Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

29 Mart 2016

kuş sevmek

via GIPHY


ben çok küçükken, çok çok küçükken.
küçüktüm.
severken bir kuş öldürdüm.
kimseye söylemedim..


21 Mart 2016

Sevmek neydi?

Geçenlerde Öküz'le olan barışmamızı anlatayım, o; 2-3günlük buluşmalarımızın en ince detaylarına kadar girip "onunla barışırken; neyi neden yaptığımı, nasıl yaptığımı, o buluşmalardaki konuşmalarımızda ve karşılıklı jestlerimizde, tam olarak ne hissettiğimi yazayım da, ilerde "eşcinsel birlikteliklerde beraber olmak" adındaki derslerde okutulsun olsun" diye bi yazı dizisine başlamıştım. (işte o çok şok yazı dizisi ) ama yazdıkça sıkıldım ve yazıya devam etmeme kararı aldım. Sonuçta sik denilen bir şeyin, deliğe neden girdiğini anlatmak için çok da kasmaya gerek yok. Bi şampuan reklamında da dediği gibi "yıka ve çık" :)))
Ama yine de eğer yazsaydım, en sonunda yazıyı bağlayacağım ana fikir şu olacaktı;

Doğru kişi olduğu hakkında küçük bir ip ucu gördüğünüz kişiden; kaşı gözü, götü göbeği, 3-4 sözü eğri diye öyle kolay kolay vaz geçmeyin. Çünkü insanlar, iki üç sözüyle veya siktiri boktan bir davranışının ardından değerlendirilip, sonuca vardıktan sonra çöpe atılacak kadar basit değiller. Yapmayın bunu. İnsanların kocaman bir geçmişleri var, size anlatamadıkları ve ne kadar yakın olursanız olun, asla anlatamayacakları gizli bir geçmişleri var. O geçmişimiz bizi bugünkü kararlarımızı almakta ve bir şey yaparkenki davranışlarımızda etkileyip yönlendiriyor, hemde çok fena şekilde etkiliyor.

Hem zaten vaz geçmek en kolayı değil mi? Hele ki çevrede bu kadar çeşit varken, seks bu kadar ulaşılabilir ve duygular şelaleyken, birine takılıp kalmayı başarmak daha zor oluyor.

Ama işte biliyorsunuz, hayatı bu basitlikte yaşayınca, karşımızdaki insanlar da birer ürüne dönüşüyorlar, onları kendimiz için birer ürün haline getiriyoruz. Sanki beğenmezsek, aldığımız yere götürüp iade edebilirmişiz gibi, sanki bedenimize uymazsa anında paketleyebilirmişiz gibi.
Tabii böyle davranırken, aslında kendimizi de, karşımızdaki için ürünleştirdiğimizden haberimiz olmuyor. bizi de paketleyenler bu kafayla paketliyorlar..

Bu anlamda bakıldığında, ilişkilerimizin kısa olmasının veya aslında elle tutulur derecede, kalıcı ilişkiler yaşayamamamızın nedenininin bu bakış açımız olduğunu düşünüyorum. Yani ilişkilerimizde kapitalist davranıyoruz. Ki; kapitalizmi her anlamda olmasada çoğunlukla seven biriyim ve kendimi yer yer kapitalist olarak tanımladığım da oluyor. Ama ilişkiler söz konusu olduğunda, daha doğrusu duygular söz konusu olduğunda kapitalizmi siktir ediyorum.
Çünkü kalplerimizde iyiliğe ve güzelliğe dair bir bölüm var ve o bölümün girişleri bazen yaşadığımız yıkıcı olaylar esnasında, tarafımızdan kocaman kayalarla kapatılsada, asla tam anlamıyla yok olmuyor ve o bölüm, bizim, sonsuza kadar insan olarak kalmamızı sağlıyor. İşte canilerin ağlamasını sağlayan bölüm tam da orası..

