Basın Açık Lama'sı: Yazmayı seven ve hatta yazarken eğlenen biriyim. Blogda yazdıklarımın tamamını yaşamadım, yaşamıyorum. Yazdıklarımın içinde; arkadaşlarımdan dinlediğim güzel anılar, çevremden duyduğum konuşmalardaki küçük tatlı anlar, birinin başından geçmiş ve onu üzen olaylardan etkilendiğim için buraya yazmaya karar kıldığım şeyler de var.. Ama yazarken, sanki yaşanılanları ben yaşıyormuşum gibi hissettiğimden dolayı, birinci ağızdan yazmak beni rahatlatıyor. Başka türlü de yazamıyorum. O yüzden "hayatlarınızın küçük bir anından ilham alıyorum" deyip, bu bahsi kapatmak isterim.
Ve son olarak; eğer sizde acı veya tatlı anılarınızı benimle paylaşarak, ilerleyen günlerde (2-3 gün sonra veya 3-5 yıl sonra bile olabilir) yazılarımda yer almasını isterseniz hayaterkegi@gmail.com'a mail atabilirsiniz. Sevgiler.

29 Kasım 2015

Boook

Öyle odun, öyle hissiz bir şekilde, sadece ölmeden yaşıyorum. Kendime işkence edercesine.
Zaten insanın doğal bir sonla, ne zaman öleceğini bilememesi gerçek bir işkence. Keşke bilseydim ve buna bir son verebilseydim.

Ama diğer anlamıyla baktığımızda ise aslında ne zaman öleceğimiz meçhul değil, hatta allahın bize duyduğu saygıdan dolayı olsa gerek, kararı sadece bize bırakılmış güzel bir seçim. Allahın büyük bir lutfu. Buna rağmen kendimizi öldürmüyor oluşumuz ise; ya kendimizi öldürebiliyor olduğumuzu bilmeyişimizden, ya kendimize saygı duyuyor oluşumuzdan, ya da cahilliğimizden olsa gerek.
Ben üçünü de biliyorum. Dördüncü bir ihtimal daha var aklımda, ama aklımda kalsın.

Allah ölmek veya yaşamak tercihini bize bırakmış. Buna rağmen ölmek bana bırakılmış bir tercih iken kendimi öldürmüyor olmam da büyük bir çelişki. Belki de acı çekmeyi gerçekten seviyoru/m/z. Sahi neden yaşıyoruz.

Bugünlerde yeni insanlarla tanışıyorum. O eski heyecanımdan sperm tanesi kadar bile bir şey yok. Öyle sadece tanışıyoruz.
Saçma sapan laflamalarım, her espriye gülmelerim aklıma geldikçe, delirmiş olduğumu düşünmüyor değilim.
O telefonu şimdi yavaşşça yerine bırak. Çünkü henüz aklım başımda.

İnsanın içindeki o heyecan bittiğinde, geriye kalan beden hiçbir işe yaramıyor. Posalaşıyoruz. Posalaştım.

Gerçek hayatta dilimi tutup, sadece karşımdakinin konuşmasını istediğim bölüme geçmeye karar verdim. O eski, atlılar peşimden geliyormuş havamdan eser de kalmadı zaten.
Bir level mı atladım, bir level geri mi gittim bilmiyorum.

Yıllar önce bi arkadaşım "çok akıllı insanlardan bi bok olmaz" demişti, anıra anıra gülmüştüm.
Peki salağın teki olmama rağmen bi bok olamamamın açıklaması nedir? Yoksa ben büyüdükten sonra her şey tersine mi döndü?

Bu arada şu "içten içe kendimi bi bok sanıyor olmam"a bi çözüm bulmalıyım. Yoksa, çok yakında kalabalık içerisinde bir yerde "ben saksı değilim" patlaması yaşayacağım.

İnsanın hiçbir bok olmadığını kabullenmesi çok zor be.
Bu günlerde bunu kabullenmeye çalışıyorum.

Bir de zorla insanların hayatlarına girme çabam var. Onlara farkettirmeden (ki aslında farkındalar, kibar olduklarından dolayı farkında değillermiş gibi davranıyorlar) zorla arkadaşları olmam, zorla yakınlarıymışım gibi davranmam..

