Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

21 Haziran 2017

bu ay aldığım yeni ev arkadaşım hakkında bir iki şey

Geçen hafta, daha önce tanıştığım bir gay arkadaşı, yeni ev arkadaşı olmak üzere evime aldım. Yani bu seferki ev arkadaşım, önceki ev arkadaşlarımın aksine, erkeklerle yatan bir erkek.
Böylece gay ev arkadaşı edinmeme yeminimi de bozdum. (gerçi böyle bir yeminim yoktu, ama gay ev arkadaşı almamaya özen gösteriyordum. malum, herkes gibi bende içten içe homofobik bir homoyum)

Geçen onunla, sağdan soldan, havadan cıvadan, kıldan tüyden şeyler hakkında konuşurken, gay ev arkadaşı almama konusunu ona da "ya aslında gay ev arkadaşı almamaya dikkat ettim hep" dedim ve bunun üzerine o "ya allah seni inandırsın, aslında bende hep gay ev arkadaşlarından kaçtım. zaten bugüne kadar da hiç gay ev arkadaşıyla aynı evde kalmadım" dedi.

O böyle söyleyince ben kendimce nedenlerimi;
"gay olsun veya olmasın gibi bir takıntım yok. ama daha önce bir iki sefer gay arkadaşlık sitelerinde, ev arkadaşı ilanı verdiğimde, ilana cevap verenler adeta yatağa girecek birine bakıyorlarmış gibi hep seks odaklı bir beklentiyle yazdılar ve bende bu yüzden, gay ev arkadaşı almaya tövbe ettim. bir de biliyorsun, biz gayler sürekli sikişiyoruz ve yaşadığımız yerler çok kısa bir süre içinde doğal kerhanelere dönüşüyor. sanırım bunu da sevmiyorum. hatta bu huyumuzdan nefret bile ediyorum diyebilirim." dedim.

güldü ve gülüşünden cesaret almış olarak devam ettim:
yani sonuçta ibneyiz diye, tavşanlaşmaya gerek yokki. iki erkek yalnız kalınca seks yapmak zorunda değillerki. ama bizim alemi biliyorsun. çok fazla seks yapıyoruz ve hatta yapmak zorundaymışız gibi yaşıyoruz. kendi cinsimizden biriyle tanıştığımızda, seks yapmacayacaksak muhatap bile olmuyoruz" gibi bir davranışla yaklaşıyoruz. ki bu da bana iğrenç geliyor." dedim.

cümlem üzerine ve zaten cümlelerimi kurarken o yine gülümsüyordu. cümlemin biteceğini ve artık gülümsemeyi kesip, konuşma sırasının olan geldiğini ses tonumdan anladığı için o şöyle konuşmaya başladı:
"evet ya biraz öyleyiz. bunu bende sevmiyorum. bu yüzden gay arkadaşlar bile edinmiyorum. sanırım biraz tuhafız ve seks'e takıntılı olduğumuzun farkında değiliz. ya da kabul etmek istemiyoruz. bilmiyorum ve açıkçası bende bundan rahatsızlık duyuyorum." dedi.

onunla olan bu gizli homofobik tadında konuşmamızdan sonra, kafalarımızın hemen hemen aynı olmasına sevindim. yani sonuçta tanıştığımız her erkekle yatmak zorunda olmadığını bilen eşcinsel bir erkekle karşılaşmaktan uzun zamandır ümit kesmiştim.
zaten kalp, kanı sadece sike pompalıyormuş gibi yaşamak sıkıcı. oysa kalp, kanı beyne de pompalar. yıllardır tüm bilimsel veriler böyle diyor. ama hayat gay'lere farklı bir deneyim yaşatıyor. bu da ayrı tabii..

ev arkadaşım iyi bir çocuk. benden 2 yaş küçük. boyu ise benden 18 cm uzun. hafif cüsseli bir tip, ama spor yapmadığı için, vücudundaki yağlarının çokluğundan dolayı meme uçları aşağı doğru sarkmış. bazen atlet giydiği zaman alıcı gözle bakıp, onu seksi bulduğum olmuyor değil. ama hemen sonrasında omzundan sırtına doğru inen kılları gördüğümde, soğuyuveriyorum.

burnu ve ağız yapısı da hoş. konuşurken sürekli ağzından tükürük sıçratıyor ve bu yüzden ilk günlerde yaptığım tükrük banyolarından sonra çok fazla yakın olmamaya özen gösteriyorum. o konuşurken ben genelde salonun öteki ucunda oluyorum ve böylece o konuşurken ağzından tükürük sıçrasa bile, ben göremeyeceğim için yüzü de kızarmamış oluyor.

onun dışında esmer bir teni var. çok tatlı ve insanda, hemen dokunma hissi veren bir esmerlik bu. gözlerinin hafif şehlasından dolayı da, sempatik bir hali var. kirli sakal da yakışıyor piçe. hafif kırlaşmaya başlayan saçı, sürekli gülmeye hazır duran yüzüyle, insanda güvenilir, zararsız ve iyi biri intibası yaratıyor. bu iyiye delalet.

eğitimli biri de. daha önce okuduğu okulla ilgili olarak, 2 yıl öğretmenlik yapmış ama sonrasında yapmak istediğinin öğretmenlik olmadığına karar verip istifa etmiş. sınavlara girip istediği bölüm olan ingiliz dili ve edebiyatı'nı kazanmış ve şimdi o bölümü okuyor. ingilizcesi çok iyi olduğu için de, okul okurken, aynı zamanda ingilizce dersleri de verip, ailesine yük olmadan kendi hayatını yaşayıp gidiyor.

ailesi dedim de, babası bir kaç yıl önce ölmüş müslüman bir inşaat amelesiymiş. annesi ise bir yahudi. babası ve annesin tanışması ise; babasının, annesinin evlerinin inşaatında çalışmaya başladıklarında tanışmışlar. yani teeee 35-40 yıl önce falan.

annesi ve babası birbirlerini ilk gördüklerinde hemen aşık olmuşlar ve gizli gizli buluşmaya başlamışlar. sonra evlenmek istediklerinde, bunu ailelerine söylemişler ve aileler karşı çıkmış. çünkü biri müslüman aile, diğeri yahudi aile. iki aile de birbirlerini istememişler ve çocuklarının birbirleriyle konuşmasını, buluşmasını yasaklamışlar. bir süre sonra çocuklar bakmışlarki, aileleri ikna edemiyorlar, onlar da evden kaçmışlar. her iki aile de bunları reddetmiş ve böylece onlar da kendi hayatlarını kurup 3 çocuk dünyaya getirmişler. çocuklardan en küçüğü, işte benim ev arkadaşım.

annesi, kocası öldükten 1-2 yıl sonra müslüman olmuş. yahudi'liği sevmiyor ve saçma yahudi inançlarının bir çoğunun, müslümanlığa da karıştığını gözlemlediği için, gerçek müslümanlığın yaşanılmadığının ve hatta müslümanlık inancı diye yaşanılmakta olan bir çok ibadet'in yahudilik kaynaklı olduğunu dile getiriyormuş.

çocuklarını da bu yüzden yahudi olarak değil, kocasının gerçek müslümanlığı yaşamasından dolayı, müslüman olarak yetiştirmiş. diğer çocukları bilmiyorum ama ev arkadaşım olan çocuğu, gerçekten müslümanlığı araştıran ve araştırdıktan sonra kendine müslüman demeye başlayan biri. son bi kaç yıldır bende müslümanlığı kur'an kaynaklı öğrenmeye başlayan biri olarak söyleyebilirim ki; onunla islam'a olan bakış açımız da aynı.

bu arada sevmediğim yönlerinden biri de sadece ingilizce kitaplar alıp okuyor ki buna sinir oluyorum. türk edebiyatına hiç ilgisi yok ve hatta "hiç olmayacak"ını da söylüyor. çünkü onu çeken şey ingiliz edebiyatı. özellikle ilk eserlere bayılıyor.

ibranice, fransızca, ingilizce, biraz da ispanyolca ve ana dili türkçe de olmak üzere 5-6 dil biliyor. bu çok güzel bir şey. onunla gurur duyuyorum :)

19 Haziran 2017

aileden nefret etmek veya aileyi özlemek

ailemi özledim. sevmesem de özledim.
insan özlüyor yani. çünkü, ot bok püsür gibi yerden bitmedim, gökten düşmedim, ya da bir kimyager tarafından laboratuvarda yaratılmadım. tüm insanlar gibi bir anne doğurdu beni.
kardeşlerim var. sevmesem de varlar. eğer onlardan önce ölmezsem, yaşamım boyunca hep var olacaklar. onları da özledim.

ailemle kavga etmeyi özledim. birbirimize düşman düşman bakmayı ve sanki düellodaymışız gibi hep tetikte olmayı özledim.
evet, onlardan nefret ediyorum ama elimden olmadan da özlüyorum. bunu önleyemem, önleyemiyorum.

zaten sıkıldım bu şehirden, bu kalabalıktan, bitmeyen koşuşturmadan, denizden, havadan, sudan. hepsinden, her şeyden sıkıldım.
bir müddet uzaklaşmak istiyorum, bir müddet yok olmak istiyorum istanbul'dan.