 Şimdi böyle diyorum ama benim de; bir cani gib; hissiz, sevgisiz ve sadece seks odaklı yaşadığım zamanlarım olmadı değil, ama şu da var ki, o insanlara uyduğum için onları ürün olarak görmüştüm. Bunu kendim de deneyimleyince, biliyorumki böyle düşüncelerle yaşarken tanıştığımız insanlar bizim için; ilişki yaşanacak kişi değil, tadına bakılacak bir şey olup çıkıyorlar. Yani tamamen skora dayalı bir tüketici olup çıkıyoruz. Anlık bir karın doyurma veya kendini oyalama, bugünü de atlamaya dayalı bir ruh haline bürünüyoruz. Nasılsa yenisi var, buna tekmeyi koy gitsin..

Böyle yaşadığım zamanlarım aklıma gelince utanmıyor değilim, ama utangaçlığımın nedeni aslında ilişki denilen şeyin var olabileceğine inanmadığım ve aslında kimsenin bana ilişki yaşamak için yaklaşmadığı dönemlerimin de olmasıdır. Bunu laf olsun diye söylemiyorum; o dönemlerimde gerçekten iki erkek arasında ilişki olabileceği fikrini taşıyamıyordum ve bu yüzden olsa gerek en fazla cinsel tatmine dayalı beraberliklerim oluyordu.

Hayatımın böyle bir kaç yılının geçtiğini ise geçen yıl 45 yaşında bir arkadaşımın; ben 35 yaşına kadar iki erkek arasında ilişki olabileceğini hiç aklıma getirmemiştim, kimse de bana öyle yaklaşmamıştı" dediğinde anladım.
O böyle dediğinde çok üzülmüştüm, yani birinin nerden baksan 18 senesi sadece erkek erkeğe seks yapılır mantalitesiyle yaşamış olması ve kaçırdığı o güzel yılların insani hüzünlendirmemesi zaten imkansız. Onun adına üzülmüştüm ve üzülürken fark etmiştim ki; aslında benim de 5-6 yılım böyle geçmişti..
 Çünkü ben de, sanırım bilinçli olarak iki erkek arasında ilişki yaşanabileceğini fark ettiğim yaş 25 falandı. Yani bu blogu tutmaya başladığım yıla denk geldi, diyebilirim. Tam işte o yaşlarda, erkek erkeğe aşk yaşanabileceğine inanmaya başlamıştım. Onun öncekilerinde ise tanıştığım kişilere karşı bir şey hissetsemde kimse karşılık vermediği için o duyguları hep içimde bastırarak boğuyordum. Böyle sadece skora dayalı yıllar yaşamış olduğum için utandığım oluyor. Evet utanıyorum..

Durum böyle işte, yavaş yavaş öğreniyoruz veya aslında çok geç kalıyoruz. Kendi adıma çok geç kaldığımı söyleyemem ama o 5-6 yılımın da bu şekilde geçmiş olması hüzünlendiriyor beni.

Zaten hayat böyle bir şey, yaşlandıkça, yaş aldıkça öğreniyorsun. Nerde hata yaptığını, hangi hatalarla zamanını boşa geçirdiğini ve hangilerinin zamanını aldığını geçmişine bakınca görebiliyorsun. Öncesinde gördüğün tek şey; o an'dan ibaret.

O an'ı yaşa'mayı destekleyen biriyim. Yani insan tabiiki de içinden geldiği gibi yaşamalı, o an'ı doya doya yaşa'malı. Ama ne yazıkki, bazılarımız yönlendirilerek o an'lara itiliyoruz. Yani istediğimiz için değil de o an'a yönlendirildiğimiz için yaşıyoruz. Durup düşünmeden o an'a atıyoruz kendimizi. Oysa küçük bir anlık durağanlık sonrasında o an'ı yaşamaya kalkışsak daha iyi olurdu.

Hayatımın çoğunluğunu, düşünerek olmasada, hislerime güvenerek yaşadım. Buna rağmen pişman olduğum zamanlarım olmadı değil, ama hislerimin beni yanıltmadığını da, hislerimin hiç yanılmadığını da bu şekilde gördüm. Yani hislerim bana "açıkça yapma" diyordu, ama ben yine de o boku kaşıklıyordum ve boğulurcasına yiyordum. Sonra zaten dolu dolu bir pişmanlık hissi ve ağızda günlerce gitmek bilmeyen iğrenç bok tadı. Buna deneyim deniliyor, ama keşke o deneyimleri hislerimize daha fazla kulak vererek yaşasak, yaşamaya devam etsek.

