Basın Açık Laması: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

11 Aralık 2017

Travesti Sesli Cadı, Tiz Sesli Sevgilisi, Devasa ve Zemzem Üzerine

Okula gelişimin ilk günlerinde (hatta sanırım ikinci günündeydi) yapacak daha iyi bir şey olmadığı için, öğrenci işlerinin önündeki merdivenlere oturmuş, içerden aldığım kahveyi yudumluyordum. Bu kahve sanırım 2 veya 3'üncüsüydü. Çünkü okul yönetimi, öğrenci kayıtlarının olduğu hafta olmasından dolayı, aileleriyle gelenlerin gözlerini boyamak için beleş kahve ve kurabiye standı kurdurmuşdu. Bende oldum olası beleş şeylere dayanamayan biri olduğum için, standdan hakkımı fazlasıyla alıyordum.

Hem zaten az önce aşağıdaki kafe'de görmüştüm, 35 gram'lık beyaz peynir, iki parça domatesle, yarım salatalığın yanına bıraktıkları 3-5 zeytin tanesinin adını "kahvaltı tabağı" koymuş, üstüne de "sadece 15 TL" yazmışlardı. Doğrusu bu zihniyete para verecek aklım yoktu ve bu yüzden, standdan aldığım bi tabak kurabiye ve kahveyle dışarı kaçmış bulunuyordum.

Dışarda bu üçüncü kahveyi yudumlarken, iki kız geldi ve konuşmaya başladık. Nerdensin, ne okuyacaksın falan filanlı o günkü soru cümlelerinin sahip olduğu bir sohbet devam etti gitti.
Kızlardan birinin sesi, gece çalılıklar arasında fuhuş yaparken, etrafı kontrol etmekte olan polislere yakalanınca, kodese tıkılıp, sabaha kadar yeni yetme abaza polislerin tecavüzüne uğramaktansa, götürülmekte olduğu polis arabasında arbede çıkarıp, karakola gitmeden ekip otosunda iyice bi dayak yedikten sonra yol kenarına atılmayı daha cazip gören travestilerinki gibiydi. 

Doğrusu sesi hakkında bunları anlık olarak düşünüp geçtim. Yani o an çok takılmadım. Çünkü benim sesim de Hz. Davud'unki gibi değil, daha çok imüğü sıkılmakta olan fazlasıyla nezle bir punch lezbiyeninki gibi tizdi. Yani onun sesinin üzerinde durmam için, önce kendi sesime dönüp bi bakmam gerekiyordu. 
Neyse işte, onun travesti tonlu sesini kafama takmadım ve muhabbetimiz devam edip gitti. 
Ne kadar konuştuk, neler konuştuk, sonrasında sohbeti nasıl sonlandırıp ayrıldık bilmiyorum ve zaten o günkü konuşmamızın tamamını da onunla beraber unuttum gitti. 

Unutuşumun üzerinden 2 ay geçmişken bi gün ders notları için kurulmuş olan gruplardan birine "ingilizce bilen birileri yardım edebilir mi" dedim ve o sırada biriyle konuştuk. 
Whatsapp profilimdeki fotoğrafa bakınca, beni tanıdığını ve daha önce tanıştığımızı, nasıl tanıştığımızı falan da söyledi. Evet bu kişi, o Travesti Sesli Kızdı. 
Tabii o söyleyinceye kadar hatırlamadım. ama öyle bir tanışmanın gerçekleşmiş olduğunu anımsadım ve "evet hayal meyal hatırlıyorum" dedim. Konuşmamız, ertesi gün buluşmak üzere sözleştiğimiz için sonlandı.

Ertesi gün okulda yazıştık, ders çıkışında ise kütüphanede buluşmayı kararlaştırdık. Kütüphane'ye gittim ve kapıda karşılaşınca da yüzyüze tekrar tanışmış olarak, onun oturduğu masaya geçtik.

Masasının yanında bir masa daha vardı ve okuldan beğendiğim bir çocuk oturuyordu. Ona hafif içim geçerek bakıp, Travesti'ye kendimi verdim ve tam bu anda Travesti "bu çocuktan çok hoşlanıyorum, o yüzden buraya oturdum" dedi kulağıma. Ben de gözlerine bakıp "bende onun yanında bi arkadaşı var, biraz onu çekici buluyorum" dedim ve Travesti bana şaşırmış olarak uzaklaşıp "ciddi misin" dedi. Ben de "evet. hem kadınlardan, hem erkeklerden hoşlanıyorum" dedim ve onun şaşırmış olmasının etkisi geçmek bilmeyince "derse dönelim mi?" dedim ve ders çalışmaya başladık.

O ingilizce konusunda benim için bir şeyler yazmaya, arada ise sürekli telefonundan birileriyle görüşmeye başladı. Zaten oturduğum andan itibaren böyleydi ve ders çalışmak için buluşsak da doğru dürüst, derse kendini vermeyince biraz sıkılmıştım. Aradan 5 dakika geçmiştiki, yanımıza Devasa bi kız arkadaşı geldi ve Travesti, hemen ona dönüp "senin de ingilizcen iyi, sen anlatır mısın" dedi, bana da "ya bi işim çıktı, hemen gitmeliyim Devasa anlatsın" dedi ve kayboldu gitti. Ben de kıza ayıp olmasın diye 2-3 dakika anlatmasına izin verdim ve sonrasında "bugünlük yeter, ben bunlara biraz çalışayım" dedim ve defter kitap neler varsa toplayıp çıktım.

Ertesi gün Travesti'yi yakalayıp, beni hiç muhabbetim olmayan, selamlaşmadığım ve adını bile bilmediğim biriyle emri vaki bi şekilde orda öylece bırakıp gittiği için bi güzel payladım. O da özür diledi ve muhabbetimiz orada kapandı gitti.

Aradan bi kaç gün geçtikten sonra ise, ben de Hukuk deslerine girdiğim için mecburen yine selamlaşmaya başladık ve onun inatla yakın olma çabalarına da kayıtsız kalmadım. Selamlaşmamız bazen yanyana oturmamızla da tamamlanınca, bana "erkek arkadaşım var ama ben aslında geçen gün sana kütüphane'de gösterdiğim çocuktan hoşlanıyorum. onunla tanışmalıyım" dedi. 
Durup "o zaman erkek arkadaşından ayrıl, boşuna çocuğun zamanını alma" dedim ve bunun üzerine tartıştık. Yaptığının doğru olmadığını söylesemde "ama onunla da yeni tanıştık, daha 2 haftadır çıkıyoruz ve beni çok seviyor. ben ise daha emin değilim ve o çok iyi biri olduğu için teklifini kabul ettim" dedi.

Tam bir cadıydı, bu yüzden  "sen bilirsin. ama bence, bana söylediğin gibi erkek arkadaşına da başkasından hoşlandığını ve onunla tanışmak istediğini söylemelisin." dedim. Kocaman bir kahkaha attı ve "sence bu normal mi? bunu yapamam" gibi cümlelerle biraz tartıştık. 

Ertesi gün yine anfi'de karşılaştığımızda konumuz aynıydı ve artık sıkılmıştım "bu senin hayatın ve benim fikrim de bu. bana uymak zorunda değilsin ama fikrimi sorduğunda sana bunları yenilerim" dedim. Tam o sırada Fakültenin bahçesine çıkmıştık ve o "birazdan erkek arkadaşım gelecek, dersi bitiyor" dedi.
O böyle söylediği anda dönüp yüzüne tükürecektim ama boğazım kurumuştu. Kaltak resmen beni yanında bulundurarak, aslında sevmediği erkek arkadaşının bizi yanyana görmesini ve böylece onun bizi kıskanmasını istiyordu. 
Kendimi toplayıp "yaptığın şey çok ayıp. beni kullanarak, çocuğu kıskandırman çok çirkin" gibi medeni cümleler kurdum ve onu ikna edip, anfi'ye geri döndük. O ise her söylediğime gülüyor, bunun bir eğlence olduğu görüşünü beden diliyle ve bazen yüksek sesli patlayan kahkahalarıyla söylemeye devam ediyordu. 

Ertesi gün ve sonraki günlerde de biraz uzak durmaya çalıştım ama buna rağmen selamlaşmalarımız devam etti. Sonrasında ise hafif soğuk tavrımı devam ettirdiğim için, onunla sadece, selamlaşan iki kişiye dönüştük. Bi kaç sefer ise; ibnelik, biseksüellik, ilişkiler üzerine konuşmak istediğini söylediği için oturup konuştuk. 

Ona göre ibnelik anlaşılabilecek bir şey değildi. "Hem zaten erkek erkeğe nasıl seks olur ki? Çünkü erkeklerin amı yok" dedi ve ben de bunun üzerine kendimi tutamadığım için dakikalarca güldüm. gözlerimden yaş geldiğinde hâlâ gülüyordum ve o bana "lütfen tamam artık. sen söyle" dediğinde "erkeklerin amı yok, ama götü var" dedim ve o "ıyyyyy iğrençsiniz" dediğinde tekrar güldüm. 

Konumuz kapandığında "sen kadınlara ilgi duyuyor musun" dedim ve o "yok valla. ben erkeklere bayılıyorum. bütün erkekler benim olsun istiyorum. onlardan asla vaz geçmeyeceğim" dedi 19 yaşındaki cadı. 
Konuşmamız genelevler üzerine devam edip giderken, güneş tepelerin ardına saklanmak üzereydi. Akdeniz'de hava bulutlu, denizin görünen her yerinde dalgalar çoktan yerini almıştı. Yağmurun yağdığı günlere de girmiştik ve bu yüzden Allah aralara yağmur serpiştiriyordu, günler de yağmurun yapraklardan akıp toprağa karışması gibi hızlıca geçip gidiyordu.

Sınav haftasının tam ortasında bi gün, beni erkek arkadaşıyla tanıştırmak istediğini ve bizim de sadece arkadaş olduğumuzu söylediğini söyleyince, kabul ettim ve tanıştık. 
Erkek arkadaşı olan çocuk, bu mardinli Travesti Sesli'nin aksine, Urfalı ve hafif tiz sesli, esmer ve tatlı bir çocuktu. 
Üstelik kızla yanyana oturduklarında birbirlerine öyle çok yakışıyorlardıki anlatamam. Hele çocuğun kıza bakışı, ona dokunuşu, onunla konuşuşu öyle sevgi doluyduki, aşık olmadığını söyleme-mek imkansızdı. 

Çocuk bu Cadı'ya abayı fena yakmıştı. Üstelik cadıyı, cadının bedenini kullanmak için değil, gerçek anlamda sevdiği belliydi. Yani cadının, kendisi için doğru insan olduğunu düşünüyor ve bundan da adı gibi emindi.

Ama Urfalı'nın sevgisi, Cadı'nın amında bile değildi ve çocuğu da iplemiyordu. 
Şu an benim yanımda bile, nazlar, tuzlar, küfürler, çocuğa nerdeyse hakarete varan eleştiriler falan edip duruyordu. Bu eleştirileri sırasında ise bazen bana, kendisine hak vermemi istediği sorular soruyor, ben ise onun benden beklediği cevapların tam tersiyle cevaplayıp onu bozarak konuşmayı devam ettiriyordum. O da cevaplarıma fena bozuluyor, çaktırmadan bana kaş göz yapıp duruyordu.

Doğrusu cadı'nın cevaplarıma bozulması sikimde değildi. Sonuçta çocuğun bu cadı'ya fena tutulduğu gözlerinden okunuyordu ve açıkçası cadı'nın gerçek cadı olduğunu bildiğim için hiçbir zaman onun tarafını tutmayacak, şu garibanın yanında onu hiçbir zaman da yermeyecektim. 

Ama cadının atakları bitmiyordu ve sürekli beni, kendisine hak vermem gerektiğini belirttiği sorularla sıkmaya başlamıştı, en sonunda dayanamayıp "kusura bakmayın, ders çalışmak için kütüphaneye geçicem. tanıştığımıza çok memnun oldum" diyerek elimi çocuğa uzatıp, tokalaştıktan sonra hızla masadan kalktım.

Öğleden sonraki saatlerde ise bizim Cadı'ya whatsapp'den
"-çocuk iyi biri. belli tutulmuş sana. senin yanındayken ne yapacağını, sana nasıl davranacağını kestiremiyor" diye yazdım, Cadı ise
"-nerden anladın?" diye yazdı.
-nerden anladını mı var? bence sen boşuna çocuğu oyalama. yapamıyorum de ayrıl. belli çocuk iyi niyetli. yani seni sikip kenara atma derdinde değil. sırf bu yüzden bile onun kalbini yorma artık. hemen ayrıl, belki adamın karşısına gerçekten karşılıklı sevişeceği biri çıkar, senin yüzünden onu kaçırmasın
-yalnız sabah da masadan kalkarken beni bozmadan kalksaydın iyiydi
-amacım seni bozmak değildi. ama benim yanımda açtığın muhabbetlerle bana söz hakkı veriyordun ve sürekli bana soru soruyordun. açıkçası biri bana, senin çocuğa davrandığın gibi davransa, imüğünü sıkarım. hele arkadaş dediğimin yanında böyle ucuz muhabbetler yapsa, karı kız demem kafayı gömer öyle kalkarım
-ne muhabbeti
-üfff ne muhabbeti olduğunu iyi biliyorsun. ama "başkasının yanında, seni seven kişiyi utandırma konusu"nu bi düşün.
-ne yaptım. karşılıklık konuşuyorduk, utandıracak bir şey demedim ki
-valla ben çok utandım. çocukta sürekli kızardı bozardı. erkek olmanın verdiği ağırlıktan dolayı, senin, onu benim yanımda aşağılamalarını bile tebessümle geçiştirmeye çalıştı
-ya ne alaka, ne dedim ki ben?
-üff kendini şu an salaklığa vermen de ayrı bi sinir bozucu. artık bir şey yazma. bi ara yüzyüze konuşuruz.

böyle saçma sapan konuşa konuşa konuyu kapattık ve aradan bi kaç gün geçmişken, Cadı bana "okula geldiğinde konuşalım mı, muhabbet ederiz" dedi ve akşam için sözleşip buluştuk. Buluştuğumuzda da çocukla ayrıldıklarını ama kötü ayrılmış olduklarını söyledi. Meğer salak kız, çocuğun telefonunu alıp Devasa'yı aramış ve çocukla ilgili olumsuz bir şeyler söylemiş. Devasa'yla beraber telefonda çocuğun dedikodusunu yaptıktan sonra telefonu getirip çocuğa vermiş ve sonrasında da çocuk bizim Cadı'yı, durakta beklemekte olan okul otobüsüne bindirip dönmüş.