16 Haziran 2017

yalancının mumu

bir kaç aydır işsizim ve bu yüzden evde göt büyütüyorum. ilk istifa ettiğim günden bu yana, birikmiş paramın verdiği o huzurla yaşadım geldim. ama sanırım önümüzdeki ay param bitecek ve huzur denilen o şeyi mum ışığıyla arayacağım. 

ilk cümleden yola çıkarak şunu da söylemeliyim ki; hayat romantik, tatlı, seksi veya başka bir şey değil. hayat başlı başına sıkıcı bir macera. 
tabii insan olmanın verdiği gereklilikten dolayı da; hep ne olacak adlı bir gizemle örülü.

ne olacağını hepimiz merak ediyoruz ve son nefesimize kadar da merak edeceğiz. 
bu yüzden olsa gerek, yaşarken plan yapamıyorum. hatta planlı yaptığım hiçbir şey yok, yapmaya çalışınca da olmuyor. ya da ben yapamıyorum. 
aslında doğrusu bu olsa gerek. yani benim yapamamam. çünkü, hayatım biraz düzene girince hemen panikliyorum. sanki kötü bir şeyler olacakmış gibi, sanki bi yere kapanmışım veya kapatılmışım gibi bir hisle dolup taşıyorum ve öyle olunca da her şeyi dağıtıyorum.

tabii bundan yola çıkarak şunu söyleyebilirim ki; sadece düzene girmekle alakası yok. genelde işi, beraber çalıştığım insanların benden yalan söylememi beklemeleri ve hizmet verdiğimiz insanların gözünü yalan söyleyerek boyamamı istediklerinde bırakıyorum. evet bundan rahatsızlık duyuyorum ve o yüzden işi bırakıyorum. 
çünkü para kazanırken yalan söylemek zorunda olmayı 25 yaşımda bıraktım ve tamamen yalansız olacak bir hayat kurmaya kalkıştım. hem rızkı veren allahtır ve temiz bir rızık için doğruluk üzere olmak yeterdir. buna iman ettim.

yalan söylemeden yaşamaya karar verdiğimde 25 yaşındaydım. sonraki 3 yıl boyunca yine yalan söylemeye devam ettim ama en azından eskisi gibi değildi. bu süre içerisinde yalan söyleme sayımı gittikçe düşürdüm ve öyleki artık nerdeyse aylardır hiç yalan söylemediğim günleri bile yaşamaya başlamıştım.
son 4 yıldır ise arada ağzımdan kaçırdığım 1-2 yalan dışında, (çoğunlukla eski alışkanlığımdan dolayı) hayatımda olan insanlara hiç yalan söylemiyorum. söylemedim de.

zaten beni yalan söylemeye iten veya yalan söylemek zorunda bırakan insanları uyarıyorum ve ne olursa olsun, yalan söylemeyeceğimi söylüyorum. bu yüzden farklı işlerimdeki 2 patronumda da azar işittiğim olmuştur. ama sikimde değildi. her ikisinde de bastım istifayı çıktım. 
işten çıktıktan sonraki süreç biraz zorluydu ama sonuçta doğru yaptığını bilmenin verdiği huzur hissi insanı sakinleştiriyor. bir kaç aylık işizlik macerasından sonra ise, eski işlerime oranla daha iyi işlerde, daha iyi maaşlarda çalıştım. çünkü allahın eli yoktu ve bu yüzden olsa gerek hemen iş bulunmuyordu.

yalan söyleyerek çalışmama durumunu "zorlu bir duruş" olarak görüyorum. evet zorlu, ama aynı zamanda karşındakine de bi soğuk duş etkisi yaratarak kendisine gelmesini sağlıyor. mesela daha önce çalıştığım bir ofisteki patronum müşterilerimizden birine yalan söylememi istediğinde "ben olmayan bir şeyi söyleyemem, eğer söylenmesi gerektiğini düşünüyorsan da sen söyle" demiştim. toplantının ortasında göt gibi kalmıştı, ama daha sonra benimle olan konuşmalarında doğru konuşmaya özen gösterdiğini fark etmiştim. üstelik işten çıktıktan ayla sonra da bi yerlerde karşılaştığımızda çok saygılı davranmıştı. hatta sanırım bunu bilerek hissettirmişti.

insanlar benimle çalışmak istediklerinde, ne olursa olsun yalana söylemeyen biri olduğumu bilerek benimle çalışmalılar ve istekleri de bu doğrultuda olmalı.

yani tamam cinsel hayatımda çok kıvırıyor olabilirim ama bu insan ilişkilerimde de kıvırtabileceğim veya kıvırma hakkımı kullanmamı gerekli kılmaz. 

sadece iş hayatımda değil tabii, genel hayatımda da yalan söyleme sayımı düşürdüm ve dediğim gibi son bi kaç yıldır alışkanlık dışında aniden ağzımdan çıkan 1-2 yalan dışında hiç yalan söylemedim. arkadaşlık ilişkilerim veya gündelik tanışmalarda da yalan söylemeyi yok ettim. böyle yapınca arkadaşım kalmadı ama doğrusu bundan çok da şikayetçi değilim. hatta tuhaf derecede mutlu bile sayılırım.

hayatıma giren insanlara ise daha en başından hiç yalan söylememe takıntımı edindim. bunu büyük bir başarı ad ediyorum kendime. çünkü hiç yalan söylenmeyen bir arkadaşlık kadar değerli olan hiçbir şey yok. bunun tadını zamanla daha fazla almaya başlıyorsunuz.
üstelik kimseden saklayacak bir şeyiniz de olmuyor, kimseden korkunuz da kalmıyor, kimseyi ve kendinizi, gelecekteki olası kırgınlıklara da itmiş olmuyorsunuz. en güzeli bu şekilde ve kafanız hep rahat bi şekilde yaşıyorsunuz. hatta çoğu zaman, geceleri de kafanızı yastığa bıraktığınız an uyuya kalıyorsunuz. çünkü gün içindeki yalanlarınız kafanızda dönüp durmuyor.

bu şekilde daha mutlu olduğumu ve daha fazla mutlu olmaya devam ettiğimi de fark ettim. 
öte yandan konuşurken yalan söylemesem de, yazarken çok yalan şeyler yazıyorum. bunu nasıl yok edebileceğimi ise bilmiyorum. bunu yok etmek istiyor muyum, onu da bilmiyorum.


11 Haziran 2017

babamın boku

12 veya 13 yaşında falandım. Yani yaşımın kaç olduğundan emin olamadığım ama babamın abimlere misafir geldiği yazdı.
Bana, abim ve yengem baktıkları için, o yaz babamın gelişine sebepsizce sevinmiştim.
Sanki bir babam olması hissini ilk defa yaşadığım bir yaz gibiydi.
Çünkü o güne, kadar bazen mahalledeki çocukların, babalarının elinden tutması gibi şeylere çok fazla şahit olmaya başlamıştım ve doğrusu sanki kıskanıyordum da.

Çünkü abim bana bakıyordu ve doğrusu en yakın olduğumuz zamanlar, beni dövdüğü anlar yalnızdı. Bu yüzden diğer çocukların, babalarıyla olan ilişkileri daha masum ve daha sıcak geliyordu bana.

Yanımda babalarıyla konuşmaları, harçlık almaları, tartışmaları bile çok sıcaktı.
Hani tartışmaları diyorum ama öyle ciddi tartışmalar da değil, daha çok babalarına, istedikleri şeyi aldırmaları üzerine oluyordu. Şimdi bile o arkadaşlarımdan birinin, yanımdayken babasına, ona bisiklet alması için attığı trip hâlâ gözlerimin önündedir. O dişlek ağzıyla nasıl da "yaaa eeee baba, senden de ilk defa bişiy istedik, onu bile almıyorsun" deyişi ve babasının onu kendine çekip öpmesi, şimdi olduğu gibi o zaman bile çok tatlı gelmişti.
Zaten baba, çocuğun, sonsuz trip atma hakkının olduğu birinden başkası değil.

Yukarda "abim dövüyordu" falan dedim ama haksızlık etmiyeyim, çünkü her zaman dövmüyordu, bazen yüzümü tükürükle yıkarsa kendimi daha şanslı bile sayıyordum. Ama tabi aşağılanmış olma durumum kötüydü.
Bu dayak veya yüzümü tükürükle yıkaması sonrasında yaşadığım aşağılanma hissini ise, bi kaç günlük, hiç kimse ile konuşmama ve sadece su içmek gibi tepkimlerimle dile getirerek rahatlıyordum.

Bunu çok bilinçli yaptığım da söylenemezdi. Ama hiç kimse ile konuşmayıp sessiz durunca dikkat çektiğimi fark etmiştim ve bu yüzden, abim ve yengem, bi kaç gün öncesine nazaran, bana daha iyi davranmaya başladıkları için kendimi daha iyi hissediyor, aşağılanma duygusunu da bastırmaya başladığım için yavaş yavaş yok olduğunu hissedebiliyordum.
Yemek yeme durumu ise işte onların zorlamasıyla ne kadar yiyebileceksem yiyor, sonrasında ise sofradan hemen kalkıyordum.

Neyse işte böyle günlerin bolca yaşandığı bir yazdı ve babam o yaz misafir olarak gelmişti.
Tabii misafir olarak gelmişti ama doğrusu şu ki, 1-2 yaz önce beyin kanaması geçirmiş, hastanede geçirdiği günler sonrasında toparlanınca taburcu olmuştu.
Beyin kanaması geçirdiği için de, artık inşaatlarda bekçilik vs yaparak çalışmıyordu.
Bekçilik yapmaması güzeldi, zaten oğulları kendi işlerini kurmuş, para kazanmaya başlamışlardı ve o da bu yüzden artık zorunlu bir emekli hayatı yaşıyordu.

Beyin kanaması geçirmesinden bir süre sonra (veya tam da beyin kanamasıyla beraber)ise Alzheimer hastalığına yakalanmış, bu yüzden de emekliliği % 100 hak etmişti.

Alzheimer hastalarının ne kadar büyük bir yük olduğunu anlamak için, ailenizde böyle bir hastanın olması gerekir. Aksi takdirde anlayamazsınız.
Çünkü 60-70 yaşlarında biri aniden çişini oturmakta olduğunuz odanın ortasına yapar, kakasını zaten hiç tutamaz, konuşmayı zamanla unutmaya başlar, size dönüp "sen kimsin" diye sorar ve hatta kendi yaptığı ve oturmakta olduğu gecekonduya bakıp "burası neresi, neden burdayız" diye sürekli sorup durur.

Bir anda kusmalar, durduk yere çıkardığı kavgalar, kendi kızlarına ve erkek çocuklarına ettiği sikmeli-sokmalı küfürler, artık normalleşir. Çünkü altına sıçtığında onu sobalı bir evdeki banyoya sokup temizlemek her şeyden daha zordur. Adeta ölmesi, sizin için bir kurtuluş olur.

Belki de ben, o çocuk halimle babamdan çok sorumlu olmadığım ve tamda hastalandığı yıl abimlerle başka bir ilde yaşamaya başladığım için, ölmesini hiç dilemedim. Ama eminimki ablamlar ve diğer abimler, babamın bir an önce ölmesi için, sık sık allah'a yalvarmışlardır. Bundan eminim. Çünkü biz de normal bir aileydik. Dünyaya sadece mutlu olmaya gelmiştik, bokla püsürle uğraşarak mutlu olamazdık ve zaten bir türlü de olamıyorduk.