Bu yüzden olsa gerek, yaş alıncaya kadar bazı şeyleri kavrayamıyoruz. Yaş alıncaya kadar demiyim de, işte ömürümüzün bir kaç güzel yılı geçip gidinceye kadar, hislerimize güvenmediğimiz için zorluklar yaşıyoruz, zor zamanlar geçiriyoruz.

Zaten bundan dolayıdırki insanlar 30'lu yaşlarına gelinceye kadar çok zorlanıyorlar, durmadan zorluk çekiyorlar, onlarca sorunları oluyor, o sorunların içinde nefes almadan yaşayabiliyorlar.
Bazılarımız sorunlarını görüyor ve farkında olarak, çok etkilenmeden yaşamayı seçiyor. Ben öyle yaptım. Bi yerden sonra, sorunlarımı kabul edip, hayatımı çok fazla etkilemesine izin vermeden yaşamaya çalıştım. Yer yer görmezden geldim, gelmeye çalıştım ama böyle yaparken de sorunlar bitmiyor. Sizinle beraber sorunlarınızda büyüyor, büyüyor, büyüyor ve bi yerden sonra artık sizden daha büyümüş oluyorlar.

Tüm insanlar böyle. Hepimizin özünde aynı olsada, farklı şekillerde yaşadığımız sorunlar var. Bu yüzden şunu düşünmeye başladım; kendi sorunlarınız ve tanıştığınız insanların sorunları varken, siz de kendinizi araya sıkıştırmayın. Böyle yaparsanız gerçek anlamda, o kişi ve sorunları arasında, siz ve sorunlarınız büyük bir patlamaya neden olursunuz. Her şeyden önce de o sorunlar varken zaten ezim ezim ezilirsiniz.

İşte Öküz Herif'le böyle olmuştuk biz. Yani onun zaten onlarca sorunu vardı, benim de sorunlarım vardı. İkimizde birbirimizin hayatına girip, kendimize yer açmaya çalışırken de, sorunlardan dolayı çatışmalar yaşandı. Bu yer açma çabaları esnasında çıkan çatışmaları çok önemsemedik ve sonra da Bing Bang olduk.

O günlerde benim evimde onunla kavga ederken, ona fırlatıp duvarlarda kırdığım tabak çanakların alçılarda açtığı kırık döküklerin izlerine şimdi bakıp gülüyoruz ama doğrusunu söylemek gerekirse hiç de gülünecek şeyler değil. Ev arkadaşım o izlere bakıp "bunlar gerçek sanat" diyor ama aslında, gerçek bir acı'dan başka bir şey değil onlar. Hele salonun kapısına fırlattığım telefonun açtığı deliğin öyle her an gözümüzün önünde durması, şimdi öküz herif'le kucak kucağayken utanç duymama da neden oluyor. Ama yapacak bir şey yok, o an olup bitmişti her şey. Sadece kabulleniyorum ve bakıp "o kadar bağırıp çağırmakla, kırıp dökmekle yazık etmişim ikimize de" diyorum.

Tüm bunlar geçmişte kalmışken, hâlâ da arada küçük patlamalarımız olmuyor değil. Oluyor ve ben o anlarda onu alıp bi kaşık suda boğduktan sonra, leşini onca kilometre yerlerde sürükleyerek ibreti alem için taksim meydanına götürüp atmayı düşünmüyor değilim.
Ama en fazla 2 saat sonra yine hiçbir şey olmamış gibi, yine güllük gülistanlık oluveriyoruz. Hatta öyle bi oluyoruzki; sanki az önce kanlı bıçaklı olan biz değilmişiz gibi davranıyoruz. Öyle uç noktalarda yaşanan duygu durumlarına teslimiz. Ama olsun, ben onun bu tarafımdan katli vaciptir hallerini de seviyorum.
Zaten sevmek böyle bir şey galiba.
Yani sevmek; onunla yaptığın kavgaları da sevmektir, seni sevemeyişlerini, sevgisini ifade edemeyişlerini de sevmektir. Hatta sevmek; sırf onu sevmek için, kendince bir bahane bulmaktır. Yoksa da bi bahane yaratmaktır. Yani sevmek güzel bir şey. Durmayın, sevin abi'la'larım, ne duruyorsunuz.