Bunu başka zaman tartışırız, şimdilik önemli değil. En azından farkındayım ve bir süre daha bu çabama göz yummalıyım. Çünkü biliyorum ki; kendimle çok uğraşırsam kafayı iyice tırlatacağım. Hazır aklım azcık bile yerindeyken, normal insanları taklit ederek yaşamaya devam etmem lazım............

21 Kasım 2015

Güzel Yazı Defteri ve Bayat Pasta

İnsanların kafası fazla karışık, benim ise zaten kafam yerinde değil.
Hayatımdan, beni mutsuz eden her şeyi çıkardığımdan bu yana kendimi toplayamıyorum.
Sahi siz hayatınızda bu kadar çok şey varken; nasıl mutsuz oluyorsunuz?
ve hâlâ mutsuzsanız, neden hayatınızda bu kadar çok şeyi tutuyorsunuz.

Geçen gün ortaokuldayken bana aşık olan kızın yüzü aklıma geldi.
O tatlı burnu, ip ince elleri, bir de güzel yazı defteri.
Rüzgâr esti, rüzgârla beraber sanki onun kızıl saçları önümde uçuştu.
Sonra okulda onun bana çıkma teklifi ettiğinde kabul etmeme nedenimi anımsadım,
aradan 17 yıl geçmiş, şimdi yeni hayıflandım.
Kıza da üzüldüm. Bir hafta okula gelmemişti.
Ama keşke benim orta okulda da kafam karışık, onun babası subay olmasaydı.

Ben doğmadan önce ailem köyden kovulmuş, çırılçıplakmışcasına şehre sürülmüşler. O yıl ben doğmuşum, babam inşaatlarda briket ve çimento hamallığı yapmaya başlamış, abim bir fırın da gece vardiyasına başlamış, iki hafta sonra diğer abimi de almış yanına. Fırın sahibi günlük yevmiye yerine onlara bayat ekmek ve pastaları verirmiş. Ben o bayat pastalarla büyümüşüm.
Keşke o kızın babası subay olmasaydı, ben olanları hiç bilmeseydim.

İşte dediğim gibi; insanların kafası fazla karışık,
benim ise; bayat pastalardan olsa gerek kafam zaten hiiç yerinde değil.



10 Kasım 2015

istiklâl'de bir serseri

Geçen aylarda yaşadığım hayal kırıklıklarım yüzünden iyice eve kapanıp, kaçırdığım tüm dizileri sezon sezon izledim, müzik albümlerini tek tek dinledim, iyice şişmiş olan film listemdeki filmlerin hepsini izledim, sağda solda muhabbet aralarında geçtiği için not aldığım kitapların isimlerini nette aratıp pdf'lerini topladım.
Hayal kırıklığı yaşayıp hayata küsmenin en güzel taraflarından biri de bu eve kapanıp kaçırdığın tüm film dizi gibi şeyleri izlemek.

Yalnız müzikler, filmler, diziler vesaire güzel de, kitaplar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Kitap okumak çok sıkıcı lan. Hatta kitap okurken sanki zamanımı boşa harcıyormuşum gibi hissediyorum. Keşke kitapları da, film ve müzikler gibi bir sistemle beynimize şey edebilsek de kurtulsak. İnşallah en kısa zamanda bunun teknolojisini falan bulurlar da rahatlarım. Yoksa kitap okurken ortaya çıkan can sıkıntısı yüzünden kitap lafını duyduğum an uyumaya devam edeceğim.

Aslında öyle diyorum ama şu bir iki ay iyi kitap okudum, ama nedense işte bu ara böyle elime kitap aldığım an sıkılıyorum. Hatta bazen yatakta tadını çıkara çıkara okuyayım diye normal kitap alıp okumaya başlıyorum ama hemen uyuya kalıyorum. Sabah bi uyanıyorumki ağız suyum kitabın sayfalarını ıslatmış ve kitap şişmekten dolayı, kitap olmaktan çıkıp talaş böreğine dönmüş. Canım talaş böreğim.