Döndüğünde ilk yaptığı iş, telefonunda kayıtlı olan ses kaydı programını açmak olmuş. duydukları karşısında şok olup, hemen Cadı'yı aramış ve ağzına sıçmış. sonrasında ise Devasa'nın ağzına sıçmış ve hatta Devasa'yı "seni sikicem. seni gördüğüm yerde öldürücem" diye tehdit etmiş. 

Artık cadı ve Devasa, çocuk hakkında ne konuşmuşlarsa bilmiyorum. Cadı detayları anlatmadı.
Ama kötü de olsa, ayrılmış oldukları için sevinçli olduğunu belirtmekten geri kalmadı. Şimdi ise işte sağdan soldan konuşuyorduk ve o bana dönüp "ya zaten ayrıldık. önemli olan bu. şimdi sen bana şu bizim sınıftaki çocuğu ayartsana. çünkü daha önce biriyle beraber olduğum için ayartmayacağını söylemiştin" dedi.
Ben şok geçirmiş halde gözlerimi küçültmeye çalışarak "ya beni bulaştırma senin işlerine. sen daha elindeki işi beceremedin. bir de ben sana birini ayartıcam da, onu mu becericen" dedim. 

Cadı resmen gerçek Cadı ya, meğer bi kaç gündür bana sürekli selam vermesi, sürekli yazması etmesi hep bu yüzdenmiş. İlla o yarrağı yemek istemesiymiş. Bende bunun üzerine:
"Arkadaşlığımız sadece ikimiz üzerinden yürüyecekse, yürüsün. ama üçüncü kişiler üzerinden arkadaşlıklara hayır diyorum. kimsenin arasını yapmam, kimseye sebep de olmam. hoşlanıyorsan git kendin söyle"
-ya manyak mısın, ben nasıl söyliim?
-ne bileyim
-ee o zaman?
-ee o zamanı mı var. sen hoşlanıyorsun, sen çıkmak istiyorsun. sen çıkmak istiyorsan git ayart. beni bulaştırma. hem çocuktan ben de hoşlanıyorum ama ben çıkmak istemiyorum. eğer çıkmak istesem, zaten çocuğun arada bir verdiği selamlarına fazlasıyla karşılık verir, hatta gider yakınlaşırım da. 
-üff saçmalama
-ne saçmalaması. çocuk çok çıtkırıldım birine benziyor. bence zaten geydir
-ya böyle deme. midem bulanıyor. senin bu muhabbetlerini sevmiyorum!!
-sevmezsen sevme. çocuğun tercihlerini bilmiyoruz. ikimizin de yarı yarıya şansı var
-ayyy tamam tamam. istemiyorum, ayartma.
-tamam. ama bi daha beni kullanmaya kalkışma. arkadaşlık edeceksen, karşılıksız et. senin ucuz arkadaşlıklarından biri olmaya niyetim yok.
-o nerden çıktı?
-nerden çıktısını boş ver. bi daha açma bu konuyu?
-iyi tamam.

Biz böyle konuştuk ama aradan iki gün geçti yine yazdı çizdi ve benim kankitolar, hazır burda değilken buluştuk. bi yerde oturup iki laf edelim dedik ama küçücük götü bi yer tutmadı. sürekli ordan oraya sürüklenip durduk. lan götünde kurt mu var nedir. her oturduğumuz mekanda, en fazla 10-15 dakka duruyoruz, sonrasında o "ayy sıkıldım kalkalım" diyor, kalkıyoruz. tabii bu arada yine telefonla konuşuyor, yazışıyor, ediyor falan. artık ne işler çeviriyorsa anlamadım gitti.

en sonunda mekanlardan birinde, FaceTime görüşmesi yaptığı biriyle beni de konuşturdu ve tanıştık. Tombiş bir çocukdu. Ne oldu, niye tanıştık hiçbir fikrim yoktu. Çocuk yavşar gibi konuştu, ama bi yandan da, kız ona bi ara ağzından kaçırmış gibi "aşkım" dedi ve alelacele, telefonu kapadı. bi garip yani.

Neyse bende bi bok anlamadım ve o günü bitirmiş olduk. Ertesi gün ise başka bi mekanda, yine karşılaştık ve yanında koyu makyajla, yaşından büyük gösterme hevesine kapılmış bi kız vardı. Kod adı Zemzem'di. Ne olduysa oldu ve bi baktım üçümüz ordan oraya sürüklenip duruyoruz. Aradan saatler geçtiğinde ise, bu ikisi, benim ona yürüdüğümü sanan hukuk sınıfındaki bi çocuğun, 4 kişilik whatsapp arkadaş gruplarındaki lafları, başka gruplara taşıması ve bu lafların da, onları ilgilendirmesi yüzünden kavga edip ayrıldılar, ben de otobüse binip yurda geldim.

Canım yurdum. Dört bir tarafı yalnızlıkla kaplı. 4 kişilik odada tek kişi uyumak ne güzeldir. 
Soyundum, şortumu giydim. Dişlerimi fırçaladım. Yanağımın üzerindeki kılları, traş makinesiyle aldım. Sakalımı üstten biraz kısalttım, yüzümü yıkadım. Aynada kendimi izlerken "ne gerek var bu salak saçma muhabbetlere. sen 32 yaşında kocaman yaşlı bi çınarsın. onlar ise 20'sinde yaş ağaç dalları. boş ver takılma onlara. okulun ilk günlerindeki gibi, selam verenin selamını al. lafı uzatma, yürü geç. selam vermeyeni görmezden gel. böylece hep kendine gel" dedim.

sonra ışığı söndürdüm, balkona çıktım. şehirlerarası yoldan son sürat geçmekte olan abaza şöförlerin egzozlarını bağırtarak kullandığı araçların boş yolda geçişlerini izledim. göğe baktım, hava kapalı olduğu için, yıldızlardan eser yoktu. uzaktaki şehir ışıklarına daldım. istanbul'u özlediğimi fark ettim. biraz daha kalınca rüzgarın ürpertisinden dolayı içeri kaçtım, balkonun kapısını kapadım. yatağıma geçtim, başucumdaki anahtarından lambayı söndürdüm. yakışıklı bir adamı düşünerek osbir çekip boşaldım. sonrasında uyudum. böylece bu salak Travesti Sesli Cadı, Urfalı Tiz Sesli Sevgilisi, Devasa (kız çok iri, ayrıca donuk bakışlı) kız arkadaşı ve Zemzem hayatıma girmiş oldular. 


8 Aralık 2017

istanbulda evsiz kaldım :/

Geçen ay başında İstanbul'daki evimde başlayan "evin" dağılma krizi, ayın bitimine bir kaç gün kala evin gerçekten dağılmasıyla son buldu. Yani, artık istanbul'da bir evim yok. Çünkü evi tamamen boşalttım ve ihtiyacı olan birine verdiğim kaba eşyalarımdan arta ise, Kurtuluş'ta bir arkadaşımın balkonuna taşıttığım bir kaç koli içine sıkıştırılmış giysilerim, 2-3 battaniyem, halılar, kitaplarım, benim kadar küçük şirin çalışma masam, mutfak ve beyaz eşyalarım kaldı.

Bu süreçte büyük sıkıntı yaşamadım değil. Çünkü "ev arkadaşlarım" dediğim siktiğimin piçleri, arkalarına bakmadan kaybolup gitmişlerdi. Ev sahibim de, eşyalarıma boku gibi davranmıştı. Oysa şunu unuttular; dünya çok küçük ve ben büyümeye devam ediyorum.

Ev arkadaşlarım ortadan kaybolurken, ben de bu arada ev sahibiyle kötü oldum. Çünkü bana evi boşalt dediğinde, 1 ay içinde sözümü yerine getireceğimi, söylemiş olmama rağmen, daha ben evi boşaltmadan içinde tadilata girişmiş ve tüm eşyaları da gelişi güzel toplayıp güya üzerlerini de poşetle kaplamıştı.
Oysa siktiğimin eşyalarımdan ucuz poşeti, eşyalarımı koruyamamış, evin içinde çalışan ustalar da eşyaları, her defasında bulundukları odaların ortalarına doğru gelişi güzel toplayarak adeta birer çöp yığınlarına dönüştürmüşlerdi.

(Oysa ev sahibine, eşyalarıma kötü davranmayacağına dair güvenmiştim. Çünkü sadece mutfakta çalışılacağını, oranın düşmekte olan duvar seramiklerini değiştireceğini söylemişti. Bu söylemi yüzünden, ben de "aslında mutfak da çalışabilirler, nasılsa diğer odalardaki eşyalara bir şey olmaz" diye düşünmüş ve tamam demiştim. Ah kahrolmayasıca ben. Zaten herkese güvenirim.

Benim herkese her an güvenebilme sorunum var, ama neden var bilmiyorum. Oysa güvensiz bir dünyada, güvensiz bir aile ortamında büyüdüm. Sırf bu yüzden bile kimseye güvenmemem lazım. Sırf bu yüzden hep diken üstünde durmam ve o çirkin ağızlardan çıkan sözleri ciddiye almamam, onları sikime takmamam ve cümleleri birer birer tutup, beynimin içinde sürekli elekten geçirmem gerek. Ama yapmıyorum ve olan bana oluyor.

Sahi, benim neden böyle sikik bi hemen güvenme sorunum var? Özellikle de, samimi görünen gülüşlere, tatlı sözlere, o küçük sahte tebessümlerin sahiplerine?
Bu güvenmelerimi en kısa zamanda yok etmeliyim. Çünkü dünya, güvenilir olmayan milyonlarca onunbunun çocuğu insanla kaplı bir yer. dünya da iyilik kadar kötülük de var. iyiliği görmeyi tercih ederek, kötülüğü bitiremiyoruz ve bitiremeyeceğiz de. en azından şu yaşıma kadar ben bitiremedim. bitmedi. bi ara ben bitecektim ama o bitmedi. bitmiyordu.)

Eşyalarıma dönecek olursak:
Ben o eşyaları büyük zorluklarla dişimden, tırnağımdan ve gerçekten; sikimin keyfinden artırarak yavaş yavaş aldım. Zaman içinde parça parça almış olsamda; hepsine, alın terimle kazandığım paranın helal olduğunu bilerek ve içim rahat bi şekilde ödeme yapmıştım. Ev sahibinin de o eşyalarda alın terim olduğunu bilerek yaklaşacağını varsaymıştım. Yanıldım.
Zaten varsaymak koca bir aptallık göstergesi. Tekrar deneyimledim.

Aslında eşyalarımı düşürdüğü durum için ve ben henüz evden çıkmamışken, tadilata girişip eşyalarımı birer bok çuvalına çevirdiği için dava açmayı, onu yakasından tutup mahkeme salonlarında sürüm sürüm süründürmeyi de düşünmedim değil ama "değmez" diye düşünerek yapmadım.
Şimdi konu üzerine tekrar düşünüyorum da, keşke yapsaydım. Hayatı boyunca unutamayacağı bir ders verip, bir daha kimsenin eşyasına bu şekilde davranamayacağını öğretmiş olsaydım. Hem bir daha birinin yuvasını, böyle gelişi güzel dağıtmanın ne demek olduğunu belki öğrenirdi de bu şekilde davranmazdı.

Ama ona, eşyalarıma yaptığının ayıp olduğunu söylemek dışında bir şey söylemedim ve o da "hiç haberim yoktu. ustalar yapmış olmalı" demekten başka hiçbir yalan söylemedi.
yalanından sonra bir şey demedim ve o ara sınav haftasında olduğumdan dolayı, kafama takmadan hayatıma devam ettim. etmeliydim.

Nasılsa hayatımın biraz ilerisinde, daha güzel eşyalar alabilirdim. Alacaktım da. Daha önce de hep böyle oldu. Defalarca hayatıma sıfırdan başladım ve her defasında, yeni başlangıcım öncekinden çok daha iyiydi. Çünkü biliyorum, ben güçlüyüm ve allah'a çok şükür ki, gittikçe daha da güçleniyorum.


5 Aralık 2017

karpuzcu ile hayat üzerine

Geçen gün karpuzcu ile aramızda şu diyalog geçmişti:

Karpuzcu: Sen hiçbir zaman bi kızı sikemezsin
Hayat Erkeği: niye
-dayı kızlarla muhabbetine dikkat ettim, çok empati yapıyosun yav
-ne alaka lan?
-ya alaka malaka. kızlarla çok empati yapmıycan. sadece fırsatını buldun mu sikicen. o kadar!
-üff saçmalama
-üff değil. onlar da bunu istiyorlar. ama sen çok anlayışlısın. böyle anlayışlı oldukça da sikemezsin. hatta şunu söyliim; bi kızla tanıştıktan sonra, sen onun sadece en yakın arkadaşı olursun. bense onun fakbadi'si. yani senin arkadaşın olurlar, benim ise oruspum. bana verirler, sana anlatırlar. belki de aslında çok anlayışlı biri olduğun için ibne olmuş olabilirsin.

ona göre, kızlarla ilişkim olmamasının nedenlerinden biri de fazla empati yapmammış. hatta onlara karşı çok merhametli oluşummuş. bilmiyorum, böyle şeyler konuştuk. resmen piç işte.




30 Kasım 2017

sınavlar. ibneliğin gıybet değeri. parasal mevzular ve dididididiğer şeyhler

Sınıftaki çocuklarla yaşlarından ve yaşlarına bağlı ergenlik muhabbetlerinden dolayı fazla içli dışlı olmamaya çalışsamda, aradan geçen 2-3 aylık süre içerisinde, mecburen biraz samimi olmaya ve aradaki köprüleri iyice kurmaya başladık.

Açıkçası daha önce, çoğunun "salak" olduğunu düşündüğüm ve beni de bu salaklıkları içerisine çektiklerinde, kendimi onlara kaptırıp zamanla aralarında boğulacağımı, bildiğim için yaklaşmıyordum. Ama tabii geçen bu süre içerisinde yanılmadığımı görmeme rağmen, içlerindeki iyi tarafa odaklanınca, salaklıklarının bi önemi kalmadı. Gereksiz muhabbetlerinden ise birazcık da olsa uzak durarak kendimi kurtarmayı seçtim.
Hem zaten hangimiz salak değiliz ki? ve hepimiz salakken, neden salakları dışlayıp ötekileştirelim ki?

Dediğim gibi, salak da olsalar, salaklık, sonuç olarak onların iyi çocuklar olmalarına engel bir nitelik değil. çünkü salaklık ayrı, iyilik ayrı iki su'dur. Beraber akar ve hiç karışmazlar. Bu yüzden bazen iyilik, salaklıkla bile karıştırılır ve karıştırılmaya da devam edecektir. Sürekli kötülük yapanlara bile iyilikle karşılık verince, çevremizdekilerin samimiyet dağının arkasına saklanıp, kibirlice söyledikleri o "üff salak mısın sen, o sana şöyle böyle yaptı ama sen hâlâ iyilik yapıyorsun" cümlesi de bunun imzası niteliğindedir.
Bu çocukların da içlerinde iyilik var ve o iyilik, onlara yaklaşmama bahane oluyor. Çünkü dünyayı iyilik kurtaracak ve gerçek bir kötüye bile iyilik yapmakla değişecek her şey.