10 Mart 2016

bu ara flörtleşecek halim yok, sadece seks istiyorum

Şurdan devam ediyorum: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/02/okuz-herifle-yazsmaca.html

...bunları yazdım attım ama göt bana "bu ara flörtleşecek halim yok, sadece seks istiyorum" diye yazarak döndü. Okuduğum an da put kesilip kaldım öyle.

Az sonra bedenime tekrar ruh üflendiğinde, Öküz'ün yazdıklarına bi kaç sefer daha ard arda baktım. Sonra kapattım telefonu ve derin derin nefes alıp verdim. 
Aradan 3-5 dakika kadar sikindirik bi zaman dilimi geçince, dayanamadım ve yeni şeyler yazmasını umut ederek telefonu tekrar açtım.
Hani belki olurda devamını getirir ve aslında "öyle demek istemedim, şöyle demek istedim" gibilerinden bir şeyler yazar diye bekledim ama nafile. Piç hiçbir şey yazmadı, bir süre son yazdığı cümleyle göz göze kaldım. Kelimeleri bana baktı, ben kelimelerine.  

işte Öküz Herif buydu. Yani götüne girecek bir yarrak peşinde olduğunu saklama gereği de duymuyordu. Zaten o hep böyle biriydi ve bunu şimdi anlamış olmak değil de; az da olsa, onun değişmiş olduğunu umarak, ona böyle yaklaşmışken ve adımlarımı sık atarken, şimdi aştığım bu koca mesafeye rağmen, onun aslında değişmediğini ve belki, hiçbir zaman da değişmeyeceğini kabullenmem gerekirdi. 
Hem başka ne yapabilirdim ki. elimden gelen başka bir şey de yoktu.

Çünkü karşımda adeta bir Öküz Herif değil, ciddi ciddi bi et yığını olduğunu düşündüğüm bir şey vardı. Sanki kalbi yokmuş da, öylesine nefes alıp veriyor ve bi de sadece açlığını dindirmek için yiyip içip, sonrasında da posayı sıçabiliyor olduğunu düşünmeye başladım.

Kafam bu düşünceler arasında bi milyon olduğunda, az sonra "belki de aslında kısa kestirip atmak daha iyi olacak. Boşuna uğraşmaya değmez" adında düşünceler tarafından ele geçirildim ve sonrasında ben de, tüm bu düşüncelerin doğru olduğunu düşünmeye başladım.
Kabul etmek zor olsada; o aslında, içinden çıkılmayacak bokun tekiydi. Belki de, sırf bu yüzden "kısa kestirip atmalıydım" diye kesin bir kanıya vardım ve şöyle yazdım;

"sen hiç değişmeyeceksin. aklın fikrin götüne girip çıkacak olan bir yarrağa sahip olmakta. sen busun. bu kadarsın. tüm hayatını; 18cm, kalın ve damarlı bir yarrağın senin olabilmesi üzerine kuruyorsun. o yarrağın dışında kalan tüm güzelliklere yazık ediyorsun" diye yazdım ve attım.

Uzun bir sessizlik oldu, gönderdiklerimi okumasına rağmen cevap vermedi. Bir iki saat sonra kızgınlığım tamamen geçtiğinde sakinleştim, ona yazdıklarımı tekrar tekrar okudum.
Evet biraz sert gitmiştim. Hatta biraz değil, bayaa sert gitmişim ve bunun sebebi de ikimizin birbirimizden farklı düşünüp, farklı yaşıyor oluşumuzla beraber, birbirimizden farklı beklentilere sahip olmamızdan kaynaklıydı.
Bence yanlış yapmıştım ve ona bu cümlelerle saldırmak yerine daha sakin olabilirdim. Hatta belki de yazdıklarına hiç cevap da vermemeli ve sessiz kalmalıydım.