Babamızın ölmesini dilememiz, babamızı sevmediğimiz anlamına gelmez. Ama doğrusu şu ki; doğunun en soğuk ve en uzun kış süren illerinden birinde, 60 -70 yaşlarında götü boklu bir adamı temizlemek için sobalı bir evin banyosuna sokup üstünü çıkarmaya çalışmak, atomu parçalamaktan daha zordur. Çünkü sizi tokatlar, yumruklar, kızı veya oğlu olmanıza rağmen küfür eder, en hafifinden ise durmadan yüzüne tükürür.
Zaten aklının yerinde olduğu zamanları veya aklının gittiği anları kestiremezsiniz, bu yüzden hep tetikte olur, en azından aklı yerindeyken olabildiğince temiz tutmak için elinizden geleni yaparsınız.

Ablamların, ellerinden geleni fazlasıyla yaptıkları dönemlerde, babamın kullandığı ilaçlarda işe yaramaya başlayınca, artık eskisine nazaran daha iyiydi.
İyi olunca ve mevsim de yaz olunca, yanlarında kaldığım abim, onu gidip bi kaç günlüğüne bulunduğumuz şehre getirmişlerdi.

Gün içinde babam, daha çok evde kalıyor ve bazen dışarı çıkıp gezdikten sonra eve dönüyordu. Hatta bir keresinde, abimin dükkanına gelmişti ve o gelmeden önce yengem telefon açtığı için, ben de gidip onunla yürümüş sonrasında ise beraber abimin dükkanına gitmiştik.

Yürürken elinden tutmak hoşuma gitmişti, ama tabii hoşuma gitmesinin bi nedeni de, herkesin olduğu gibi benimde bir babam olduğunu gösterme hevesimden kaynaklanıyordu.
O günkü mutluluğumdan dolayı, yüzümün aldığı şekil, arkadaşlarımın yanıma gelip "o kim, deden mi?" diye sormalarından sonra bi anlığına asılsada, hemen toparlanıp "babam" deyip elinden daha sıkı tutmamla, moralim tekrar düzelmişti.
Zaten bu el tutmadan önceki elini tutma olayım ise, sanırım, ilk okul 3üncü sınıfa giderken, dişimin balon gibi şişmesi ve öğretmenimin rapor yazıp, beni sağlık ocağına göndermesi sırasında olmuştu. Sağlık ocağına babam götürmüştü ve ben yolda elini tutmuştum.

Şimdi yıllar geçmişken ve ben artık çocukluktan çıkmaya başlamış, babam ise çocuklaşmaya başlamışken yine elele tutuşuyorduk. Hayat böyledir işte. İnsan doğar, çocukluğunu yaşar, erişkin biri olur, sonra yaşlanır ve çocukluğuna geri döner.

Babam bir kaç aydır çocukluğuna dönmüyordu ve kakasını tuvalete yapıyor, hepimizi de tanıdığı için küfür de etmiyordu. Bu iyiye alametti ve bu yüzden yanımızdaydı.

Akşama doğru babamı tekrar eve götürmüş, günü de kazasız belasız bitirmiştik.
Ertesi gün ben kalkıp dükkana geldim, gün geçmeye başladı ve öğlen saatlerinde telefon tatlı tatlı çaldı. Arayan yengem'di ve "babamın 1-2 saat önce evde çıktığını, sokakta göremediğini ve konu komşu ile aramalarına rağmen bi yerde karşılaşmadıklarını söylüyordu" bende "neden onu tek başına dışarı bırakıyorsunki" gibi bir şey söylemiş telefonu kapayıp, dükkanı kapısını kitlediğim gibi sokaklarda onu aramaya başlamıştım.
Çarşı merkezine gitmeme 2-3 sokak kala hâlâ bulamayınca, bir umut "belki, eve dönmüştür" diye düşünerek, büfelerden birine girip eve telefon açmıştım.
Evet bulunmuştu, evdeydi.

Meğer bir kaç aydır normal yaşayan babam, evden çıktıktan sonra bilincini kaybetmiş ve sokaklarda başıboş gezinip dururken, bir kaç saat sonra kuzenlerimden biri tarafından fark edilince tekrar eve götürülmüştü.

Günü kazasız belasız, sağ salim tamamlama sevinci içerisinde bitirirken, akşam yer sofrasında hep beraber yemek yiyorduk, babam ise diğer odada uyuyordu.
Abim ve yengem babamın hastalığından konuşmaya başlamışlar, yengem, babamın başına bir şey gelmesinden korktuğu için abime, tüm haklılığıyla "bunu gönderelim, kızları baksın, burda biz bakamayız, başına bir şey gelir" falan deyip duruyordu.
Haklıydı da, sonuçta bir kaç aydır normal olan ve tüm ihtiyaçlarını yavaş yavaş da olsa, kendisi karşılayan babam altına sıçmaya başlarsa ortalığı bok götürecekti.

Tabaktaki yemeğim bitmeye yakın, yengem ve abim kendi aralarında tartışmaya başlamışlardı. Yengem, abime "bir an önce gönder, yoksa başına bir şey gelirse, herkes beni suçlar" diyordu. Abim de "tamam tamam" diyordu.
Uzayan tartışma sonrasında yengem abimi söz düellosunda alt edince abim bana dönüp, yengeme hak verdiğini fazlasıyla belli ettiği bir ses tonuyla "he yaw, yarın götür at arabaya gitsin, bunla mı uğraşacaz" dedi ve ben o anda ağzıma götürdüğüm lokmayı zorla yuttuktan sonra, abim ve yengeme dönüp "sanki bir eşyadan, bi kutudan bahsediyorsunuz. götüreyim arabaya atayım" dedim.

Cümlem bittiği anda, ikisinin de yüzü buz kesti, ben ise elimdeki kaşığı yere bıraktığım gibi sofradan kalkıp mutfağa gittim.
kendi kendime, onlara karşılık söylediğim cümlenin doğru olup olmadığını tartışırken, 3 bardak su içtim ve sonra da yatak odası olarak kullandığımız odaya geçip, yer yatağını serip uyumak için yatağa girdim.

Bu arada içerde kaşık çatal sesleri çoğaldı, sonra sofra toplandı, abim ve yengemin konuşmaları artıp azaldı ve aradan 5-10 dakika geçmiştiki, abim odamın kapısını açtığı gibi üstüme çöreklenip beni bi güzel patakladıktan sonra kapıyı çarpıp gitti. Çünkü yengem, abimi, beni dövmesi için ikna etmişti.

Yorganı üzerime çektim, tüm sesimi kısabildiğim kadar kısarak ağladım ve sonra da uyumaya çalışırken uyuya kaldım.

Sabah uyandığımızda, gece hiçbir şey olmamış gibi gün başlamış oldu. Babamı, yediğim dayak karşılığında arabaya atmadık, o da, hafta sonuna kadar gayet normal sağlıklı bir adamın yaşaması gibi günlerini geçirmeye devam etti. Yani işte; tuvalete sıçtı, kafayı yiyip küfür etmedi, hepimizi tanımaya devam etti.
Bu arada günler geçti hafta sonu geldi çattı ve abim, babamı alıp kendi arabasına attı, yüzlerce kilometre ötedeki ablamlara bıraktı geldi.
Artık babam kafayı yese bile, önemli değildi. Nasılsa pisliğiyle uğraşacak olanlar, diğer çocuklarıydı.
Diğer çocukları, yaklaşık 8-9 yıl babamın şişiyle, bokuyla uğraştılar. Sonra da zaten babam öldü.

(Babamın ölümü hakkında: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2010/09/baban-anan-nerde-sikip-sana-hamile.html)

8 Haziran 2017

amsiklopedi

biliyor musun, serçeler yumurtlamazmış.
gergedanların sol gözü kör ve göz bebekleri küçüklüğünde bir kalbe sahiplermiş.
köpeklerin, günde en az bir defa kendi boklarını yediklerini okumuştum bir yerlerde.
zaten (aslında söylememe gerek yok ama seninle konuşmak hoşuma gidiyor) kedilerin aslında sadece tek bir canı var.

güneş, yılda 213 dünya büyüklüğünde enerjiyi uzay boşluğuna atarmış.
yıldızlar, en iyi kutup bölgesinde görünürlermiş.
kara delikler aslında beyazmış ama uzayın karanlığının yansımasından dolayı siyah görünüyorlarmış.
zaten kutup yıldızı'nın diğer adının da kuzey yıldızı olduğunu herkes bilir.

biliyor musun?
yukarıdaki cümlelerin 2'si hariç hepsini salladım. çünkü seninle konuşmanın her türlüsü hoşuma gidiyor.


5 Haziran 2017

ev arkadaşı rezilliği

Saat 02:29
Uyku tutmadı, anime izlemekten de gözlerim büyüdü.
Animeden sonra kitap okudum, çünkü bu ara kitap okumak artık sıkıcı gelmiyor. Bir kaç gün öncesine kadar fena sıkılıyordum ve bu yüzden okumayı kesmiştim. Şimdi yine başladım.

Dün yine oruç tuttum. İnsan bi şeyi bir kaç sefer üst üste yapınca onun normalliği ve kabullenebilirliliği daha kolay oluyor.
Hem oruç tutmak da zaten abartılacak bir şey değil. Hepi topu belirlenen vakit aralığı boyunca bir şey yemeyeceksin o kadar işte.
---
Öküz'le yine kavgalıyız Daha doğrusu zaten hep kavgalıyız. O kadar çok kavga ediyoruzki, ilişkimiz var mı yok mu emin değilim. Bence birbirimizden başka kavga edecek kimsemiz olmadığı için beraber takılıyoruz.
Seks yapmama dönemim hala bitmedi. O da fena halde kızgın ve kızgınlığını alt edemediği zamanlarda, illa beni sik diye tutturuyor. Oysa sikim kalkmıyor ve hatta çoğu zaman kalkmasını da istemediğimi fark ettim. Zaten bu ara seks yapmadığımız için kavga ediyoruz.
---
3 aydır işsizim. Yeni iş arayışlarım oldu ama maaş'da anlaşamadık. Ölü seviciler, ay boyunca asgari ücrete sikişecek eleman arıyorlar.
Biliyorum asgari ücrete razı olacağım günler de olacaktır, ama o günler henüz gelmedi ve ben görüşme esnasında, maaş pazarlığı yapan insanları aşağılamaktan zevk alıyorum. Bunu yapmak dehşet zevkli.

