla olan ilişkileri daha masum ve daha sıcak geliyordu bana.

Yanımda babalarıyla konuşmaları, harçlık almaları, tartışmaları bile çok sıcaktı.
Hani tartışmaları diyorum ama öyle ciddi tartışmalar da değil, daha çok babalarına, istedikleri şeyi aldırmaları üzerine oluyordu. Şimdi bile o arkadaşlarımdan birinin, yanımdayken babasına, ona bisiklet alması için attığı trip hâlâ gözlerimin önündedir. O dişlek ağzıyla nasıl da "yaaa eeee baba, senden de ilk defa bişiy istedik, onu bile almıyorsun" deyişi ve babasının onu kendine çekip öpmesi, şimdi olduğu gibi o zaman bile çok tatlı gelmişti.
Zaten baba, çocuğun, sonsuz trip atma hakkının olduğu birinden başkası değil.

Yukarda "abim dövüyordu" falan dedim ama haksızlık etmiyeyim, çünkü her zaman dövmüyordu, bazen yüzümü tükürükle yıkarsa kendimi daha şanslı bile sayıyordum. Ama tabi aşağılanmış olma durumum kötüydü.
Bu dayak veya yüzümü tükürükle yıkaması sonrasında yaşadığım aşağılanma hissini ise, bi kaç günlük, hiç kimse ile konuşmama ve sadece su içmek gibi tepkimlerimle dile getirerek rahatlıyordum.

Bunu çok bilinçli yaptığım da söylenemezdi. Ama hiç kimse ile konuşmayıp sessiz durunca dikkat çektiğimi fark etmiştim ve bu yüzden, abim ve yengem, bi kaç gün öncesine nazaran, bana daha iyi davranmaya başladıkları için kendimi daha iyi hissediyor, aşağılanma duygusunu da bastırmaya başladığım için yavaş yavaş yok olduğunu hissedebiliyordum.
Yemek yeme durumu ise işte onların zorlamasıyla ne kadar yiyebileceksem yiyor, sonrasında ise sofradan hemen kalkıyordum.

Neyse işte böyle günlerin bolca yaşandığı bir yazdı ve babam o yaz misafir olarak gelmişti.
Tabii misafir olarak gelmişti ama doğrusu şu ki, 1-2 yaz önce beyin kanaması geçirmiş, hastanede geçirdiği günler sonrasında toparlanınca taburcu olmuştu.
Beyin kanaması geçirdiği için de, artık inşaatlarda bekçilik vs yaparak çalışmıyordu.
Bekçilik yapmaması güzeldi, zaten oğulları kendi işlerini kurmuş, para kazanmaya başlamışlardı ve o da bu yüzden artık zorunlu bir emekli hayatı yaşıyordu.

Beyin kanaması geçirmesinden bir süre sonra (veya tam da beyin kanamasıyla beraber)ise Alzheimer hastalığına yakalanmış, bu yüzden de emekliliği % 100 hak etmişti.

Alzheimer hastalarının ne kadar büyük bir yük olduğunu anlamak için, ailenizde böyle bir hastanın olması gerekir. Aksi takdirde anlayamazsınız.
Çünkü 60-70 yaşlarında biri aniden çişini oturmakta olduğunuz odanın ortasına yapar, kakasını zaten hiç tutamaz, konuşmayı zamanla unutmaya başlar, size dönüp "sen kimsin" diye sorar ve hatta kendi yaptığı ve oturmakta olduğu gecekonduya bakıp "burası neresi, neden burdayız" diye sürekli sorup durur.

Bir anda kusmalar, durduk yere çıkardığı kavgalar, kendi kızlarına ve erkek çocuklarına ettiği sikmeli-sokmalı küfürler, artık normalleşir. Çünkü altına sıçtığında onu sobalı bir evdeki banyoya sokup temizlemek her şeyden daha zordur. Adeta ölmesi, sizin için bir kurtuluş olur.

Belki de ben, o çocuk halimle babamdan çok sorumlu olmadığım ve tamda hastalandığı yıl abimlerle başka bir ilde yaşamaya başladığım için, ölmesini hiç dilemedim. Ama eminimki ablamlar ve diğer abimler, babamın bir an önce ölmesi için, sık sık allah'a yalvarmışlardır. Bundan eminim. Çünkü biz de normal bir aileydik. Dünyaya sadece mutlu olmaya gelmiştik, bokla püsürle uğraşarak mutlu olamazdık ve zaten bir türlü de olamıyorduk.