Doğrusu ilk adımı onların atmalarını beklemek ve onlar iletişime geçmedikçe ben çok fazla iletişime de geçmiyorum. Ama tabii sınıf ortamında ayrı. Çünkü genel olarak sınıfın abisi gibi değil de, sınıftan biri gibi olmaya, yaştaşları gibi görünmeye ve davranmaya çabalıyorum. Bunu başarıyorum da. Ki tipimden de, yaşım hiç belli olmayınca, onların arasında hiç de 30'larında biriymişim gibi sırıtmıyorum.
Bu çabalarımı yanlış anlayıp, aradaki köprülerin sik ve taşaktan oluştuğunu sananlar çıkmıyor değil, ama iki üç cümle sonra, çıktıkları deliği tersten gösterecek şekilde onları bozunca düzelmiş oluyorlar.
Bazen böyle davranmak zorunda kalıyorum. Davranmalıyım da. Aksi takdirde, 18-22 yaşındaki insanların fokurdayan hormonlarına uymak, benim gibi yaşlı biri için pek keyifli olmuyor.

Tüm bunlara rağmen çok kastığımı söyleyemem. Hatta onların aksine "ben daha rahatım" desem yeridir. Ama tabii nerede rahat olmam ve nerede ne yapmam gerektiğini onlardan daha iyi bildiğim için, kırdığım potların sayısı, onlarınkinin yanında SIFIR kalıyor.

Bir çoğunun ailesinin maddi durumu iyi ve bu maddi iyilik, onların gelecek korkularını çoktan törpülemiş bile. Yani henüz "bi baltaya nasıl sap olunur"u bilmedikleri ve hatta bunu hiç düşünmedikleri için ailelerinin dürtüklercesine yönlendirmesine açık bi şekilde yaşayıp gidiyorlar.
Hatta "anne babalarının zoruyla adalet okumaya gelmişler" desem yeridir.

Bu zorlamanın sonucu olarak, bir kaçı henüz arkadaş ve aile çevresine "adalet okuyorum" diyemediği için, "hukuk okuyorum" diyerek günlerini geçiriyor. Adalet okuyor olmak, onlar için bir eziklik göstergesi.
Aileler de çocuklarından hicap duyuyorlar galiba. Sonuçta bir savcının, hakimin bla bla'nın çocuğunun, babasının veya annesinin izinden gitmemiş olmasından utanç duyuyorlar. Belki de kendi sığ dünyalarınca, duymakta da haklılar.
Ama ne olursa olsun, babalar ve annelerin, kendilerine benzeyen çocuklar yetiştirme takıntısı, yüzünden bu çocukların geleceği mahvolacak diye düşünmekten de kendimi alamıyorum. bu durum kimin umrunda onu da bilmiyorum.

Çünkü okumuş, bir yerlere gelmiş ve modern hayatı benimseyerek toplumda söz sahibi olmuş yetişkinlerin, ayna karşısında kendilerini izleyip, Gepetto amca misali çocuklarını odun olarak görüp yontmaya kalkışmaları, pek hayra alamet değil.
Acaba tahsil cehaleti alsada, eşşeklik gerçekten baki mi? Üstelik bu eşşekler, mahkeme salonlarında insanları millet adına hukuki olarak yargıladıktan sonra, cezalandırıyorlar da. Veya bazıları gibi, mahkeme salonlarında suçlunun, suçsuz olduğuna dair savunusunu yapıyorlar. Veya savcı vasfıyla bir olayı araştırıp, delillere ulaşmaya çalışıyorlar. Gerçekten ulaşabiliyorlar mı?

ailelerin, çocuklarına sahip çıkmalarını güzel bir davranış olarak görsemde, bu tür bir zorlamada bulunmakalarını kafam almıyor. Hatta öyle bir zorlamaki, ailelerden bazıları çocuklara, eğer derslerden kalmadan sınıfı geçerlerse araba alma sözü bile vermişler. Yani ortada büyük paralar dönüyor KÂMİL!!!

Araba alma sözlerini ve diğer, şeyleri duyunca boş kalmayı kendime yakıştıramadım ve bu yüzden, onları sınavlara hazırlama önerisi olarak, tüm notlarımı toparladım, ders başına 100 TL'ye satışa çıkardım. Ama hiçbiri almadı. PİÇLER!!!

Buna rağmen, sınav günü içim el vermediği için, sınavda çıkabilecek sorulardan bazılarını söyledim ve gerçekten de sınavlarda o sorular çıktı. Hepsi notları parayla satmama kızsalarda, sınavda çıkabilecek soruları söyleyip onları çalıştırmış olduğum için sevindiler, sınavdan önce takındıkları düşman tavırlarını da yavaş yavaş bıraktılar.

Bugün ise 5-6 sınavın sonucu açıklandı. Tabiiki eşşek gibi çalıştığım ve kütüphane köşelerinde sabahladıktan sonra sınavlara girdiğim için beklediğim notları aldım. Sınıfın geri kalanının çoğu ise geçme notlarını bile alamamışlar. Bu yüzden bugün sınıfa gelenler arasında biraz gerginlik vardı. Bana da biraz düşman gözüyle bakıyorlardı ama açıkçası sikimde değil.

Sonuçta notların tamamını, onlar bana para vermeyince, paylaşmadığım için suçlu ben değilim, çalışmadıkları için onlar suçlu. Hatta derslere gelmedikleri için de, haftanın sadece bir günü derse gelmelerine rağmen not tutmadıkları için de onlar suçlu. Tabii sürekli barlarda gezip, barlar kapanınca yarım kalan eğlenceyi evlerinde devam ettirip, öğlen uyandıkları için de yine onlar suçlu.

Bu yüzden tavırlarını çok iplemedim. Çünkü onların bar köşelerinde 1 gecede harcadığı paraları, ben kazanmak için 1 hafta götümü yırttım. Boş zamanlarımda diğer sınıfların derslerine girip, sürekli ne olup bittiğini anlamaya çalıştım. O yüzden not karşılığında para istemeye hakkım vardı. Onların ise bana surat asmalarına hakları yoktu. Haklı olduğumu bilmek, içimi rahatlattı ama bir çoğunun normalden de daha kötü not almış olmasına üzüldüm. Tabii benimle ilgili olmaması ve bunun sadece onların kendilerini ilgilendirmesinden dolayı, yorum yapmadım.

Öte yandan tüm bunları bi kenara bırakırsak, bugün bir kaçı gelip yine notlar, dersler falan filan konularını açtı. Ben de cevap olarak "aslında geç kalmadınız. sonuçta bunlar ilk sınavlarımızdı ve bu sonuçların sadece % 30'u alınacak, finallerin ise % 70'i alınıp puanlama yapılacak. yani dersi geçip geçmemeniz final sınavlarına bağlı. eğer şimdi oturup çalışırsanız yine geçme şansınız var. ama çalışmazsanız, okula servisle gidip gelmeye devam edeceksiniz" dedim. ahahahaha sonunda da güldüm :) ve ekledim "olum ders başına bana 100 TL vereceksiniz ve ilk dönem sonunda da aileleriniz arabalarınızı alacak" dedim. hepsi güldü. piçler ya :)

bu açıklıkta iletişime devam ettiğimiz için onlar da mutlu oldular ama para vermeye yanaşmıyorlar. açıkçası ben de not vermeye yanaşmayacağım. ya insan gibi okullarını okurlar, ya bana para verip derslerini geçerler, ya da derslerini geçemeyip kredi başına 330 TL okula ödeme yaparlar ve üstelik araba sahibi de olamayacaklar. her halükârda karar onların, ben zaten burdayım ve derslere sike sike çalışmak zorundayım.

öte yandan benim şu ibnelik tarafımı da sınıfta bilmeyen kalmadı. baktım geçen kendi aralarında kikirdeşiyorlardı. bu yüzden bir kaçını ayrı ayrı gruplar halinde kenara çektim ve "bakın, sadece kadınlardan hoşlanmıyorum. hayatımda erkekler de oluyor ve hep oldular da. eğer bu konuda aklınıza takılan bir şey varsa açık açık konuşalım. sonuçta utanılacak bir şey yapmıyorum ve ne yaptığımı bilerek yaşıyorum. hayatımın tüm kontrolü bende. eminim sizin de çevrenizde veya ailenizde ibne birileri vardır. o yüzden uzaydan gelmişim gibi davranmayın. arkamdan da konuşmayın. bu konuda ve genel olarak kafanıza takılan ne varsa açıklıkla sorabilirsiniz. aklım yettiğince, dilim döndüğünce cevaplarım." dedim.

Böyle böyle kenara çekip konuşunca düzeldiler ve hatta biri "en yakın arkadaşının gay olduğunu, diğeri çocukluk arkadaşının trans olduğunu ve hatta, ameliyat parası için yardımda bulunduğunu, diğeri aile çevresinden birinin ibne olduğunu" söyledi. sınıftaki kızlardan biri de, lisedeki yakın arkadaşlarından ikisinin lezbiyen olduğunu, bir başka kız ise, eski sevgilisinin ayrıldıktan sonra biseksüel olduğunu öğrendiğini söyledi. hatta çocuğun ailesi, falan filan herkes biliyormuş çünkü evlerinde başka bir çocukla yatakta yakalandığı için kızılca kıyamet kopmuş ama sonrasında olay bir daha konuşulmamak üzere kapatılmış.
Tabii diğerleri de konulara girdi ama çok iplemedim. Sonuçta çevrelerindeki insanlar onları ilgilendirirdi ve doğrusu, çevrelerinde benim gibi birileri var diye beni de normal olarak kabullenmeleri çok da hoş değil. çünkü normal görünmek için, bir başka normale ihtiyacım yok. bunu anlamaları uzun sürecek. ama anlayacaklar. bir gün.

bu gerek tekli ve gerek gruplu konuşmalarımdan sonra benimle olan muhabbetleri normale dönünce, iletişimimiz daha sağlıklı oldu ve hatta bende eskiye nazaran daha çok rahatladım diyebilirim.

bazen beni yalnız yakaladıklarında "abi nasıl oldu? ilk nasıl hissettin, ne zaman hissettin, ne zaman oldu?" gibi yaşlarına yakışır saçma salak sorular soruyorlar ama hepsine gülerek cevap veriyorum.
çoğu, geçmişimde (çocukluğumda falan) tecavüze uğradığım için veya kötü bir olay yaşadığımı düşündüğü için, bugün götümü siktirdiğimi veya göt siktiğimi sanıyor. (bu zaten toplumun genelinin bakış açısı)
geçmişimde kötü bir şeyin olmadığını ve erkekleri de sevdiğim için onlarla beraber olmayı tercih ettiğimi, bunun hoşuma gittiğini, sevdiğimi söylüyorum.
bu cümlemden sonra, onlara bekledikleri cevabı vermemiş olduğum için suratları "acaba bizden de hoşlanıyor mu ve sikmeye kalkışır mı" adında bir ifadeye bürünmüyor değil.
bunu anladığım zaman gülümseyip başka konular açıyorum ama çok geçmeden konumuz yine ibnelik mevzularına geliyor. bu konuda meraklarını gidermem imkansız. umarım götlerini siktirmeye veya etkek götü sikmeye kalkışarak, meraklarını gidermeyi tercih etmezler. çünkü bir sefer bir erkekle beraber olunca, bir daha vazgeçilemiyor. erkek bedeni, uyuşturucu gibidir. tadan kişi de bağımlılık yaratır..

Sadece sınıftakiler değil, okulda muhabbet ettiğim insanların bir çoğu da artık ibne olduğumu biliyor. doğrusu bilip bilmemeleri de beni ilgilendirmiyor. ama bir çoğu hem kadınlara, hem erkeklere, yani 23'ünden gün almış herkese yürüdüğümü, yürüyeceğimi biliyor. bazıları normal gündelik konuşmalarımız arasında öğrenirken, bazıları ise kulaktan kulağa öğrenmiş. bazıları ise aşk acısıyla yanıp tutuştuğunda gelip benden tavsiye istediğinde öğrenmişlerdi.

hatta bunlardan birine, tavsiye de bulunurken "açıkçası, uzun zamandır kadınlarla aşk meşk konularına girmedim. sadece arada seks yaptığım oluyor. ama erkeklerle aşk yaşayan biri olarak söyleyebilirim ki; birini seviyorsan uzatma. sevdiğini söyle gitsin. içinde tutarak, bi bok olmuyor. kadınlara dönecek olursak; zaten sevildiğini duymaktan başka hiçbir şey için yaşamıyorlar. seviyorsan git konuş. peşinde koş. eninde sonunda dönüp sana bakacaktır" gibi cümleler kurmuştum. bu salak ona yürüdüğümü sanıp tırsmış. Ertesi gün ise ortak arkadaşımız olan Karpuzcu'ya gidip "olm bu bana erkeklerle olduğunu söyledi, galiba bana yürüyor" gibilerinden cümleler kurmuş. Karpuzcu'da ona, beni yanlış anladığını ve öyle bir amacımın olmadığını söyleyerek, bunun ağzının payını vermiş.

Hayır bi de bu Sivilceli Çirkin mal herif, yakışıklı olsa, konuşması düzgün olsa, her iki cümleden birinde etrafa tükürük saçmasa, gülüşü güzel olsa, yüzünde hiç osbir sivilcesi olmasa, yürüyüşü düzgün olsa, dişleri sarı ve çarpık çurpuk olmasa, tipi yakışıklı olsa (ki bu en önemlisi )zeki ve çalışkan olsa yürürüm de. değil.