Amacım aslında birini aşağılamak değil, ama asgari ücreti trilyon verecekmiş gibi bir havayla sunmaya kalkışanları "yani şirketiniz çok güzel, çalışma şeklinizde rahat görünüyor ama çevremde verdiğiniz maaşa çalışacak kimse yok" deyip direkt kalkıyorum.
---
Önceki ay ev arkadaşı almıştım ama 2 hafta önce polis zoruyla evden çıkardım. Piç kirayı vermiyordu, faturaları da ben ödüyordum. Baktım zaten işsiz güçsüzüm ve bir de sürekli ev konusundaki sorumsuzluklarıyla da başımı ağrıtıyor, dedim "üff bi de bunu çekemem"

"Çık" dediğimde "çıkmam" falan filan dedi ama iplemedim. Zaten 3 hafta mühlet vermeme rağmen de ev bakmadı. Çünkü ev bakmaktan daha önemli işleri varmış. Evet haklı, çünkü ipsiz sapsız insanların hiç boş vakti olmaz.
Neyse işte, verdiğim süre dolduğu gün, öğlen saatlerinde telefon açıp "akşam eve gelme, gelirsen kapıyı açmam, eve girmek için ısrar edersen de polis çağırırım" dedim.
Boyum kısa olduğu ve sesim de fazla erkeksi olmadığı için olsa gerek, beni ciddiye almadı ve "girerim, mirerim" deyip durdu.

Akşam oldu, gece 12:00'de çıktı geldi. Kapıyı arkadan kitlediğim için eve giremedi ve zili çaldı, üst zinciri çıkarmadan kapıyı açtım ve "istersen orda dur, eşyalarını toplayıp çantanı vereyim" dedim ama bu bastı hakareti. Neymiş, beyfendinin çaputlarına dokunamaz mışım falan fıstık.
Dedim "bekle o zaman polis çağırayım, polis eşliğinde eve girer çantanı toplar çıkarsın"
Ben böyle diyince soytarı küplere bindi, bir sürü ağız dalaşı ve kapı yumruklama olayı gerçekleşirken 155'i aradım ve kapının dandanları arasında derdimi polise anlattım.

30 dakika sonra 1'i iyi(gençti bu), 1'i kötü(yaşlıydı, belliki meslekte pis işler yapmaktan ve büyük ihtimal hakkında soruşturmalar açılmış olmasından dolayı ilerleyemeyen) 2 polis geldi, bir kaç lak lak ettiler falan, dedim "ben bu adamın evime girmesini istemiyorum. eğer girecekse de sizden biriniz eşliğinde girsin, eşyalarını toplayıp gitsin"

Yaşlı olan, bana biraz fırça atmak ve nasihat etmek arasında uzun bir konuşma yaptı, ama ben yine kabul etmedim. En sonunda inatçı olduğumu iyice bellediğinde benim söylediğimi kabul ettiler ve bizim soytarı, genç olan polis eşliğinde eve girip pırtını topladıktan sonra siktir olup gitti. O gidince kafam rahatladı.

ve şunu bir daha anladım ki;
37 yaşında olmasına rağmen, kendi sorumluluğunu başkasına yüklemeye çalışan insanları sevmiyorum.
karşısındakiyle, konuşmayı bilmeyen insanları sevmiyorum.
başkasının duş havlusunu izinsiz kullananları sevmiyorum.
öğlen saat 13:00'de kalkıp iş güç yok diye ağlayıp sızlananları sevmiyorum.
traş makinamı kullanan adamları sevmiyorum.
sürekli yalan söyleyen insanları sevmiyorum.
dürüstlükten birazcık olsun nasiplenmemiş olanları sevmiyorum.
günde 2 koca nargile içen varoş kafalıları sevmiyorum.
yapacağı iyilikle, insanları kendine borçlandırmaya çalışan tilkileri sevmiyorum. ve daha neler neler.
Bu macera da bitmişken, geçen gün başka bi ev arkadaşıyla konuştuk. Bakalım bununla ne maceralar yaşayacağız.

Bende durumlar böyle, siz de nasıl? Hala musmutlu musunuz?

31 Mayıs 2017

korkular ve korkularım

Adsız'ın biriyle şu yazı( ilişki öldü beybi yazısı)nın altında yorumlaşmıştık ve başka bir yazının altında, yorumunun uzun olduğunu söyleyince mail atmasını söylemiştim, o da attı. Ben de ona "dilersen mailini post olarak yayınlıyıp, aynı zamanda öyle de cevap vereyim. sen de cevabın olursa yine mail atarsın ve ben onu da posta ekleyerek güncelleştirerek ilerleriz" dedim ve o da kabul edince, mailini buraya aldım. işte o mail:

Adsızın adı: Rastgele
Mail konusu: Korkular ve korkularım
Yeni yazının altına yazacağıma söz vermiştim. Resmen bu yazıda tamamen kendimden bahsedeceğim sana. Belki nedenini tam olarak verememiş olabilirim ama tahmin edilebilir olduğundan eminim. Bu arada ismim yerine bana "ADAŞ" diyebilirsin. Çok önceden sana mesaj atmıştım, bu insan hakkında bahsetmiştim. Benimle öpüşürken başkalarıyla sevgili olmaya devam ediyor falan demiştim. Neyse:

Lise 2 ye gidiyorum. Öncesinde kibar olduğum için ve çoğu erkeklere kıyasla zıt bir yapım olduğu için, genelde gamzelerimin çok tatlı olduğunu söyleyen kızlarla takılırdım. Aslında onların yanına gitmek istemezdim hiç, fakat ergen kafasıyla kim olursa olur diye geçiriyordum. 

Lise 2 de birisiyle tanıştım. İsmi benim ismimle aynıydı. İsimlerimiz aynı olmasına rağmen, karakterlerimiz tamamen farklıydı. Arkadaşlığımız ilerledikçe, bir gece bizim evde kalmasını istedim. (Bu arada onunla bir şeyler yaşamak için davet etmedim çünkü nasıl biri olduğumu o aralar tam olarak bilmiyorum.) Çünkü o insan hakkında çok kötü yorumlar geliyordu, mesela çok küfür eder, annesinin cüzdanından gizli gizli para çalar, sürekli kız peşinde dolaşır ve ertesi gün bakmaz, arkadaş ortamı baya kötüdür gibi. 
Ailemden dolayı, bunların hepsi bana "terbiyesizlik" olarak öğretildi ve hayatında görebileceğin en terbiyeli insandım.

Bizim eve geldiğinde, kendimiz hakkında konuştuk ve beni çok değer verdiği bir insan olarak gördüğünü bundan dolayı bana yalan söylemek istemediğini söyledi ve ne varsa döküldü. Tüm bu kötü söylemlerine rağmen, yine de bir şey demedim. Arkadaşlığımızı bitirmek istemedim. 

Gece saat 12'yi geçtiğinde, yatakta yatarken, televizyon izlerken ilk sevgilisiyle nasıl seviştiğini anlatmaya başladı. O kızla bir evde olduğunu, deli gibi öpüşüp durduğunu söyledi. O ara klasik erkeklerin yaptığı hava atma olaylarına girdi. Yani "Bak şimdi sen o kız ol, o kız burada böyle duruyordu, ben de tam karşısında böyle duruyordum, suratlarımız böyle birbirine çok yakındı." dedi. 

Gerçekten olayı canlandıra canlandıra anlatıyordu bana. Yüzümüz o kadar yakınlaştı ki, birden öpüşmeye başladık. Bana kardeşim diyen insan, benimle öpüşüyordu. 
O günden itibaren, ara sıra öpüşmelerimiz devam etti. Hatta ben şerefsiz ve piç taraf olup, öpüşmek ve yiyişmek istemediği zamanlar bile onu zorladım.

Benimle öpüşmesine rağmen, sürekli sevgili bulma peşindeydi. Facebook, instagram falan hepsinden kızları ekliyordu. Ben ise bu ilk defa öpüştüğüm insanı, erkeği, hiç bırakmak istemiyordum. 

Günler böyle devam edince, onu aşırı kıskanmaya ve kıskandığım insanlarla konuşmamasını söylemeye kadar gittim. 
Sevdiği bütün insanları sevmemeye başlamıştım. Sadece o'nun olmasını istemiştim. Fakat hala kendisine "kız" sevgili yapmaya çalıştığı için 4 ay önce bir daha konuşmayalım dedim. Yaklaşık 5 sene, yiyişmeler ve öpüşmeler dolu bu senelerden sonra ona göre dostluğumuzu bana göre sevişmelerimizi bitirmiştik.

 Şimdi üniversite ilk sınıfa başlayacağım. Hazırlık sınıfını bitirdim ve hazırlıkta yaklaşık 50 kişiyle arkadaş oldum. Bölümümün genel özelliğinden, hiç erkek yok. 15 kişilik sınıfta sadece 5 erkek var. Bundan dolayı yakın arkadaşlarım yine kızdı. Bu aralar kız arkadaşlarımın olmasından sıkıldığımı, sevgili olmasa da, erkek arkadaşım olsun diye çıldırdığımı anladım. 
Çünkü sesli küfür etmeyi, bana küfür edilmesini bile özledim. Kimse ben gibi değil. Herkes sex peşinde. Üniversite yılında bile, açık görüşlü olup sadece sex düşünmeyen bir "erkek" bile yok. Gay olup olmaması önemli değil, insan olarak da yok.

"Yakışıklı demeyelim de, sempatiksin." sözü bana sürekli denildiği için, benim gay olma ihtimalimi asla düşünmüyorlar. Okul 1 hafta önce bitti, bittiği için blog'umu arkadaşlarımla paylaşmaya karar verdim. Bütün yaşadıklarımı bir kızla yaşamışım gibi gösterdim/gösteriyorum. Gay olduğumu hiç kimse bilmiyor. En yakın arkadaşım bile. Bu yüzden, başkalarıyla blog yazılarımı paylaştığımda, hikayelerimdeki kişileri tamamen değiştiriyorum..