Babamızın ölmesini dilememiz, babamızı sevmediğimiz anlamına gelmez. Ama doğrusu şu ki; doğunun en soğuk ve en uzun kış süren illerinden birinde, 60 -70 yaşlarında götü boklu bir adamı temizlemek için sobalı bir evin banyosuna sokup üstünü çıkarmaya çalışmak, atomu parçalamaktan daha zordur. Çünkü sizi tokatlar, yumruklar, kızı veya oğlu olmanıza rağmen küfür eder, en hafifinden ise durmadan yüzüne tükürür.
Zaten aklının yerinde olduğu zamanları veya aklının gittiği anları kestiremezsiniz, bu yüzden hep tetikte olur, en azından aklı yerindeyken olabildiğince temiz tutmak için elinizden geleni yaparsınız.

Ablamların, ellerinden geleni fazlasıyla yaptıkları dönemlerde, babamın kullandığı ilaçlarda işe yaramaya başlayınca, artık eskisine nazaran daha iyiydi.
İyi olunca ve mevsim de yaz olunca, yanlarında kaldığım abim, onu gidip bi kaç günlüğüne bulunduğumuz şehre getirmişlerdi.

Gün içinde babam, daha çok evde kalıyor ve bazen dışarı çıkıp gezdikten sonra eve dönüyordu. Hatta bir keresinde, abimin dükkanına gelmişti ve o gelmeden önce yengem telefon açtığı için, ben de gidip onunla yürümüş sonrasında ise beraber abimin dükkanına gitmiştik.

Yürürken elinden tutmak hoşuma gitmişti, ama tabii hoşuma gitmesinin bi nedeni de, herkesin olduğu gibi benimde bir babam olduğunu gösterme hevesimden kaynaklanıyordu.
O günkü mutluluğumdan dolayı, yüzümün aldığı şekil, arkadaşlarımın yanıma gelip "o kim, deden mi?" diye sormalarından sonra bi anlığına asılsada, hemen toparlanıp "babam" deyip elinden daha sıkı tutmamla, moralim tekrar düzelmişti.
Zaten bu el tutmadan önceki elini tutma olayım ise, sanırım, ilk okul 3üncü sınıfa giderken, dişimin balon gibi şişmesi ve öğretmenimin rapor yazıp, beni sağlık ocağına göndermesi sırasında olmuştu. Sağlık ocağına babam götürmüştü ve ben yolda elini tutmuştum.

Şimdi yıllar geçmişken ve ben artık çocukluktan çıkmaya başlamış, babam ise çocuklaşmaya başlamışken yine elele tutuşuyorduk. Hayat böyledir işte. İnsan doğar, çocukluğunu yaşar, erişkin biri olur, sonra yaşlanır ve çocukluğuna geri döner.

Babam bir kaç aydır çocukluğuna dönmüyordu ve kakasını tuvalete yapıyor, hepimizi de tanıdığı için küfür de etmiyordu. Bu iyiye alametti ve bu yüzden yanımızdaydı.

Akşama doğru babamı tekrar eve götürmüş, günü de kazasız belasız bitirmiştik.
Ertesi gün ben kalkıp dükkana geldim, gün geçmeye başladı ve öğlen saatlerinde telefon tatlı tatlı çaldı. Arayan yengem'di ve "babamın 1-2 saat önce evde çıktığını, sokakta göremediğini ve konu komşu ile aramalarına rağmen bi yerde karşılaşmadıklarını söylüyordu" bende "neden onu tek başına dışarı bırakıyorsunki" gibi bir şey söylemiş telefonu kapayıp, dükkanı kapısını kitlediğim gibi sokaklarda onu aramaya başlamıştım.
Çarşı merkezine gitmeme 2-3 sokak kala hâlâ bulamayınca, bir umut "belki, eve dönmüştür" diye düşünerek, büfelerden birine girip eve telefon açmıştım.
Evet bulunmuştu, evdeydi.

Meğer bir kaç aydır normal yaşayan babam, evden çıktıktan sonra bilincini kaybetmiş ve sokaklarda başıboş gezinip dururken, bir kaç saat sonra kuzenlerimden biri tarafından fark edilince tekrar eve götürülmüştü.

Günü kazasız belasız, sağ salim tamamlama sevinci içerisinde bitirirken, akşam yer sofrasında hep beraber yemek yiyorduk, babam ise diğer odada uyuyordu.
Abim ve yengem babamın hastalığından konuşmaya başlamışlar, yengem, babamın başına bir şey gelmesinden korktuğu için abime, tüm haklılığıyla "bunu gönderelim, kızları baksın, burda biz bakamayız, başına bir şey gelir" falan deyip duruyordu.
Haklıydı da, sonuçta bir kaç aydır normal olan ve tüm ihtiyaçlarını yavaş yavaş da olsa, kendisi karşılayan babam altına sıçmaya başlarsa ortalığı bok götürecekti.