İşte böyle bir kaç gece kitap falan okuyayım diye sıktım kendimi ama yapadım. sonra yine filmlere daldım ve öyle öyle bazen üst üste 2 gün hiç uyumadan film listemdeki filmlerin hepsini izledim.
Tabii filmlerde bitiyor, zaten sonu bitmeyen tek şey can sıkıntısı. Can sıkıntısını aşmak için kameralı seks sitelerinde canlı show yapayım dedim ama o da bi yerden sonra iyice boka sarıyor. Bunun nedeni de sınırları olmayan doyumsuzluğumuz.
Mesela sen çırılçıplak soyunmuşsun ve tüm dünya orana burana tıklarken, o sırada biri gelip; sikkinin kaffasini göstersene, taşşağını sallandırsana, götünü göster falan deyip duruyor.  Götünü gösteriyorsun adam götüne bir şey soksana diyor. O böyle diyince sende "aman ne olcak, parmağımı azcık sürteyim" deyip parmağını götüne sokuyorsun, adam biraz daha derine soksana diyor. Böyle istekler bitmiyor da bitmiyor. Eminim elimi komple götüme soksam, bu sefer de "12 parmak bağırsağını çekip çıkarsana" diyecek.

Durum böyle olunca iyice sıkıldım, zaten memeni, götünü, sikini gösterip iltifat almak da iyice saçma geldi bana. Bu yüzden bi kaç haftadır show mhow yapmayı da bıraktım. Siki kalktığı için iltifat eden götlerin sahiplerinden gelecek güzel laflarla kendimi iyi hissetmeye ihtiyacım olmadığına iyice inandım. Durum böyle olunca bana yine kaldı kocaman boş zaman.

Eskiden bana bu kadar boş zaman kalsa anında birilerini ayartır sevişirdim. Ama şimdi canım kimseyle yiyişmekte istemiyor. yani artık hepten sikimi sadece çiş yapmak için, götümü de bok yapmak için kullanmaya başladım desem yeridir.
Hem, yiyişeceğim kişi bana tapmayacaksa yiyişmemize de gerek yokmuş gibi hissediyorum. Zaten sırf boşalmak için de birilerini ayartmakla zaman harcamaktansa, yüzüstü uzanıp sevmiş olduklarımdan birini siktiğimi düşünerek yatağa sürtüne sürtüne boşalıp uyuya kalıyorum o daha iyi oluyor. Böylece sırf sikim kalktı diye biriyle olup, bütün arzular şelale olup aktıktan sonraki gereksiz pişmanlığı da yaşamıyorum.

İşte böyle böyle yaşarken dedim bu gece dışarı çıkayım da, hayatımın aşkıyla karşılaşma olasılığını yükselteyim. Malum mutfağa giderken salonda karşılaşacak değildim. Yani hem gerçekten varsa öyle bir şey, belki dışarda karşılaşırım. Öyle böyle derken, giydim bayramlıklarımı ve attım kendimi dışarı.
Gece biz eşcinsellerin dışarı çıkabileceği kıvama çoktan gelmiş, sokakta; ağır mı ağır ucuz parfüm kokuları, trafik; para medeniyetinin sunduğu o lüks araçlardan birine sahip olduğu için hayatını da medeni yaşadığı sanılan boynu altın zincirli, eli klaksonda dangalaklarla dolu, mekânlar; sadece hafta sonu eğlenebilmek için tüm hafta boyunca ruhunun sikilmesine göz yuman basit insanlarla sıkış tıkış.
Hepsi aynı kafadalar ve hepsi aynı liderlerin gösterdiği fikre tapıyorlar. Tek fark giyindikleri giysilerin markaları, içtikleri mekânlara ödedikleri içkilerin ücretleri ve yedikleri nanelerin farklı tatları.

Eskiden evden çıktığım gibi Galata Kulesi'nin orda soluklanırdım. Kule'nin dibi; ayyaşlar, evsizler, Akdeniz Akşamları şarkısını çalarak o gece am sikebileceğini sanan yeni yetme gitarcılarla dolu olurdu. Ama son 1 yıldır etrafında açılan, orta sınıfa ve bir üstüne hitap eden sikindirik mekânlar yüzünden sevdiğim o insanların sayısında düşüş var. Bu mekânlar, çektikleri yeni müşteri kitlesinin herkese burnunun ucuyla bakması sayesinde, önceden beri oralara takılmakta olan loserları iyice psikolojik olarak dışlayınca, bu loserların çoğu gelmemeye başladı.

İşte Kule'nin dibi de böyle bir hâle bürünmeye başladı. Artık oraya gittiğimde sıkılıyorum ve en fazla 10-15 dakika sonra, götümü koyacağım başka bir yer aramaya başlıyorum. Oysa ne güzeldi saatlerce oturmak, yeni biriyle daha tanışıp yaşadığı veya yaşamakta olduğu kötü şeyleri dinlemek.
Şimdi ise buraya gelen herkes mutlu, herkes güçlü, herkes tek başına ayakta durmayı çoktan becermiş. Bu yüzden olsa gerek, benim kule'yle değil ama buraya gelenlerle işim bitti gitti.