'Hayat Erkeği aslında' senin gibi, sevişmeyi (direk birisini bulup) normal bir şeymiş gibi yapabilen, bir insan olmayı istedim hep. 
Sakın bu yazdığımı yanlış anlama. Burada demek istediğim, ne kadar cesur olduğunu vurgulamam. 
İşin kötü tarafı, her şey sevişmekle bitmiyor. İnsanlar "gay" lafını duyunca, anında onun bunun götüne koymaya, "Ay sen üstteki misin alttaki mi?" olayına çeviriyor lafı. 

Halbuki ben, kendi DNA’mı paylaşmadığım bir insan tarafından sevilmeye ve sevmeye açım. Her sabah kalktığımda, sevişelim mi demek yerine, günaydınla başlayıp seni seviyorumla devam edip iyi gecelerle bitirmek istiyorum. Sanırım çok fazla film izlemişim de ondan böyle düşünüyorum.

Hayat Erkeği: Hayatım boktan değil. Ailem, kardeşlerim, üniversitem ve arkadaşlarım her şey mükemmel. Fakat şu ana kadar (20 yaşıma kadar) hiç sevgilim olmadı. Ne kız, ne erkek. Ergenliğin getirdiği yanan ateşimi bile söndürmeyi başardım. Ateşim artık sadece sevgi için yanıyor. Sevilmek ve sevmek.

Tüm bunlar yüzünden, çok arkadaşım olsa bile, kimseye hiçbir şeyden bahsedemiyorum. Hiçbir şey bilmelerini istemiyorum çünkü korkuyorum. Yalnız ölmekten korkuyorum.

Dipnot1: Hareketlerim ve tavırlarım "Kerimcan" gibi değil. Normal, klasik bir erkeğim.
----
Dipnot 2: Bunları okuduktan sonra "Eee benden ne bok istiyorsun?" diye sorabilirsin. Fakat beni anlayabilen tek insan sensin diye düşündüm/düşünüyorum. Sence oturup, aptal aptal etrafı izlerken, birinin beni gelip bulmasını mı beklemeliyim, yoksa önüme gelen herkese atlamalı mı?
-----
Dipnot 3: Bazen çok ergence düşünüyormuşum gibi hissediyorum. 20 yaşındayım, hayatımın baharındayım ve şu takıldığım olaylara bak. Eğer böyle bir izlenim aldıysan; yani "ergensi" kokuları geldiyse lütfen bana söyle. En azından nereden başlamam gerektiğini anlarım.
-----
Dipnot 4: Büyük ihtimal mezun olduktan sonra devlette çalışacağım için, barlara gitme gibi bir şansım olmayacak. Hatta internet ortamında bile birileriyle tanışmaya kalksam, sürekli diken üstünde olacağım. Bu yüzden, her şeyimi "özene bezene saklamalı" mıyım? Sen nereye kadar sakladın?
------
Dipnot 5: Çok uzattım, umarım buraya kadar okumuşsundur. Şimdiden teşekkür ederim.

--------

mail bitti. şimdi de karşınızda benim cevaplarım:

Kimseye şimdilik bir şey anlatma. Çünkü bir erkekle öpüşmek, sikişmek vs, o kadar da önemli bir şey değil. Kafandaki "heyyoo, biliyor musunuz, ben erkeklerle yiyişiyorum" cümlelerini sil.
çünkü her erkek hayatından en az bir kaç kez başka bir erkekle yakınlaşmıştır ve bunu ya sevip hâlâ devam ediyordur, ya da sevmeyip, bir daha yakınlaşmamıştır. 
bu durum kadınlarda da var. 
tüm bu cinsel olayları sadece bazılarımız çok öne çıkarır ve ibneliği bir meslek gibi yaşamaya başlar, çünkü yapacak daha iyi bir uğraş yoktur.(benim gibi) bazılarımız da bunun normalliğini kabul edip hayatına devam eder.
-----
Yalnız ölmekten hep korkacaksın. Bunu aşmak imkansız. Hayatında biri varken de, yokken de bu his hep aklında olacak. Yapman gereken şey, yalnızlığını ehlileştirmek.
Yani, yalnızlık hissinin seni alt etmesine izin verme. Ona sakın yenilme. kitap oku, film izle, şairleri araştır, hiç ilgin olmayan bir konu hakkında araştırma yap, resim yap, spor yap, otur aynada mimiklerini izle, saçına başına bak saatlerce, güzel konuşmaya odaklan, küfürsüz konuşmaya çalış vs vs
böyle uğraşlar bul. güçlü birisin. hepimiz güçlüyüz, ama çoğumuz yalnızlığa yenildik. sen daha 20 yaşındasın, bunları konuşacak birilerini bulabilmişken, sakın yalnızlığa yenilme..

Dipnot1'e cevabım: klasik erkekliğini yerim :)

Dipnot 2'ye cevabım: biri gelip seni bulmayacak. öyle bir dünya yok. hepimiz kandırıldık. büyük ihtimalle kafandaki tüm sorular yaşamın boyunca hep var olacak ve hiçbir zaman cevaplarını da bulamayacaksın. çünkü hayat budur. böyledir, yani sıkıcıdır. bu yüzden de, seni bir beklenti içerisine sokar ve sen onunla boğuşarak yıllarını geçirirsin. iş işten geçtiğinde her şeyi anlarsın ama o zaman da enerjin tükenmiş olacak.

yerinde oturarak veya arayarak da biri bulunmuyor. zaten arayarak bulunsaydı, o kadar aramama rağmen ben bulmuş olurdum. işte görüyorsun, en büyük ve diri örnek olarak ben varım karşında. arayarak bulunmuyor. arayarak bulunan tek şey kalp kırıklıkları..

önüne gelene atlayarak da bi bok olmaz. çünkü sadece seni sömürüyorlar ve bi yerden sonra buna bağımlılık kazanmış olduğun için de, artık seni sömürmelerine kendin izin vermeye başlıyorsun. buna "cinsel stockholm sendromu" adını verdim. 

tüm bu saçmalıklara rağmen, sanırım yapman gereken şey, hayatına odaklanman ve ileride kendini nerede görmek istediğini şimdiden planlaman. ekonomik özgürlüğünü kazan, aile bağlarını, sikin kalkmaya başladı diye yok sayma ve tüm aile bağlarını seni her şeye ve her zamana rağmen "özgür bir birey olarak" kabul edebilecekleri şekilde yeniden inşaya koyul.

çünkü bana baksana abi, 32 yaşındayım ve hayatımın iplerini elime aldığımda geç olmuştu. çünkü atları nasıl sürmem gerektiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ve ipler elimde ordan oraya dönüp durdum. benim gibi böylesine büyük bir başarısızlık örneği karşında varken, sen bunu yapma, tekrara düşme. kendini eğit, doğruluktan şaşma. ve emin ol, böylece güzel olan dışında hiçbir şey yaşamayacaksın. 

Dipnot3'e cevabım: korkuların ergensi değil, ama açıkçası normal olarak ergensi olması da gerekiyor. böyle hissetmenin nedeni kendini büyümüş hissediyor olmanla alakalı. ama doğrusu şu ki aslında büyümedin. sadece bazı konularda biraz daha özgür biri olmaya başladığın için kendini bi bok sanmaya başladın o kadar. 
hepimiz böyle olduk, böyle hissettik ve böyle hissetmeye devam da edeceğiz.  tüm insanlık böyle. buna bir tür evrim diyoruz. sanırım bizi ayakta durmaya ve daha güçlü olmaya iten şey bu oluyor. kendinin bi bok olduğunu düşünmen güzel bir şey. özgüvenini artırır, ergen ezikliğinden kurtarır.
yapman gereken tek şey; bunun hep farkında ol. özgüveninin seni yanıltmasına da izin verip, kimsenin GAZINA gelme :)

Dipnot4'e cevabım: daha bireysel haklar, özgürlük vs vs gibi şeyler hakkında çok bilgili olmadığını ve bu bilgisizliğinden dolayı da, bu konulardaki özgüveninin henüz tam oturmadığını düşündüğüm için, cinsel yaşamını bir müddet daha saklamanı öneririm. böylece hayatının kontrolü hep senin elinde olur. 

zaten zamanı geldiğinde; kime, nerede, ne zaman, nasıl bir hayatın olduğunu belli edeceğini veya açıklayacağını anlarsın. ama o gün bugün değil :) şimdilik daha çok erken.
ben yakın arkadaşlar dışında, 28 yaşına kadar, erkeklerle olduğumu hep sakladım ya. baya burda yazdığıma bakma. çünkü yazmak çok kolay, yaşamak zor. 
hâlâ da çok açık yaşamıyorum, çünkü önümde engeller var. onları da aşmalıyım. 
ama bi yandan şu da var ki; artık kadınlara ve erkeklere eşit mesafedeyim, yani çok çok açık yaşayacaksam da bu şekilde yaşamaktan yanayım.
Dipnot 5'e cevabım: hepsini okudum :) muck.

28 Mayıs 2017

hey dostum, senin sorunun ne kahrolasıca?

Bu sik kalkmama meselesi galiba ciddi bir konu. Hani bugünlerde öyle rahat bi şekilde ağzımı yaya yaya "sikim kalkmıyor" falan diyorum ama doğrusu şu ki kalkmasını mı istemiyordum, yoksa kendiliğinden mi kalkmıyordu emin değildim.

Hatta daha açık konuşmak gerekirse; sikimin kalkmama nedeni olarak, aslında içten içe bilinçaltımda Öküz Herif'i sevmediğim için sikimin kalkmadığını sanıyordum. 
Sonuçta o kadar kırgınlık, o kadar yorgunluk yaşatmışız birbirimize. Ve tüm bunların sonunda sikim de ona kırılmış olabilirdi. Bunu, ciddi ciddi düşünüyordum.