Çünkü o sadece, açıkça seks istediğini söylüyordu. Onun istediği şey sadece buydu. 
ve bu, Sadece Seks Beklentisi'ni dile getirmesinin, yanlış olduğunu kim söyleyebilirdi ki? 

Aşağıdaki gibi düşününce ona biraz hak verir gibi oldum;
Ben ona gitmiştim ve ona flörtleşme teklifinde bulunmuştum, o ise teklifime karşılık olarak, o da kendi teklifini dile getiriyordu. 

İşte adam açık açık sadece bu ara seks ihtiyacı olduğunu ve bunu da benimle yaşamak istediğini söylemişti. 
Evet başkası olsa onunla da yaşardı, ama bunu bana da söylemiş olması da açık bir yüreklilik değil miydi? Yani bunun kötü olduğunu kim söyleyebilirdi ki?

Belki de onu böyle basitçe yargılamamalı ve bu yargılamam sonucunda da onu kendime göre suçlu bulmamalıydım. Bu kadar ucuz ve basit yaklaşmamalı, aksine onu anlamalıydım. Anlamak için çaba harcamalı ve yetişmiş biri olarak, çocukça tepkiler vermeyi bi kenara bırakmalıydım. Çünkü zaman geçiyor ve insan sevdiklerinden ayrı bir şekilde yaşlanmaya devam ediyordu. 

Hem sonuçta toplumsal değerlerimiz ve yaşadığımız olaylara yüklediğimiz anlamların tümü; bizim nasıl büyütüldüğümüz, nasıl bir hayat yaşamamız gerektiği fikri hepimiz daha küçücük birer bebeyken bizlere dayatılmasıyla oluşmadı mı?
Birinin sadece seks beklentisinin olması ve bunu dile getirmesi neden yanlış veya ahlaksızca olsundu ki? Ahlak denilen şey, iki yetişkin insanın kendi hayatlarının istedikleri gibi yaşamasını desteklemiyor muydu? ve asıl ahlak; yetişkinlerin kendi aralarında anlaşarak bir kanıya varmaları değil miydi? Eğer ahlak bu idiyse, onun seks isteği'ni sadece dile getirmesi neden yanlış olsundu? 
Ama ben ne yaptım, onun bu fikrini dile getirmesini ateşlememe rağmen kalktım onu suçladım. 
Onu bu şekilde suçlamam kesinlikle yanlıştı ve onu suçlamamın ta kendisi; ahlaksızlıktı. Asıl ahlaksızlık benim yaptığımdı.

devamı bi kaç gün sonraa

1 Mart 2016

dünyayı ibneler kurtaracak ve bir öküzü sevmekle başlayacak her şey.

Burdan devam ediyor; http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/02/okuz-herifle-yazsmaca.html

...o ısrar edince bir şey demedim ve gülümsememi saklayıp çayımdan bir yudum daha aldım. Ama Öküz inatçıydı ve "ne olduuu" cümlesiyle tekrar ısrar edince "ya işte, sen çay içerken ağzını höpürdetiyorsun ya, bi an seni taklit ederek höpürdetsem mi diye düşündüm, o yüzden tutamadım kendimi, güldüm" dedim ve o "açta götünle dalga geç" dedi.
Cümlesini bitirdiğinde ise ben çaydan onu taklit ederek bir yudum alıp içtim ve ikimiz beraber gülmeye başladık.

Gülüşümüzle beraber ortalık ısınmıştı ve o da çayını alıp doğal höpürdetmesinden daha abartılı bir höpürdetmeyle içmeye başladı. Bu aptal anın komikliğiyle ben hepten koptum ve katıla katıla gülmeye başladım. Fazlasıyla gürültülü gülüşümün ardından, o da bana gülmeye başladığı için beraber gülmeye başladık.
Aradan bir iki dakika geçtiğinde gülüşlerimiz sahteleşmiş ve "artık gülmesek mi" adında düşünceler kafamda geçiyordu. Çünkü artık zoraki güldüğümüzü ikimizde biliyorduk. Üstelik normal gülüşüm bile çirkinken, bu sahte gülüşlerle hepten çekilmez olduğumu da fark etmiştim.