Böyle düşünürken çıktım istiklal'i turladım, saat gecenin 01:12'si olmasına rağmen Taksim Parkı'na gidip bir ağacı suladım ve sonra istiklal'de bir tur daha atıp Tekyön'e gittim.
Merdivenlerden indiğim gibi yüzüme doğru ağır bir ter kokusu esmeye başladı. 1 aydır gelmemiş olduğum için olsa gerek, Tekyön'e has olan bu ter kokusunu unutmuşum. Hatta esmiyor bildiğin langur lungur çarpıyor, ağzım yüzüm yamuluyor.
Merdivenler biterken, babasıyla telefonda en maço ses tonuyla konuşan ilk tiplerle karşılaşmak güzel. Ama bu ses tonunun telefon kapandığı anda değişmesi kötü. Tip ve telefon kapandığında ortaya çıkan o çirkin yapay ses tonunun uyumsuzluğu, insana ülkeyi terkettirecek kadar iğrenç duruyor.
Kapıdan girdiğin an, ayı grubunun, çalmakta olan arap müziğinin ritmine göre  o koca göbeklerini sallayışları da yüzüme istemsiz bir tebessüm yerleştiriyor.

Bu görüntüyle önceki yıl karşılaşmış olsam, bu sallanan göbekleri hayran hayran izlerdim ama şimdi sadece en fazla bir dakikalık tebessüm sonrasında midem bulanıyor. Üstelik herkes yapış yapış, üstelik herkes yanından geçmekte olanın sikini götünü ellemeyi kendinde bir hak sanarak yavşıyor. Bu durum çekilecek gibi olmayı bırak, izlenecek gibi de değil.
Bu tacizci tayfa gündüz twitter ve facebook'da "daha temiz bir gelecek için, taciz ve tecavüze dur de" kampanyalarını yayan ve bu kampanyalar hakkında barların açılış saatlerine kadar bağırıp çağıran beyinsizlerden başkası da değil. Tutup hepsinin ellerini kesip götlerine sokacaksın, bak bi daha taciz ediyorlar mı?

Barda hareket etmeyi bırak, nefes alacak yer yok. Hatta sanki bara gelmemişsin de, akşam 17:30 iş çıkışı Gayrettepe-Şişli metro hattına binmişsin, ordan da metrobüse aktarma yapacak mısın gibi bir hava hakim. Bu gebeşliğe rağmen herkeste de bi havalar, millet burnundan kıl aldırmıyor. Tabii burnundan kıl aldırmayanların kılları dışarı taşmış, görsel kirlilik had safhada. Boyum normalden de kısa olduğu için başımı kaldırıp baktığım herkesin burun delikleriyle karşılaşıyorum. Kıllı burun deliklerini geçtim de, sümüklü burun deliklerini ne yapcaz??
Bu yüzden ellerimi açtım ve "sevgili allahım biliyorum benden geçti ama lütfen boyumu 7-8 santim uzatır mısın?" diye yalvardım. Siz de dua edin ve inşallah daha fazla burun deliğiyle karşılaşmadan boyum bi an önce uzar.

Barda bi oraya, bi buraya gittim geldim ve sıkıldım. Oysa eskiden buraya geldiğimde kendimi cennette gibi sanırdım, şimdi ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi çöp toplama alanına düşmüşüm gibi hissediyorum.
İşte yaşlılığın kötü taraflarından biri de bu. Yani; eskiden taptığın mekânlara şimdi tü kaka diyorsun, nefes nefese kalarak peşinden koştuklarına, şimdi parmağın kirlenmesin diye yuvarladığın tatağı bile sürmüyorsun. Yaşlanınca, hayatla işte böyle ters köşe oluyorsun..