Ama bu düşüncelerimin kafamda iyice şekillenmesinden bi kaç gün sonra, sadece sikimin değil, götümün de ona kırıldığına inanmaya başladım. Çünkü, ona karşı, değil cinsellik, hafif bi erotizm barındıracak bir şey bile hissetmiyordum. Hatta ona karşı içimde küçük bi kıpırdamayı bırak, dallarımdaki yapraklar bile donmuş gibi öylece duruyorlardı.
Sanki, sanki içim taş kesilmiş gibi. O eski titremelerden eser yok, o, bizi önünden geçmekte olduğumuz dükkanın vitrininde ayrı ayrı gördüğüm andaki halimize bakıp hayıflanmalarım yok.
Bu durum kafamı fena kurcalamaya başlamıştı.

Önceleri "bu düşünceleri iplemezsem geçer" diye düşünerek zihinsel karşı atak yaptım ama atağım pek bi poka yaramadı. Aksine kafamın içinde coştukça coştular ve en sonunda "acaba onu gerçekten sevmiyor muyum?" adında yeni düşünceler oluştu.
Çünkü sonuçta biz öylesine bile "yanyana gelince seks yapmazsak olmazdı" gibi yaşıyorduk. Ama şimdi yan yana gelince kuş başını bile kaldırmıyordu.

Madem herhangi bi yerim ona doğru kalkmıyor, belki başkasına kalkıyordur diye düşündüm.
Çünkü böyle olmazdı, bu gidişe bi dur demek lazımdı. Bu yüzden, beğendiğim biriyle gayet uzun sevişmeceli bir yatak faslı yaşamaya karar verdim.

Buldum birini, birbirimize öldük bittik. Herifçioğlunun tipi de kıyak, havalı bi cakası var. Psikoloji mi ne okumuş, şimdi de yüksek lisans mı ne yaparken, bi yandanda hastanelerden birinde çalışıyormuş falan. Ağzı da iyi laf edince, dedim "iyi madem buluşalım."

Kalktı geldi bana. Yolda gelirken "nescafe 3ü1arada getir" dedim, getirmiş, suyu ısıttım, kahveleri yaptım koydum masaya. Laf lafı açtı, saatlerce bırbır ettik. Masaya kendimiz dışında her boku yatırdık.

Ama bi yandan çocuğun elleri heyecandan titriyor. Belli, benim 5-6 yıl önceki hallerimi o daha yeni yeni yaşıyor. Nasılda bittiğini belli etmekten kendini alamıyor bir görseniz. İçim cozzzz etti.
Bi ara saçımda bir şey varmış gibi yalandan eliyle aldı. Oysa yutmam bu numaraları, çünkü ben de eskiden öyle yapardım. Beğendiğim biriyle başbaşa kalınca, bi dokunayım, bi nefesini hissedeyim diye attığım taklalar hala aklımdadır. Gözlerim de fıldır fıldır olurdu, ağzımdan soluklanmayı bile unuturdum.

İşte şimdi bu pskiyatr'da öyleydi. 3üncü saatin sonuna yakın, o heyecanını iyice yenmişti. Saçma sapan bi esprim, üzerine bana bakıp güldüğü son anda, kendime çekip öptüm.
Öptüğüm anda kendini koy verdi.

Sonra ne kadar zaman geçti bilmiyorum, biz artık çıplaktık ve üzerimizde kendimiz dışında bir şey kalmamıştı. Hayvan gibi öpüşüyor olmamıza rağmen de benim flüt'ten hala ses yoktu.
Biraz daha seviştik ettik ve sonra "bitirelim mi artık. çünkü bu ara benim sikim kalkmıyor ve açıkçası daha da kalkmaz galiba" deyiverdim. Önce bi an yüzüme bakıp, şaka yapıyorum sandı ama sonra toparlanıp "tamam" dedi.

Giyindiğimizde tekrar kahve yaptım, oturduk yine laflayarak kahvelerimizi içtik. Lafı döndürüp dolaştırıp bana getirmek istedi, her defasında bumerang gibi ona yönlendirdim ve en sonunda pes edip "tamam anladım, bu konuyu konuşmak istemiyorsun" dedi "sağ ol" dedim.
Konu kapandı, sağdan soldan konuştuk, sonra o giyindi gitti. Bende oturup benim kuşa baktım. Cık olmamıştı.

Anlaşılan konu Öküz Herif'i sevmem veya sevmemem de değildi. Çünkü sadece ona ötmüyor diye düşünüp başkasıyla denemiş olmama rağmen, yine ötmemişti. Belki de sadece canı ötmek istemiyordur, hepsi bu.

21 Mayıs 2017

ilişki öldü beybi

Bi kaç saat önce sıkıcı bi filme dalmışken ve bitmeye yakın iyice saçmalarlarken bir anda üçüncü sınıf erotik lezbiyen filmine dönüştü. O anda yatakta çıplak olan iki kadının da bedenini çekici bulduğumu ama aslında sarışın olanı daha çok beğendiğimi fark edip, osbir çekmeye başladım.

Doğrusu uzun zamandır kadın bedenine bakarak osbir çekmişliğim olmadığı için o anda kendimi bi garipsemedim değil. Sonuçta beğeni olarak erkek bedenini daha çekici buluyordum ve bu yüzden osbir malzemem hep erkek bedenleri olmuştu.

Hatta, en son, ne zaman bir kadın bedenine bakarak osbir çektim dersem, onu bile hatırlamıyorum. Galiba 10 yıldan fazla olmuştur. Ne zaman bir kadını siktiğimi düşünerek osbir çektim dersem sanırım o da rahat bi 5 yıl olmuştur.

Ama bu akşam yılları falan ezdim geçtim galiba.
Çünkü kadını baya ciddi anlamda arzuladığımı ve hatta onunla birbirimize girip çıktığımızı düşünürken bir yandan da seviştiğimizi düşünüp boşaldım.

İlk saniyelerde garip gelen bu his, boşalmaya yakın ve boşalma anında inanılmaz bir zevke dönüşmüştü. Sanki, sevmeme rağmen, uzun zamandır yemediğim bir yemeğe, şimdi tekrar kavuşmuşcasına yemek gibi bir zevkti.

Belki bunu daha sık tekrarlamalıyım, belki de başka bir şey.
Ama aklımda şu var ki; hazır bugünlerde ereksiyon sorunu yaşıyorken, yani artık sikim kalkmıyorken belki de kendimi, güzel kadın bedeninin yardımıyla iyileştirebilirim.

Şimdi iyileştirmek falan diyorum ama doğrusu ki şu ki; sikimin kalkmaması benim için sorun değil.

"Benim için sorun değil" diyorum ama ne yazıkki Öküz Herif sikimin kalkmamasına ve hatta bugünlerde benim hiç seks yapmak istemiyor oluşuma fena halde tepki gösteriyor.
Hatta dün bana baya kızdı ama kızıyor olmasına rağmen, ben sakinliğimi bozmadığımdan karşılık vermeyince, o da sinirini içine atıp biraz daha oturduktan sonra kalktı evine gitti.

Sabah uyandığımda üst üste "senin yüzünden uyuyamadım, senin yüzünden uykum tutmadı, sebebini de zaten biliyorsun" gibi onlarca mesaj atmıştı.
Ben de "uyuyamadıysan suçu bana atma, doktora git" diye cevap yazdım.

Evet, canın bi tanecik sikimin kalkmamasını ben sorun etmiyorum, ama ne yazıkki, Öküz Herif için bu büyük bir sorun.

Geçen yine, çok fazla "seks yapalım" diye üstelediğinde ve hatta ben istemiyor olmama rağmen, o beni zorla soymaya kalkıştığında, "eğer illa seks yapmak istiyorsan, başkasıyla yapabilirsin. benim sikimin kalkmasını bekleme. Çünkü öyle görünüyorki bugünlerde sikim, çiş yapmak dışında bir işe yaramıyor. Ama senin seks ihtiyacın var ve bunu karşılama hakkına sahipsin." dedim.

Ben böyle deyince o mırın kırın etti ve sonra da "başkasıyla seks yapacaksam, o zaman niye beraberiz" dedi.
Ben de "haklısın ama gördüğün gibi seks yapma isteğim sıfır ve sikim hiç kalkmıyor. sen de sikimin kalkmasını beklemek yerine başkasıyla yapabilirsin. seni seksten mahrum etmeye hakkı yok." dedim. Bu cümlem üzerine Öküz Herif yüzünü ekşitince, bende dayanamayıp "her gün, günde 4-5 hatta 6 defa seks yaptığımız zamanlarda oldu. o zamanlar ne kadar normalse, şu an hiç istemiyor olmam da o kadar normal. o yüzden lütfen beni kötü hissettirmeye çalışmayı bırak." dedim ve konuyu zorla kapattırmış oldum.
Aradan bir kaç dakika geçtiğinde kavga etmek için bir kaç defa atak yaptı ama pek umursamadım ve gün kavgasız bir şekilde bitmiş oldu.

Her neyse işte ama durum böyle. Yani bugünlerde, seks yapmayı inanılmaz yorucu ve amelece bulduğumu söylemeden de edemeyeceğim. Hayatın devamı için gerekli, ama benim için şu sıralar fazlasıyla gereksiz bir uğraştan başka bir şey değil. muck bye.

18 Mayıs 2017

suratsızlar tiyatrosu

Sokaklar mutsuz insanlarla dolu. Ne yapacağını biliyormuş gibi yürüyen, ama ne yapacağından ve hatta ne yaptığından da haberi olmayan kuru kalabalıklar.
Suratları, sanki ölümcül bir hastalığı kapmışlar ve bunun haberini de az önce almışlar gibi şoka yakın o anlamsız ifadeyle bürülü.

Birbirine gülümsemek çok tuhaf karşılanıyor. Geçen hafta kadının biriyle çok sıradan bir şekilde bakıştığımız bir anda mal mal bakışmış olmayalım diye tebessüm etmiştim. Kadın asıldığımı sanmış olsa gerekki söylene söylene başka tarafa dönmüştü. Otobüsteydik, beni tacizci sanılıp dayak atarlar diye çok korktuğum için ilk durakta inmiştim. (siz hiç kalabalıktan dayak yediniz mi? insanlar içlerindeki öfkeyi üstünüze kusarlar.
insanlar; annelerine, babalarına, kardeşlerine, abilerine ve ablalarına, öğretmenlerine ve sınıf arkadaşlarına, iş yerindeki kerimcan'a, patrona ve patronun metresine sinir olurlar ve hep içine atarlar. sonra dövülecek birini bulduklarında, içlerine attıkları o siniri, bedeninize indirdikleri her tekme tokat aracılığıyla dışarı atarlar. insanlar sizi döve döve rahatlayıp, eve giderler. çocuklarını kucaklar, karılarının yanağından makas alır, öğretmenlerine seni seviyorum derler. insanlar böyledir.)