Hatta sadece zeki olsa yine yürürüm. ama değil. değil. değil.
aptalın teki ve üstelik tüm fiziksel ve ruhsal çirkin özelliklerine rağmen kendini dünya tatlısı sanıyor.
zaten Karpuzcu, çocuğun ona yürüdüğümü sandığını söylemesinden 1 dakika önce ben, çocuğun hal ve hareketlerinden dolayı tırsmış ve Karpuzcu'ya "ya bu çocuk çok mal birine benziyor. garip gurup hareketleri var. bununla fazla muhatap olmasak mı" demiştim ve Karpuzcu'da bu yüzden "o da senin ona yürüdüğünü sanmış. biraz homofobik biri olabilir. kanka iyisi mi çok muhatap olma" deyip, konunun detaylarını anlatmıştı.

hayır bi de ben normalde sadece başımla selamlaşmama rağmen, her karşılaşmamızda, o gelip tokalaşıyor ve hatta yanak yanağa öpüşmek için de atak yapıp öpüyordu.
hayvan herif o günden sonraki öpme ataklarına hiç karşılık vermedim ve hatta öpmesin diye de yalandan tokalaşırken sürekli öksürük tutmuş gibi numaralar yaptım. çok şükür artık bi yerde otururken o geldiğinde ya tokalaşmamaya, ya da uzaktan tokalaşmaya çalışarak geçiştiriyorum.
ama tabii, bizim 4 kişilik grubumuzda henüz onu seven kimse olmadığı için onu yavaş yavaş gruptan da dışarı atmaya başladık. Geçen Ayakkabıcı'ya da bu çocuktan hoşlanmadığımı ve o gruba geldiğinde her defasında görmemiş gibi yaptığımı söyledim. O da "ahahaha ben de sevmiyorum" dedi ve tam o anda çocuk çıkıp geldi. İkimizde arkamızı döndük ve sanki görmemişiz gibi yaptık. Sonra o gelip zorla muhabbete girmeye çalıştığında da sorduğu hiçbir şeye cevap vermeyip, sanki aramızda şiddetli bir tartışma varmış gibi yaparak konuşmaya devam ettik. Çocuk da bir kaç deneme daha yaptıktan sonra çekip gitti. O gidince biz de kahkaha atarak güldük. Yağlarımız eridi. İçim bi hoş oldu. ohhh.

Tüm bu sik-sok'ları geçip, geçim derdime geri dönecek olursak:
Hazır sınavlar bitti ve notlar yavaş yavaş açıklanmaya başlamışken, sınıf arkadaşlarım da kötü notlar aldıklarını görmüşken, şimdi de aklımda, Final'lerden önce onları çalıştırıp, ders başına 100'er TL'lerini cebime indirmek var. Yani anlayacağınız ceplerindeki 100 TL illaki benim olacak. Başka çıkarı yok.
Zaten para kazanabilecek farklı bir çözüm yolu da bulamadım. Çünkü tarlada ırgat olarak çalışmak da bi yere kadar. Garson olarak, komi olarak, ıvır zıvırcı olarak günlük 11 saat mesai karşılığında 40 TL'ye götüm torba oluncaya kadar çalışmak da, canıma tak etti.
En rahat para kazanma yöntemi olarak, bildiğim bir şeyi yaparak para kazanmak ve bu arada benim de öğrenmem en temizi.
Bakalım onları, bana para vermeye ikna edebilecek miyim? Edemezsem, hep beraber oturup ağlarız gülünecek halimize. Başka çaremiz yok. Sonuç olarak onlar arabasız kalır, ben parasız.


28 Kasım 2017

biraz sonbahar, biraz da şom bahar üzerine

(aşağıda okuyacağınız ve sonrasında devamının geleceği upuzun hikâye, geçen yılın Türkiye'sinde (2016 yılında) yaşanılır gibi yapıldıktan sonra iyice abartılarak yazıya aktarılmıştır. Tüm kişi ve kişilikler hayal ürünü olmayıp, hayalden dışarı fırlamış cenevarlardır. )

                                                     -----------------------------------

Geçip giden önceki aylar gibi Eylül'üde yapayalnız bitirmek üzereydim ve artık aradığım şeyin ne olduğunu da bilmiyordum.
Yani zaten aradığım şey neydi, ne arıyordum ve neden arıyordum, bu arayış neden başlamış ve hiç bitmiyordu ki.
Oysa "başlangıcı olan her şeyin bir sonu da vardır" diyordu edebiyatçılar, felsefeciler, matematikçiler, düşünürler, şairler ve astrofizikçiler falan.
sırf onlara dayanarrakktan şunu söyleyebilirimki; arayışımın da artık sonunun gelmesi gerekiyordu.
Ama gelmiyordu ve anlamıştım ki; mantıklı cümleler, hayat karşısında hep boş birer balondan ibarettir. Çünkü hayat, cenk meydanında insanı tokat manyağına çeviren, osmanlı askerinin sağ elinden başka bir şey değildir. Hayat budur.

Hayat buydu ama ne olduğu belirsiz arayışımın bitmemesi de artık fazla yorucuydu. Bu yoruculukta, büyük "bi ihtimal" sonbaharın etkisi de fazlaydı.
Doğrusunu söylemek gerekirse içinde "bi ihtimal" gibi iki kelime geçen bir cümle kurmak yerine, sebep olarak  direkt sonbahar'ı göstermem daha mantıklı olur.

Çünkü, ormanlık alanda sıçtıktan sonra yapraklarıyla götümü sildiğim beş para etmeyen şu sonbahar'ı hiç sevmedim gitti gitti.
Tabii o da beni hiç sevmedi. Birbirimizi karşılıklı sevmeyişimiz bitecek gibi de değil. Bu yüzden olsa gerek, o beni hiç acımadan tokat manyağına çevirendi. O beni hiç acımadan ordan oraya savuran, bana dalsız bir yaprak gibi davranmaktan geri kalmayanın ta kendisiydi. Ondan nefret ediyorum.

Ondan ne zamandan bu yana nefret ettiğimi bilmiyorum. Sadece nefret ediyorum ve nefretimin nedenini de hiç anlayamadım.
İşte şimdi yine sonbahardaydım ve ondan yine nefret ediyordum. Belki de ölünceye kadar tüm sonbaharlardan nefret edecektim.

Oysa aslında "iflah olmaz bir romantiksin" diye sürekli söylenir arkadaşlarım ve onlara göre; sonbahar, tam da benim mevsimimdir. Öyle olmalıymış falan filan. Bu yüzden de depresyon ve türlü şeylere girmektense, bundan zevk almam, önceki aylara oranla daha da mutlu olmam gerektiğini söylerler. Ama hiç öyle olmaz. Ben her sonbahar karışırım, içim dışıma çıkar. Dışımdaki içim bi başkalaşır. Her şeye sıkılırım. Her şeyden sıkılırım ve sıkıldığımı bildiğim için, ben, ben olmaktan çıkıp başka birine dönüşürüm.

Yani görünenimin ve benden beklenin aksine, sonbahar'ı hiç sevmem. Hatta baş ağrılarımın, huzursuzluklarımın, depresyona girip çıkmalarımın arttığı aylardır. Farklı ruh hallerinde yaşamalarım, farklı duygu durumlarına girip çıkmalarım hep bu aylara denk gelir. Hep bu aylardadır.

Zaten; kimsesiz kaldığı için, durmadan saatlerce ağlayan çocuk gibi, yağmur yağdıran bulutlar, adeta slow müzik eşliğinde dans ederek aşağıya süzülen cansız yapraklar, sokakları dolduran suratsız insanları ve arkadaşların sahte gülümsemelerinin bollaştığı bir mevsimi kim sever ki?
hem pardon ama, cidden soruyorum; bunca acı varken, romantiklik sonbahar'ın neresinde?
ölümü çağrıştıran, ölmeye çağıran ve hatta ölümü sürekli kulaklara fısıldayan bir mevsim neden sevilsin ki? Belki ben de bu yüzden sevmiyordum, ve sevmeyecektim de.

(bi hikâye yazacaktım ama vaz geçtim.
yazıyı geçen yıl Ocak veya Şubat ayında yazmıştım. Şimdi bu giriş kısmını yayınlayarak geçiştirmiş olayım. Zaten yukardaki cümleler o ara hissettiğim şeylerdi, şimdi ise pek hissetmediğim ve hissetmeyi de sevmediğim şeylere dönüştü. Çünkü sonbahar takıntımın sebebini de bu ay (2017 yılının kasım'ında) çözdüm. çözünce çok ama çok rahatladım. yani artık sonbahardan nefret etmiyorum. belki de bi kaç yıla kadar sevmeye bile başlayabilirim. )

26 Kasım 2017

bir sınav haftasıydı geldi geçti peh peh peh

Dün itibariyle bütün sınavlar bitince bende bitmiş oldum. Nefes almaya başlamışken, şimdi hemen dün'e dönüp "sınav haftası denilen şeyi icat edenin allah belasını versin" dememek için kendimi zor tutuyorum. Çünkü resmen kamyon altında kalmışım gibi hissediyorum. Hele birde diğer sıkıntılarım da üstüne binip, iyice çekilmez olunca, sanki kamyon altında kalan bedenimi alfalttan spatula yardımıyla sökerek kaldırıp kenara atmışlar ve sonrada üzerime beton dökmüşler gibiydim. O neydi öyle ya. Resmen ölüm gibi bir şey oldu, ama ölmedim.

Dün en son sınavımdan çıktığımda artık kuş gibi hafiflemiştim ama kanatlarım yoktu. O yüzden otobüse bindim ve yurda geldim.
Evet, geçen hafta bana KYK YURDU çıktı ve o yüzden artık yurtta kalıyorum. Gerçi daha tam kalmış sayılmam ama bu sabah itibariyle diğer rezil pansiyonumdan eşyalarımın hepsini getirmiş oldum bile. 
Burda tam kalmama nedenine gelince; burası yeni açılan bir yurt ve henüz binanın eksiklikleri bitmiş değil. O yüzden sürekli gürültü patırtı eşliğinde yaşayıp gidiyoruz. Hatta öyleki, henüz giriş çıkış kontrolleri bile yapılmıyor olduğundan ben sınav haftası boyunca sadece 1 gece burda kaldım, diğer geceler ise okula yakın olan rezil pansiyonumda kaldım. Çünkü sabahları hemen okula gitmek ve kaldığım yerden çalışmaya başlamak, gün içinde de sınava girmek daha kolaydı.

Tabii sadece pansiyonda kalmadım. Kalın kafalının teki olduğum için, derslerden geri kaldığım yerleri anlamak için kütüphanede de sabahladım. Sadece ben değil, onlarca öğrenci sabahladı. Canım öğrenciler. Allahım emeklerinin karşılığını bir an önce güzel puanlarla versin. Hepsi avukat, savcı, hakim olmayı hak ediyorlar. İnşallah bu görevleri layıkıyla da yerine getirirler.


Şu an sınavlar bitmiş olduğu için ve geçen iki hafta boyunca köpek gibi çalışmaktan dolayı, yoğunluğa öyle bir alışmışımki, dün sınavlar bitip kendimi yatağa attıktan sonra saatlerce uyuyup uyanınca bile uykumu tam almış olmadım. O yüzden bugün öğleden sonra 2 saat daha uyuya kaldım ve uykumu iyice almış olunca da dışarı çıkıp gezdim.
Gezerken şunu fark ettimki, resmen boşluktaydım. Yani o sınav yoğunluğunun havasına öyle bir kapılmışımki, sanki böyle boş boş gezmektense gidip yine kütüphaneye kapanmak zorundaymışım gibi hissediyordum, ki kütüphaneye de gidip 15-20 dakka boş boş oturmaktan da geri kalmadım.
Canım kütüphanem, bomboştu. 2 öğrenci dışında hiç kimse yoktu. Koca raflar sessiz sessiz gelecek ayki sınav haftasını bekliyorlardı. 

Sonra çıkıp etrafta turladım ve işte otobüse binip yurda geldim. Yemekhane'de soğuk ve tek kaşıklık yemeklerden alıp yedim, odama çıktım işte bunları yazıyorum.
Oda 4 kişilik ama henüz benim dışında kimse yok. Belki önümüzdeki haftalarda birileri daha gelir. Benim gelmem ise sanırım sürekli dilekçe yazmamdan dolayı. Onun dışında bi bok olduğunu sanmıyorum. Zaten koca yurdun onlarca odası ve tüm yurtta ise toplamda 700 öğrenci kalacağını varssayarsak, şu an sadece 50 öğrenci için yurt açmış olmaları pek akıl karı değil. Sanırım biz bu 50 öğrenci sürekli dilekçe yazanlarız. Sırf bizi susturmak için, eksiklikleri 1 yıla kadar anca bitecek olan bu yurda yerleştirdiler. Bence haklılar. Ama ben de haklıyım. Çünkü diğer taraf çok kötüydü ve orda kalmak insanlık dışı bir şey gibiydi. Zaten ben de insan olmadığım için orda kalıyordum. 

Öte yandan şimdi bu yurda yerleştim ya, okulun hemen kendi bahçesinin içinde de KYK yurdu var. Amacım bi an önce ordan birilerini ikna edip, yer değiştirmek ve o yurda geçiş yapmak. Böylece sınav haftası, falan filan gibi şeylerde geç kalsam bile, uyandığımda hemen kalkıp yetişebilirim. Çünkü burası okula 30-40 dakikalık uzaklıkta ve bu hiç hoş değil. Ayrıca servis saatleri de çok anlamsız. Bir servisi kaçırırsam, sıçıyorum. Diğer servisi yakalamak için ise saatler öncesinden gidip durakta kamp kurmak lazım.

Hele birde 18-19 yaşında bebelerin servis otobüsüne saldırış anları varki, bu yoğunluğu ve yer kapmacayı İstanbul Metrobüs'lerinde bile görmedim. O nasıl yer kapmaktır yarabbil alemin. Bu kızlar, taze oğlanlar ve diğer bilumum arada kalmış ben gibiler, neden bu kadar vahşiyiz, neden 30 dakka ayakta yolculuk yapmaya üşenip, onu bunu iterek kendimizi küççççücük düşürüyoruz. Pek akıl karı değil.

İşte bu yüzden bi an önce birini kandırıp, okuldaki yurda taşınmam lazım. Bakalım o şanslı kişiyi nasıl bulacağım. Gerçi geçen gün bizim sınıftan bi çocuğun oda arkadaşı "abi zaten benim son senem, istersen yıl sonunda, okul bitmeden 2 hafta önce seninle yer değiştiririz, ben geçerim oraya, sende benim odaya geçersin" teklifinde bulundu ama yıl sonuna da çooooook var.
Ölme eşşeğim ölme hesapları yani. ama tabii hiç yoktan iyidir. bu teklif yine cepte ve kenarda duruyor. Diğer teklifler için etrafı kol açan etmeye devam etmek lazım.

Öte yandan bugün Hukuk sınıfından arkadaşlarımın son sınav günüydü ve onlarda saat 11:00'de sınavlarını verip çıktıkları gibi uçarak Türkiye'ye gittiler. Tabii sadece onlar değil, okulun yarısı gitti bile. Yani şu an resmen okul ıssız bir yere dönüştü desem yeridir. Bu kalabalık 2 hafta sonra tekrar dönüp gelecek, işte o zaman görücez yine koşuşturmaları falan filan.

Ben ise bi yere kıpırdamayacağım. Çünkü kıpırdamak demek para harcamak demek, para olmayınca, kıpırdamak da olmuyor.
Gerçi KYK KREDİSİ de çıktı ama onun öğrencilere, yani benim gibilere ödemelerine Ocak ayında başlayacaklar. Bu yüzden o zamana kadar cepleri deliksiz tutmak lazım. Yoksa iyice sıçarım.  Gerçi zaten çok para harcayan biri olmadığım için bu konular bana sıkıntı olmuyor ama arkadaşlarım da sürekli zayıfladığımı söylüyorlar. Umarım 5-6 kilo alırım da, zayıfladın diyenleri utandırırım.