Bir kaç defa daha içerde millete sürtüne sürtüne gezdikten sonra iyice sıkıldım. Zaten müzikler de bok gibi. Her 20 tl verenin istek şarkısını çalarsan olacağı da budur.
Dayanamadım çıktım dışarı ve başka bir bara gittim. Burası da geçen aylarda açılmış sikimsonik bi mekân. Sürekli "istanbul gece hayatına yeni bir renk getirdik" diyorlar. he canım he, aynen öyle.
Burda da dayanamadım, zaten fena şekilde sıkıcı ve boğuk geliyor. Tipler desen herkes hapları attığı gibi kopuyor, ne içtiklerinden haberleri var, ne duyduklarından. Kolları şırıngalı tipler biraz daha karanlık köşelerde duruyorlar.
Para karşılığı gecelik ilişki yaşamak için müşteri arayanlar orta duvar diplerinde sallanarak göz kırpıyorlar. Esrarkeşler ise ortalıkta kalın cigaralarına sarılmış zıplayıp duruyorlar.
Az önce de dedim ya; tüm bu saçmalıkları geçen yıla kadar çekebiliyordum, ama şimdi artık çekemiyorum. Bu yüzden dışarı çıkıp yoldan geçmekte olan birinden sigara istedim, yetmedi bi de yaktırdım. Adama teşekkür ettim ve biraz yürüyüp, ilerdeki banklardan birine oturup etrafı izlemeye başladım.

Travestiler bu caddeden kovulduklarından bu yana, taksiciler ard arda dizilerek duruyorlar. Gerçi bu piçler de travestilerden daha yamanlar. Hepsi müşteriyi istediği yere bırakıncaya kadar siklerini sıvazlayıp duruyorlar. Zaten müşteri alırken de seçerek alıyorlar. Hafif çakır keyif birini buldular mı da sinek gibi üşüşüyorlar. Çünkü çakır keyif demek, eve gidinceye kadar beleş saxo demek, çakır keyif demek, saxo'dan sonra eve davet edilebilme olasılığını yükseltmek demek. Eve çağrılmak demek, tutan taksi parasının iki katı ücret alabilmek demek falan fistan. Anlıycağın herkes orospu.
Orospuluğu; kimi travestiler ve fahişeler gibi açıktan yapıyor, kimi böyle taksicilik yaparak yapıyor, kimi de evlenerek yapıyor. Ama ötekileştirilen orospular sadece açıktan orospuluk yapanlar oluyor. Çünkü toplumumuz münafık, çünkü bütün toplumlar münafık.
Allahın bize vermiş olduğu o günah işleme özgürlüğü, bu münafık toplum sayesinde elimizden alındı. Bence yapmamız gereken ilk şey, allahın bize vermiş olduğu o günah işleme özgürlüğünü toplumun elinden geri almamız. Sonrası ise zaten kendiliğinden hâl olur. Yani su akar, yolunu bulur.

Gece ilerledikçe etraf daha bi tenhalaştı. Meydana doğru giderken çakır keyifmişim numarasına yattım ve penguen gibi hafif yana sallanarak yürüdüm. Sallanışlarımı gören taksiciler şu sakallı mağara adamı halime bile yavşarcasına yaklaşıp "bırakıyım mı" diyebiliyorlarsa, kimbilir hanımefendiler ne sıkıntı yaşıyordur.
Bırakıyım mı diyen taksiciye cevap vermek yerine "elimi kaldırıp hayır anlamında" salladım ve o dönüp arkadaşlarına doğru adım atarken arkasındaki arkadaşı ona, benim duyabileceğim yüksek bir ses tonuyla "seni beğenmedi" dedi.
Dönüp bir an ikisine bakarken "aslında beğendim, ama canım bu gece sikişmek istemiyor" diye bir cümleyi dilimin ucundan geri alıp içime attım, başımı hafifçe sallayıp tebessüm ettim ve meydana doğru yürümeye devam ettim.

Etraf kalabalık olunca sarhoş numarası yapmaktan vazgeçtim ve ilerdeki kalabalığın ortasında kızıldereli numarasıyla dans eden tipleri izledim biraz. Etraftakilerin onları hayran hayran izlemesine şaşırdım, hatta salakça geldi. Dayanamadım meydandaki heykele doğru yürüyüp, hemen altına oturdum. Belki hayatımın aşkı birazdan gelir yanıma oturur, az ilerimizden geçecek olan çaycıdan 2 tane 1 TL'lik çay alıp içerken, her 2 dakikada bir, birbirimize bakıp sebepsizce gülerdik.
Aradan yarım saat geçti ama kimse gelip yanıma oturmadı. Kalabalığın içinde tek başıma üşüdüm.
Götüm uyuştuğunda kalkmam gerektiğini düşünüp kalktım ve istiklal'e doğru yürüdüm.