Bir keresinde de (3 yıl önceydi) taksim metrosunda adamın birinin yüzündeki tatlı ifadeye dalmıştım. Öyle güzel bi surat ifadesi vardıki, böyle insan dönüp bir daha bakmak istiyordu ve her baktığında da içinden "ne güzel yumuşak yüzlü bir adam" diye geçiriyordu.
hani sulanmak için falan değil, hani böyle sikim kalktı, keşke şunu siksem de rahatlasam diye düşündüğümden değil, valla içimden keşke beni sikse diye de düşündüğüm de olmadı. sadece adamın yüzünde bir babacan tavır vardı. üstelik henüz taş çatlasın en fazla 30du yaşı. ama yüzünde huzur veren bi ifade vardı. bende o ifadeye dalmışım. keşke dalmasaydım, adam herkesin içinde "ne bakıyon lan" demez mi?
Önce bi afalladım, hani bana seslediğine dair aklımdan zerre şey geçmedi. Bu yüzden olsa gerek ikinci defasında "hey hey sana diyorum" deyince bi kendime gelip "yooo" deyiverdim. o da bunun üstüne "başka yere bak" dedi. herkes bana baktı, ben gülümsedim ve "tamam" dedim, Osmanbey Metro durağında inip, sonraki trene bindim.

İnsanlar birbirine tebessüm etmeye veya kendilerine tebessüm edilmesine alışkın değiller. İnsanlar ağızlarının sadece yemek yemek ve konuşmak için var olduğunu sanıyorlar. İnsanlar aslında sanmıyorlar, insanlar buna inanıyorlar.

Tabii surat asmak sadece İstanbul'a özgü değil veya sadece Türkiye'ye özgü bir durum değil. Zaten hepi topu bir kaç ülke gezdim, bir kaç şehrine gittim. Ama doğrusu şu ki gideceğim yere, içimde kendi kendine "orda insanlar çok mutlular" adında oluşmuş bir beklentiye gittim.
Sanki bizim burda yaşayamadığımız o mutluluğu onlar yaşıyorlardı, sanki payımız olan huzuru hep onlar almışlardı. Yani onları bizden daha mutlu, daha huzurlular sanmıştım.

Oysa hiç de öyle değilmiş. İşte gittim gördüm. İnsanlar her yerde mutsuzlar, her yerde huzursuzlar. Sadece iPhone'larına gülüyorlar veya arkadaşlarını gördüklerinde bir anlık tebessüm ediyorlar o kadar.
Onun dışında suratları hep asık ve insan anlıyorki; ruhları hep uçup gitmiş. Zaten bedenlerinin de ruhsuzluktan dolayı çok yorgun olduğu hemen belli oluyor.

İnsan farklı ülkelerde de, aynı mutsuz suratları görünce anlıyorki; hayat, koca bi kandırmacadan ibaret. Her şey bir tiyatro oyunun parçası. Kim bilir, biz, yani bu mutsuz milyarlar, kaçıncı perdesindekileriz?


16 Mayıs 2017

aşk, seks ve işte onun gibi şeyler

Son zamanlarda seks yapma isteğimde inanılmaz derecede büyük bir düşüş var ve nerdeyse "artık sikim kalkmıyo" diyebilirim.
Seks yapma isteğimin düşüşü ve sikimin neden kalkmadığı üzerine düşünürken aklıma geldi; özellikle son bi kaç yıldır, seks yapma isteğim, beni saçma sapan insanlarla muhatap ettirip, çoğu zaman yapmayacağım şeyleri yaptırıyordu. 
Yani sikimi bir deliğe sokarak boşalma isteği beni sürekli farklı ve yeni bir arayışa itiyordu ve bu da normal hayatımı anormal derecede etkiliyordu. 

Bu yüzden de olsa gerek, seks yapmak artık güzel gelmiyordu. Hatta sanki sevmediğin bir yemeği, sırf aç olduğun için istemeye istemeye yemek zorunda olmak gibi bir histi. Miden kabul etmemesine rağmen, sonraki kaşığı ağzına götürüp boğazından aşağıya zorlada olsa itmek gibi bir şey.

Bu tabii yeni değildi. Son bi kaç yıldır kemiklerimin içindeki iliklere kadar hissettiğim ama bir türlü seks yapmaktan da kendimi alamadığım iğrenç bi histi.
Yapmak istemediğin şeyi, sanki kafana silah dayatılmış olduğu için zorla yapmak gibi bir şey diyeyim siz anlayın.

Oysa zorunlulukla seks yapmak yerine, okuyacağım onca kitap, binlerce makale, henüz izlemediğim zekice kurgulanmış onlarca film ve dizi varken, sırf güzel gülüyor diye birini sikme veya kendimi siktirme uğraşı içine girmek, onu, içten bir şekilde tebessüm ederek tavlamak çok saçma gelmeye başlamıştı. Tüm bu oyunlardan sıkılmıştım. Sanki benim bedenim, artık benim değildi.

Aşk falan filan da artık bana çok inandırıcı gelmeyen bir duygu durumumun dilimizde 3 harfli kelimeye büründürülmüş hali. 

Zaten son yıllarda bu konu üzerine ciddi ciddi düşünüyorum; Bence aşk; edebiyatçıların, sanatçıların ve yalnızlıktan kırılanların kazanç kapısı. 
Uyduruk bir kelimeye gereksizce yüklenmiş değerli hislerin anlamsızlaştırılması. 
Aşk, ağzı iyi laf yapan, etkileme gücü yüksek jantilerin, konuşurken süslü kelimelerin arasına sıkıştırdıkları anlamsız 3 harften başka bir şey değil.
Aşk, yatağa atılan insanların üstünü başını yırtarak bedenlerini ortaya çıkarırken, vicdanınızı susturmak için üretilmiş bir tür sakinleştiriciden başka bir şey de değil.
Evet, sanırım artık aşka inanmıyorum ve inanmadığım bir şeyin, sonundaki eylemi gerçekleştirmekte istemiyorum.
Eğer o eylemi yapacaksam da, gerçekten isteyerek yapmak istiyorum. Hissederek ve tüm bedenimle arzulayarak.

5 Mayıs 2017

Ölmeden önce öpülmesi gereken yerler

Yanaklarında varsa, güldürüp gamzelerinden. Dudakları kalınsa susturup, ağzından. Sakalı varsa bitim yerinden, bıyığı varsa burnuyla buluştuğu yerden.
Saçı kısaysa ensesinden, uzunsa kuyruğundan.
elleri büyükse, başını avuçlarına yaslayıp küçük parmağın başlangıç boğumundan, küçükse direkt avuç içinden. Pazuların bittiği yerden ve boynun hemen altından da öpmek lazım.

Boynunun hemen altından ve çok belliyse adem elmasından. Meme ucundan ve memeyle koltuk altının buluştuğu yerden de öpülür. Koltuk altının kendisi ayrıdır zaten oraya bir müddet baş da koyulur.
Adonisi varsa adonisinden, yoksa sikinden de öpülür. o da yoksa klitorisinden.
Güzel bakıyorsa gözlerinden, kelse ve hiç saçı yoksa tepesinden.

Sevişme esnasında tükürüklü bi şekilde burnundan, koklaşma esnasında burun ucundan hafifçe öpülür.
Ensesinden, yani teeee saçlarının bittiği yerden de öpülür, ama en güzeli kalçasında varsa gamzelerinden öpülür. götünde gamze yoksa, götünün başladığı yerden öpülür.
Kasık başlangıcı da güzeldir ama en güzeli iki bacağı bitişikken ortaya çıkan vadinin başlangıcı öpülür. eğer hafif kıllı ise, baş konulup uyulunabilir de.

en güzeli de göğüs kafesinden öpülür, kalbinin olduğu tarafa baş yavaşça konur, sessizliğe teslim olunur dudaklar bi müddet o kısma yumulur.
göbek değiliğinde pamuk yoksa orası da öpülür, varsa da pamuklar alındıktan sonra öpülür.

güzel gülüyorsa gülüşünden, gülemiyorsa ağzını açsana dedikten sonra dişlerinden öpülür.
ağzı kokuyorsa da öpülür. kokmuyorsa da. velhasıl kelam öpmek için çok yer var. öpüşmek için tek yer.




27 Nisan 2017

Resim kursu veya fotoğraf kursu üzerine düşünce sizlik

Bir iki yıl önce kafamın içindeki yıldızlar, her zamankinden daha sık yer değiştiriyor, sık yer değiştirdikleri için olsa gerekki, çarpışmaları daha da sıklaşmıştı. Bunu kimseye anlatamıyordum ama hissettiğim şey bir dehşetti. Bu dehşeti hayatıma aktarma şeklim ise daha hızlı düşünmek, sürekli bir yerden bi yere gitmek, yeni insanlarla tanışmak, farklı bir heyecan daha deneyimlemek isteğiydi.
Tabii bir de bu süreç içerisindeyken etrafımdaki herkesten kaçıyor, kaçtığım insan sayısı kadar ise yeni insanla tanışıyordum.
Kafamın içindeki olup biten tüm bunları bi an bastırıp da, o anlamsız enerjiyi bir şeylere doğru yönelterek, hayatımı düzene ve normalliğe kavuşturmam gerektiği fikrini edindiğimde, bir resim kursuna yazılmaya karar verdim ve bulduğum ilk resim kursuna yazıldım.

Resim kursu hocam, işte küçük bir atölyesi olan ve aynı zamanda da Fransız Lisesi'nde resim dersi veren bir kadındı. Onun yardımcısı ise sanat sepet işlerine sarmış bir (sanırım)yarı ressam sayılan lezbiyendi.
İyi, güler yüzlü tatlı insanlardı ve doğrusu çok teknik olmaları dışında bir sıkıntı yaşamadım.
Benim dışımda kursa gelen 7 kişi ise normal olarak birbirinden tamamen farklıydılar.