Tabaktaki yemeğim bitmeye yakın, yengem ve abim kendi aralarında tartışmaya başlamışlardı. Yengem, abime "bir an önce gönder, yoksa başına bir şey gelirse, herkes beni suçlar" diyordu. Abim de "tamam tamam" diyordu.
Uzayan tartışma sonrasında yengem abimi söz düellosunda alt edince abim bana dönüp, yengeme hak verdiğini fazlasıyla belli ettiği bir ses tonuyla "he yaw, yarın götür at arabaya gitsin, bunla mı uğraşacaz" dedi ve ben o anda ağzıma götürdüğüm lokmayı zorla yuttuktan sonra, abim ve yengeme dönüp "sanki bir eşyadan, bi kutudan bahsediyorsunuz. götüreyim arabaya atayım" dedim.

Cümlem bittiği anda, ikisinin de yüzü buz kesti, ben ise elimdeki kaşığı yere bıraktığım gibi sofradan kalkıp mutfağa gittim.
kendi kendime, onlara karşılık söylediğim cümlenin doğru olup olmadığını tartışırken, 3 bardak su içtim ve sonra da yatak odası olarak kullandığımız odaya geçip, yer yatağını serip uyumak için yatağa girdim.

Bu arada içerde kaşık çatal sesleri çoğaldı, sonra sofra toplandı, abim ve yengemin konuşmaları artıp azaldı ve aradan 5-10 dakika geçmiştiki, abim odamın kapısını açtığı gibi üstüme çöreklenip beni bi güzel patakladıktan sonra kapıyı çarpıp gitti. Çünkü yengem, abimi, beni dövmesi için ikna etmişti.

Yorganı üzerime çektim, tüm sesimi kısabildiğim kadar kısarak ağladım ve sonra da uyumaya çalışırken uyuya kaldım.

Sabah uyandığımızda, gece hiçbir şey olmamış gibi gün başlamış oldu. Babamı, yediğim dayak karşılığında arabaya atmadık, o da, hafta sonuna kadar gayet normal sağlıklı bir adamın yaşaması gibi günlerini geçirmeye devam etti. Yani işte; tuvalete sıçtı, kafayı yiyip küfür etmedi, hepimizi tanımaya devam etti.
Bu arada günler geçti hafta sonu geldi çattı ve abim, babamı alıp kendi arabasına attı, yüzlerce kilometre ötedeki ablamlara bıraktı geldi.
Artık babam kafayı yese bile, önemli değildi. Nasılsa pisliğiyle uğraşacak olanlar, diğer çocuklarıydı.
Diğer çocukları, yaklaşık 8-9 yıl babamın şişiyle, bokuyla uğraştılar. Sonra da zaten babam öldü.

(Babamın ölümü hakkında: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2010/09/baban-anan-nerde-sikip-sana-hamile.html)

8 Haziran 2017

amsiklopedi

biliyor musun, serçeler yumurtlamazmış.
gergedanların sol gözü kör ve göz bebekleri küçüklüğünde bir kalbe sahiplermiş.
köpeklerin, günde en az bir defa kendi boklarını yediklerini okumuştum bir yerlerde.
zaten (aslında söylememe gerek yok ama seninle konuşmak hoşuma gidiyor) kedilerin aslında sadece tek bir canı var.

güneş, yılda 213 dünya büyüklüğünde enerjiyi uzay boşluğuna atarmış.
yıldızlar, en iyi kutup bölgesinde görünürlermiş.
kara delikler aslında beyazmış ama uzayın karanlığının yansımasından dolayı siyah görünüyorlarmış.
zaten kutup yıldızı'nın diğer adının da kuzey yıldızı olduğunu herkes bilir.

biliyor musun?
yukarıdaki cümlelerin 2'si hariç hepsini salladım. çünkü seninle konuşmanın her türlüsü hoşuma gidiyor.


5 Haziran 2017

ev arkadaşı rezilliği

Saat 02:29
Uyku tutmadı, anime izlemekten de gözlerim büyüdü.
Animeden sonra kitap okudum, çünkü bu ara kitap okumak artık sıkıcı gelmiyor. Bir kaç gün öncesine kadar fena sıkılıyordum ve bu yüzden okumayı kesmiştim. Şimdi yine başladım.

Dün yine oruç tuttum. İnsan bi şeyi bir kaç sefer üst üste yapınca onun normalliği ve kabullenebilirliliği daha kolay oluyor.
Hem oruç tutmak da zaten abartılacak bir şey değil. Hepi topu belirlenen vakit aralığı boyunca bir şey yemeyeceksin o kadar işte.
---
Öküz'le yine kavgalıyız Daha doğrusu zaten hep kavgalıyız. O kadar çok kavga ediyoruzki, ilişkimiz var mı yok mu emin değilim. Bence birbirimizden başka kavga edecek kimsemiz olmadığı için beraber takılıyoruz.
Seks yapmama dönemim hala bitmedi. O da fena halde kızgın ve kızgınlığını alt edemediği zamanlarda, illa beni sik diye tutturuyor. Oysa sikim kalkmıyor ve hatta çoğu zaman kalkmasını da istemediğimi fark ettim. Zaten bu ara seks yapmadığımız için kavga ediyoruz.
---
3 aydır işsizim. Yeni iş arayışlarım oldu ama maaş'da anlaşamadık. Ölü seviciler, ay boyunca asgari ücrete sikişecek eleman arıyorlar.
Biliyorum asgari ücrete razı olacağım günler de olacaktır, ama o günler henüz gelmedi ve ben görüşme esnasında, maaş pazarlığı yapan insanları aşağılamaktan zevk alıyorum. Bunu yapmak dehşet zevkli.