Arkadaşlarım dedim de, benim hukuk sınıfından arkadaşlara biri daha katıldı. O da Yozgatlı ve sivil hayatında, babasıyla beraber ayakkabı tezgahı işletiyormuş. İyi piç bi çocuğa benziyor. Muhabbeti pek yok ve sürekli donuk donuk bakıyor etrafa ama özünde iyilik var gibi. Biraz deli gibi de bir şey. Genelde durduk yere saçma sapan hareketler yapıp hepimizi güldürüyor. Yani biz 4 kişi olduk ve işte hep beraber takılıyoruz.
Gerçi bu 2 haftadır sınav ve ders yoğunluğundan dolayı pek takılmıyorduk, sadece arada bazen bir araya gelip çay içiyorduk ama artık o kötü günler geride kaldı ve yakında yine hep beraber bi araya gelmeye devam edeceğiz. Tabii öncelikle onların Türkiye'nin 4 bir yanına dağılmışlıklarının ardından tekrar Kıbrıs'a dönüp bir araya toplanması lazım. Ben zaten hep burdayım. Yani sonsuza kadar. 

Bir de benim bu ev işi iyice sapıttı. Ev sahibiyle de kötü oldum. Eşyaları koyacak yer arıyorum. Bakalım onu da hallettim mi,  artık kafası benimkinden daha rahat hiç kimse olmayacak inşallah. 
Bir de tabii şu sınavların sonucunu da bekliyoruz. Başka sıkıntımız yok. allah vermesin de inşallah.
Hadi kendinize iyi bakın, bana dua edin.

16 Kasım 2017

iki deli bir araya gelmemeliydi

Geldiğim bu okulda çok farklı insanlar var. Hepsinin yaşantıları, yaşanmışlıkları, yaşamak istedikleri, hayata bakış açıları, kişisel duruşları ya da duramayışları, sandalyede oturuşları, yürürken tökezlemeleri ve savurmuşlukları.
Hepsi birbirinden çok farklı ve bu çeşitlilik çok hoşuma gidiyor.

Hoşuma gittiği için de, buraya ilk geldiğim günden bu yana durmadan yeni insanlarla tanışıyordum. Tanıştığım her insan da beni hayran bırakan bir yaşanmışlık, farklı bir duruş arayıp duruyordum ve bu yüzden olabildiğince çok insanla tanışıp, hayata nasıl baktıklarını, neyi nasıl ifade edeceklerini, ettiklerini görmek, gözlemlemek zorundaymış gibi günlerimi geçiriyordum. 
Çünkü yaşanmışlıklarını dinledikçe, başlarından geçen iyi veya kötü olayları onların kendi ağızlarından dökülen kelimelerle birinci ağızdan duydukça hayranlığım artıyor veya azalıyordu. 

Bu sürekli tanışmaların birinde ise, karşımdaki kadının da benim gibi olmasından dolayı şok yaşayınca kendime geldim. ne yapıyordum ve hatta o da, ne yapıyordu? ya da ikimiz için söylemek gerekirse; ne yapıyorduk böyle? 
kendimize ve çevremizdekilere nasıl davranıyorduk. 
çevremizde bulunan ve yeni tanıştığımız insanlara göre kendimizi konumlandırdığımız yer birer gözlemci, tanıştıklarımız ise birer deney faresi gibiydiler.

bu tanıştığım kadın, farkında olmadan bana bunu fark ettirdiği an kendimden tiksindim. midem bulandı kendimden. çünkü ben ve ona göre; tüm insanlar birer deney tüpü içindelerdi de, biz onları izlerken dinliyor gibiydik. hatta sanki onlar insan değil de, birer gerçek fare'ydiler.

onlara gösterdiğimiz ve bize göre bu farkında olmadıkları "deney faresi" muamelesini hak ediyorlar mıydı? çok acımasız değil miydik? ne yapıyorduk, ne yaptığımızı sanıyorduk, ne boktuk ki, onlara farklarında olmadan böyle davranabiliyorduk? onları böyle konumlandırabilmiştik?

hayır, bu davranışımızı hak etmiyorlardı. Çünkü onlar insandı ve biz onlara çaktırmadan, yaşanmışlıklarını dinleyip, kendilerini de, kafamızın içinde kurgulamakta olduğumuz hikâyelerin kahramanlarına dönüştürüyorduk.

yani bizim çevremizde birer fare olmak mıydı onların görevi, yoksa arkadaşımız, dostumuz, sırdaşımız, nefret ettiğimiz biri, ya da gıcık kaptığımız sıradan biri, belki aşık olacağımız kişiler mi olmalıydılar? belki de kavga ettikten sonra arkadaş olanlardan olmalıydık onlarla, ya da aynı kişiden hoşlanan, aynı okulda okuyan sıradan insancıklar olmalıydık.

ama bunların hiçbir olmamıştık ve aksine, olma şansını da geri tepiyorduk. insanlar bizim için tanışıp, hayatları hakkında bilgi alacağımız konuşan ve nefes alıp veren birer objelerdi. 
onların yaşanmışlıklarını dinlemek ve kenara atmak, bizim tek acımasız amacımızdı. bunu hep yapıyorduk, yapmıştık. belki bundan sonra da hep yapacaktık.

sonuç ne olursa olsundu, ama şu an yaptığımız şey iyi değildi. içinde saf kötülük barındıran bir şeyler vardı. insanın, saf duygusallığını, o yıpranmışlığını dinleyip kıskananlardık. karşımızdakini ruhuyla, çıplaklığıyla, samimi hüznünü, içten sevinçlerini koklaya koklaya onu sömürüp, sonrakine geçiyorduk. 
oysa bunu yapmamalıydık, bunu yapacak kadar kötüleşmemeliydik, ama yapıyorduk.
biz kötü insanlardık. biz başkasının acısını dinleyerek, onun yaşanmışlığını sömürerek mutlu olan iki asalaktık ve işte tanışmıştık.

yaşı benimkine nazaran daha genç. yani benden 10 yaş kadar genç. ama 2 yıl önce 47 yaşında bir adamla evlenmiş bile. ailesi karşı çıkmış ama ailenin hükmü 18'inden sonra kime geçerdi ki? kocasını da bırakıp, işte bu okula, istediği bölümü okumaya gelmiş  güya.
saçları kıvır kıvır, sürekli sırıtkan bir ağızla gezdiği için ve her şeye her an gülmeye hazır olduğundan dolayı samimiyetsiz. renkli giyimi, uçlarda yaşayışının en büyük göstergesi. fıldır fıldır gözleri deliliğini biraz ele versede, delileri gözönünden kaldırıp onları yüksek duvarlı bahçelerin arkasındaki binaların içinde bir yerlere hapseden toplumda, iyi rol yaparak kalabalığa adapte olmuş gerçek bir deliyi kim fark edebilirdi ki?

bence delileri hastahane adı altında, hapishanelere kapatmak iyi bir fikir değil. tüm delileri salıverip, akılları hastahanelere kapatmamızın zamanı geldi de, geçiyor.
hem biliyor musunuz, gerçek deliler ve kötüler, kendilerini en iyi saklayan ve asla yakalanmayanlardır. yakalananlar ise, kendini saklayamayan cahil aptallardı. hastahaneler onlarla dolu ve bu aptallar yüzünden bize yer kalmadı.

bence o da hafif bir deliydi ve kendine hastane olarak bu okulu bulmuştu. ben de farklı değildim tabii ve kendime burayı bulmuştum. yeni şeyler yaşamak, yeni yaşanmışlıklar biriktirmek için burdaydım. yeni insanların hayatlarının içine zerk olmak için burdaydım. biz, iki hasta insan. farklı cinsiyetlerde, aynı kafada, aynı hastalıkla boğuşan ve hasta olduğunu kabullenmeyen zavallılardık.
ama ben onunla tanıştıktan sonra, hastalığımı kabullenmiştim. kabullenince iyileşmeye de başlamıştım ve 1 ay sonra ise, yani şimdiyse hastalığımın büyük bir kısmını atlatmış olduğum için bunları yazıyordum.

14 Kasım 2017

Sınav maradonu başlamıştı ve zavallı öğrenci derslere asılıyordu

Bu hafta sonu ilk defa üniversite sınavlarımdan birine giricem ve böylelikle sınav haftası da başlamış olacak.
Biraz heyecanlı gibiyim ama tabii geçen haftaki kadar da değilim. Çünkü geçen hafta içimde olan şey; heyecandan çok, büyük bir korku idi ve doğrusu onu aşmak için; ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyordum.
Üstelik ders çalışmama rağmen, okuduğum hiçbir şeyi de anlamıyordum ve öylece geçip gidiyordum. En sonunda bunu hocalara da söyledim. Dedim "hocam valla hiçbir şey anlamıyorum ve gittikçe stress olmaya başladım"
Önce bi yaşımdan dolayı stress olmama şaşırdılar, sonrasında çok şükürki hepsi bunun normal olduğunu, ama tabii abartılacak bir durum da olmadığını söylediler.

Öyle böyle derken de, baktım zaten stresim de dinmiyor ve hatta gittikçe artıyor, aldım kitaplardan birini, açtım derslerde aldığım notları, onlar üzerinden kütüphaneye kapanıp köpek gibi çalışmaya başladım. Harıl harıl çalışmaya başlamışken, aradan bir iki gün geçti ve zaten o arada stress de kalmadı. Geçen haftadan bu yana her gün bi derse çalışıyorum. Durum böyle olunca aslında hocaları da anlamaya başladım. Şimdiye kadar ise sadece dinleyip geçiyordum. Bugünlerde ise bazı taşlarım daha yeni yeni yerine oturmaya başladılar. Yani ilk günlerki gibi değil. (buna rağmen inşallah derslerden kalmam. çünkü ondan yana da ayrıca çok korkuyorum.)
Hocalar da iyi gibiler. Sonuçta işlerini yapıyorlar ve derslerini anlatıyorlar. sonrası ise bize kalmış. Bakalım artık.

Sadece ben değil tabii, tüm öğrenciler de elimizden geleni yapıyoruz. Valla gün içinde kütüphane tıklım tıklım öğrenci kaynıyor. Millet nefes almadan ders çalışarak sınavlara hazırlanıyor desem yeridir. Herkes kitaplarına hayvan gibi abanmış halde akşamı ediyor. Bu abananlardan biri de ben oldum ve sınav stresim de böylece bitmiş oldu.

Geçen gün ders çalışırken şunu fark ettimki, aslında tanıdığım birileriyle ders çalışamıyorum. Hatta resmen ders çalışmamak için elimden geleni de yapıyormuşuz gibi hissettim. Çünkü oturup ders çalışmak yerine fısır fısır sağdan soldan bir şeyler konuşarak zaman öldürüyoruz. Bunu fark edince de biraz gerilmedim değil. Sonra biraz düşününce çözümü buldum ve hemen hayatıma geçirdim. Çözüm basit: ders çalışma alanında, tanışmadığım birileriyle aynı masaya oturmak ve çalışmaya öyle koyulmak.

Bu yüzden tanımadığım masalardaki boş yerlere oturup ders çalışıyorum. Böylece hem daha çok çalışmış oluyorum, hem de dikkatimi toplayıp, sadece derslere vermiş oluyorum. Öteki türlüsü pek çekilmiyordu. Hatta "gıybet taym" oluyordu desem yeridir.

Hele bir de burda tanıştığım kişi sayısı artınca, iyice lafazanın teki olup çıktım. Resmen konuşmak için her fırsatı değerlendirdiğimi bile fark ettim. Sanki allah dil vermiş ve ben o dili her an kullanmalıymışım gibi yaşıyordum.
Neyse işte bunu durdurdum ve çok şükür kendimi derslere verebildim.
Hatta kendi tuttuğum ders notlarını da temize çekip, sınıftakilere dağıttım. Hepsi çok sevindiler. Ama açıkçası benim kadar da ciddiye almadılar. Bazen, sınıftakiler arasında, sadece kendimi okula gelmiş gibi hissediyorum. Sanki onlar öylesine takılıyorlar gibi. Sanki boş boş geliyorlar gibi. Çoğunun maddi durumu iyi olduğu için ve paralı gelmiş oldukları için dersleri falan da iplemiyorlar.

Ben ise, onların aksine hep en öne oturup, hocaları dikkatle dinlerken, aynı zamanda sürekli soru da soruyorum ve işte tam da bu sorularım yüzünden bana gıcık da oluyorlar.
Bazen beni sevdiklerini söyleselerde, dersteki sorularımdan sıkıldıklarını fark edebiliyorum. Arkadam "salak bu ya" dediklerinden eminim. Ama sikimde değil.

Hocalarla da bazen tartışıyoruz ve onların da sıkıldığını fark ediyorum. Ama açıkçası onların da sıkılmalarını takmıyorum Sonuç olarak robot değilim ve her söylediklerini doğru kabul etmek için okula gelmedim. Zaten tartışmalarımızın bazı bölümlerinde bana hak verdiklerini söylüyorlar. ama hoca olmanın, onlara verdiği "iktidarlıktan kaynaklı her durumda haklı olma" hallerinin ağırlığını da kaybetmek istemedikleri çok belli. Bu yüzden, bazen ben de kendi doğrumda çok ısrar etmiyor, öylece her söylediklerine "he he" deyip geçiyorum.

Ama genel olarak entelektüel anlamda çok eksikleri var ve zaten bir çoğu bunun farkında. O yüzden sadece uzmanlık alanlarında tartışmaya çalışıyorlar. Buna rağmen ise, uzmanlık alanlarındaki mantıksızlıkları üzerinden tartışmaya devam ediyorum ve o anlarda sinir olup "dersi sulandırma" diyorlar. Ben de gülüp "tamam hocam pardon" deyip konuyu geçiştiriyorum.

Bu arada erkek hocalardan biri hakkında, bugün, ikinci sınıflardan bazı kızlarla yatma karşılığında onları derslerden geçirdiği dedikodusunu duydum. Ki zaten okuldaki tek düzgün hoca tipi onda var sayılır. (Ki normalde dışarda buna sümük bile sürülmez.)
Ama okulda hoca olunca ve kızlar derslerden geri kalınca, hoca bunlara bi ihtimal önden geçirme karşılığında olayı çözüyorlarmış. Bilmiyorum, bende söyleyenin yalancısıyım ama o çocuk da pek boş biri değil. Genel de söyledikleri çıkıyor. Daha önce bir kaç dedikoduyu daha söylemişti, dediği gibi oldu.