1. kişi: 55 yaşında, Fransa'daki bir sanat okuluna girmeyi kafasına koyan ve bu doğrultuda bir kaç yıldır resim yapan yaşlı bir kadındı. Aynaya bakarak kendini çizme takıntısı vardıki, mimiklerini, yüz çizgilerini bile muhteşem çiziyordu. Bunun dışında çizdiği çiçek böcek resimleri de çok iyiydi. Kullandığı renkler pastel tonlar oluyordu. Sevdiği için çizdiği çok belliydi ve genel olarak da sevdiği şeyleri çizdiğini söylüyordu.

2. kişi: 15 yaşında özel bir lisede okuyan kız çocuğuydu. Anne babası ayrı olduğu için her hafta ebeveynelerinden biriyle geliyordu. Çok küçük yaşlardan itibaren çizmeye meraklı olduğu anlaşılınca ebeveynleri de onu desteklemişlerdi ve bu yüzden resim kursuna da göndermişlerdi. Kız içine kapanık ve konuşmayı sevmeyen biriydi. Kursta beraber zaman geçirdiğimiz süre içerisinde hep suskundu. Sadece tuvalete gideceği zaman konuşuyordu. Bir de anne veya babası geldiğinde "ben çıkabilir miyim" derdi.

3. kişi: 16 yaşında Fransız Lisesi öğrencisi bir kız çocuğuydu. Resim dersinde iyi olduğu için öğretmeni ona kursa gelmesini söylemişti ve bu yüzden geliyordu. Genel olarak apartman resimleri çiziyordu. Onun dışında ise karakalem şehir siluetleri sevdiği şeydi.
Renkli giyinen, memeleri henüz yeni çıkmaya başladığı için de, memelerini gizleme çabası içindeydi. Çünkü sürekli elleri kolları bitişik, üzerinde bir hırka ve bol bi elbise oluyordu. Belkide memelerini gizlemiyordu ama bana verdiği izlenim buydu.
Keşke aileler kız çocuklarına, memelerin herkeste olduğunu ve onlardan utanmaması gerektiğini çok daha erken yaşlardan, sağlıklı bir iletişim şekliyle anlatabilse. Umarım o günleri görürüz.

4. kişi: 20 yaşında bir kadındı. Ne iş yaptığını bilmiyorum ama Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girmek dışında başka bir hedefi yokmuş gibi davranıyordu. Hırslı olması güzeldi ama nedense duygusuz olduğu gibi bir izlenim yaratıyordu. Benim haftada 1 gün kursa gitmemin aksine o ise haftada 2 defa kursa geliyordu. İyi bir çizim yeteneği vardı. Saçları kısa, burnu uzun, yüzü gözü piercing içindeydi. Ona baktığımın her defasında "acaba burnunu sümkürürken piercing'ine sümük takılıyor mu, yoksa sümkürmeden önce piercing'i çıkarıyor mu?" gibi cümleler balon şeklinde beliriyordu. Ayrıca nezleli halini düşünemiyorum.
(Burnu piercing li biriyle bu salya sümük konularını konuşup içimi rahatlatmalıyım.)

5. kişi: 17 yaşında bir kız çocuğuydu. Haftada bir derse geliyordu. Anne ve babası kursa getiriyor, kursun bahçesinde muhabbet ediyorlar, bazen yemek için bir yerlere gidip geliyorlar ve "mutlu çekirdek aile görüntüsü"nü vermekten bir an bile eksik kalmıyorlardı.
Yüzlerine yerleşmiş olan o "dışarı da başkalarına karşı mutlu görünelim, ama evimizin içinde birbirimizle savaşalım" adlı ruh hali, üçü bir arada iken dikkatli bakıldığında hemen belli oluyordu.
Anne baba'nın tek yatırımlarının kızları olduğu da çok belliydi. Tahminim o ki; kızı ve kızlarına bağlı olarak da kendilerini acınılası bir duruma soktuklarından habersizdiler. Ya da aslında göz ardı ediyorlardı.
Zaten, kız aniden bir kaza sonucu ölürse veya yarın öbür gün resim kursunu vesaire siktir edip kocaya kaçarsa, çekirdek aile sıçmış, çekirdekleri çıtlatılarak yenilmiş olacaktı.
Tüm bunlara rağmen anne baba, kızlarına tapıyorlardı. Kız ise sanırım 18 yaşına girmeyi bekliyordu. Tahminim o ki 18 yaşına bastığında, orta parmağını göstererek evi terk edecekti.

6. kişi: 15 yaşında bir kız çocuğuydu. Adı etrafı denizle kaplı anlamına gelen bir isimdi. Annesi, kendisi gibi ermeni olan komşularının oğlu ile erken yaşta evlendirilmiş bir başka Ermeni'ydi. Mali durumları sallantıda olmasına rağmen anne mutfak harcamasından kısıp kızını resim kursuna yazdırmıştı.
Anlaşılan o ki; çocuğun resim yeteneğini iyileştirirken, ailecek yeteri kadar protein ve vitamin alamayacakları için gerizekalı kalabileceklerini hesaba katmamıştı.
Çünkü çocuğun annesi henüz okul okuduğu gençlik yıllarında ressam olmak istemişti. Ama ailesi onun okul okumasına da izin vermeyip çat diye evlendirmişlerdi. Böylece içinde kalan ressam olma hevesini şimdi kızı üzerinde hayata geçiriyordu.
Kızın resim yapma yeteneği muhteşemdi. Hatta kursa gelenler içinde en iyisiydi. Hocalarda zaten sürekli bunu belirtiyorlardı. Ama aynı zamanda kızın zorla kursa getirildiğini de biliyorlar ve kıza üzülüyorlardı.
Kız da her söyleneni çat diye yapıp "benimki bitti, yorgunum çıkabilir miyim" deyip bahçeye çıkıyor, aradan 15-20 dakika geçince ise gitmiş oluyordu.

7. kişi: Haftada 1 gün kursa gelen 16 yaşında bir kız çocuğuydu. Biraz fazla siyah renk ağırlıklı olmak üzere baya iyi çizimler yapıyordu. Dinlediği müzikleri bazen hocadan izin alarak bizim için de açıyor ve hep beraber resim yaparken dinliyorduk. Lana Del Rey hastasıydı. Umarım allah kızcağıza şifa vermiştir. Yoksa sürekli Lana Del Rey dinlemek geleceğini karartır. Sürekli aydınlık için 1 dakikalık Lana Del Rey karartısı. Amin.
Çantasında falan da sürekli kalem ve defterleri vardı. Okulda, otobüste, metroda her yerde çizdiğini söylüyordu. Bayaa güzel çizimleri vardı. Rekli çizimleri daha güzeldi. Ama o siyah'a takıntılıydı. Tabii o da bunun farkındaydı.

8. kişi BEN: İşte sıradan 1 adet ben. Kafam karışık olduğu için kursa gelmiştim ve belki de içimdeki enerjiyi bir sanat şeysine yönlendirirsem hayatım daha sakin ve düzenli olur diye düşünüyordum. Belki de içimdeki saçma sapanlık sonuçta iyi resimler de yapabilirim diye de düşünmüştüm.
Ama tüm bunlara rağmen kafamın içini nereye, nasıl yönlendirmem gerektiği hakkında bir fikrim yoktu. Buna rağmen ise bir şeyler yapmam gerektiği için de kursa yazılmıştım. Ama hocaların sürekli gerçekçi şeyler çizdirmesine sinir oluyordum.
Bunu hocalara da;
-ama hocam, sürahi zaten var ben niye sürahi çizeyim, fotoğrafını çekerim daha iyi.
-ama hocam adamı niye çizeyim, fotoğrafını çekerim daha iyi
-ama hocam neden bahçe çizeyimki, bahçe fotoğrafı çekerim daha iyi
-hocam var olan şeyleri çizmek saçma geliyor. bunların yerine içimden geldiği gibi çizmek istiyorum. siz de bu doğrultuda yönlendirseniz daha iyi olur.
tüm bu cümlelerime rağmen hoca tüm sınıfı "sürahi ve bina nasıl çizilir, insan çizerken nelere dikkat etmek gerek?" gibi tırıvırı şeylerle yönlendiriyordu. Hadi tüm sınıf tamam da, ben zaten klasik çizimler yapmak istemiyorum. İlgi alanım böyle şeyler değil. Resmin temel zart zurtları da sikimde değil. Bana, benim yapmak istediğim şeyler üzerinden eğitim ver gitsin. Ama yok olmadı, bende kursu bıraktım. Eğer kursu bırakmasaydım şu an karşınızda bir picasso falan olabilirdi :D

Neyse işin şakasını geçeyim de; resim de var olan şeylerin çizilmesini gereksiz buluyorum. Resim, daha çok var olmayan üzerine odaklanılması gereken bir alandır diye düşünüyorum. Veya aslında resim; görüneni, kendi istediğin gibi var etme sanatıdır.
Sanat; atını istediğin gibi koşturduğun ve özgür olduğunu, tüm hücrelerinle hissettiğin ilk alandır diye düşünüyorum. Bunun belli bir kuralı olmamalı. Belli bir ifadesi olmamalı. Falan filllllaan.

Bu yüzden hocanın dediklerini yapıp ettikten sonra kendi istediğim gibi şeyler de çizmeye odaklandım ama hoca bu hareketimi sevmedi. Benim de zaten tadım kaçtığı için 2 ay sonra kursu bıraktım. boyaları, fırçaları malzemeleri de ihtiyacı olan birilerine verdikten sonra  RESİM DEFTERİ'ni kapadım.

Şu "zaten her şeyin bir kuralı var" tarzında yaşayan insanlardan nefret ediyorum.
Yarrağım sanattan bahsediyorum, sen neyin tarzından bahsediyorsun. bi yerine soktuğun dildo'nun daha çok zevk vermesi üzerine konuşmuyoruz, birinin kendi algıları ve kendi algılarının sonucunda ürettiği bir şeyden bahsediyoruz. Sen ise bana kalkıp her gün su içtiğim sürahiyi, karşıma diktiğin modeli kendi algınla veya algılamak istediğin şekliyle çizdirmek istiyorsun.
Bana sürahi veya model çizdirme, bunları çizmek için harcadığım zamanı ve zaman harcamayı salakça buluyorum.