Hem bizim aramızda henüz 1 yıllık zaman meselesi vardı ve bu konu aslında gülünemeyecek kadar da çok ciddiydi..
Çayımızı içtik, sıradan şeyler konuşmaya çalıştık ve bi kaç saat sonra güneşin yerini ay'a bırakmak istemesinin ardından Öküz Herif de biraz daha yakınlaşmak istedi.
Başka zaman olsa "evet" derdim ve aslında hemen kucağına atlayabilirdim ama şimdi konuşacak o kadar çok önemli şeylerimiz varken, seks'in ilk sırayı kapması midemi bulandırdı. Konuyu ciddi meselelere getirmek istemem esnasında da hep alakasız şeyler konuştu, başka şeyler yapmak istedi. O anki konudan alakasızca hareketlerde bulununca midem daha çok bulandı.

Bir kaç seks isteğinin daha sonrasında kesin ve soğuk bir ses tonuyla "hayır" diye sertçe tersledim ve o da bunun üzerine fena şekilde bozulunca çıktı gitti. Giderken bir sürü küfürler etti, bağırdı çağırdı, onunla oynadığımı söyledi.
Söyledikleri karşısında; üzülmedim, bozulmadım, kırılmadım. Hatta o an kızgınlıktan dolayı ağzından çıkan hiçbir şeyi iplemedim. Çünkü o böyleydi ve tüm inadına rağmen istediğini alamayınca çirkefleşen tiplerdendi ve ben artık onu kesinkes olarak bildiğim için bu hareketleri karşısında bozulmayı, kırılmayı ve üzülmeyi geçen yıl ardımda bırakmıştım. Hem ben malımı, o malını bilirdi. Yani ikimiz de birbirimizi bilirdik..

Oda farkındaydı, onunla birbirimizin tam zıddıydık. Her konuda farklı düşünür, farklı yaklaşır ve olayları farklı ele alırdık. O biraz daha faşist bir kafa yapısına sahipti ve bunu ona söylediğimde de kabul etmezdi. Çünkü faşizmin dünyayı güzelleştirmek için kullanıldığında, yapılanların faşizm olmadığını savunan bir tipti. Oysa faşizm senden farklı olanı istemediğin an da başlar. En basit tanımı budur ve o bunu kabul etmezdi. (bi dakka ya, biz burda eşcinsel seks hikayeleri anlatan ve okuyan tipleriz, faşizm falan filana nasıl girdik. bunu yaptığım için kendimden utanıyorum. hepinizden özür dileyerek hemen sikli soklu konuma geri dönüyorum. çok pardon, çok pardon)
Sadece hayata bakış açımızda değil, fiziksel özelliklerimizle de zıttık. O iri yarı beyaz bi fil, ben çıtı pıtı bir siyah karıncaydım. Belki de birbirimize takılıp kalışımız biraz da bundandı.
Birbirimizin sahip olamadığımız özelliklerinden dolayı, aramızda bir çekim oluşuyordu ve bu çekim bizi zaman zaman sert bi şekilde itse de, her itiş sonrasında, uzaklaşmış olduğumuzdan daha fazla yakınlaşıyorduk.

O gidince, kapıyı kapattım, soğumuş olan çayın altını biraz daha açtım ısınınca bi bardak çay doldurdum ve dolaptan bi parça limon alıp çaya sıktıktan sonra, tütmekte olan buharını burnuma çeke çeke yudumlamaya başladım. Çayın demi daha iyi gibiydi. Çayı içtim, akşam oldu film izlerken uyuya kaldım ve bir gün daha sikindirik bi şekilde geçip gitmiş oldu.