Yalnız canımı sıkan durum şu ki; bu kızlar ailelerinin parası var diye özel okula gelip, ne diye onun bunun altında inleyerek sınıf geçmeyi kabul ediyorlarki. Madem paranız var ve özel okula geldiniz, o hocayı cebinden çıkartacak duruşu da sergilemelisiniz.

Sırf ders geçmek için yatağa girmek çok çirkin bence.
Gerçi böyle diyorum ama belki bende ilerde böyle bir şeye başvurabilirim. Çünkü ne zaman büyük konuşsam, hep çok geçmeden altında kalıp eziliyorum. Off dağlar off. İnşallah bu konuda öyle bir şey olmaz. Yani ders geçmek için, kimsenin altında kalmam. Zevk için olur da, ders geçmek için olmaz. olmasın. lütfen. pls.

"seks" dedim de, buraya geldiğimden bu yana iki sırnaşma dışında bi bok olmadı.
Hatta buraya geldiğimden bu yana, genel olarak bi cinsel isteksizlik oluştu bende. Üstelik hoş bulduğum kişiler olmasına rağmen, kimseye ısınamıyorum. yani soğuk bir nevale gibi, kendi içimde yaşayıp gidiyorum.
ki, resmen osbir çekmekten kuruycam desem yeridir. tek cinsel hayatım osbir çekmek ve yatağa sürtünerek boşalmak. her gece yatağa sürtüne sürtüne boşalıp uyuya kalmak can sıkıcı. Üstelik oda arkadaşlarım fark etmesin diye yastığı dişleyerek boşalmak da ayrı bi moral bozucu.
allahtan dikkatliyim de, henüz onlara yakalanmadım.

Ya da bilmiyorum, belki de ne bok yediğimi biliyorlar ve çaktırmıyorlardır.
Gerçi içlerinden biri, yatağa sürtünerek boşaldığımı zaten hiç fark edemez, çünkü kulaklığı sürekli takılı ve internetten film, komik videolar vs izliyor. Diğeri ise zaten gecenin bi yarısına kadar, pansiyonun işletmeciliğini yapan piç'le muhabbet ettiğinden dolayı hiç hiç göremiyor. (Zaten geçen gün, ben yokken dolabımı karıştımış ve ben fark edince de, ona fena patlamıştım. o da, o günden sonra bana daha bi mesafeli yaklaşıyor. bu yüzden de genelde gecenin bir yarısı odaya geliyor.)

Biraz dangalak bi çocuk. Saf ayağına yatan, ama piçin teki olmaktan geri kalmayan cin biri. Sürekli saflıkla karışık hareket ederek arada canımı sıkıyordu. Emin olamadığım için, nezaket kuralları içerisinde, tatlı tatlı uyarıyordum ama sonra emin olunca sıçtım ağzına.
Tabii ağzına sıçmama rağmen, ikinci defa yine dolabımı karıştırmaktan geri kalmayınca bu sefer hepten sinir oldum ve verdim veriştirdim. O günden sonra pısırdı kaldı. Pansiyoncuyu da, bu dangalağı uyarması için gidip fırçalayınca, her şey hal oldu.

Zaten oldum olası, saf ayağına yatıp alttan alttan dolaplar çevirenleri hiç sevemedim gitti. Buna ise ayrı gıcık olmaya başladım.
Diğer eleman ise dediğim gibi öyle kendi halinde, pislik içinde yaşıyor.

Pansiyonda sadece biz yokuz, ama burdan sıkıldığım için pek kimseyle konuşmuyorum. Çünkü tuvaletler bok içinde, mutfak tezgahı pis, odalar çöplük, banyoda ise su akmıyor derecesinde az akıyor, sahibi ve işletmeci sorumsuz, sadece paraları almakla meşguller. Açıkçası buraya geldiğime çoktan pişman oldum ama yapabileceğim bir şey yok.

Öte yandan buraya mecbur kalmayayım diye yurtkur başvurusu yaptım ama onda da 55. sıraya takılıp kaldım, bi türlü ilerlemiyor.
Bakalım bana ne zaman yurt çıkacak da bu cehennemden kurtulacağım.
allahım yardım et.
Sınavlar var diye, nerdeyse otelde hiç zaman geçirmiyorum ama gecenin bi yarısı da olsa buraya dönmek zorunda olmak fena koyuyor. Üstelik bu pis yere para vermiş olduğum aklıma gelinceyse, kendi kendime sinir oluyorum. Gerçi böyle diyorum ama bu ülkeye geldiğimde bütçeme göre en uygun bulabildiğim tek yer burasıydı. Yapabileceğim bir şey de yoktu. Buna da çok şükür. Ama şimdi daha karşılaştırmalı bakınca ve daha uygun yerler görünce, içim cısss ediyor.  Yani fena kazıklandım. Ama en azından kazığın boyutu, boyumun yarısına kadar gelebiliyor da, beni iyice dağıtıp geçmiyor. bu yüzden çok söylenmiyor, sessizce kabullenmeye çalışıyorum.

Bu hafta sonu başlayacak olan sınavlar için bana dua edin. Ben de elimden geleni yapıyor, ha bire derslere asılıyorum. Yine de kalırsam, yapacak bir şey yok.


3 Kasım 2017

hanzolarla hanzolaşma qeyfi

İçimden yazma arzusunun tamamen yok olduğu ve hatta "yazmanın kendisini" saçma bulduğum bir günlere girdim. Yaz yaz ne olacak sanki. Ne bok olacak. Hiç.
Gerçi böyle diyorum ama şu saçma yazılarım beni fazlasıyla kendime getirdi, kendimi görmemi sağladı. şimdi ise, işte dönüp baktığım zaman saçma yazılar topluluğu olup çıktılar.

saçma olarak geliyor olsada, tüm bu saçmalıkları karalarken geçmişe yönelik olarak kendimi görmemi sağladı, nerde bok yememem gerektiği halde, yediğimi, nerde sıçmamam gerektiği halde sıçtığımı falan filan gösterdi. iyi de oldu.

doğrusu bazen tüm o, olup bitmiş şeyleri (yani bokları) yemesem, şimdi belki daha büyük  boklar yiyor olabilirdim. çünkü insan, hatadan kaçarak daha büyük bir hata yapar. bu yüzden, bazen bok da olsa "iyiki" yemişim, diyorum.
ama yine de "acaba daha büyük boklar yememek için mi o küçük bokları yedim, yoksa gerçekten canım sadece bok yemek istediği için mi yedim" diye düşünmüyor değilim. sonuç olarak, yediğime odaklanıyor ve öyle ilerliyorum.

zaten insan sürekli ileri akan bir su'dan oluştuğu için, geçmişdeki boklar şimdi yeni yeni midesini bulandırsa da, yürümeye devam etmek zorunda. duracak zamanı yok insanın. çünkü insan ancak kendini öldürerek durabilir. yani; yaşarken, zamanı durdurmak imkansız. zaman ancak, ölerek durdurulabilir. tabii bu da sadece kendi zamanımızdan ibarettir. yani herkes kendi zamanının sahibidir. efendisidir. yönetim ona aittir.

yönetime sahip olan bu aciz insan, zamanla beraber akıp gitmek zorunda. akıp gitmek istemediği zaman, durduğu an, ölüm başlar. ölüm zamanı yok eder, zamansızlığı başlatır. yani aslında, belki de; başka bir zaman algısını hayata geçirir. ona da "zaman" demek gerekir mi bilmiyorum. ama şu bir gerçekki; hayatı kendi konuşmalarımızdaki basitlikte yaşayarak anlayabiliriz. başka türlüsü için gökten indirilen kitap var. onda da zaman konusu çok derin işlenmiyor diye düşünüyorum. yani zaman kavramımız, bu dünya için geçerli ve bu dünyaya ait kelimelerden cümleler kurarak onunla beraber yaşayıp gidiyoruz.

off neler anlatıyorum. neler yazıyorum. kafayı mı yedim acaba. dur başka şeyler yazayım.

Eskiden yazdıkça coşuyordum, kendi kendime kurduğum o saçma cümlelerin üzerinde, bazen o kadar çok oynuyordumki, 1 hafta boyunca takılıp kaldığım yerler olurdu. Hele bazen de birilerinin yaşadığı o çok üzücü bir olayı kendi başımdan geçmiş gibi anlatırken yaşadığım zorlanmayı sanırım hiç bir şeyde yaşamazdım ve bu beni çok yorardı. şimdi ise tüm bunların hiçbiri yapmak istemiyorum.
hepsi bok gibi geliyor.

pansiyondaki insanların hepsinin benden daha salak olduğuna inanmaya başladım. ve inanmaya başladığım günden bu yana, pansiyondan nefret ediyorum. içindekilere ise (başta kendim olmak üzere) acıyorum. allah'ım neden her gittiğim yerde, benden daha salak insan topluluğuyla yaşamak zorunda bırakıyorum kendimi. lütfen benden daha akıllı ve ahlaklı insanlarla tanışayım ve hep o toplulukla beraber yaşayayayım.
evet benden daha ahlaksız insanları da sevmiyorum.
yani kısaca; her şeyde üst çıta benim. benim altımda olunmamalı. hep benim üstümde olunmalı. aksi takdirde, kendimi kötü hissediyorum.

pansiyondaki oda arkadaşlarımdan biri sürekli dolabı karıştırıyor. diğer ise zaten 18 saat bilgisayar önünde oyun oynayarak teknolojik trans yaşıyor. bazen onun için "keşke dolabı mı karıştırarark sosyalleşse" demiyor değilim.
adamın sosyal hayatı yok. oturduğu koltuk, bilgisayar masası olarak kullandığı masa falan bok götürüyor. geçen gün "şunu azcık temizle artık hihihihihi" dedim de, utandı kalktı temizledi. ama ne yazıkki masa yine aynı halde. o da hiç şikayetçi değil ve açıkçası ben de bi daha söylemem.
çünkü onun sınırları sadece onu ilgilendirir. o gün söylemeye de hakkım yoktu. sadece onun, benim selamımı gülerek almasından cesaret alarak, dilimi tutamamış, söylemiştim.

işte görüyorsunuz, gülümsemeyi bile hemen kullanan acizin biriyim. belki de hepimiz böyleyizdir. biri suratımıza güldü mü artık onun tüm sınırları aşabiliriz sanıyor ve öyle davranmayı kendimizde hak görmeye başlıyoruz. bu çok ayıp bir şey. bunu yapmamalıyız. yapmamalıyım.

diğer oda arkadaşım da öyle biri. yüzüne gülümsediğin an, tüm sınırları aşıyor. sınırlara pek takık değil. sadece kendi sınırları var o kadar. böyle olmasının nedeni, entelektüelliğinden değil de, daha çok hanzoluğundan ve bunu anlattığınızda da anlamıyor. defalarca denedim, olmadı. adam mal olarak doğmuş ve mal olarak ölecek.

öte yandan, burda o kadar çok hanzo varki, sanki; hayatım boyunca kaçtığım tüm hanzoların toplamı burdaymış gibi hissediyorum ve bu yüzden artık hanzoluğun da bir yaşam şekli olduğuna karar verip saygı duyuyorum.
"keşke ölseler" diycem ama dememek için kendimi zor tutuyorum. çünkü "hanzolar ölsün" dersem, faşist bir söylemde bulunmuş olurum ki, hayatım boyunca faşizmden kaçtım, faşistlerle dilim döndükçe ağız kavgası yaptım. şimdi kalkıp böyle dersem, hayatım boyunca ağzımdan çıkan tükürükleri yalamış olucam. 

neyse hadi bugünlük bu kadar. sonra bi ara yine gelir saçmalarım.



31 Ekim 2017

Garson Bey işi bıraktı. Bakalım yeni işi ne olacak

Geçen hata başladığım Kutsal Garsonluk mesleğini dün bıraktım. Çünkü gece saat 23:00'e kadar koştur koştur, gecenin sonunda ise gün boyunca çalıştığın saat başına 5 TL almak benlik bir hareket değildi. Bunu bilmeden 1 hafta çalıştım. Aslında ücretin böyle olduğunu bilsem daha ilk günden çalışmazdım ama ne yazıkki çalışmaya başladığım günden itibaren ısrarla sormama rağmen bana bi türlü ücreti söylemediler ve ben de içimden "galiba çok verecekler" diye düşünerek hafta boyunca köpppppek gibi çalıştım.

Çalışırken diğer elemanlara da ücret konusunu sordum ama hiçbiri net cevap vermedi. Hepsi sallabaş gibi yaptılar ve ben de bugün çıktıktan sonra elemanlardan ikisini kenarda yakalayıp ne kadar aldıklarını sordum "5 TL" dediler. Bunu çok az bulduğumu ve aslında bu ücrete çalışmalarının yanlış olduğunu söyledim. Karşılık olarak bana "yapacak bir şey yok" anlamında omuz kaldırıp indirdiler.

Tabii bu elemanlardan 4'ü Hintli, 3'si Pakistanlı, 3'ü Azerbaycanlı, bir kaçı Türkiyeli, diğer geri kalanları Kıbrıs'lı.
işletme sahipleri, Hintli ve Pakistanlı olanları ayakta sikerek çalıştırıyorlarki adamlar bu işi bulduklarına bile şükrediyorlar. Oysa bu kadar yoğun bir iş ortamında saat başı çalışma ücretinin 10-15 TL'den aşağı olması kölelik sistemine dahil edilmiş olmak oluyorki, bu konuda kimse bir şey demiyor. Diyebilecek  kimse de yok gibi. Bunu işletmeciye de söyledim ve hatta diğer elemanlarada söylemekten geri kalmadım.
Bu söylemlerine karşılık, Çorumlu bir eleman "yapacak bir şey yok" dediğinde "valla yapacak tek şeyin, bu ücrete çalışmazsın olur biter" dedim ama karşılık olarak "ne yapıyım açlıktan mı öleyim" dedi ve bende "2017 yılındayız ve senin yaşın henüz 20. eğer 20 yaşında biri, burada köle olarak çalışmadığı için açlıktan öleceğini düşünüyorsa, zaten ölmüştür" dedim ve çocuk bi şok geçirdi.