İstiklal biraz daha sakindi. Barlardan çıkan sarhoşlar, mesaisi biten çalışanlar, çöp toplayan belediye görevlileri, volta atan polisler, müşteri bekleyen pilavcılar ipini koparan dengesizler. Herkes bir uyum içerisinde görevini yerine getirerek caddede yerini almıştı.
Galatasaray Lisesi'nin oraya geldiğimde gördümki, yukarıya nazaran burası daha sakin. Sokak köpekleri, sokak çocuklarıyla beraber geziniyor, herkes onlardan uzak durmaya çalışıyor. Yanlarında sokak köpeği olmayan tinerciler ise kendileri gibi tinercilerle kafa kafaya vermiş mağazalardan birinin camına dayanarak başka bir dünyayı keşfe çıkmışlar.

Az sonra şuh ve kalın sesli bir kahkaha koptu. Travestinin biri bu gece götünü siktirdikten sonra para alacağı için mutluluktan uçuyordu. Travestinin kolundaki 20'li yaşlarının başındaki iri yarı genç adam, boşalacağı için mutluydu. Mutluluğu, erkekliğini bir erkeği sikerek göstereceğinden kaynaklı da olabilirdi, ama kalbinden geçenleri göremediğim için net bir şey söyleyemeyeceğim. Kesin olan şuydu ki; alan da veren de razıydı.

Yeni yetme gayler, yani; ablasının onu göremeyeceği bu sokakta, onu taklit ederek yürüyen, konuşan 16'lık ibneler, yanımdan geçerken lubunca laf atmaktan geri kalmadılar. Dönüp gülümsedim ve kendimi işaret ettikten sonra, sol elimin işaret parmağımın ucu ile yine sol elimin baş parmağımın ucunu birleştirdiğim hareketi yaptım. Hepsi kahkahayı kopardılar ve "ayol erkek kalmamış AHAHAHA" diye söylene söylene yollarına devam ettiler.

Cadde boyunca yürüdüm, sonra yoruldum bir kenara oturdum. Gelip geçenleri izledim, onlar beni izledi. Bakıştığımız herkesle birbirimize acıdık. Hava iyice serinlemeye başladığı zaman kalkıp eve geldim, osbir çekip uyuya kaldım, sabah kalkıp bunları yazdım.

5 Kasım 2015

Adımın Hikâyesi

bundan yaklaşık 16 yıl önceydi. yengemin, erkek kuzeni, antalya'da türkçe bilen rus bi kadınla evlenmişti. kadın bir yaz tatilinde 15 günlüğüne bizim memlekete gelince ortalık karışmıştı.
hayır kadının rus olması ortalığı karıştırmamıştı, kadının türkçesi ortalığı karıştırmıştı.

çünkü kadın rusçadan türkçeye çevirerek düşündüğünden olsa gerek, her kelimesi farklı bir anlama geliyormuş. bir de bizim orası doğu olunca ve bu kelimeler misafirlik ortamında dile getirilince, orda bulunanların çığlık atarak kaçışmalarına neden oluyormuş. işte bu çığlık attırdığı anlardan biri şöyle gelişmiş:

rus kadın yeni tanıştırıldığı gelinlerden birine "sen çok güzel bir hayat kadınısın" demiş ve ordaki herkes baygınlık geçirmiş. yeni gelin de tabii olaya tamamen yabancı olduğu için "bu bana orospu dedi" diye ağlamış sızlamış falan.
olaylar böyle böyle gelişmeye devam ederken, en sonunda bizimkiler dayanamamışlar ve rus kadına "hayat kadını'nın" türkçede ne anlama geldiğini binbir zorlukla anlatmışlar. kadın en sonunda anlamış ve bu sefer de, hayat kadını'nın onlar için anlamını açıklamış.
meğer rus kadının yaşadığı yerde "yeni evlenen"kadınlara türkçe'deki "hayat kadını" anlamına yakın gelen bu isim verilirmiş.
o günün akşamında evde bu olayı yengemler anlatınca çok gülmüştük ve aklıma hayat kadını'nın aslında kötü bir şey olmadığı kazınmıştı. yıl 2008 olduğunda ise internette nick alırken aklıma o olay gelmişti ve bende hayat erkeği'ni kullanmaya karar vermiştim. hikâyesi bu.