Ertesi gün, Öküz Herif'ten ümidimi kesmiş olarak uyandığımda, "onu aklımdan tamamen nasıl silebilirim" diye düşünürken buldum kendimi ve işte tam da o anda Uzun Boylu bi arkadaşımın hakkımda yaptığı tespiti aklıma geldi. Şöyle demişti;
 "abii sen çok iyi birisin, ama tek yanlışın; tek bir hatada, o güne kadar yaptığın her şeyi siliyorsun. o güne kadarki emeğin, harcadığın zamanın hepsi boşa gidiyor. yapma bunu abii" deyişi cümlesi geldi ve o anda kafama elma düşmüş gibi aydınlandım.

Yani evet ya, Öküz Herif yanlış şeyler yapıyor, söylüyor ve sürekli yanlış da yapmak istiyor olabilirdi. Ama bunlar onu silmemi gerektirmezdi. Hem bu yanlışlar benim gördüğüm, anlam yükleyerek yanlış diye tanımladığım hareketlerden ibaretti.
O bu yaptıklarının yanlış olduğunun farkında değildi ve hatta bu yaptıklarını yanlış olarak da görmüyordu. Yani ben yanlış olarak görüyordum diye tüm bunlar yanlış mı oluyordu?
Sahi, yanlış diye tanımladığım şeylerin yanlış olduğu sonucuna kim kesin bir şekilde varabilirdi ki?..

Seks konusunda bile haklıydı. Ona göre seks birincildi ve bu da onun en büyük, en doğal hakkıydı. Durum böyle olunca ve olaya bu şekilde yaklaşınca neden onu suçlayacaktım ki?
Belki de aramızdaki kimya uyumunu seks ile yakalayıp sonra hayatımızın geneline yayabilirdik. Galiba ben de onun gibi seks'i birinci sıraya almalıydım ve böylece aramızdaki sorunu yavaş yavaş çözebilirdik.

Böyle düşününce bi sakinleştim. Boynumdan yukarısına hücum etmiş olan kan, tekrar vücudumun her yerine eşit şekilde dağıldı ve ortalık sakinleşti.
İşte buydu ya, olaya sadece biraz da onun gibi bakmak lazımdı. Hep kavga hep kavga nereye kadar sürecekti ki..

Aradan bir kaç dakika geçtiğinde daha çok sakinleştim. Sakinleştikçe, ona daha çok hak verdim. Çünkü onu silip atmak istemiyordum ve bu konuyu o istemese bile, benim ısrarımla konuşarak çözebilirdik. Sadece arada onun istediğini yapmak ve işleri bu şekilde yavaşça yoluna sokmam gerekiyordu.
Hem onun, benim istediğim gibi olabilmesi durumu bi anda olabilecek bir şey de değildi ve aslında bi an'da olsun istediğimde de, biz çatışmaya başlıyorduk. Oysa ben onun doğru kişi olduğundan emindim ve onunla artık çatışmak istemiyordum. Çatışsak bile sadece olumluya doğru gideceksek çatışmak niyetindeydim. Böyle karar aldım ve daha çok sakinleştim.
Zaten biliyorsunuz, koca bulmak kolay değil, bulduğunu kaybetmemek ve adeta bir Koala gibi sımsıkı yapışmak lazımdı :)))

Şimdi bunu fark etmişken, pes etmek yerine dönüp ona doğrusunu göstererek ilerlemek ikimiz için de çok iyi olabilirdi. Bu yüzden hemen telefonu alıp Öküz'e;

"Flörtleşelim. Birbirimizi tanımaya çalışalım. kibar davranalım birbirimize.
Birbirimizi iyi hissettiremeye çalışalım.
Böyle yaklaşalım birbirimize, bundan daha güzeli olmaz.
Farkında olmadan gösterilen kabalığın birbirimizi kırmaktan başka etkisi olmuyor.
Birbirimize malmışız gibi davranırsak bu itici olur, bizi birbirimizden kaçırır.
Derdimi sana, seni kırmadan anlattığımı düşünüyorum" cümlelerini ard arda aklıma geldiği gibi, çala kalem bi şekilde whatsapp'ten yazdım ve attım.

Devamı: http://hayaterkegi.blogspot.com.tr/2016/03/bu-ara-flortlesecek-halim-yok-sadece.html