Sonra baktım yüzü çok asıldı "dostum öyle düşünme, ama eğer ücretlerden şikayet etmene rağmen bunu onlara söylemeyip, böyle gelmiş böyle gider diyerek çalışmaya devam edersen, ücretler de hep böyle kalacak. ben kendi üstüme düşeni yapıp, ücretlerin yükseltmesi gerektiğini ve eğer yükselmeyecekse bu kadar ağır çalışma şartları içerisinde saati 5 TL'ye çalışmamın imkansız olduğunu söyledim. çünkü görüyorsun hiç oturamıyoruz ve sürekli ayakta koştura koştura çalışıyoruz. boş durduğumuz bir an da, dolapları kontrol ediyoruz, eksikse dolap eksikliklerini tamamlıyoruz. eğer dolapta eksik yoksa çöpleri kontrol edip boşaltıyoruz, çöpler bitince, mutafağa gidip yardım ediyoruz, mutfak tamamlanınca, kül tablalarını yıkıyoruz, bütün masaları siliyoruz, depoya yük taşıyoruz. tüm bunların yanında gidip gelirken masaları ve müşterileri kontrol ediyor, servisi de aradan çıkarıyoruz" diye ekledim.
uzun cümlem bittiğinde "abi haklısın. o zaman iş bulursan bana da söyle. ben de çıkarım" dedi ve ben onun beyninin içindeki salaklığa bakakaldım.

İnsanlar haklarını savunmaktan neden bu kadar geri kalıyor, neden kendi ayakları üzerinde durmak için illa birinin desteğine ihtiyaç duyduklarını anlamıyorum. illaki birinin desteğiyle ayakta duracaksanız da bu Allah'tan başkası değil. En azından ben öyle yapıyorum ve elimden gelen her şeyi yaptıktan sonra "allahım elimden geleni yaptım olmadı. yardım et bana" diyorum ve gerçekten de işlerim yoluna girmeye başlıyor. en kötü anımda bile, bi şekilde hayatım ben hiç farkında değilken bi bakıyorum normalleşmiş, güzelleşmiş ve benim iç huzurum tamamlanmış bile.

Böyle yaşamak varken, neden birilerine sürekli boyun eğerek yaşayayım ve bu kölelik sistemini devam ettirecek şekilde davranayımki? en azından, burada (kafe ortamında "ki bence fabrikadan farkı yok") kendi elimden geleni yaparak, patronların hepsine de bu işin çok ağır olduğunu, saat başı ücretin beni kurtaracağı miktarın en az 10 TL olması, aksi takdirde bu yoğunluğa göre aldığım ücretin beni kurtarmadığını söyledim ve işten öyle çıktım.

Böylece patronlar, bir arıza olduğunu anlamışlardır. Ki sürekli diğer elemanları da uyarıyorum ve bu ücrete çalışılmaz, çalışmayın falan deyip duruyorum. Zaten 2 gündür işi bıraktım ve yine de gelip burada kahvaltı yapıyorum. Kahvaltı yaparken, masama gelip neden işi bıraktığımı soruyorlar, ben de ücretin çok çok az olduğunu hepsine tek tek defalarca söylemekten geri kalmıyorum.
İnşallah bu hareketim işe yarar ve burada ücretlerin artmasına neden olurum. Olmazsa da, önümüzdeki günlerde sigortasız eleman çalıştırdıkları için (ki çalışanlardan 3'ü 5'i hariç hiç kimsenin sigortası da yok) şikayet etmeyi düşünüyorum. Hayrlısıyla bakalım önümüzeki günler neye gebe olacak.
Allahım ne olur yardım et, güzel şeyler olsun. İnsanların kötü şartları iyileşsin. Yardım et allahım. Seni çok seviyorum.

30 Ekim 2017

Garson Beğ Bağa biler misınız?

Bu ara çalışmaya başladığım için ve çalışırken sürekli ayakta olduğum için akşam iş çıkışı, ayaklarımı artık öyle bir ağırlaşmış olarak hissediyorum ki, bir yere koyduğum zaman kaldıramıyorum ve bacaklarım kaskatı kesiliyor. O an istediğim tek şey, birinin ayaklarıma öpe koklaya masaj yapması. Başka hiçbir isteğim olmuyor. Bunun karşılığında ben ise, o kişinin kölesi olurum. Ama tabii kimse gelmiyor ve biz de canım ayaklarımla ayaklarımla bi süre bakışıyoruz, sonra sike sike yatağa girip ölür gibi uyuya kalıyorum.

Sabah uyandığımda ise, çalan alarmı defalarca erteleyip, kaldığım yerden uyumaya devam ettiğim için okul servisini kaçırmış olduğumdan, okula yol üstüne çıkıp otostop çekerek gidiyorum.

Genelde arabasına alanlar, ya çok yaşlı insanlar oluyor, ya da okulda çalışan memurlardan birileri oluyor. Onun dışında pek kimse durmuyor ve bu otostop sırasında zaten yolun bir bölümünü de yürüyerek kat etmiş oluyorum.

Dün beni alan adam, okulda şöförlük yapıyormuş ve işinden memnunmuş. Burası küçük, tatlı bir belde olduğu için de mutluymuş. Ama tabii benim gibi İstanbul'lardan gelen biri için burası köy gibiymiş ve böyle hissetmem normalmiş.
Ayrıca kendisi İstanbul'a tatil için bir iki defa gitmişmiş, ama 2 yıl önceki tatilinde arkadaşıyla gezerken, birileri tarafından çarpılmış ve kimlik, cüzdan vs vs çalındığı için ertesi günkü uçağı kaçırmışlarmış. Böyle şeyler olmasaymış, belki istanbul'u daha çok sevebilirmiş.
Genel olarak, olumlu cümleler kullansa da, istanbul'daki hırsızlar tarafından söğüşlenmesi esnasında biraz kızgın ve sivri kelimeler kullandı. Oysa ben burda hırsızlar tarafından değil, direkt yerli halkı tarafından öğrenci olduğum için söğüşlenirken pek takmadı.
Canım bu konuya sıkılmadı değil, ama adama da hesap soramazdım. Sadece kiraları yükselterek ayıp etmişsiniz dedim, gülümsedi.

Bugünkü otostopumda beni alan kişi ise bir kadındı ve okulda öğretmenlik yaptığını söyledi. Okula beraber gittik ve gidinceye kadar da lak lak ettik. Meğer buraya gelen öğrenciler amı götü dağıtıyorlarmış ve dağıttıkları için ailelerinin yüzüne nasıl baktıklarını anlayamıyormuş.
Hatta geçen yıl bir kız öğrencisi o kadar dağıtmışki, en son parası bitip de okul harcını da yatıramayınca, kulüplerde Çıplak Show yapmaya başladığı dedikodusu bile yayılmış. ama öğretmen hanım dedikodulara pek inanan biri olmadığı için, bir hafta sonu kalkıp bahsedilen kulübe gitmiş ve öğrencisini show yaparken izleyip, dedikoduların hepsine inanmış. Yazıkmış, günahmış, insanlara ne oluyormuş, anlamıyormuş. Ben de anlamıyorum.

Geçen haftalarda tanıştığım Pakistanlı gayimsi çocukla da dün gece otobüsde karşılaştık. Alkolü fazla kaçırdığı için olsa gerek fena dağıtmıştı ve millete salça oluyordu. Onu böyle gördüğümde sadece selam verdim, ama bana salça olmasın diye de o ve yanındaki gruptan uzak durdum. Gerçekten bu insanlara ne oluyor böyle. Yani kıbrıs'a okumaya gelip, kendi canlarına mı okuyorlar ne yapıyorlar.

Çünkü geçen haftalarda da öğrencilerden bir kaçıyla samimiyet kurduktan sonra, bi arkadaşları hakkında "sence, Erol'da, Ayşe'yi satıyor mudur?" diye kendi aralarında konuşmaya başladılar. Konu dikkatimi çektiği için bir kaç soru üst üste sordum ve anladımki; meğer parasız kalan sevgililerden erkek olanı, kız arkadaşını diğer arkadaşlarına satıyormuş. Tabii bunlar arasında, aslında gönülsüzce bu işi yapanlarda varmış ve onların gönlünü ikna etmek için de, gizliden seks videoları çekilip "eğer orospum olmayacaksan, okuldaki whatsapp gruplarına, ailene ve tüm çevrene videonu göndeririz" diye tehdit ediyorlarmış.
Bu muhabbeti yaptığımız kızlara "erkek arkadaşınız videonuzu çekip sizi satmaya kalkışırsa mutlaka hemen polise gidin ve ailenizden en güvendiğiniz ve her şeye rağmen sizi siz olduğunuz için seven birine durumu anlatıp, yardım isteyin" diye uyarmaktan geri kalmadım.

Öte yandan, gerçekten de herkes çok çabuk sevgili olup çok çabuk ayrılıyor. Ben bu hemen sevgili olup, ayrılma durumlarını, sadece biz biseksüellere ve ibnelere özgü sanıyordum. Meğer öyle değilmiş ve buna birinci gözden şahit olunca içim rahatladı. Yani en azından gayet normal ilişkiler yaşıyoruz ve hatta tüm bu rezillikleri insani bulmaya başladığımı söyleyebilirim.

Sınıfımızdaki çiftte bu hafta ayrıldılar. Oysa ne güzel sürekli koklaşıyor, sürekli elele dolaşıyorlardı. Ama şimdi sınıfın farklı köşelerinde öylesine dersi dinleyip, sonra iplemeden dışarı çıkıyorlar. Erkek olan hala bir şeyler olur diye üsteliyor, ama kız pek iplemiyor.
Bu gece otobüsde kız'la karşılaştık ve durumları sordum "ya abi baksana onun hareketlerine çok saçma sapan davranıyor, hiç çekemiycem" dedi. Biraz daha üsteleyince de "aramızda özel bir problem daha çıktı ve zaten bunu da ona çok açık bir dille söyleyip öyle ayrıldım" diye ekledi. Özel nedeni sordum, ama söylemedi. O söylemeyince ben de "hayrlısı o zaman. zaten daha neler neler yaşıycaksınız" deyip o sırada durağa gelmiş olduğumuz için de inip ayrıldık.

Geçen hafta "Hukuka Giriş" dersinde de yanımdaki iki kadından biri, diğerine "aahhhh ulan ah ben 1 haftada aldatılıp kenara atılacak kadın mıyım" diye söyleniyordu. Ben de dönüp "valla fıstık gibisin ve seni aldatan çok yanlış yapmış" dedim. Kıkırdamalarımız bittiğinde "ama işte oldu" dedi hemen yanımda olanı ve konuşmaya başladık. Meğer önceki hafta biriyle aşna fişna olmaya başlamışlar ve canım cicimli günlerin ardından gelen sevişme ile boşalma sonrasında, çocuk, kızımızı bırakıp, ertesi gün başkasıyla okul yollarında aşna fişna olmaya başlamış.
Kız "beni kullandı" dediğinde, karşılık olarak "sen de onu kullanmış oldun" dedim ve durup bir an yüzüme baktı ve ben de "yani olaya sadece senin kullanılmışlığın penceresinden bakma, sen de onu kullanmışsın gibi düşün. zaten çocuk gitmişse de artık çok ipleme" demek zorunda kaldım. İkisi birden "aslında haklısın" dediklerinde ders başladı ve dersin ortalarında bi yerde, ben hoca'nın oturduğu yerden, kitabı okuma yöntemiyle ders anlatmasından sıkıldığım için "inşallah bundan sonra seni üzmeyecek insanlarla tanışır, sadece mutlu olursun" deyip çıkmıştım.

Zaten şu oturduğu yerden ders anlatan üniversite hocalarından da gına geldi. Adamların ayaklarının altında yumurta varda, düşmesin diye mi yerinden kalkıp ders anlatmıyorlar, yoksa başka bi sıkıntı mı var anlamadım.
Üstelik ders kitabından okumalarına da fena gıcık oluyorum. Yahu ben zaten ders kitabını okuyorum, sen ne diye baa okuyup ders işemiş oluyorsun ki?
Bu konudaki sıkıntılarımı, diğer hocalara da sık sık söylediğim için ve bu hocalardan biri de, okul yönetiminde olduğu için, sanırım hocaların kulaklarını çekmişler ve bundan dolayı olsa gerekki, bu haftaki tüm ders anlatımlarına can gelmişti. Bütün hocalar, arada bir otursalar da, genel olarak hep ayakta ders işlediler ve hatta bazıları, tahtaya bir şeyler bile yazdılar.
bunu diğer Hukuk 1'de okuyan Karpuzcu'da fark etmiş ve hatta o gelip bana "lan senin gidip hocalara bunu söylemen işe yaramış, Medeni Hukuk anlatan hoca normalde ders boyunca yerinden hiç kalkmazdı, ama bu hafta nerdeyse hiç oturmadı ve sürekli tahtaya bir şeyler yazdı" dedi. Açıkçası o böyle söyleyince, bende hemen bu haftaki dersleri gözümün önüne getirdim ve gördümki, evet, bu haftaki dersler bi başka işlenmeye başlamıştı.
Sanırım iyi şeylere sebep olucam. Tabii beni mimleyip, sene sonunda da bilerek sınıfta bırakırlarsa boku yiycem o ayrı konu. Ama her şeye rağmen, güzel bir deneyim oldu. Demekki bazen çomağı sokmak lazım bi yerlere...

öğrencilerin gönül işlerine dönecek olursak; Cafe'de de çalışmaya başladığımdan bu yana, masalarına gidip de, kap kacakları alırken bir çok hayal kırıklığı, bir çok mutlu haber ve aldatma, aldatılma konularına da kulak misafiri oluyorum. Üstelik insanlar masalarında olmama rağmen konuyu yarıda falan da kesmiyorlar, gayet devam edip detaylı detaylı anlatmaya devam ediyorlar. Yani garson olduğum için sağır olduğumu mu sanıyorlar, yoksa ben garsonluk mesaisine başladığımda, direkt olarak görünmez mi oluyorum, nedir anlamadım gitti.

Dedikodulardan bazıları, kimin kimi siktiği, kimin kimden hoşlandığı, kimin kimi kıskandırmak için ne yaptığı, ne zaman kimle görüşüp ayrıldığı falan gibi konular. Yani hepsi ergence ve doğrusu, bunların okul okumaya gelip sadece bu tür şeylere zaman ayırmalarına acımıyor değilim. ama hayat onların hayatı ve giren çıkan beni ilgilendirmez. yanlız bazen "keşke içlerinden biri de bana girse, ya da ben girip çıksam" demiyor değilim. acaba bunun için mi kıskanıyorum?
tüüü bana.

tüm bunlar bir yana işe geri dönecek olursak. İş çok ağır bir koşuşturma içinde geçiyor ve sürekli ayakta durmak zorunda olmak insanın iflahını kesiyor. buna dayanarakktan şunu söyleyip yazıyı noktalayayım; meğer garsonluk kutsal meslekmiş. bilememişim. affedin garson kardeşlerim.

26 Ekim 2017

Çalışmak ayıp değil mi? Kim demiş ayıp değil diye? Valla ben çok utandım

Kalacak yer ararken girdiğim bu Pansiyonumsu bok gibi yerden sıkıldım. Çünkü önünü tutamadığım o leş muhabbetlerin arasında saklanan ve şaka mahiyetine sürekli tekrarlanan rezil cümlelerden artık gına geldi. Hiç bitmeyen o sikim sokumlu cümleler, ağızdan düşmeyen pipi ve popo kelimelerinin pornografik halleri, sike olan hayranlığımı bile yok edecek gibi.