Amacım aslında birini aşağılamak değil, ama asgari ücreti trilyon verecekmiş gibi bir havayla sunmaya kalkışanları "yani şirketiniz çok güzel, çalışma şeklinizde rahat görünüyor ama çevremde verdiğiniz maaşa çalışacak kimse yok" deyip direkt kalkıyorum.
---
Önceki ay ev arkadaşı almıştım ama 2 hafta önce polis zoruyla evden çıkardım. Piç kirayı vermiyordu, faturaları da ben ödüyordum. Baktım zaten işsiz güçsüzüm ve bir de sürekli ev konusundaki sorumsuzluklarıyla da başımı ağrıtıyor, dedim "üff bi de bunu çekemem"

"Çık" dediğimde "çıkmam" falan filan dedi ama iplemedim. Zaten 3 hafta mühlet vermeme rağmen de ev bakmadı. Çünkü ev bakmaktan daha önemli işleri varmış. Evet haklı, çünkü ipsiz sapsız insanların hiç boş vakti olmaz.
Neyse işte, verdiğim süre dolduğu gün, öğlen saatlerinde telefon açıp "akşam eve gelme, gelirsen kapıyı açmam, eve girmek için ısrar edersen de polis çağırırım" dedim.
Boyum kısa olduğu ve sesim de fazla erkeksi olmadığı için olsa gerek, beni ciddiye almadı ve "girerim, mirerim" deyip durdu.

Akşam oldu, gece 12:00'de çıktı geldi. Kapıyı arkadan kitlediğim için eve giremedi ve zili çaldı, üst zinciri çıkarmadan kapıyı açtım ve "istersen orda dur, eşyalarını toplayıp çantanı vereyim" dedim ama bu bastı hakareti. Neymiş, beyfendinin çaputlarına dokunamaz mışım falan fıstık.
Dedim "bekle o zaman polis çağırayım, polis eşliğinde eve girer çantanı toplar çıkarsın"
Ben böyle diyince soytarı küplere bindi, bir sürü ağız dalaşı ve kapı yumruklama olayı gerçekleşirken 155'i aradım ve kapının dandanları arasında derdimi polise anlattım.

30 dakika sonra 1'i iyi(gençti bu), 1'i kötü(yaşlıydı, belliki meslekte pis işler yapmaktan ve büyük ihtimal hakkında soruşturmalar açılmış olmasından dolayı ilerleyemeyen) 2 polis geldi, bir kaç lak lak ettiler falan, dedim "ben bu adamın evime girmesini istemiyorum. eğer girecekse de sizden biriniz eşliğinde girsin, eşyalarını toplayıp gitsin"

Yaşlı olan, bana biraz fırça atmak ve nasihat etmek arasında uzun bir konuşma yaptı, ama ben yine kabul etmedim. En sonunda inatçı olduğumu iyice bellediğinde benim söylediğimi kabul ettiler ve bizim soytarı, genç olan polis eşliğinde eve girip pırtını topladıktan sonra siktir olup gitti. O gidince kafam rahatladı.

ve şunu bir daha anladım ki;
37 yaşında olmasına rağmen, kendi sorumluluğunu başkasına yüklemeye çalışan insanları sevmiyorum.
karşısındakiyle, konuşmayı bilmeyen insanları sevmiyorum.
başkasının duş havlusunu izinsiz kullananları sevmiyorum.
öğlen saat 13:00'de kalkıp iş güç yok diye ağlayıp sızlananları sevmiyorum.
traş makinamı kullanan adamları sevmiyorum.
sürekli yalan söyleyen insanları sevmiyorum.
dürüstlükten birazcık olsun nasiplenmemiş olanları sevmiyorum.
günde 2 koca nargile içen varoş kafalıları sevmiyorum.
yapacağı iyilikle, insanları kendine borçlandırmaya çalışan tilkileri sevmiyorum. ve daha neler neler.
Bu macera da bitmişken, geçen gün başka bi ev arkadaşıyla konuştuk. Bakalım bununla ne maceralar yaşayacağız.

Bende durumlar böyle, siz de nasıl? Hala musmutlu musunuz?