İlk zamanlar belki önünü tutarım diye, kendimin ibne olduğunu alttan alttan söyledim. Biraz sakinleştiler ve arada bir "acaba" şüphesiyle dolu cümleler kurdular ama sonrasında yine eski hallerine dönüp, komik olduklarını düşündükleri konuşmalarını devam ettirip, anıra anıra gülerek sonraki iğrenç esprilerine geçtiler.

Çok da haksızlık etmiyeyim, bi kaç gün normalleştiler ve sadece insan taklidi yaptılar. Ama bilirsiniz, bi kaç gün çabuk geçer. Bu hep böyledir ve günler geçmek için yaratılmışlardır.

Sonraki günlerde "ciddi misin?" diye sorduklarından ciddi olduğumu ama konunun detaylarını konuşabileceğim, kültür seviyesinde olmadıkları için konuyu kapamamızın daha iyi olacağını belirttim ve konu laylaylom eşliğinde kapandı.

Ama bunun ardından gelen saatlerin bir araya toplanıp oluşturduğu günlerde, bazen aşırı homofobik laf sokmalı ve "utanmıyor musun" gibi açık cümleli konuşma balonları da kurdular. Karşılık olarak bunun utanılacak bir şey olmadığını ve hayatımın bana ait olduğunu, dolayısıyla bu yaşa kadar ne yaptığım ve bundan sonra da ne yapacağımın sadece beni ilgilendirdiğini belirttim.

Tabii ben belirttim ama ağızlar torba değilki büzediğinde susturulsunlar. işte o kahrolasıca ağızlar susmadı ve sonraki günlerde, hepsinin ağzına homofobik yorumlarını tıkayıp, üstüne bir de "ben müslümanım ve allahın verdiği bu hayatın hesabını sadece allah'a veririm. alah bu bedeni bana vermiş ve onunla ne yapacağımı da bana bırakmış. hiçbir zaman kalkıp sizi zorla sikmeyeceğim veya kendimi asla kimseye zorla siktirmeyeceğim. aramızda bir şeylerin olması için birbirimizden hoşlanmamız lazım. ama ne yazıkki aranızda beğendiğim hiç kimse yok. erkek olarak bende daha çirkinsiniz ve ne yazıkki, seks yapmayacağımız için, geceleri osbir çekmeye devam edeceğiz.

Böyle konuştuğumda biraz bozulmadılar değil ama açıkçası yüzlerindeki ifadeyi gördüğümde içimin yağları eridi ve o anda sanırım, en rahatından bi 5 kilo vermiş oldum.

Sonraki günlerde olaylar duruldu, homofobik esprilerine gülmediğim için konuşmaları düzeldi ve şimdi arada bazen beni yoklamak için mal mal konuşsalar da tongaya düşmeyince, konuşmaları havada kala kalıyor.

Tüm bunlar olurken, geçen hafta fark ettimki, aslında uzun zamandır küfür etmeyi bırakmış olsamda, bu küfürlü muhabbetlere muhatap kala kala, benim de ağzım bozulmuş ve yine bol küfür etmeye başlamıştım.
Bundan dolayı canım sıkıldı ve o yüzden, dağılan ağzımı toplamak için, burdakilerle olan muhabbetimi azami seviyeye çekmeye başladım. Yaklaşık 5 gündür ise konuşmalarımızı "günaydın, iyi akşamlar, afiyet olsun, selam" seviyesine indirdim.
Artık fazla konuşmuyor ve olabildiğince onlardan uzak durmaya çalışıyorum.

Uzak durma işlemlerini ise, kütüphaneye giderek ve okul çevresinden arkadaşlar edinerek sağladım.
Hele bir de şu geçtiğimiz 3 gün önce garsonluk işi bulunca da, iyice muhabbetlerim kapandı ve gerçekten sadece "günaydın" ile "iyi akşamlar" yalnız kaldı. bu cümleleri de zaten ben gece geç gelip, sabah erken gittiğimde karşılaştıklarıma kullanıyorum. onun dışında kimseyle muhataplığım olmayınca, kafam daha da rahatladı.

ayrıca ben yokken arkamdan konuştuklarını ve hatta birinin ağzından kaçırdığı espriye göre ise "ibne olduğum için, arada götümü parmakladığım" ve "belki birileriyle para karşılığı beraber olduğum" gibi kendi fantezilerini dile getirdiklerini anladım. bu espriyi yapan arkadaşa gayet sakin bir ses tonu, ama direkt olarak, sadece gözlerinin içine bakarak "yoo götümü parmaklamıyorum" dediğimde yüzü beyaz kesildi ve sonra da alelacele saçma salak başka bi konuya geçti. utandığı belliydi ve ben de onu çok utandırmamak için, açtığı konuya devam ettim. aradan bi kaç dakika geçtikten sonra da, yanımdan kaçarcasına kayboldu gitti. galiba anasının ammına.

İş'i ise, geldiğimden bu yana okulun bahçesinde olan büyük bi kafeteryaya sürekli gidip, kasadaki adama "abi elamana ihtiyacın var mı" diyerek buldum. Adam da benim her soruşuma, karşılık "yok" deyip, sonrasında da "numaranı bırak, lazım olursa sana haber edeyim" diyordu. Ama tabii bunun bi atlatma taktiği olduğunu, artık nerdeyse her defasında numaramı küçük bi kâğıda yazdığında anladım. Ayrıca bu çevrede iş için gidip de numaramı vermediğim esnaf da kalmamıştı.
En son artık geçen hafta adamı yine kafenin önünde etrafa aval aval bakarken, bulduğum bi anda hemen gidip bi çay aldım geldim ve sanki karşılaşmışız gibi yaparak "nasılsın abi, nasıl gidiyor" gibisinden muhabbet açtım ve aradan bi kaç kelime daha gelip geçtiğinde "ya sürekli numaramı alıyorsun ama bi türlü dönüş yapmadın" deyiverdim. Adamın yüzü kızardığında, pişmiş kelle gibi sırttım ve o da biraz rahatlayınca "ya valla kardeş bura çok yoğun, yapabilir misin? bilmiyorum ki?" dedi ve ben de hemen atlayıp "niye yapmıyım abi, yaparım ya. sonuçta senin iş yapacak elemana ihtiyacın var, benim de para kazanacak işe. merak etme iyi çalışırım" dedim ve "adam bi anda ciddileşip, tamam sen yine versene numaranı" dediğinde "vereyim tekrar" deyip, hemen bi kağıda numaramı yazıp uzattım. elimdeki kağıdı alıp kafeye doğru giderken "seni çağırdığımda hemen gel, patronla da bi konuşun" dedi ve kasaya geçip oturdu, ben de o sırada onunla beraber kafeye girmiştim ve "tamamdır, abi. zaten buralardayım" dedim ve tekrar dışarı çıktım.

Gerçekten de, 1 saat kadar sonra whatsapp'den "hemen gel, patron geldi" yazdı ve ben o sırada dersteyken, dersten çıkıp hemen kafeye geçtim. Patron bi kadındı ve kocasının da onayını alacağını söyleyerek "aa evet, iyi bi çocuksun, benim için sıkıntı yok. tamamsın" dedi. 1 saat kadar sonra ise kocası geldi ve car car car konuşmaya başladı. Offf beyin yakan cinsten adamlardan biriydi. Gıcıklık diploması bile vardır. Ne dediyse tamam dedim ve o da "tamam yarın gel başla" dedi.

Ertesi gün gittim çalışmaya başladım ve günlük 7 saat çalışma ile ayaklarımı artık hissedemez durumdayım. Ama her şeye rağmen çok şükür, çünkü en azından ay sonunda elime toplu para geçicek, ayrıca yemeğe para verme derdinden de kurtuldum. Bunlar insanlık için küçük, benim için büyük şeyler ve pansiyonumdaki bokum gibi adamların, hayatımı, götünü siktirerek kazandığım yanılgılarına da iyi cevap oldu. Gerçi benim zaten cevap verme veya vermeme gibi bir düşüncem yoktu ama onlar her hâlükârda böyle düşünecekler. Ben de, onlar kafeye gelip oturduklarında, masalarına özellikle gidip "bir şey yemeycekseniz kalkın gidin, masalarımızı işgal etmeyin ahahahahaha" diye dalga geçip biraz rahatlamadım değil.

bu hafta çalışmaya başlamışken, bir kaç kitabımı daha aldım. Yani bi yandan da derslere asılıyorum. Dersleri ilk zamanlar anlamıyordum ve hatta hocanın ağzına bakmaktan, kaşını gözünü incelemekten başka bir şey de yaptığım yoktu. ama şimdi sürekli kütüphaneye gidip kitap karıştırınca ve aldığım kitaplara da daha sık göz atınca, olayları kavramaya, hocaları anlamaya başladım.
Bakalım inşallah yanlış anlamıyorumdur. Zaten sınav sonrasında görürüz, nasıl anladığımı.

Hocalarla da bazen tartışıyorum ve hatta bazen üstlerine fazla gittiğim oluyor. Bunu fark ettiğim zaman duruyorum ama bazen onlar da, hoca olduklarını çok belli ederek beni susturmuş oluyorlar.
Açıkçası çok da sivrilmek istemiyorum, çünkü bana takarlarsa fena takarlar ki, bunu hiç istemiyorum.

Okul da taş gibi çocuklar, fıstık gibi kızlar da var. Sürekli yiyişen yiyişene, bi ben de iş yok. Geçen ay yeni geldiğim günlerde inşaat mühendisliği okuyan Pakistan'lı bi çocukla biraz yakınlaştık, hava kararmış olduğu için kırlara uzandık ama sonraki günlerde bunun mal olduğunu anlayınca uzak durdum. Aklı fikri de "gel sikeyim"den başka bi şeye çalışmıyor. Gerizekalı zaten doğru dürüst türkçesi yok, ingilizcesi çat pat ve bildiği tek şey "fak fa fak"
Bazen karşılaşıyoruz ama sadece "selam, selam" onun dışında bi halta yaramaz. Yani osbire devam.

Bu yeni geçlikte ben iş var sanıyordum ama sanırım pek yok. Ya da ben içlerinde olup sürekli salaklıklarına birinci gözden şahit olduğum için olsa gerek bunlarda pek iş göremiyorum.
Hayata bakış açıları sığ, konuşma biçimleri sik sok'tan öteye gitmiyor, entelektüel bilgi birikiminden haberleri yok ve tüm bunların sonunda ise, bazen bu kadar salak oldukları için canım sıkılıyor.
Arada tek tük iyi olanlar da çıkıyor ama istisnalar, kaideyi bozmuyor işte.

Belki de ben kendimden gençlere pek takılmamalı, daha kendi seviyemde birilerine odaklanmalıyım. Diğerleriyle ise sadece selamlaşmak yeterli.

Bunlar olurken, geçen gün Karpuzcu'nun İzmir'deki kız arkadaşı onu görmeye geldi. Gelmişken geldi benimle de tanıştı. Çünkü Karpuzcu benden bahsedince oda merak ediyormuş ve hatta "ya öff sende, ilişkin olma ihtimali olan bi erkekle tanışmışsın" demiş. Bunu dediğince baya gülmüştüm ve hatta hâlâ aklıma geldikçe gülüyorum.
Kız geldiğinde oturduk konuştuk, muhabbet sohbet falan derken saatler geçti ve sonra onlar kalkıp gittiler. ama açıkçası ben kızı çok sevdim ve hatta Karpuzcu ile de birbirlerine çok yakıştırdım. mini mini talı bi çift olmuşlar.
allahım ikisini de birbirlerine bağışlasın ve kötü nazarladan korusun.
ya kızın tatlılığı çok şekerdi. şekerliğinden dolayı bi kaç sefer öpüp, sarılmadan edemedim. beni de İzmir'e onlara davet etti. Tamam dedim :)
bıcırık şey.

Bir de ben sanırım burda kadın erkek karma ortamda çok kala kala, kadın cinsel partner edinme hevesine de kapıldım. ama ne yazıkki, pek kendi kulvarımda kimseyi bulamadım. hepsinin memesi kocaman ama yaşları 20-23 arası. Bana göre küçük oldukları için şöyle ağız tadıyla dönüp bakamıyorum da. Resmen bakarken, yaşları aklıma geliyor ve rahat rahat sulanamıyorum da.
Pöfff buna da bi çözüm bulmak lazım. Böyle olmayacak.
Öte yandan bazen çok hoşlandığım kadınlarda olmuyor değil. Onlarla bazen gözgöze gelip, birbirimizi uzun uzun süzüyoruz. Ama bu ara kafetaryada çalışmaya başlayınca ve bu süzüştüklerimin masalarına gidince, artık süzmüyorlar. Sanırım kimse bir garsonla gönül ilişkisi yaşamak istemiyor. Ya da başka bir şey var bu işde. Onu da zamanla görücez.

Bu arada şu garsonluk işine başladığım ilk gün çok utandım. Resmen masalardan bir şeyleri alırken falan çok zorlanıyordum. Çünkü şimdiye kadar, gayet rahat rahat garsonluk yapabileceğimi sanıyordum. ama işe başladığımın ilk dakikasında hiç de öyle olmadı. Hatta çalışırken utanıyordum ve doğrusu ilk bi kaç saat bu utancı hissetmemek için elimden gelen her şeyi yaptım ama nafile. Akşama doğru ise "paraya ihtiyacın var, başka bir şeye değil. utanılacak bir şey yapmıyorsun. sakin ol ve çalışmaya devam et" diye diye kendimi motive ederek çalışmaya devam ettim.
Böylece motivasyonumu bi gıdımcık yükseltmiş olsamda, geçen haftalarda yanlarından geçerken hava attığım insanların masalarını elimdeki bezle silerken motivasyon falan kalmadı. Düşmez kalkmaz bi allah.

Neyse işte, hava attığım insanların masalarındaki boşları topladım, önlerindeki kül tablalarını falan alıp sildim böyle böyle kendime iyice geliverdim. Gece paydos ederken, çöp poşetleriylede ortalıkta göründüğümde de artık iyice alışmıştım. Hele birde kırık bi arabamız var, ben o arabaya çöpleri doldurup, skaince kimse görmeden kenardan gidip geleyim derken, bu kırık arabanın çıkardığı bi takırtı sesi varki, dönüp bakmayan kalmadı. Kalmayınca da, benim kenardan gitmeme de gerek kalmadı.
Neyse işte bu da böyle anı oldu. Bakalım utanılacak işler yapmadan, yaşamadan daha neler görcez, neler yaşıycaz.
Sevgili murat övüç'ün de dediği gibi "hepppiniz öpüyoreeeee"